İNŞİKAK SURESİ

 

Ey İnsan! Şüphesiz sen Rabbine doğru çaba üstüne çaba göstermektesin, sonunda O'na varacaksın. 6 (İnşikak)

 

Sen bilmeden bu çabalarını benim kainat kitabım için, yani kainatı sahip olmak için yapmaktasın. Bilmeden de olsa bana doğru koşmaktasın. Çünku senin dilinle tabiat kanunlarında geri dönüş yoktur. Kainatta hiçbir şey dünkü gibi değildir. Bunun böyle olduğunu sen de biliyorsun. Hiç merak etme sonunda istesen de istemesen de O'na kavuşacaksın!!! Kavuşmama diye bir tercihin yok. Cevabın ne olacağı bu 8 ve 12. Ayetlerde veriliyor. *

 

Kitabı sağından verilenler kolay hesaba çekilip, sevinçli olarak ailesine dönecek. Kitabı arkasından verilenler de derhal yok olmayı isteyecekler ve alevli ateşe girecekler. 8-12*

Siz elbette kat kat yukarı çıkacaksınız. (Halden hale döneceksiniz.) 19

Durum böyle iken onlar niçin inanmıyorlar? 20 (İnşikak)

 

Bu ayetin anlamını günümüze adapte edersek, insanların kuşaktan kuşağa sürekli ilerleyeceğine (bilim ve teknolojide) günü gelip (çağımızdaki gibi) gerekli ulaşım araçları yapıldığında kat kat göklere çıkabileceklerine işaret vardır. Fakat koruyucu elbise ve araçlarla olursa (çünkü uzayı melekler koruyorlar, oraya çıplak gitme imkanı yok. Madde bile yanıp yok oluyor.) Böylece bilimin ulaşacağı nihai sınırları, Hz. Peygamber(sav)'in miraçla (manevi asansör veya manevi roketle) ulaştığı göklere insanoğlu hızlı ve güçlü teknik araçlarla ulaşabilir. (Bu endirek bir açıklamadır.) İnşallah böylece Allah'ın dini daha iyi anlaşılır. Ayeti derinlemesine incelediğimiz zaman; kıyametin ve cehennemin dehşetinden kitabı arkadan verilen kafirlerin, aşağı yukarı, sağa sola deli ve mecnun gibi hoplayıp, zıplayıp çırpınacakları, akılları başlarında olmayacağı bir duruma düşecekleri vurgulanmaktadır.

Ayrıca bu yükselme Allah'a doğru takva anlamında, kabir, mahşer, cennet ve cemale ulaşma anlamında da ilerlemeyi kapsayıp böylece de yorumlanabilir. Allah bilir.*

 

Rivayete göre bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.) “Secde et ve yaklaş” (Alak 19) ayeti kerimesini okumuş, sonra da O ve yanındaki müminler secde etmişler. Başlarında duran müşrikler ise alkış tutup, ıslık çalıyorlarmış. İşte bunun üzerine Cenab- Hak:

 

Ve onlara Kur'an okunduğu zaman secde etmiyorlar. 21

Bilakis o küfredenler tekzip ederler. 22

Halbuki Allah onların yüreklerinde neler saklıyorlar pek iyi bilendir. 23

Bunun için sen onları elem verici bir azap ile müjdele. 24

Ancak iman edip, salih amel işleyenler bunun dışındadır. Onlar için tükenmez bir mükafat vardır. 25 (İnşikak)

Ayet-i Kerimelerini inzal buyurmuştur. *

+++

 

 

 

 

 

RUM SURESİ

 

Rum Suresi'ni açıklamadan önce o devredeki tarihsel arka planı bir inceleyelim.

Peygamberimiz(sav)e peygamberlik gelmeden 8 yıl önce Phokas Bizans İmparatoru Maurice'yi tahtından indirip kendisini imparator ilan etti. Maurice'nin beş oğlunu İstanbul sokaklarında gezdirerek 3 kızını da öldürttü. Bu olay İran'ın Sasani Kralı Hüsrev Parhize'ye Bizanslılara saldırması için fırsat verdi. Kral Hüsrev Bizanslılara savaş açtı ve Bizanslılar yenilgi üstüne yenilgi gördüler. Bunun üzerine Afrika Valisi'nden yardım istediler. O Vali de oğlu Heraklius'u gönderdi. Heraklius Phokas'ı tahttan indirerek Bizans'ın imparatoru oldu. Bu olay 610 yılında vuku buldu. Buna rağmen Bizans İmparatoru Heraklius ile Mecusiler arasında savaş devam etti. İş, sonunda mecusilik ile hristiyanlık arasındaki savaşa dönüştü. Bu arada hristiyan mezhebi olan (Nasturi Yakubi), yahudiler de birlik oldu. Hatta Pers Kralı Hüsrev'e yardım eden yahudilerin sayısı 26.000'e ulaşmıştı.

Bizans İmparatoru Heraklius bu güçlü saldırıyı durduramadı. M.S. 613-614 yıllarında Pers Kralı Hüsrev Hıristiyan dünyasını yerle bir etti. Mescid-i Aksa tahrip edildi. Kudüs işgal edildi. Şehrin ve bölgenin önemli kiliseleri yerle bir edildi.

Hüsrev Parhize'nin Heraklius'a yazdığı mektup anlamlıdır. “Bütün tanrıların en büyüğü ve tüm dünyanın hakimi Hüsrev'den onun zavallı ve aptal kuluna” “Sen Rabb'ine güvenip, dayandığını söylüyorsun o halde Rabb'in neden benden Kudüs'ü kurtaramadı.”

Bundan sonra İran orduları Ürdün, Filistin ve tüm Sina Yarımadası'nı ele geçirdiler, Mısır sınırlarına ulaştılar.

O tarihlerde Mekke'de daha büyük tarihi sonuçlara yol açacak başka bir çatışma devam ediyordu. Bir tek Allah'a inananlar Hz. Muhammed (s.a.v.) önderliğinde Kureyş ileri gelenlerinin yönetimindeki müşriklere karşı var olma savaşı. M.S. 615 yılında bu mücadele öyle noktaya geldi ki müslümanlar, hristiyan Habeş Kralı'na sığınmak zorunda kalmışlardı.

O günlerde Sasaniler'in (Mecusilerin) Bizanslılara karşı zafer kazanması Mekkeli müşrikleri çok sevindirmişti. Müslümanlar ehli kitap olan hristiyanların kazanmasını, müşrikler de mecusilerin kazanmasını istediklerinden ve sonuç da onların lehine olduğu için müşrikler; mecusiler nasıl ehli kitap hristiyanlarını yendilerse biz de Arabistan putperestleri olarak sizin dininizi kökten yok edeceğiz demişlerdi.

İşte Rum Suresi nazil olduğunda şartlar böyleydi. Surede de şöyle gaybi bir haber veriliyordu.

“Rumlar en yakın bir yerde yenildiler fakat bu yenilgiden kısa bir süre sonra zafere ulaşacaklardır. İşte o gün müminler de Allah'ın lütfettiği zafere sevineceklerdir.”

Önce Rumlar zafer kazanacaklar, aynı zamanda müslümanlar da zafer kazanacaklar.

Mevcut ortam, bu müjdenin gerçekleşmesi mümkün gibi görünmüyor, hatta imkansız olarak düşünülüyordu.

M.S. 619'da Trablusgarp ve Mısır tamamen Mecusilerin elindeydi. Hatta 617'de İstanbul'un Anadolu yakası, Kadıköy İranlıların elindeydi.

Bizans İmparatoru, İran Pers Kralı Hüsrev'e barış şartlarını görüşmek üzere haber gönderdi. Hüsrev: “İmparator zincire vurulmadıkça, çarmıha gerilmiş tanrısından vazgeçip ateş tanrısına tapmadıkça ona aman (barış) vermeyeceğim dedi. Savaş sonucunda da yenildi. Bu yenilgiye çok üzüntü duyan imparator Tunus'a gitmeye karar verdi.

İngiliz tarihçi Gibbon'un dediği gibi bu olaydan 8 yıl sonra değil, İran'ı yenmek, Bizans dağılacak diye herkes inanmıştı.

Bu ayetler nazil olduğunda Mekkeli müşrikler alay ediyorlar, hatta Ubey Bin Halef'le Hz. Ebubekir(ra) Bizans'ın zafer kazanması hususunda 3 yıl içinde 10 devesine bahse tutuşmuşlardı. Hz. Peygamber(sas) bu bahsi duyunca Bid-i Sinin (ona kadar) bahsi 10 yıla, deveyi de 100'e çıkar demişti. Sonra mukavele 10 yıl ve 100 deve üzerinden yapıldı.

Heraklius İran'a karşı saldırısını M.S. 623 yılında Karadeniz kıyısındaki Trabzon'dan geçerek Azerbaycan'a ulaştı. Hüsrev'in doğum yeri Kloramia'yı yerle bir edip İran'ın ateş tapınağını yıkıp, o bölgeyi ele geçirdiler. Sonra İran'da iç darbe olup Hüsrev hapsedildi. 18 oğlu gözleri önünde öldürüldü. Kendisi de hapishanede öldü. Aynı yılda müslümanlar da Bedir Savaşı'nı kazandılar. Kur'an'ın mucizesi gerçekleşmiş oldu.

Hüsrev'in ele geçirildiği 628 yılında Kur'an'ın büyük zafer diye ifade ettiği Hudeybiye Antlaşması'nın imzalandığı yıldı. Bizanslılar Kudüs'e Hz. İsa'nın çarmıhını restore etmeye gittiler, müslümanlar da hicretten sonra ilk defa Umretül Kaza yapmak için Mekke'ye girdi.

Bundan sonra Ubeyd Bin Halef'in varisleri bahsi kaybetmişlerdi. Bahis sonucu 100 deve alındı, Peygamberimiz(sav)'e getirildi. Bahis tutulduğunda kumar ayeti gelip haram olmadığından dolayı sadaka olarak 100 devenin tasadduk edilmesine karar verildi.

