SUNUŞ

Değerli dostlarım,

Bu eserimi sizlere sunmaktaki amacım; ne maddi bir menfaat, ne sizlerin taktirini kazanmak ne de şan, söhret, makam, mevki elde etmek içindir. Sadece sizlere ve müslümanlara (21. Yüzyılın başında bulunduğumuz eskiden olduğu gibi bu yıllarda dahi islam dünyasında, bilhassa ülkemizde), bilgi ihtiyaçlarını nehrin kaynağından değil de, nehrin denize aktığı deltadan giderdiklerini, deltayı Hakikat zannederek islamı yaşadıklarını farkettirip, inanan müslümanların, tekrar ana kaynağa yönelmelerini, Kur'an ve sünnetten beslenmelerini sağlamak, içtikleri suyun saf menba suyu değil, bilakis kirli ve atık su olduğunu deşifre ederek, pınarın başının neresi olduğunu sizlere tekrar hatırlatmaktır.

Değerli dostlarım. Bu eserimi okuduktan sonra, Kur'an ve sünnete yönelerek bilgileri özellikle Kuran'dan, dünyaca meşhur yedi hadis imamının ittifak ettiği hadis kitapların'dan veya Kütüb-ü Sitte'den edinmeye ve oradan öğrendiklerinizi yaşamaya başladığınızı inandığınız gün bu ve bunun gibi diğer eserlere bakışınız değişecektir. Çünkü bunlar yüzde yüz hakikat değildir. Tek hakikat, Peygamberimiz(sav)'in veda hutbesinde belirttiği şu hadistir. O: “-Ey Müminler (müslümanlar)! Size iki emanet bırakıyorum ki, onlara sımsıkı sarıldıkça, yolunuzu hiç şaşırmazsınız. Bu emanetler Allah'ın kitabı Kur'an ve Rasülü'nün sünnetidir.”

Diğerleri yerel ve bölge kültürü, örf, adet, gelenek görenek veya ulemanın görüş ve yorumlarıdır. Yorumlar ise kişiye özeldir. Kişiye özeller ise (istisnaların dışında) genele şamil değildir. Onun için inananlar olayları ve kendine sunulan bilgileri değerlendirirken analitik düşünce yapısına (tarzına) sahip olmaları gerekir ki, Allah'ın müminlerden istediği maksat hasıl olsun.

 

Fıtratım gereği, sessiz, sakin, kimsenin rahatsız etmeyeceği ortamlarda bulunduğum zaman okuduğumu daha iyi anlayıp kavrayan, daha iyi sentez ve analiz yapıp yorumlayabilen bir kişiliğe sahibim. Aksi halde okuduğumu anlayıp, üzerinde tefekkür etmem ve temayı içime sindirmem mümkün olmuyor. Ne yazık ki sessiz, sakin ve boş zamanlar, insanın öğrencilik yılları dışında, dünya meşakkatinden dolayı pek oluşmuyor. Cenab-ı Hak lutfetti tefekkür edebileceğim, rahat bir şekilde okuyabileceğim, kimsenin rahatsız etmeyeceği, bir ortamı bana sağladı. (Bana bu okuma ortamını sağlayan büyüklerime ve aile efradıma sonsuz teşekkürlerimi arz ederim.) Yüce yaratanla başbaşa kaldım. Başladım kendimle yüzleşmeye. Bu yüzleşmenin sonucunda önümde hazır bulduğum, dünyamı, milliyetimi, ailemi, inandığım değer yargılarımı kültürümü ve dinimi incelemeye karar verdim. Fakat bu incelememi öyle bir mantıklı metodla yapmam gerekiyordu ki, istediğim maksat hasıl olsun. Bunun için sırasıyla şöyle bir mantık yürüttüm.

l- Bütün yaratıkların içinde bir insanım. Bu insan olmamı karar veren ben değilim.

2-Biyolojik ve fiziki (maddi) varlık olarak Türk ırkındanım. Fakat bu ırktan olmayı da karar veren ben değilim.

3- Annem, babam var. Onların çocuklarıyım ama, annemi babamı da ben seçmedim.

İşte bu üç olayda benim hiçbir müdahelem ve iradem yok. Aynı zamanda bunların hiçbirini de reddedemem. Çünkü reddetmem, benim onlardan olmadığım anlamına gelmez. Sadece kendimi kandırmış olurum. Aynı zamanda bu üç haslet bana üstünlük kazandırmadığı gibi yergi ve övgü aracı da olamaz. Fakat iş dinime, örfüme, kültürüme ve ahlakıma gelince olay farklı. Çünkü onlar sonradan edinilmiş değerler.

Mensup olduğum dinimi kendim seçmedim. Annem, babam, çevrem, içinde bulunduğum toplum, bu dinden olduğu için onu seçtim. Yani atalarımın dinindenim. Peki atalarımın dininden vazgeçme ve reddetme hakkım var mı? Var. Din değiştirme özgürlüğüm var mı? O da var. O halde din seçme özgürlüğü ve iradesi bende. (dış görünüş itibariyle) O doğuştan getirdiğim değer değil. Onun için önümde hazır bulup mensup olduğum, atalarımın da dini olan İslam Dini'ni inceleyip taklidi iman ve inançtan, tahkiki iman ve inanca sahip olmaya, bunun için de İslam Dini'nin ana kaynağı olan Kur'an-ı Kerim'i hem orjinalini, hem de dilime çevrilmiş Türkçesini ağır ağır, içime sindirerek okumaya ve anlamaya karar verdim.

Fakat nasıl okumalıyım ki, Kuran'ı iyi anlayayım ve O'nu iyice kavrayayım. Bunun da bir metodunun olması gerekir diye düşündüm. Yani Kur'an'ın Peygamberimiz (s.a.v.)'e indiği zamana gidip, Kur'an ayetlerinin iniş sebeplerini ve 23 yıllık iniş sırasını bulup ona göre okursam, tam olmasa da Kıtabım'ın bütünü hakkında bir kanaate sahip olurum bu bir. İkincisi de: Bu Kur'an, Hz. Muhammed (s.a.v)'e inip O'nun vasıtasıyla bizlere ulaştı. Yani Kur'an'ı sahabe Peygamberimiz(sav)'den öğrendi. Sadece bilmek yetmiyor. Öğrenilen bilgilerin kalbe (gönüle) inip sindirilip kübün keskin sirkeyi dışına sırdırdığı gibi Kur'an'ın içindeki hükümlerin (ibadet, taat, emir ve yasakların vs.) uygulanması ve yaşanması gerekiyor. Bu hükümlerin nasıl uygulandığını Peygamberimiz (sav) göstermiş, Ashabı da ona göre yaşamış. Ashab ve Peygamberimiz (sav) bugün hayatta olmadıklarına göre; uygulamayı nereden öğreneceğim? Elbette Peygamberimiz (sav)'in sünnetlerinden. Fakat aradan 14 asır geçmiş, artı Peygamberimiz bize sünnetlerini içeren yazılı bir metin de bırakmamış. O halde O'ndan yüz yıl sonra yazılan ve günümüze kadar aktarılıp bize ulaşan yazılı metinler de hatadan ari ve yüzde yüz hakikat olarak günümüze ulaşma ihtimali bulunmadığından bize atalarımızdan miras kalan (hadisleri) sünnetleri de iyice irdeleyerek analiz edip, akıl ve nakil (Kur'an) süzgecinden geçirerek okumamın gerekli olduğunu düşündüm.

Yalnız okumaya başlamadan önce Kelime-i Tevhit'deki ( Lailahe İllallah: (Tanrı) İlah yoktur. Ancak ALLAH vardır.) vurgulanmak isteneni yaptım.Yani dedelerimden atalarımdan bana öğretilen ne varsa hepsini zihinsel olarak bir kenara bıraktım. ( Bunlar: Kültür örf, adet, gelenek, görenek, parti, cemeat, tarikat, milliyet, nesep, şan, şöhret, makam, mevki gibi başkalarının verdiği değerler ve bilgiler.) ve beynimi nötürleştirdim. Öğrenmeyi dünyaya yeni gelmiş (doğmuş) gibi düşünerek başladım. (en az günde iki üç gazete, haftada bir iki dergi, ayda bir iki kitap okuma alışkanlığım ve internetten okuduklarım saklı kalmak kaydıyla) Yaklaşık olarak bir yıl içerisinde, yukarıda saydığım metodlar çerçevesinde listesini de kitabımın sonunda verdiğim onbeş bin sayfaya ulaşan kitapları okudum.