 

Rum (orduları) yenilgiye uğradı 2

Yakın bir yerde… ama onlar yenilgilerinden sonra yenecekler. 3

Birkaç (3-9) yıl içinde bundan öncede sonrada emir Allah'ındır. Ve o gün müminler sevinecekler. 4

Allah'ın yardımıyla, O dilediğine yardım eder. O güçlü ve üstün olandır. Esirgeyendir. 5 (Rum)

 

İbni Sihap der ki: Hz. Peygamber (s.a.v.) hicret etmeden önce müslümanlar Mekke'de iken müşrikler:

Rumlar (Bizanslılar) kitap ehli olduklarını söylüyorlar. Oysa mecusiler (iranlılar) onları yendiler. Siz de Peygamberiniz (sav)'e indirilen kitap (Kur'an) sayesinde bizi yeneceğinizi iddia ediyorsunuz. Peki öyleyse mecusiler (ateşperestler), rumlar kitap ehli (hristiyan) oldukları halde onları nasıl yendiler. İranlıların rumları yendikleri gibi biz de sizi yeneceğiz diyerek onlarla (müslümanlarla) münakaşa ediyorlardı. Bunun üzerine bu ayetler nazil oldu.

Bu ayetler geldikten 9-10 sene sonra Cenab-ı Hak'kın dediği gibi oldu. Hem rumlar iranlıları, hem de müslümanlar Bedir'de müşrikleri yenerek Allah(c.c)'ın mucizesi gerçekleşmiş oldu. Bu mucizeden sonra bölük bölük gayrimüslimler müslümanlığı kabul etmişlerdir. *

 

 

Öyleyse akşama girdiğimiz vakitte, sabaha erdiğiniz vakitte Allah'ı tesbih edip, yücelin. 17

Hamd O'nundur. Göklerde de yerde de, günün sonunda da ve öğleye erdiğiniz vakitte. 18 (Rum)

Abdullah İbni Abbas'a birisi: (Günümüzde olduğu gibi) Kur'an'da 5 vakit namaz hakkında bir şey gördün mü? diye sorunca İbni Abbas: Bu iki ayeti okumuştu. Bu ayetlerde akşama girme akşam ve yatsı namazlarını, sabaha girme sabah namazını , gündüzün sonu ikindi namazını, öğleye erişme öğle namazını ifade eder demiştir. Bizce de öyle (Hud: 114 Taha: 130) Günde 5 vakit namazın teyit edildiği ayetler . *

İbni Abbas'tan rivayet edildiğine göre namazın beş vakit olduğunu teyit eden ayetlerin bu olduğu anlaşılmaktadır. Bu tür sorular çağımızda da çok gündeme geliyor. Bence beş vakit namazın bir ayette dile getirilmesi şart değildir. Önemli olanın sayılan ve şu anda kıldığımız beş vakit zaman dilimine ait Kur'anda bildiren ayetin varlığı ve yokluğudur. Halbuki ayrı ayrı ayetlerde de olsa beş zaman (vakit) diliminde namazın farz olduğuna dair delil olan ayetler mevcuttur. Bunun neyi tartışılır anlamak mümkün değildir. Kur'an-ı Kerimde Sabah ve Akşam, öğle ve ikindi, yatsı ve gece namazının bulunduğu muhtelif, ve ayrı ayrı ayetler mevcuttur. Hepsinin aynı ayette olması şart değildir. Namaz vakte bağlı olduğundan dünyanın her yerinde insan ve müslümanın bulunabileceğinden dünya yuvarlak olduğu ve her bölge ve kuşakta ayrı ayrı vakitler oluştuğundan ikiden tutun beş'e kadar Kur'an-ı Kerim'de ayetler mevcuttur. Sayı olarak farklı olmasının nedeni dünyanın her yerinde aynı vakitlerin bulunmayışıdır. Artı buna bağlı olarak Allah'ın namazı birden başlatıp beşte sonlandırmasıdır. Yüce Allah doğru söyledi. Fakat insanlardan bazıları kendileri bilişim çağında olmalarına rağmen beyinleri hala orta çağda olduğu ve dünyayı düz zannettiği için bir türlü Kur'anın evrenselliğini ve O'nun mesajının bütün insanlığa olduğunu idrak edip kavrayamadı. Problem burdan kaynaklanmaktadır. İnsanın algılayıp idrak edememesi onun doğru olmadığı anlamına gelmez. İnsanın idrak yeteneğinden yoksun olduğu anlamına gelir. Yine en iyisini Allah bilir. *

 

 

Sizi topraktan yaratmış bulunması O'nun ayetlerindendir. Sonra siz (yeryüzünün her yanına) yayılmakta olan bir beşer (türü) oldunuz. 1

Onda sükun bulup durulmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da O'nun ayetlerindendir. Hiç şüphe yok ki bunda düşünebilmekte olan bir kavim için gerçekten ayetler vardır. 2

Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı (farklı ve değişik) olması da O'nun ayetlerindendir. Hiç şüphe yok bunda Alimler için gerçekten ayetler (deliller) vardır. 3 (Rum)

 

Burada ayetler çok açık bir dille ifade edilmiş, açıklanıp yorum yapılması insanların bildiklerinin tekrarı gibi olacak. Bu ayetlerde insanların yeryüzünün her yerinde ayrı ayrı dil ve renklerde kadınla erkek arasındaki sevgi, aşk, kadının erkeği tarafından cazip bir varlık olarak yaratıldığını en tabandaki avam bile bilebilir. Sadece göğün ve yerin yaratılması ve uzak memleketlerdeki dil, tür ve renklerini inceleme alimlere ait. O'nun için insanlara ve alimlere Allah kendi bildikleri ölçüde ibret almayı ve düşünüp akıl etmeyi önermektedir.

Mutevatir derecesinde bir rivayet nakledilir: Allah; Hz. Adem(as)'ı yaratacağı zaman dört büyük meleklerden olan Cebrail, Mikail, İsrafil'e sırasıyla yerden her renkteki topraktan getirmelerini söyler. Üç melek de yeryüzünden, insanların ileride ne yapacaklarını bildiklerinden ve yerin de feryat ederek ağlamasından toprağı getiremezler. En son olarak, Cenab-ı Hak, Hz. Azrail'e emir buyurur. Azrail de yer ne kadar dirense de vermemek için ağlasa da her renkten toprağı söke söke getirir. Cenab- Hak. Hz. Adem'i Azrail'in getirdiği bu renkli topraktan yaratır. İnsanların renk farklılığının bu şekilde oluştuğu, Azrail'in de yeri (Dünyayı) acımadığından can alıcılık görevinin O'na verildiği söylenir. En iyisini Allah bilir. *

 

İbni Abbas der ki: “Müşrikler: Lebbeyk, Laaşerikelek illa şerien hüvelek. Temlihahu vema melek. Yani Allah'ım davetine uyarak emrine boyun eğdim. Senin bir ortağından başka ortağın yoktur. O da senindir. Sen O'na ve O'nun malik olduklarına maliksindir diyerek telbiye ediyorlardı. (Yani putlar senin ortağındır. Ama o da senindir. Sen o putlara ve sahip olduklarına da sahip ve güç yetirensindir diyerek hac edip Kabe'nin etrafında dönüp telbiye ediyorlardı.) İşte bu hadise üzerine Cenab-ı Hak:

Allah size kendinizden bir örnek verdi. Şöyle ki; Ellerinizin altında bulunan (köle ve cariyeleriniz) sağ ellerinizin malik olduğundan ve size vermiş olduğumuz nimetlerle kendileriyle eşit olacak derecede ortaklarınız var mı? Sürekli birbirinizden çekindiğiniz gibi onlardan çekiniyor musunuz? İşte biz ayetleri aklını kullanacak bir toplum için böyle açıklarız. 28

Hayır, o zulmedenler bilgisizce kendi hevalarına uydular. Artık Allah'ın saptırdığı kimseyi, kim doğru yola iletebilir. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur. 29 (Rum) Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurdu.

 

28. Ayette Cenab-ı Hak müşriklere: Bir kölenin efendisine ortak olması nasıl kabul edilmezse, kulun da Allah'a ortak olması düşünülemez. Yine efendinin köleden korkusu olamayacağı gibi Allah'ın da kuldan bir korkusu olamaz.

29. Ayette o zulmedenler bilgisizce kendi hevalarına uydular denmektedir. Buradaki heva; nefsin şehvetlere olan meyli demektir. Buna keyif veya tutku da denir. “Bilgisizce” kaydı ise hevanın bilime uygun olan ve olmayan diye ikiye ayrıldığını gösterir. Nitekim iffetli kalmak ve çoğalmak amacıyla evlenme isteği yaratılışa ve akla uygun meşru bir meyildir. Zina ve metres hayatıyla yaşama meyli ise bilime aykırı olan bir hevadır.

Heva sözcüğü çoğunlukla bu ikinci anlamda kullanılır.

28. Ayetin daha iyi anlaşılması için biraz daha açmak istiyorum. Müşrikler Allah'ı yerlerin, göklerin ve bu ikisi arasındakilerin yaratıcısı olarak kabul etmelerine rağmen yine de O'nun bazı yarattıklarını, O'nun sıfat ve güçlerine ortak ederler, onlara yalvarırlar ve onlara ibadet edip taatte bulunurlar. Onların bu inancı Kabe'yi tavaf ederken tekrarladıkları Telbiye'in sözlerinden anlaşılabilir. “Allah'ım işte buradayım, işte huzurundayım. Senin kendi ortağından başka ortağın yoktur. Sen hem O'na, hem de O'nun sahip olduklarına sahipsin.”

Allah bu ayetle bu tür duayı reddetmektedir. Yani kendisine giden yolda, duada da aracı kullanmayı yasaklıyor. Çünkü o vasıtaları bilerek veya bilmeyerek Allah'a aracı ve ortak koşmuş oluyorsun. Bütün dilek ve istekler sadece Allah'tan istendiğine ve isteneceğine ait delil ve kesin Nass . En iyisini Allah bilir.