Butün bu kitapları okudukdan sonra düşünme yetimde değişiklikler oldu. Ufkum açıldı, empati yapabilme özelliğim ve analitik düşünmem gelişti. Kanaatlerim değişti. Bana öğretilen bilgilerin pek çoğunun, hakikatten uzak, insanları köleleştirmeye yönelik çoğunun çöpe atılacak bilgilerinden farklı olmadığını gördüm. Bu durumun sadece günümüz Türkiye'sinde değil, İslam tarihi boyunca (Osmanlı dahil), bireyin ve toplumun özgür düşünme ve düşündüğünü ifade edebilme hürriyetinin kısıtlandığını, bu kısıtlama hareketinin İslam dünyasında miladi yedinci yüzyılın sonlarına doğru Emeviler devrinde Hz. Muaviye ve oğlu Yezid'le başladığını, yine miladi 13 ve 14. Yüzyıldan bu yana ise İslam dünyasının fikir üretemediğinin, hala 21.Yüzyılda bile eskimiş miadı dolmuş bir çok bilgilerle övünüldüğünün, (örneğin: Günümüzde bile çok azı müstesna ilahiyatçı alim sayılan büyüklerimiz, televizyonlarda, konferanslarda toplantılarda İslamın Kur'an'dan değil de İlmihallerden öğrenilebileceğini iddia ederler. Doğru ama islam sadece bilgiden ibaret değilki. Edinilen bilginin mantığı anlaşılıp o bilginin beyinde kabul görüp kalbde, gönülde makes bulup sindirilmesi lazım. Kişi İslamı gönülde sindirdikten sonra hikmet sahibi mümin olup gerekli bilgiyi elde etmek için araştırmasını yapıp zaten ilmihallere başvurur. Önemli olan iman ve bilgilenme konusundaki açlığı hissetmek. Hissedilen açlık, mümini öğrenme ve bilgilenme konusunda araştırmaya sevkedecektir.

Bilindiği gibi Allah, müslümanları hesaba çekerken bilgilerinden ziyade edinilen bilgilerin ve kuralların, pratik olarak uygulanıp uygulanmadığından sorguya çekecek. O zaman kul ne diyecek? Ben taklitciydim bana ögretenlerim böyle öğretti mazeretinin arkasına sığınabilecek mi? Mümkün değil. Çünkü herkesin hesabı kendine. Alim de insanlara öğrettiğinden, insanların yerine düşünüverdiğinden sorumlu tutulacak ama, onun hesabı yine kendine. Alimin sorgusu taklitçi müslümanı hesaptan ve sorumluluktan kurtaramaz. Burası iyi bilinmeli. Allah İslamdan Kur'an'dan ve Rasülüllah'ın sünnetleriyle yaşanacak hükümlerden herkesi sorumlu tutar. Bu da Kur'an ve sünneti dilimize çevrilmiş meal ve açıklamaları okumadan bütünü kavrayıp anlamadan mümkün olmaz. Bunun yanında Kur'an'ın ayrıca, insanı olgunlaştıran, basiretini artıran, analitik düşüncesini geliştiren frarklı bir özelliği var. Bundan mahrum kalan müslüman islamdan, müslüman olmaktan zevk alamaz. Yoksa onun için islamı yaşamak bir yük olur. Zaten çağımızın proplemi de bu değil mi? En iyisini Allah bilir) yaklaşık olarak 7-8 asırdır İslam dünyası halklarının her çağda akıllarını, ulema, alim, arif veya toplumun kanaat önderi gibi görünenlere ve onların da (çok azı müstesna) hükmeden yöneticilere kiraya verdiklerinin bilincine ve farkına vardım.

Ulema, alim, arif veya münevverlerin ana kaynak olan Kur'an ve Sünnet'ten beslenerek fikir üretmeleri gerekirken, genelde kendilerinden önceki kuşakların kitap ve fikirlerinden beslenerek gelişen olaylar karşısında çözüm ürettiklerini telefon oyunu misali (telefon oyunu: genelde ilkokul bir veya ikinci sınıf öğrencileri tarafından oynanır. Öğrenciler sınıf olarak 25-30 kişi dizilir. Baştan birinin kulağına öğretmen bir kelime fısıldar, her öğrenci kendinden sonraki öğrencinin kulağına öğretmenin söylediği kelimeyi tekrar ederek oyun devam eder. En sondaki öğrenciye gelindiğinde öğrenciden kendi kulağına söylenen sözü yüksek sesle söylemesi istenir. Sonuç öğretmenin sözlediği kelime ile son öğrencinin söylediği kelimenin birbiriyle hiç alakası bulunmadığı ortaya çıkar. Kelime çoğunlukla yanlış olur.) veya kendilerinden önceki fikir ve düşünceleri naklettiklerinden ana kaynaktan koptuklarını, toplum gelişip değiştiği halde bazı dini, milli kural, kaide ve fetvaların yerinde mıh gibi çakılıp kaldığını, (tabi ki bu durum herkesin işine gelmiş.) iyi niyetle bile olsa, -ki, bundan hiç şüphem yok ama iyi niyet doğru anlamına gelmez- atalarımızın İslam'ı durdurduklarını, O'nu cüz ve parçalara ayırarak küçülttüklerini İslam'ı, evrensellikten, (küresellikten) yerelselliğe (yöreselliğe) indirgediklerini, hatta kendi çıkar ve menfaatleri için bazılarının bilerek veya bilmeyerek bir sınıf oluşturup bu durumdan faydalandıklarını, hakanların sultanların halkı teb'a haline getirip, siz düşünmeyin sizin yerinize biz düşünürüz mantığı uygulayarak, fikir ve düşünce üretmenin önüne set çektiklerini, özgür düşünmeyi katlettiklerini, günümüzde de dahil insanların gelişmesinin, İslam'ın (ilahi ve beşeri bilim anlamında) ; önünü tıkayanların, (adı ne olursa olsun) sistemlerin veya rejimlerin değil, bilakis probllemleri hep kendilerinden sonraya ertelediklerinden ve (çok azı müstesna) kimsenin bedel ödemeyi göze alamamasından dolayı, yetkili bulundukları sistemlerin başında oturanların olduğunu, toplumu olgunlaştırıp mutlu ve mesut etmek için ne kadar kural, kaide veya müeyyide vs. koyarsan koy, hükmedenlerin bedel ödemeyi hazır olmadıkları sürece, hiçbir şeyin değişmeyeceğinin, İmam-ı Azam Ebu Hanife Üstadımızın dediği gibi “ Avamın inancı ve o inancı yaşaması, yöneticilerinin inancı ve onların yaşamaya izin vermesi kadardır.” deyişinin o gün ve bugün hala geçerliliğini koruduğunun farkına vardım.

Cenab-ı Hakk'ın İslam Dini'yle insana vermiş olduğu özgürlük ve düşünceyi ifade ederek yaşama hürriyetini, yeryüzünde hiçbir din ve sistem vermediği halde, ne yazık ki, İslam ülkelerinde yaşayan müslümanlar dejenere ola ola, “ Müslümanların yaşantısı gayrimüslimlerin dini, gayrimüslimlerin yaşantısı (sosyal anlamda) müslümanların dini.” olmuş. Bundan sonra da kasıtlı olarak batı toplumu gelişmemişliği İslam Dini'ne yüklemiş, İslam toplumlarının entellektüelleri ve yöneticileri de kendilerini sorgulayacakları yerde (çok azı müstesna) kasıtlı propagandaların bilerek veya bilmeyerek etkisinde kalarak, İslamdan uzaklaşıp, kendi hatalarını inanmış oldukları dine yükleyerek toplumun rotasını değiştirmişler. (Sonuçta düşünmemenin bedelini hem kendileri, hem de torunlarına ödetmekteler.)