Hemen arkasından Allah yaptığınız çelişki değil mi? diye kendi uygulamalarından örnekler vererek akıllarını kullanıp çelişkiyi çözüp aracı saydıkları varlıkları reddetmelerini istiyor. Hem de her sistemin yanlışlarının kendi içinde sorgulanacağı Hak ile batılın (sadece bazı) hükümlerinin birbiriyle kıyaslanarak doğruluğunu yanlışlığını münazara etmenin doğru olmadığı vurgulanmaktadır. *

 

 

Öyleyse akrabaya da hakkını ver, yoksula ve yolcuya da. Bu Allah'ın rızasını dileyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar: Felah'a ve kurtuluşa erenlerdir. 38

İnsanların mallarından artsın diye verdiğiniz faiz Allah katında artmaz. Ama Allah'ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekat ise, işte (sevaplarını ve gelirlerini) kat kat artıranlar onlardır . 39 (Rum)

 

38. Ayette muhataba yönelik emirde akrabaya, yoksula, yolcuya haklarını vermenin (vacip) olduğu belirtilmekle ve bu işteki hayır ise övülerek, Allah'ın rızasını isteyenleri O'na yaklaştıracağı bildirilmektedir. Bunu yapanların felah'a kavuşup, O'nun rızasıyla kurtulacakları da izah edilmektedir.

39. Ayette de açıklayıcı bir tembih yer almaktadır. Gerçek kar, kişinin tasarrufta bulunup ziyadeleşmesi için başkasına verdiği malda değildir. Bunun Allah katında hiçbir mükafatı yoktur. Gerçek kar ancak muhtaçlara karşılıksız, sırf Allah rızası için verilen zekattadır. Bunu yapan kimseler ancak kat kat karlarını arttırırlar ve Allah katında büyük mükafata nail olurlar.

Yine ayette dikkat edilirse “Akrabaya, yoksula, yolcuya sadaka verin” değil, aksine “ Hakkını ver” denmiştir . Çünkü bu sizin onlara her halükarda vermeniz gereken bir haktır. Eğer siz servetinizden bir kısmını onlar için ayırırsanız onlara bir iyilik yapmış olmuyorsunuz. Eğer mülkün gerçek sahibi size başkalarından daha fazla vermişse size verilen bu fazla servetten başkalarının hakkı olduğunu hatırlamalısınız. Çünkü bu fazladan serveti Rabb'iniz size başkalarının hakkına saygı gösterip onlara verip vermeyeceğinizi denemek için vermiştir. O mal, seni denemek için fakirin fukaranın senin malın içindeki ilave edilmiş malıdır. Sakın sen çok çalışıp da kazandım zannetme. Bilindiği gibi sadaka, kazancına bakılmaksızın herkezin vermesi gerekenir tasarruf, zekat ise sadece zenginlerin vermesi gereken mallarının içindeki vergidir.

İnsanların mallarından artsın diye verdiğiniz faiz Allah katında artmaz.”

Faizin burada bu üslupla zikredilmesi Mekke'de inen bir ayetle faizin kötülüğünün tespit edilmesi içindir. Nitekim Medine'de inen bir ayet yasama ve yasaklama üslubuyla gelmiş ve böylece Mekke'de inen ayetin tarzıyla Medine'de inen ayet tarzı birbirine uyum içinde gelmiştir. Şöyle ki Mekke'de inen ayetin üslubu Allah'ın ahiret ve dünya azabıyla korkutarak ve sakındırılan nesnenin zararlarını açıklayarak yasaklamaya meyletmekte; Medine'de inen ayetin üslubu ise yasama ve kanun koymaya meyletmektedir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.) ve müslümanlar hicret'ten sonra devlet ve hakimiyetini ele geçirmişler, emirleri uygulayabilecek gücü elde etmişlerdi. Mekke döneminde ise bu mümkün değildi. Faiz yasağının kanunlaşmasının Medine dönemine ait Kur'an ve Peygamber(sav) naslarıyla tamamlanmasından dolayı bu konudaki açıklamayı da Medine'de inen Sureleri ve ayetleri bölümünde yapmayı uygun görüyorum. (Bakara 276-Faiz yasağı için 275-280)

Burada ayrıca dikkat çeken bir husus; bu ayette uygulamada olan sistem faizi meşru gördüğünden ve müslümanların sistemi müdahele etmeleri mümkün olmadığından faizi alanlar değil verenler sorgulanmaktadır. Sanki müslümanlara faizcilerdan faiz alarak onların sistemlerini destek olmayın diye uyarıda bulunulmaktadır. Bakara 276'da ise Medine döneminde faiz yasaklanınca Sistemin yönetimi müslümanlarda olduğundan ve sosyal devlet oluştuğundan faiz verenler değil faiz alanlar şiddetli bir şekilde “Allah ve peygamberine harp ilan ettikleri” vurgulanarak kesinlikle tefecilik ve ribanın haram olduğu hükmü bildirilmektedir. *

 

Ant olsun biz senden önce kendi kavimlerine elçiler gönderdik de onlara apaçık belgeler getirdiler. Böylece bizde suçlu günahkarlardan intikam aldık. İman edenlere yardım etmek ise bizim üzerimizde bir haktır. 47 (Rum)

 

Ayet son derece açık, yorum yapılmayacak kadar ifadeler net, imalı ve kinayeli bir düşünce sistemi yok. Sadece belgeler getirdiler yine inanmadılar gizli ifadesi var.*

 

 

Ve sen kendi sapıklıkları içersinde kör olanları da doğru yola iletici değilsin. Sen yalnızca bizim ayetlerimize iman edenlere duyurabilirsin ki, onlar Müslümanlardır. (Rum)

 

Buradaki körden maksat, hakikati görmek, anlamak bilmek istememeye karar vermiş anlamındadır. Fiziki kör değildir.

Müşrikler, ölüler, körler ve sağırlar mesabesinde olup bunu idrak edemezler. Bu yüzden de tartışırlar, büyüklenirler, feryat edip yaygara koparırlar. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in onların bu tavırları karşısında bir şey yapması gerekmez. Çünkü O, imkansız olanı yapmakla mükellef değildir. Bütün görevi hidayeti, hakkı, imanı arzulayan, kendilerini Allah'a teslim etmeye hazır olan kimselere bunları anlatıp işittirmektir. Ve zaten çabaları da boşa gitmemiş bu tür özelliklere sahip kimseleri bulmuştur. “Onlar müslümanlardır” ifadesi: Mümin olmaya meyyal kalpleri barış ve sükündan yana, daha açık ifade ile fıtrat olarak zaten yaratıcının var olduğunu kabul etmiş olanlar diye yorumlamak gerekir.

Ayrıca “ayetlerimize iman edenler”den kastın: Allah'ın Cibril vasıtası ile Peygamberimiz(sav)'e indirilen vahiy olduğu gibi, yeryüzünün ve gökyüzünün alametleri de anlaşılabilir. Çünkü: Alemde Allah'ın yaratıcı olduğuna dair milyarlarca delil (ayet) vardır. *

+++

 

 

 

 

 

ANKEBUT SURESİ

 

İnsanlar yalnız “inandık” demekle hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar. 2

Ant olsun onlardan öncekileri sınadık. Elbette Allah doğruları bilecek, yalancıları bilecektir. 3 (Ankebut)

 

Bu ayeti kerimeler geldiğinde Mekke'de müslümanlar çok büyük eziyet, sıkıntı ve işkence çekiyorlardı. Bazı müminler cesaret ve sabırlarını yitiriyorlar, bazıları da fakir ve zayıf müslümanlara müşriklerin neler yaptıklarını görüyorlar, bundan dolayı açıktan açığa iman etmeye korkuyorlardı. Bu beşeri zaaflar nedeniyle yoğun bir tedirginlik ve ümitsizlik duygusuna kapılıyorlardı. Buhari, Ebu Davut ve Nesei'de zikredilen Habbab Bin Eret hadisesi bu durumu gösteren bir örnektir. Habbab şöyle der:

Artık müşriklerin bize işkence yapmasından yıldığımız bir sırada bir gün Nebi (s.a.v.)'i Kabe'nin gölgesinde otururken gördüm. Yanına gittim ve “Ey Allah'ın Rasulü! Bizim için dua etmeyecek misin?” dedim. Bunu duyunca yüzü kıpkırmızı oldu ve şöyle dedi; “Sizden önce geçen müminler bundan da büyük işkencelere maruz kaldı. Bazıları hendeklere atıldı, bazıları baştan ayağa iki parçaya biçildi. Bazıları ise imanlarından döndürülmek için demir taraklarla tarandılar. Vallahi bu din tamamlanacak hiç kimse endişe etmeksizin Sara'dan Hadramut'a kadar seyahat edilebilecek, bu arada Allah'tan başka korkacağı hiç kimse olmayacak.”