Halbuki İslam; onların zannettikleri gibi bilimi, teknolojiyi ilerlemeyi durduran değil, bilakis kendi özünde fıtri hareket, süreklilik ve devamlılık arz eden, bütün insanlık için evrensel olan, herkesin kabul ettiği ve kişiyi ilgilendiren kural ve kaidelerin dışındaki bilgi ve öğretilerin gelişime, değişime açık her şeyin zamana, zemine ve şartlara göre uyarlanabilen evrensel, barışcıl, adalet ve hukuk anlayışı içinde insanlığa gerçek saadet, huzur ve mutluluğu getirebilecek mutlak hakikati anlatan, kendi içinde tutarlı hiç çelişmeyen, gelişmelerin önünü tıkayan değil bilakis açan bir din olduğunun, sorunun dinden değil kesinlikle insanlardan kaynaklandığının da farkına vardım.

Yanlış anlamaya meydan vermemek için şu hususu özellikle vurgulamam gerekir ki, geçmişte ve günümüzde hep olumsuzluklar var da, hiç mi? iyi gelişmeler yok gibi haklı olarak bir mantık yürütülebilir. Doğru bir mantıktır da. Benim vurgulamak istediğim ise başka bir şey. Ben yüzde yüz mutlak doğrudan ve hakikatten bahsediyorum.Yoksa şanlı, şerefli yedi düvele at koşturan benim de taktir ettiğim övgüye layık atalarımız, ki, onlar kendi çağlarının en adil devletleriydi hep yanlış yapmışlar demiyorum.

Şu mihenk taşıyla (turnasol kağıdıyla) konuyu test ettikten sonra ne demek istediğim daha net anlaşılacaktır.

“Her olumlu gelişmelerin içinde bir olumsuzluk, her olumsuz gelişmelerin içinde bir olumlu nüve vardır. Çekirdeğin içinde hem dişi hem erkek tohum saklıdır.” Gerçeğinden hareketle örneğin: Peygamberimiz (sav)'e peygamberlik gelmeden önce cahiliye dönemi olarak bildiğimiz arap toplumu yüzde yüz bize öğretilen manada kötü ve Allah'ı tanımayan zırcahil bir toplum değildi. Müşrikler bile İbrahim-i din olan hanifliği biliyorlar, bir çok kuralları uyguluyorlardı. mesela: Kabe'yi tavaf, arafatta ve müzdelifede vakfe yapma, Mina ile Kabe arasında say ve çocukları sünnet ettirme, günde bir defa kabede dua(namaz), iki gün kesintisiz tutulan oruç, hanifliğin müslümanlığın kurallarındandı. fakat yapı olarak hanifliğin (müslümanlığın) özü gitmiş sözü kalmıştı. Hamdi döndüren “İnsanlığa Son Çağrı” sayfa 36 Buna rağmen hanifliğin özünu kaybeden müşrik toplum olan Kureyş ve diğer arap kabilelerin içinde fıtratan yaratıcısını tanıyan İslamı bilen, fakat özgürce hakikati haykıramayan sindirilmiş, içinde bulundukları cahiliye araplarının yaşayışlarının gerçek olmadığını değil, hakikat olmadığını düşünen ve inanan mümin hanifler vardı. -Ki Peygamberimiz (sav) de bunlardandır- Allah'ın Rasülü Hz. Muhammed'e ilk tabi olanlara bakılırsa genelde haniflerden oluştuğunu bütün müminler bilir. İnce bir ayrıntı daha. Yüce Allah Arap yarımadasından Hz. Muhammed(sav)'le dünyaya yeni bir din tahsis etmemiş, Hz. Adem'den ve Hz. İbrahim(as)'den bu yana var olan fakat insanlar tarafından tahrifata uğramış İslam dinini genişleterek ıslah etmiştir.