Bu ümitsizlik ve bezginlik halini sabra dönüştürmek için Allah müminlere şöyle der: “Hiç kimse sadece sözle iman ettiğini söyleyerek vaat ettiğimiz dünya ve ahiret nimetlerine layık olamaz. Bilakis iman ettiğini söyleyen herkes, söylediğinin doğruluğunu ispatlaması için bir dizi deneyden, sınavdan geçirilir. Vaat ettiğimiz cennet bu kadar ucuz değil, dünyada vaat ettiğimiz nimetler de. Bu cennet söz ile iman ettiğini söyleyen herkese, ihsan edilecek kadar değersiz değil. Bizim uğrumuzda zorluklara katlanmalı, mal ve can kaybı yaşanmalı, tehlikelere, engellere ve felaketlere göğüs germelisiniz ki, ancak o zaman gerçekten iman edip etmediğiniz açığa çıkar.” Bakara 214-Ali İmran 142 bu ayetleri çok güzel açıklamaktadır. *

 

 

Ant olsun biz Nuh'u kendi kavmine (peygamber) olarak gönderdik, o da içlerinde elli yılı eksik olmak üzere bin sene (950 yıl) yaşadı. Sonunda onlar zulmetmekte devam ederlerken tufan kendilerini yakalayıverdi. 14

Fakat biz O'nu da gemi arkadaşlarını da kurtarmış ve o gemiyi alemlere bir ibret yapmışızdır. 15 (Ankebut)

 

Rivayetlere göre Nuh (a.s.) 40 yaşında peygamber olmuş 950 yıl peygamberlik yapıp, kavmini hakka çağırmış ve tufandan sonra da 60 yıl yaşamıştır. Geminin ibret oluşu maddi sebeplerle Allah'ın vereceği tabi afetlerden korunmaya çalışmanın gereğini de kapsar. Cenabı-ı Hak dilediklerini en ölümcül kaza ve belalardan koruyabilir.*

 

Siz ne yerde ne de gökte (Allah'ı) güçsüz aciz bırakamazsınız. Sizin Allah'tan başka bir koruyucunuz da yoktur, yardımcı da yoktur. 22 (Ankebut)

 

Ölümden veya Cenab-ı Hakkın vereceği bir afetten nereye kaçarsanız kaçın, Allah'ın yakalamasından kurtulamazsınız. Yerin derinliklerini de saklansanız göğün yükseklerine de tırmanıp gizlenseniz, her halükarda yakalanıp Rabb'inizin huzuruna götürüleceksiniz. Burada insanoğlunun yere olduğu gibi göklerin derinliklerine de gideceğine işaret vardır. *

 

 

Biz O'na İshak ve Yakup'u da ihsan ettik. Soyundan gelenlere peygamberlik ve kitaplar verdik. O'na bu dünyada karşılığını verdik. Şüphesiz O ahirette salih insanlardandır. 27 (Ankebut)

 

Hz. İshak (a.s.) Hz İbrahim (a.s.)'ın oğlu Hz. Yakup (a.s.) da torunu idi. Hz. İbrahim (a.s.)'ın diğer oğulları burada zikredilmemiştir. Çünkü O'nun Medyen'deki torunlarından sadece Şuayb (a.s.) peygamber tayin edilmiş ve O'nun Hz. İsmail (a.s.)'ın soyundan gelen torunlarından ise 2500 yıllık bir süre içinde Hz. Peygamberimiz (s.a.v.)'e dek hiç peygamber çıkmamıştır. Bunun aksine Hz. İshak (a.s.)'ın soyundan gelenler Hz. İsa'ya dek kitap ve peygamberlik ile şereflendirilmişlerdir.

Burada Tevrat, Zebur, İncil (Davut, Musa, İsa) Hz. İshak (a.s.)'ın soyundan gelenlerdir. Kur'an Hz. Muhammed(sav) Hz. İsmail'in soyundan gelendir. Sonuçta dört kitabın dördü de Hz. İbrahim (a.s.)'a dayanmaktadır. *

 

 

Ancak (Medyenliler Şuayb'i) O'nu yalanladılar. Bunun üzerine onları amansız bir sarsıntı (deprem) yakalayıverdi. Böylelikle kendi yurtlarında diz üstü çökmüş olarak sabahladılar. 37 (Ankebut)

Onlar Şuayb (a.s.)'ın gerçekten Allah'ın Rasulü olduğunu, tebliğ ettiği şeylerin Allah'tan geldiğini ve onu ret ederlerse Allah tarafından gönderilecek bir deprem azabına uğrayacaklarını inanmıyorlardı. Onların yaşamış oldukları tüm yurtları, toprakları yerle bir ediliverdi. *

 

 

Allah'tan başka dostlar edinenlerin durumu, kendine ev edinen örümceğin durumu gibidir. Halbuki evlerin en dayanıksızı kuşkusuz örümceğin evidir. Keşke bilseler. 41 (Ankebut)

 

Zaten bu sure adını bu ayetten almıştır. Örümcek anlamındadır. Hayali ve gerçek olmayan tanrılara, ilahlara dayanıp güvenenler ve onları kalplerinde yurt edinenler sevgi besleyenlerin o taptıkları şeylerin gücü kuvveti, örümcek yuvası kadar cılız ve hafiftir. Nasıl yuva sağlam değilse onların tanrılarının gücü de sağlam değildir. Ah keşke bilseler de evlerin sağlamı olan Allah'ın kudret ve azametini görseler.

Bu ayetin hakikati tam anlamıyla vurguladığını tesbit için İnsanlık hayatından örnek verecek olursak: Bir kere dünyada şunu bilmek gerekir. Mükemmel insan yoktur. Mutlaka bir kusuru mevcuttur. Bunun böyle olduğunu denemek için, çok güvendiğiniz sizin için örnek olduğunu varsaydığınız, kişinin maddi ve manevi anlamda ayağına bir basın, yani onu incitin.(çok azı müstesna) Yıllarca edindiğiniz dostluğun bir anda bittiğini göreceksiniz. Herkes hatasız kulun olmayacagını bildiği halde, hatasız dost arar. İşte Allahtan başka yüzde yüz dayanak arayanların dayanakları örümcek ağı gibi ince ve naziktir. “Duvara dayanma yıkılır. İnsana dayanma ölür” (Mevlana) En sağlam dayanak yücelerin yücesi Cenab-ı Hak'tır. *

 

 

İşte bu örnekleri biz insanlara vermekteyiz. Ancak alimlerden (bilenlerden) başkası bunlara akıl erdiremez. 43

Allah gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Şüphesiz bunda iman edenler için bir ayet vardır. 44 (Ankebut)

 

43. Ayeti kerimede bilginleri övücü, yüceltici ifadeler içermesi açısından üzerinde durulmaya değerdir. Kastedilen bilginler, hiç kuşkusuz bilgileri sayesinde eşya ve olayları doğru biçimde değerlendiren verilen örnekleri kavrayan ve bunlardan gerekli dersleri çıkaran kimselerdir. Ayrıca bilginlerin sorumlulukları çeşitli meseleler üzerinde düşünüp bunları insanlara açıklamakla yükümlü oldukları da vurgulanıyor. *

 

Sana vahiy edilen kitabı oku. Namazı kıl. Çünkü namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir. 45 (Ankebut)

 

Bu ayette Kur'anı anlayarak okumanın faziletinden bahsedilmektedir. Kur'an-ı okuyarak anlamaya çalışmak, bu güzel anlamları, öğüt ve kıssaları insanlara aktarmak büyük bir ecir ve sevap kazandırır. Kur'an'ın anlamını düşünen kimse bunu tekrar tekrar okudukça kendisine yeni yeni anlamlar açılır. Kur'anın okundukça anlamanın ve anlamının genişlemesi özelliğinin varlığını, bizzat kendi sahsımda deneyerek vakıf oldum. Yaklaşık yedi sekiz defa okudum. Her okuyuşta beynimin anlama kapasitesinin sürekli genişlediğini, dostlarla sohbetimde ikna kabiliyetimin arttığını ve cesaretimin güçlendiğini hissettim . Allah'ü Teala şöyle buyuruyor. “Kur'an okunduğunda O'na kulak verin ve sessiz olun. Umulur ki merhamet olunursunuz.” (Araf 204)

Hadisi Şeriflerde de şöyle buyruluyor; “Allah'ın evlerinden (mescit veya cami) birinde toplanıp Allah'ın kitabını okuyanların üzerine sekinet iner onları ilahi rahmet kuşatır. Melekler onlara tavaf eder, Allah onları kendi nezdindeki meleklere anar.” (Müslim Ebu Davut)

“Kim bir ayeti dikkatli dinlerse Allah ona on kat ecir verir. Kim Allah'ın kitabından bir ayet okursa, o kıyamet günü onun için bir nur olur.” (Ahmet Bin Hanbel)

Bunun yanında Efendimiz(sav), Kendinden sonra gelecek nesillerin (olumsuz yönde) Kur'an okuyacaklarını da haber vererek: “Bir kavim gelecek, bunlar Kur'an-ı okuyacaklar, fakat okudukları Kur'an gırtlaklarını geçmez. Bunlar biz Kur'an okuyoruz. Bizden daha iyi okuyan, bizden daha iyi O'nu anlayan var mıdır?” deyip kibirlenirler. Bunlar cehennem odunlarıdır.” buyurmuştur . (İ. Gazali k.k.410) Allah bu anlamda Kur'an okuyanlardan korusun.

Namazın Kötülüklerden Uzaklaştırması:

Bilinçli ve şuurlu kılınacak namaz, kişiyi günlük yaşamında her türlü çirkin ve uygunsuz işlerden uzaklaştırır. Hadis-i Şerifte Hz. Peygamber(sav): “Kim bir namaz kılar da o namaz kendisini açık ve gizli kötülüklerden alıkoymazsa o namazla Allah'tan uzaklaşmaktan başka bir şey arttırmış olmaz.” (Suyuti Eddurril Mensur 465)

Namazı gerçek yönü ile kılmayanlara uyarı niteliğinde: Kur'an şöyle buyuruyor; “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını yanlış olarak kılıyorlar.” (Maun 4-5) “Gerçekten namazlarında huşu içinde olan müminler kurtuluşa ermişlerdir.” (Müminun 1-2) “Beni anmak için namaz kıl.” (Taha 14) “Öyle ise beni (ibadet ve taatle) anın ki; ben de sizi anayım.” (Bakara 152) Peygamberimiz(sav) de namaz için: “Onlarla (kafirlerle) aramızdaki fark, kılmayı taahhüt ettiğimiz namazdır. Kim namazı terkederse küfre girer.” buyurmaktadır. (Süneni nesei Namaz bölümü Bab 9 sayfa 294)

Eğer bir kimse Namaz kılıp da kendisinde kötülüklere karşı bir firen, İyiliklere karşı bir motor hissi uyanmıyorsa: 1- Ya imanında bir problem vardır. 2-Ya niyetinde bir problem vardır. 3-Ya da namazın dışındaki hazırlık farzlarında bir problem vardır. Onun için kendisini sorgulaması gerekir. Çünkü NAMAZ: Dinin (sünnetüllah'ın) direği, Müminin ise miracıdır. Allah doğru söyledi.

Namaz (Salat) imandan sonra çok önemli bir ibadettir ve dinin olmazsa olmazlarındandır. O'nun (Salatın) anlamı, Allah'a dua tazim ve hürmettir. Namazın anlamı tazim ve hürmet olduğundan Allah, namazın rukünlerini Kur'an'da Kıyam (Ayakta durmak), Rukü (egilmek) ve Secde (yere kapanmak) olarak belirlemiştir. Bu belirleme tesadüfü değil bilakis dünyada tarih boyunca insanın insana yapabileceği “ayakta: (kıyamda) Buyrun efendim.” Rukü: (eğilmede) “Hay yay, elini göğsüne koyarak eğilip hürmetler efendim.” Secde: (yere kapanma) “Elini ayağını öpeyim ne olursun beni affet.” gibi tezahür eden tazim ve hürmetleri namazda toplayıp insanlara (yaratılanlara) değil Mutlak hakim ve Rabb olan Allah'a Bana yapacaksınız. Çünkü en büyük ve bu üç haslete layık olan ancak ve ancak Benim buyurmaktadır Yüce Allah. Bu yüzden namaz; Allah'a karşı olan kulluğun zirve noktasıdır.*

 

İçlerinden haksızlık yapanların dışında, kitap ehliyle ancak en güzel tarzda mücadele edin ve deyin ki: “Bize indirilene de size indirilene de iman ettik. Bizim ilahımız da, sizin ilahınızda birdir. Ve biz O'na teslim olmuşuzdur. 46 (Ankebut)

Bu ayeti kerimede İslam'a çağrı metodu öğretilmektedir. İslam'ın genel davet metodu şu ayetle belirlenmiştir.

“Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et!” (Nahl 125)

Buna göre İslam'a davet edilecek insanlar üç kısma ayrılır.

Hikmetle Çağrı: Araştırıcı bilgin ve alimler bu yolla çağrılır.

Güzel Öğüt: Halkın büyük çoğunluğunun davet yoludur.

Mücadele Yolu: Bu da inatçı ve otoriter kesim için başvurulacak davet metodudur. Bu da yönetici ve hükmedenler içindir. Bunun içine komple teb'a girer. Bu davet metodu da güzel biçimde olmalı, dine ısındırıcı olmalı, nefret ettirmemeli, zulüm ve haksızlık yapılmamalıdır.

Yukarıdaki ayetle kitap ehline kendi inanç ve dinlerindeki ortak noktalar hatırlatılarak davet yapılması istenmektedir. Haksızlık yapanlarınki belirtilmemiş, fakat kinayeli olarak onlara da kendi uyguladıkları tavır ve davranışla mücadele edin anlamı çıkar. *

 

Sen bundan önce ne bir yazı okur ve ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı batıla uyanlar kuşku duyarlardı. 48

Hayır O (Kur'an) kendilerine ilim verilenlerin göğüslerinde apaçık ayetlerdir. Bizim ayetlerimizi zalimlerden başkası bilerek inkar etmez. 49 (Ankebut)

 

48. Ayet-i Kerime Hz. Muhammed'in(sav) peygamberlikten önce kitap okuyup yazmadığı konusunda açık bir delildir. Bu yüzden O'na ümmi denilmiştir. Buna göre Hz. Muhammed'in(sav) dini nitelikli konularda bütün bilgi kaynağı “vahiy”den ibarettir. Eğer daha önceden okuyup, yazan ve araştıran bir kişi olsaydı müşriklerin Kur'an-ı kendisinin yazıp Allah'a dayandırdığı iddialarına cevap vermek güç olurdu. Ayette zaten bunu dile getirmektedir.

Kur'an-ı Kerim müslümanlar tarafından ezberlenip hafızalarda saklandığı için O'nun tahrif edilme endişesi yoktur denmektedir. Ayrıce Yüce Allah'ımız ne maksatla söylediğini daha iyi bilir ama sanki ayet'i kerimede insanlardan bazılarına doğuştan ilim verildiği kalplerinde ve idraklerinde bu ilmin saklı olduğu, kendi varlıklarını incelediklerinde bu ilmin varlığını anlayabilecekleri, ince bir anlatımla vurgulanarak, Yaratıcının kavranabileceği hususunda işaret vardır. *

 

 

Müslümanlardan bir takım kimseler yahudilerden işittikleri bazı şeyleri yazarak oluşturdukları sahifeleri Hz. Peygamber (s.a.v.)'e getirmişlerdi. Bunu gören Hz. Peygamber (s.a.v.):

-Bir kavmin peygamberlerinin kendilerine getirdiğinden yüz çevirip, kendi peygamberlerinden başka bir peygambere, kendilerinden başka bir kavme getirdiğine rağbet etmeleri, hamakat ve dalaletlerini göstermesi bakımından yeterlidir buyurdu. Bunun üzerine: Cenab-ı Hak:

Kendilerine okunmakta olan kitabı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu? Hiç şüphe yok bunda iman etmekte olan bir kavim için gerçekten bir rahmet ve bir öğüt vardır. 50 (Ankebut)

Ayet-i Kerimeyi inzal buyurdu.

Yahya Bin Cade'den rivayete göre de: Hz. Peygamber(sav)'in ashabından bazı kimseler yahudilerden duyarak bir kürek kemiğine yazmış oldukları bazı yazıları Hz. Peygamber(sav)'e göstermişler ve Hz. Peygamber(s.a.v.) yukarıdaki sözleri söyleyince bu 50. Ayet-i Kerime nazil olmuştur. *

 

 

Ey iman eden kullarım! Şüphesiz ki benim arzım geniştir. O halde ancak bana ibadet edin. 56 (Ankebut)

 

Bu ayette üstü kapalı olarak hicret ima edilmektedir. Eğer Mekke'de Allah'a ibadet etmenin zorlaştığını hissediyorsanız, orayı terk edip Allah'a ibadet eden kullar olarak yaşayabileceğiniz başka bir yere gidebilirsiniz. Çünkü Allah'ın arzı geniştir. Yurdunuza, ailenize, kavminize değil, Allah'a ibadet etmelisiniz. Gerçek olan “kavim, aile ve ülke değil Allah'a ibadet ve itaattir. Eğer belirli bir dönemde kavim ve asabiyet sevgisi ile Allah'a

ibadet ve itaat çatışırsa, işte mümin için bu bir imtihanın başlangıcıdır. Böyle bir durumda gerçek bir mümin aile, dost, kavim ve ülke sevgisini bir kenara bırakıp Allah'a kulluk ve ibadeti seçecektir. Gerçekten iman etmediği halde mümin olduğunu söyleyen kimse ise, inancını bir tarafa atıp, kavmine, ailesine, dostlarına ve ülkesine bağlı kalacaktır. Bu ayet açıkça Allah'a ibadet eden bir kulun bir esir olabileceğini, asla inancını terk edip, ailesini, yurdunu veya kavmini bağlı kalmak suretiyle, onun menfaatini Allah'ın menfaatinin inancının, üstünde olamayacağını, her şeyini feda edebileceğini, asla Allah'a kulluk, ibadet, itaat ve tevhit inancını terk edemeyeceğinin kesin delilidir. Sadece hicret gerçekleşinceye kadar da inancını gizleyebilecekleri (kısa bir müddet) (Ali İmran 3-28) onay verilmiştir. Çünkü Mekkede yaşama hakkı kalmamıştı. Yaşama hakkı bütün haklardan önce gelir.

Burada yanlış anlamaya meydan vermemek, veya art niyetlilerin bazı terim ve kavramları çarpıtarak aleyhte kullanmalarını fırsat vermemek maksadıyla anlatmak istediğimizi bir misalle somutlaştıralım. Örneğin: Ülkenin bir vatandaşı çıkıp dese ki, ben: ülkemi, ülkemin vatandaşlarını, onların örflerini ve adetlerini, tüzük, yönetmelik ve kanunlarını seviyorum ama; ülkenin başkanını ve anayasasını tanımıyorum deyip isyan bayrağını açsa; sevmiş olduğu değerler ve kurallar vatandaşlık açısından bir anlam ifade eder mi? Elbette etmez. Neden? Çünkü: Vatandaşlık açısından red ettiği değerlere ve kurallara bağlı kalırsa sevdiğini söylediği değerlerin bir anlamı olur. Yani sevdiği değerler red ettiği kurallara bağlıdır. Bağlayıcı kural anayasa ve devlet başkanlığıdır, diğerleri ise tali detaylardır. Bunun gibi Allah açısından esas bağlayıcı kural; Kendisi'ne ve Kendisi'nin indirdiği Kur'an'a tanıma ve inanmadır. O'nun dışındakiler ise O'na ulaşan yollardır. Tali olanları sevmek ve uymak ancak bağlayıcı ana kurallara tanımanın ve sevmenin ıspatıdır. *

 

 

Artık müslümanlara hicret yolu gözükünce, kimileri geçim imkanımız olmadığı bir beldeye nasıl gideriz demişlerdi. Bu sözler üzerine Allah:

Ki onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir. 59

Nice canlılar var ki, rızkını yanında taşıyamaz, onları da sizi de Allah besler. O her şeyi işitendir, bilendir. 60 (Ankebut)

Ayet-i Kerimelerini inzal buyurmuştur.

 

Nitekim hicretten sonra her şeyini Mekke'de bırakıp, göç eden müminlere, Medine'nin yerlisi olan ensar kucak açmıştı. Onlarla mallarını paylaşmış, bu destek onların işlerini kurup, gelir sahibi oluncaya ve savaşlardan ganimet gelirleri elde edinceye kadar sürmüştür.