Buradan hareketle Asr-ı Saadette Allah Rasülü'nün önderliğinde Hak din olan İslam; 23 senede dip noktadan yüzde yüz doğru (hakikat) noktasına ulaşmıştır. Peygamberimiz(sav) de “Din benden sonra otuz senedir.” buyurmuştur. (Realite de yatay olarak otuz seneye yakındır) İslam Dini mükemmele yakın olarak Hulafa-i Raşidin döneminde uygulanmış, fakat Hz. Ali (ra)'ın şehit edilmesinden sonra mükemmellikte kırılma noktası, Hz. Muaviye ve oğlu Yezid ile başlamıştır. (Dikkat: Bu tesbitleri yapmam onlara kızgın ve düşman olduğum anlamına gelmemelidir.) İnsanlık ve bilhassa müslümanlar için model olan SAADET SİSTEMİ müthiş bir yara alarak Yönetim Sistemine İslam'da olmayan Saltanat ikame edilerek mutlak olması gereken mevcut ŞURA müessesesi ortadan kaldırılmıştır. (İşte İslam dünyasında bu kırılma, laikliğin başlangıç noktasıdır.) Ondan sonra sırasıyla Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar dönemi dahil İslam hep zayıflayarak devam etmiştir. Ta ki, zayıflamanın dip noktası olan yirminci yüzyılın ilk çeyreğine kadar. Yine içinde hakikati gören azınlıkları barındırarak. 20. Yüzyılın ilk çeyreğinden, ilk yarısının sonuna kadar durgunluk ve yatay seyir, ikinci yarının başından itibaren kısmen dini düşünce ve yaşama anlamında özgürlükler verilerek 2000 yılına kadar yeniden hakikate dönme süreci başlamıştır.

(Ne yazık ki, konumuz değil ama yirminci yüzyılın ikinci yarısı Türkiye'de iktisadi anlamda tekrar bağımlılığın başlangıcı olmuştur. Bu dışarıdan borç alarak meydana gelen bağımlılık, hala devam etmektedir. Genel anlamda dini özgürlükle ekonomik bağımlılık birbiriyle ters orantılıdır. Bu da ayrı bir kanu başlığıdır.)

Türkiye'de 28 şubat, Dünyada ise, 11 Eylül; İslam dünyası açısından kötü görünse de iyi, (yükseliş) batı medeniyeti açısından, iyi görünse de düşüşün, (inişin) kırılma noktasıdır. Başka bir ifade ile 20. Yüzyıl İslam Medeniyeti açısından en zillet, Batı Medeniyeti açısından en izzet seviyeye ulaşmış bir dönemdir. Artık düşüş ve iniş son noktaya ulaşmıştır. Bundan sonra İslam Medeniyeti, Allah bilir ama bir veya ikiden yüze doğru yükselişe, Batı Uygarlığı ise, yüzden geriye doğru uzun vadede de olsa yüzde bir iki seviyelerine kadar inişe geçecektir. Fakat bundan sonra İslam dünyasında Allah'ın yardımı olmadıkça - ki bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın - (kaybeden, gücünü, yakıp yıkarak ve şiddet kullanarak alacağından) kan, gözyaşı, işkence ve zulüm hiç bitmeyecektir. Ta ki, dünyada müslümanların vakıa olarak kabul edilme oranı, hem halk, hem de yönetim gücü (erki) bazında dünya nüfusunun salt çoğunluğuna ulaşıncaya kadar. Çünkü dünya, eskiden olduğu gibi kavimler, milletler ve bölgesel topluluklardan müteşekkil bir yaşam yeri değil, artık küresel bir köy olmuştur. O nedenle değişim bir bölgeden ziyade, toptan bütün dünyada olacaktır. Allah bilir ama bu değişim ve gelişimi yönetebilenler dünyanın efendisi olacaklar, yönetemeyenler ise hangi din ve görüşten olursa olsun modern köle olmaya malesef devam edeceklerdir.

Çağımızda meydana gelen olayları iktisadi, siyasi, askeri ve sosyolojik açıdan incelediğimde, Allah'ın Kitabı'nı içime sindirerek okuyup O'nu yeryüzüne indirme metod, sebep ve gayesini öğrenip, Allah'ın Rasülü(sav)'in hadislerini inceleyip günümüze ulaşan tarihi ve sosyolojik kaynakları okuyup, bu yaşıma kadar dünyada meydana gelen olayları yaşayıp gözlemlediğimde “en iyisini Allah bilir” ama sonucun bu menzilde cereyan edeceğini yorumluyor, öngörüyor ve tahmin ediyorum.