59. Ayette onlar zorluklar, zararlar, işkence ve belalar karşısında bile imanlarında sebat ederler. Onlar iman etmenin sonucuna katlanırlar ve geri dönmezler denmektedir.

Onlar servetlerine, ticaretlerine ve kabilelerine değil Rab'lerine güvenip dayanırlar. Onlar, Rab'lerinin, imanları gereği işledikleri salih amellerinin mükafatını boşa çıkarmayacağından emindirler.*

***

 

 

 

 

MUTAFFİFİYN SURESİ

 

Eksik ölçüp, tartanların vay haline 1

Ki onlar, insanlardan ölçerek aldıklarında noksansız alırlar. 2

Kendileri onlara ölçtüklerinde veya tarttıklarında eksiltirler. 3

Yoksa onlar diriltilmeyeceklerini mi? Sanıyorlar. 4

O büyük günde. 5 (Mutaffifin)

 

Bu ayetin hicret sırasında indiği ve Medine'de ölçü ve tartı kötü yapıldığı için uygulamaya bununla başlandığı nakledilmiştir. Şuayp (a.s.)'ın kavmine en önemli öğüdü şuydu: “Ölçü ve tartıda eksik yapmayın. Ölçü ve tartıyı adaletli ve tam yapın. İnsanlara mallarını eksik vermeyin.” Ölçü ve tartıda hile yaygınlaştığı zaman, tarım ürünlerinde darlık olacağı belirtilmiştir. (Tabarani, İbni Abbas)

İslam'da ticaret: Medine'ye hicret sırasında yolda indiği nakledilen Mutaffifin Suresi'nin ilk ayetlerinde ölçü ve tartıda hile yapanların kınanması Hz. Davut'un kavmine olan öğütleri ile tam örtüşür. Gerek bu ayetler ve gerek aşağıda vereceğimiz ayetlerde ortak nitelik ticari ve iktisadi hayatta haksız kazancı önlemek ve risk ilişkisini hakim kılmaktan ibarettir. Kur'an'da: “Karşılıklı rızaya dayanan ticaret yolu dışında mallarınızı aranızda batıl (haksız ve haram) yollarla yemeyin.” (Nisa 29) “Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir bölümünü haram yollardan yemeniz için o malları hakimlere ve yöneticilere rüşvet olarak vermeyin.” (Bakara 188) Hahamlardan ve rahiplerden bir çoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve insanları Allah'ın yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da Allah yolunda harcamayanlar yok mu? İşte onlara can yakıcı bir azabı müjdele. (Tövbe 34)

 

Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ticari ve iktisadi hayatla ilgili bir çok söz fiil ve takrirleri vardır. Aşağıda bunlara birkaç örnek vereceğiz. “Sözü ve muamelesi doğru tüccar, kıyamet gününde arşın gölgesi altındadır.” (İbni Mace) “Bir kimse gıda maddelerini toplayıp, günün raiç fiyatı ile satsa, sanki onu yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine ücretsiz dağıtmış gibi ecir alır.” (İbni Mace) “ Ey tüccar topluluğu alış-verişe boş söz ve yalan yere yemin çokça karıştığı için bunu sadakalarınızla telafi ediniz.” (Ebu Davut) Dürüst, sözüne ve işine güvenilen tüccar, nebiler, sıddıklar ve şehitlerle beraberdir .”

Hz. Peygamber (s.a.v.) kendisi de bizzat alış-veriş yapmış borçlanmış, rehin vermiş, ortaklık yapmıştır. O, insanlar çeşitli ticaret muameleleri yaparlarken, Peygamber olmuş ve onları ticaretlerinde serbest bırakmıştır. Ancak ticaret hayatında faiz, karaborsacılık, yalan, hile, gibi haksız kazanca yol açabilen şeyler yasaklanmış, hak sahibinin hakkını alabildiği ve haksızlık yapmak isteyenin dışlandığı bir ekonomik sistem benimsenmiştir .

Bu sure de diğer Abese, Tekvir, Nazirat Sureleri gibi cennet nimetleri, cehennem azabı, müminlerin durumu, ahiret inancıyla ilgili sureler cümlesindendir. Okunmasında, imanı tazelemek hususunda yararlı olduğu kanaatindeyiz. Öz ve kısa olduğu için risaleler gibi kolaydır. *

 

 

Oysa kendileri onların üzerine gözcü olarak gönderilmemişlerdi. 33

İşte bugün de iman edenler o kafirlere gülüyorlar 34

(süslü) tahtlar üzerinde(onlara) bakarak 35

Nasıl? Kafirler, işlemekte olduklarının feci karşılığını gördüler mi? 36 (Mutaffifin)

 

Böylesi veciz bir ifadeyle müslümanlar ile alay eden kimselere ders verici bir uyarıda bulunulmuştur. Yani müslümanların inandıkları hususların yanlış olduğunu farz etsek bile, bunun size ne zararı olabilir? Müslümanlar kendi inançlarına göre hareket etmekte ve özel ahlaki bir tavır ortaya koymaktadırlar. Sizler onların üzerinde bekçi değilsiniz ki. Onlar sizleri karışmıyorlar. Sizin işlerinizi de bozmuyorlar. Fakat sizler onlara eziyet veriyor, alay ediyorsunuz. Müslümanlar sizlere karışmadıkları gibi siz de müslümanlara karışmayın.

36. Ayette çok latif ve ince bir ifade mevcuttur. Çünkü kafirler müslümanlara eziyet ederek sevaba girdiklerini zannediyorlardı. Ahiret gününde müminler cennette keyif ve refah içindeyken kafirler kendilerini ateşin içinde yanar bulacaklar ve müminler de için için sevinerek, bekledikleri sevabı gerçekten bulmuşlar diyeceklerdir. *

+++

 

 

 

 

 

İNSAN SURESİ

 

Hz. Ali (r.a.)'ın iki çocuğu hastalandı. Bunun üzerine Hz. Ali, Hz. Fatma ve hizmetçileri eğer çocuklar iyileşirse 3 gün oruç tutacaklarını söylediler. Çocuklar iyileşti. Evlerinde sadece 3 günlük yemekleri var. Birinci gün yemeği hazırlıyorlar ve iftar yapacaklar fakat bir yoksul geliyor yemeği ona, ikinci gün aynı anda yetime, üçüncü günü de aynı anda esir mahpus geliyor, (Not: Eskiden esirleri sokakta zincirle dolaştırırlar, onlara dilendirirlermiş daha sonra İslam'la kalkmış.) son yemeği de ona veriyorlar. Hasılı üç gün aç kalıyorlar. Bunun üzerine Cenab-ı Hakkın:

 

Adaklarını yerine getirirler ve şerri yaygın olan bir günden korkarlar. 7

Kendileri O'na karşı duydukları sevgiye rağmen, yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. 8

Biz size ancak Allah'ın yüzü (rızası) için yedirmekteyiz. Sizden ne bir karşılık bekliyoruz ne de bir teşekkür. 9 (İnsan)

Bu Ayet-i Kerimeleri inzal buyurduğu söylenir.

Üç ayeti incelediğimiz zaman bu nüzul sebebi uygun görülüyor. (Fakat mübalağa olabilir) Hitap da Hz. Ali (r.a.) ve ailesine uygun düşüyor. Fakat burada adak övülmemiş adak adayanların adaklarını yerine getirdikleri ve getirmeleri vurgulanmıştır. Ayrıca buradan insanlara, bilhassa müminlere adak adamalarının uygun bir adet olmadığı vurgulanmak istenmiştir. Çünkü Hadis-i Şerifler bu anlamı teyit eder niteliktedir. Peygamberimiz tarafından adak övülmemiş bilhassa yasaklanmıştır. Çünkü şartlı adakta bir menfaat vardır. Bu nedenle tehlikeli olabilir. Bu görüşü bir çok hadisi Şeriflerle desteklersek konu daha iyi anlaşılır.

Hz. Abdullah Bin Ömer'den rivayetle Rasulüllah(sav) bir gün şöyle dedi: Allah Rasulü(as) adak adamaktan sakındırarak “O (adak) olacak olanı değiştirmez, ama bu vesileyle bir cimrinin malı çıkmış olur.” (Müslim ve Ebu Davut) Hadisin son kısmına göre cimri bir kimse Allah yolunda zaten malını sarf etmez ama adak adamak suretiyle Allah'ın taktirini değiştireceğini umarak malından sarf eder.” Buhari ve Müslim de şöyle söylemiştir. “Aslında Ademoğlunun adağı hiçbir şeyi değiştirmez. Allah'ın taktiri ne ise o gerçekleşir. Ne var ki, bu sebeple Takdir-i İlahi bir cimrinin malını sarf ettirir ki bir başka türlü sarf etmesi mümkün değildir.

Abdullah Bin Amr As'tan rivayete göre de Allah Rasulü: “Asıl adak insanın Allah rızası için yaptığıdır. O kişinin gayesi yalnız Allah'ın rızasıdır. (Tahavi) Buradan anlaşılıyor ki Hz. Allah ve Hz. Rasulüllah adağı müsaade etmemiştir.

Şunu da ifade edelim: “Ey Allah'ım, benim şu işimi yaparsan ben de buna karşılık şu iyilikte bulunurum” gibi Allah rızası için yapılacak bir iş, Allah'la pazarlık yaparak yerine getirme olur ki, böyle bir adağı da Yüce Allah'ın men ettiği söylenmiştir. Böyle bir adak geçersiz olduğu gibi içinde isyan kokusu da vardır. Allah (c.c.) muhafaza buyursun. Adağın yasaklığı ve adakla ilgili bilgi elde edinmek isteyenler, Buhari ve müslim'in adak bölümünden gerekli bilgileri elde edebilirler.

Bundan sonraki iki ayette de 10-11'de böyle yapanlar övülmüş fakat Peygamberimiz(sav)'e de Cibril (a.s.) gelerek “Allah sizi ve ehli beytinizden dolayı tebrik ediyor” dedi demiştir. Allah Rasulü “Bu nedir?” diye sorduğunda cevaben sureyi sonuna kadar okuduğu nakledilmiştir. *

 

 

Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Gerçekten Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır . 30

Dilediğini kendi rahmetine sokar. Zalimlere ise onlar için acı bir azap hazırlanmıştır. 31 (İnsan)

Bu ayetlerde şu üç şey vurgulanmıştır.

1- İsteyen Rabbinin yolunu tutar, isteyen tutmaz.

2- Allah istemedikten sonra senin istemenle hiçbir şey olmaz.(Yetki kullanma anlamında)

3- Allah büyük hikmet ve ilim sahibidir.

Eğer bu üç noktayı düşünürsek o zaman insanın irade serbestliğinin (yani cüz'i iradenin sınırını) sınırı ile Allah'ın dilemesi arasındaki (külli iradeyi) anlayabiliriz. Bu konuda ne kadar zannımız varsa gider.

Bir topluluktaki veya bir fabrikadaki yöneten ve yönetilenler, patron-çalışanlar ilişkisi gibi veya halk ve bütün yönetim ile Devlet başkanlığı gibi. Devlet başkanlığı yanında, o ülke halkı ne kadar özgürse, insanlar da Allah yanında o kadar özgürdür. Asıl olan adaletle hükmetmektir. Devlet başkanlarının, kralların, sultanların vs. Ellerinde birçok yetkiler vardır. Kendilerine bu yetkiler ister halk tarafından verilsin ister ihtilaller yoluyla verilsin, isterse ataları tarafından asabiyete bağlı olarak babadan oğula verilsin durum değişmez. Ama bu yetkiyi ellerinde bulunduranlar, yetkilerini kullanmada veya kullanmamada serbesttirler..Adalet duyguları varsa ceza yetkilerini mahkemeyle kullanırlar, zalimlik duygusu ağır basmışsa kimseyi tanımazlar, astıkları astık kestikleri kestik türünden orman kanunu olarak uygularlar. Cenab-ı Hak'ta da bu yetki vardır. Çünkü yaratan O'dur. Ama adaleti gereği bu yetkiyi kullanmaz. Ayette belirtildi gibi yetkinin kendinde olduğunu çizmeyi aşmış zalimlere hatırlatır. Bir de bunun tam tersini uygularlar. Bu da lutuftur. İstedikleri kişiyi istedikleri makam ve mevkiye getirebilirler. İstedikleri insanı yardımcı olabilirler ve alabilirler. Bu da kendilerinde saklıdır. Nasıl devlet başkanına emri altındakilerin niye falan kişiyi danışman veya müsteşar yaptın diye sorulamıyorsa (sorulsa da bir şey ifade etmez) Cenab-ı Hakka da niye falan kişiyi peygamber yaptın, niye falan kişiyi sevgili kulun yaptın diye bir soru abesle iştigal olur. Kişi de kendisini; patronuna, üst idarecisine, yaratıcısına karşı iyi yönleriyle ıspat etmelidir. Yani, “Yavuz at yemini kendisi artırır.” Atasözünün gereğini yerine getirmesi gerekir.

Allah da zaten bunu anlatmak istemektedir.. Tüm yetki Bende, illet ve sebepleri hazırlamak sizde, sorumluluk sizde, iyi yönde kötü yönde sebep ve gerekçeleri siz hazırlamadıkça müdahale etmem. Kimi (affedecek veya etmeyecek) onun itaat ve ibadetine göre de irade, dileme, yaratma Bende. Onu siz karışamazsınız diyor. Burada farklılık Cenab-ı Hak'kın insanlar arasında adaletle hükmetmesidir. Zengin-fakir, kafir-müslüman ayrım yapmamasıdır. Değil sosyal nizamı, dünya ve kainat nizamını bozmadıkça size müdahale etmem. Hatta onu bozmak bile sizin iradenizde. Yalnız yaptığınızın yanlış veya doğru olduğunu bazen irademle, gücümle, dilememle sizi uyarırım diyor. Tabiî ki, anlayanlara! Ayrıca bu ayetler de Peygamberimiz(sav)'e bir tesellidir. Bu da dikkatlerden kaçmamalıdır. *

***

 

 

 

 

RA'D SURESİ

 

Allah O'dur ki: Gökleri görebileceğiniz direkler olmaksızın yükseltmiş, sonra arşa hakim olmuş, güneşi ve ayı hizmetinize amade kılmıştır. Her biri belli bir vakte kadar akıp gitmektedir . Bütün işleri O yönetiyor , Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız diye ayetleri açıklıyor. 2 (Ra'd)

 

Bu ayette insanın çıplak gözle göremediği gökcisimlerini tutan, nesnelerin olduğu anlatılmaktadır. Bizim gözümüzle göremememiz, onların başıboş olduğu anlamına gelmez. Beşeri bilimde bunun adına, çekme-itme yahut manyetik alan denilebilir. İsmi çok önemli değildir. “O gökleri yükseltti ve dengeyi koydu.” (Rahman 7-8) ayeti de bunu destekler. Ayet üzerinde çokça düşünerek analitik bir teste tabi tutulup incelendiğinde batıni ve zahiri olarak öyle anlamlar içeriyor ki, feraset sahipleri anlasınlar diye yorum yapmadım. Aklı olan rahatlıkla bazı mesajlar çıkarabilir. *

 

 

Yeryüzünü döşeyen, orada oturaklı dağlar ve ırmaklar meydana getiren ve bütün meyvelerden kendi içinde çift çift yaratan O'dur. O geceyi gündüzün üzerine örter. Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ayetler vardır . 2

Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar , üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır. Bunların hepsi bir su ile sulanır. Fakat ürünlerinde, birini ötekine üstün kılarız. İşte bunlarda da aklını kullanan bir toplum için ayetler vardır. 3 (Ra'd)

 

3. Ayetin birinci kısmında aklını duygusunun önüne geçirmeyen bilim adamı için çok büyük incelikler var ama anlayana. İnsan biraz düşünürse burada anlatılmak istenen inceliği çözebilir. Yeryüzü bir döşek gibi, kıtalarda dümdüz. Fakat burada dağların karşılığı olarak da çukurlar var. Burayı söylemiyor ve düşünerek çöz diyor. Bileşik kaplar gibi dünyada da bir sistem mevcut. Sen bunu yüksek zannediyorsun, yüksek değil. Su alçak yere doğru akarken, dağın tepesindeki pınar nasıl oluyor da deniz seviyesinden oraya yeraltından çıkıyor. Mantık olarak pınarların düz yerlerde olması gerekmez mi? İşte burada emme basma tulumba sistemine benzer bir sistem var. İkincisi:

Bütün meyve ve çiçeklerin erkekli dişili yaratıldığını ve kendi türleri içinde döllenmekte olduğu, bunun için çift çift yarattığını, aynı tohum olmasına rağmen yeraltından hurmaların çatal çıktığı halde, bunun nasıl oluştuğunu niye düşün müyorsun? diye Cenab-ı Hak soru soruyor. Bunlar tesadüf olabilir mi? Burada bilimini, ilmini, fennini ilerletmen için ayetler deliller koyduk. Halk içinde gözünle gördüğün halde harikuladelikleri niçin inanmı yorsunuz? diye telkin ve kendisine (Allah'a) inanmaları konusunda teklifte bulunuyor. *

 

 

Allah her dişinin neyi yüklendiğini ve rahimlerin neyi eksiltip arttırdığını bilir . Onun katında her şey bir ölçü iledir. 8 (Ra'd)

Bu ayette de rahimlerdekinin erkek mi dişi mi olduğunu bildiğini sizin bilemeyeceğinizi, 20. Asrın sonunda röntgen ve ultrason aletleriyle bilirsiniz ama çocuğun yaratılış fıtratını bozarsınız denmektedir. Bunu gelişmiş ülkeler biliyor ve çocuğun erkek mi dişi olduğunu (annenin hastalığı dolaysıyla zorunlu sebep olmadıkça) öğrenmede hastanelerde zorluk çıkarıyorlar. Çünkü embriyoda ve ceninde cihazların fıtratı etkilediği söyleniyor. Ama bizim gibi geri kalmış toplumlarda bu çok yaygın. Kız mı erkek mi olduğunu bilmek neyi halledecekse. Berber hesabı, doğunca saçın teli önüne düşecek, beyaz mı ak mı görürsün. Onun için Kur'an cahillerin anlayacağı bir kitaptan ziyade alimlerin anlayacağı bir kitap ama günümüzün, alimleri ve entellektüelleri (çok azı müstesna) cahillerden de cahil.

O'nun katında her şey ölçülüdür. Bu ölçüyü bozarsan bedelini ödersin. Nitekim de ödemekteyiz. Çocuğa dıştan müdahale etmeyeceksin. Onun kendi sağlık sorunu dışında Allah orada (söz veriyor) o güvendedir ve her şey dengelidir diye. Sistemi bozuyorsun sonra da ah, vah benim ne günahım vardı yarabbim! diye serzenişte bulunuyorsun.

Bu ayet'i Kerimeden ayrıca, dişilerin görevinin sadece doğacak canlının rahimlerde doğum anına kadar büyümesi için gerekli ortamı hazırladıkları, görevlerinin sadece rahmindeki canlıyı yüklenme ve taşıma olduğu, canlının erkek veya dişi olacağı hususunda dişinin bir fonksiyonunun olmadığı anlamı da çıkar. En iyini Allah bilir. Bu ayetten başka bir anlam da çıkıyor ama, bu ilim otoritelerini ilgilendirdiği ve bu hususta derinlemesine bilgim olmadığı için kavrıyorum ama bir türlü yazım diliyle anlatamıyorum.

Burada müfessirler gayple ilgili İbni Ömer'den nakle göre Nebi (s.a.v.)'den bir hadis nakledildiğini anlatıyorlar. Konumuzla ilgisini pek fazla görmedim ama bilgi olması açısından faydalı.

“Gaybın anahtarı beştir. Bunları Allah'tan başkası bilemez.”