Her halde meramım anlaşılmıştır. Yoksa tarihimiz ne hep yanlış, ne de tümden doğrudur. Ben bir süreci tarihi ve sosyolojik olarak tahlil etmeye çalıştım. Milletlerin, halkların büyük devlet, büyük imparatorluk kurmaları, dünyayı hükmetmeleri, iktisatta, teknolojide, bilimde ve sanatta ileri gitmeleri onların hak ve haklı olduğunu göstermez. Nitekim günümüzde olduğu gibi demokrasi adı altında – ki demokrasi: Bugünkü mevcut hali ve görünen yüzüyle bana göre, nicel çoğunluğun, nitel azınlığa tahakkümüdür. Bu günkü demokratik seçimlerde metod ve yöntem yanlışlığı mevcuttur. Bu yüzden yönetimde olması gerekenler olmaz, olmaması gerekenler olur. Yöntem olarak doğrusu ise, nicelikten niteliğe, kademeli olarak reylerin hiyerarşik bir şekilde sandığa yansıması olmalıdır. - dünyada zulümlerle, haksızlıklarla büyük devlet ve imparatorluk kurulmuştur. Onun için bir şeyi iyi veya kötü derken mihenk taşın, kriterlerin hak ve hakikat olması gerekir. Bir şey ne tamamen iyidir. Ne de tamamen kötüdür. İyiliğin ve kötülüğün yüzdeliği önemlidir. Yoksa hiç kimse yaptığı eylemi, kötü olsun diye yapmaz. Herkes iyi ve doğru olduğunu zannederek yapar. Ama Hakikat gözüyle bakıldığında iyi niyetle yapılan işler genellikle doğru olmaz, içinde mutlaka yanlışları barındırır.

İşte bütün bu değerlendirmem ve tahlillerimden de anlaşılacağı üzere okuyarak, anlayarak, araştırarak bilgilenme ve öğrenme sonucunda, kendi açımdan varmış olduğum kanaatlerimi ve düşüncelerimi, Kur'an-ı Kerim'den o ana kadarki bilgilerimden farklı anladığım ve ilginç bulduğum ayetlerin bir kısmını not alarak ve bazı yorumlar yaparak nuzül sırasına ve nuzül sebeplerine göre not defterime kaydetmiştim. Özellikle toplumdaki kader, külli ve cüzi irade hususunda yanlış anlaşılan, Cenab-ı Hakk'ın dilemesiyle ilgili ayetleri ele aldım ki, konu daha iyi anlaşılabilsin . Çünkü: -dilemeyle ilgili ayetlerin anlamları hepsinde aynı değil.- Kimi tehtit, kimi uyarı, kimi tembih, kimi de teselli mahiyetindedir . Defterime kaydetmiş olduğum notlarımı bütünü kavradığımı inandıktan sonra sade bir dil ve uslupla mutedil bir şekilde güncelleştirerek bir kitap haline getirdim. Kitaptaki bilgilerimi, varmış olduğum kanaat ve düşüncelerimi, ailemle, eşimle ve dostlarımla paylaşmak istedim. Umarım siz dostlarım da edinmiş olduğum bilgilerimi ve varmış olduğum kanaatlerimi benimle paylaşırsınız. Özellikle şunu belirteyim ki, okumadan önce, ön yargıdan uzak, zihninizin açık olduğundan ve beyninizi kilitlemediğinizden emin olun. Çünkü beyin kilitliyse okumanın bir mantığı olmaz. Beyin yeni gelen bilgileri doğru da olsa reddeder. Yazdıklarım doğru ise Cenab-ı Hakk'ın bana vermiş olduğu lutfundandır. Faydalanınız! Eğer yanlış ise kendi nefsimdendir. O zaman kitaptaki bu bilgileri hiç okumamış kabul edin ve beyninizdeki çöp sepetine atın!

Değerli dostlarım: Sonuç olarak, İmam-ı Gazali'nin dediği gibi ben de diyorum ki, bütün bu değindiğim tesbitlerimden sonra , “Gidene karşı SABIR, olana karşı RIZA gelene karşı TEVEKKÜL imanın güzelliğindendir.” Allah hepimizi Sırat-ı Müstakim'e ulaştırıp, gerçeği kendi nefsinde sorgulayan Hakikati ise yine kendi nefsinde uygulayanlardan eylesin. AMİN.

 

(Derleyen ve yorumlayan)

KASIM CEYLAN ARSLAN