Yarın olacak şeyi.

Rahimlerde olanı.

Yağmurun ne zaman yağacağını

Bir kimsenin ne zaman ve nerede öleceğini

Kıyametin ne zaman kopacağını

Düşünen beyinler için burada bile gizli sır anlatılmak isteniyor ama onu yazmayacağım. Soruyu şöyle sorarsan bulunur: “Peki Ya Rasülallah! Kul bunu bilirse ne olur?”

Ne olacağı bellidir. Bilmenin faydalı değil, zararlı olacağı anlatılıyor. 21. Yüzyıl insanlarına uyarı. Her şeyi bilmenin zararını en çok bu yüzyılda anlayacağız. Bir de zihin okumayı kavradık mı, toplumda birbiriyle barışık hiçbir birey bulamazsın. Allah sonumuzu hayreylesin. Amin *

 

 

Her insanı önünden ve arkasından izleyen ve O'nu Allah'ın emriyle koruyan (Melekler) vardır. Şüphesiz ki bir toplum kendi özlerindekini değiştirip bozmadıkça, Allah o toplumu değiştirip bozmaz. Allah bir toplumun kötülüğünü isteyince de artık onu geri çevirecek yoktur. Onlar için Allah'tan başka bir yardımcı da bulunmaz. 11 (Ra'd)

Bu ayeti kerimede Cenab-ı Hak Kendisi'nin her şahsın neler yaptığını gözlemekle, yaptığı şeyleri bütünüyle bilmekle kalmaz, aynı zamanda o şahsa her yerde eşlik eden koruyucular (gözetleyiciler) tayin ederek amellerinin hepsini kayda geçirir. Bu ayet kişinin istediklerini yapmakta serbest olduklarını ve bu dünyada yaptıklarının hesabını vermeycekleri vehmine kapılanlara uyarı olduğu gibi,

Aynı zamanda yapmış oldukları kötülük veya iyiliğin (burada kötülükten bahsediyor) bütün sebeplerini kendilerinin oluşturdukları, bunun sonucunun kararını verdiği ve bu karar sonrası bir üst mahkeme olan Cenab-ı Hak'kın bunu onaylayacağı. Üst mahkemenin yani Cenab-ı Hak onayladıktan sonra da kulun geri dönme şansının olmadığı ifade edilmekte, ancak (üst mahkeme) Cenab-ı Hak isterse, dilerse değişeceğini buyurmaktadır.

Cüz-i irade ve Külli irade konusu. Bu misali Cenab-ı Hak, toplumlar için vermiştir. Bu ayet aynı zamanda külli iradenin yani Cenab-ı Hak'kın, yaratmış olduğu bireyin, dünyadaki cüz-i iradesine müdahale etmediğinin açık delilidir. “Allah dilediğine imanı nasip eder, dilediğine etmez. O dilemedikçe sen o müşrikleri imana getirecek değilsin.” gibi ayetler de bu anlamdadır. Yani bir şeyi Allah istediği için kul öyle yapmaz. (Kul hakkında) kul öyle istediği ve karar verdiği için Allah öyle diler ve yaratır. Bir çokları bu ayetleri yalnız başına bölerek, parçalayarak anlam bütünlüğünü bozup kendi istedikleri gibi yorumlayıp fikirlerini dayatmaya çalışıyorlar. Allah korusun böyle yorum insanı imanından eder. Allah sapıtan ve kasıtlı yorumlayanlardan korusun.

Cenab-ı Hak ayrıca “Bir millete verilen nimetler bunların değeri bilindikçe ve şuurla eda edildikçe geriye alınmaz.”buyurmaktadır. (Enfal 53) Onun için helaka maruz kalmamak maksadıyla verilen nimetlerin değerini iyi kavrayıp şükrünü ona göre eda etmek lazım.

Kısaca Ayeti sosyolojik olarak yorumlarsak: Bir toplumun bireyleri çoğunluk olarak Allah'a imandan, hak din olan İslamdan ve onun kurallarını yaşamaktan ve yaşatmaktan vazgeçmediği sürece o toplumu Biz huzur ve güven içinde yaşamalarını onay ve fırsat veririz. Müdahele etmeyiz. Ama kendileri de biz huzur ve güven içinde yaşamak istemiyoruz (hal dili ve davranışlarıyla) dediklerinde de bizim yapacağımız bir şey yok. Biz insanları ve toplumları kesinlikle zorlayarak müdahele edip zulüm etmeyiz. İsteklerini harfiyyen yerine getiririz. Kul ve cemiyetler biz huzurdan sıkıldık biraz da husursuz mutsuzluk içinde yaşamak istiyoruz diyorlarsa Benim için onların isteklerini yerine getirmek sünnetüllahım gereği, dileklerini yaratmak üzerime vacip olur. Kendi sonlarını kendileri hazırlarlar Ben değil denmektedir. Allah doğru söyledi. *

 

 

Enes Bin Malik'ten rivayet olunmuştur:

Hz. Peygamber (s.a.v.) arapların yoldan çıkmış azgınlarından birini Allah ve Rasulü'ne davet etmeleri için ashaptan bir heyet göndermişti. Heyet gidip onu Allah ve Rasulü'ne davet etti. O ashaba:

•  Bana Muhammed'in Rabbini anlatın. O nasıl bir şeydir. Nedendir (hangi nesnedendir?) dedi.

Ashabın onun bu sözleri karşısında canı sıkıldı ve geri döndüler. Hz. Peygamber (s.a.v.)'e adamın söylediklerini anlattılar.

•  Ey Allah'ın Elçisi! Allah'a yemin ederiz ki, bu adam kadar kalbi küfür ile dolu, onun kadar Allah'a karşı küstahlıkta bulunan birini görmedik dediler.

Hz. Muhammed (s.a.v.) onları tekrar ikinci, üçüncü defa o adamın yanına gönderdi. Üçüncü defada ise bu azgın adam ile çekişip onu İslam'a davet ettikleri bir sırada ansızın bir bulut yükselip başları üzerine geliverdi. Gök gürledi, şimşek çaktı, Onlar oturmuş bir vaziyette iken, bir yıldırım düşüp o kafiri yakıp kül ediverdi. Bunun üzerine heyettekiler derhal geriye döndüler. Onlara yine ashaptan bazıları karşılayarak:

•  Adamınıza ne oldu yandı mı dediler? Onlar:

•  Siz nereden biliyorsunuz? dediler. Bunun üzerine Allah (c.c.):

“Gök gürültüsü, onu övgüyle tespih ederler. Meleklerde korkusundan tespih ederler. O yıldırımlar gönderip, onunla kimi dilerse çarpar. Onlar Allah katında tartışıp duruyorlardır. Allah, kudret ve azabı çetin olandır.”

Aynı ayetin bir başka tercümesi:

Gök gürlemesi hamdıyla, melekler de korkularından onu tespih ederler. Onlar pek kuvvetli olan Allah hakkında çekişirken o yıldırımları gönderir de onlarla dilediğini çarpar. 13 (Ra'd)

Ayet-i Kerimeyi inzal buyurmuştur.

 

Bir önceki ayette izah edip değindiğimiz gibi burada Allah'ın dilemesi son karardır. Müşrik için ne yaptılarsa olmamış, ikna edememişler, üstelik Allah'la alay etmişler. Ben belamı istiyorum demiş Allah da belayı onaylamış bu kadar. Bu ayetin diğer nüzul sebeplerinde kafir kişinin; söyleyin bakalım Allah'ınız, demirden mi, gümüşten mi bakırdan mı? demiştir. Onun için yıldırım çarpmıştır derler. *

 

 

Göklerde ve yerde kim varsa onlar da gölgeleri de sabah akşam ister istemez Allah'a secde ederler. 15 (Ra'd)

 

Bu ayet secde ayetidir. Okuyanın ve dinleyenin tilavet secdesi yapması sünnettir.(vaciptir)

Göklerdeki melekler üst makamlarda olan akıl sahibi ruhlar ve yüce güçler, yerde bulunanlar ise insanlar, cinler ve aşağıda olan sulfi varlıklardır. Buradaki gölge kişinin gerçek gölgesi olacağı gibi akıl ve ruha göre bedenin gölge durumunda sayılmasına da işaret vardır. Çünkü ışık olmayan yerlerde gölge söz konusu olamaz.

Diğer bir anlamı da her mahlukatın fiziki kanunlarla O'na itaat etmek zorunda olduğudur.

Gölgelerde dediğine göre burada ilginç bir ilmi delil var ama, benim dalım değil, maddenin gölgesi olur, cinler madde olmadığına göre onların gölgesi nedir? Acaba her şey izafi mi? *

 

 

Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse ile kör olan bir kimse bir olur mu? Ancak salim akıl sahipleri düşünüp öğüt alır. 19

Onlar Allah'ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri sözü bozmazlar. 20

Onlar Allah'ın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözetirler. Rablerinden sakınırlar ve kötü hesaptan korkarlar. 21

Ve onlar Rablerinin rızasını kazanmak için sabrederler. Namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızktan gizli ve açık olarak Allah yolunda harcarlar ve kötülüğü iyilikle savarlar. (Sonunda böyle müminler): 22

Ant cennetlerine girerler, babalarından, eşlerinden ve çocuklarından salih olanlarda kendileriyle birlikte olur. Melekler de her bir kapıdan onların yanlarına girerler. 23

Sabretmenize karşılık size selam olsun. 24 (Ra'd)

 

Ayetler son derece açık, müminin vasıfları sayılıyor. Sonunda böyle yaşayan müminin nerede olacağı anlatılıyor ve kiminle beraber olacağı açıklanıyor. Dünyada sabretmenize karşılık emniyet ve sulh içinde olun diyor Cenab-ı Hak…

Ayete göre salih müminler babaları ve çocuklarıyla birlikte olacaklarsa, Kök (soy) ağacında bir kopukluk yoksa, silsile olarak herkes birbirinin babası ve oğlu alduğuna göre, mantık olarak uzunca bir ataarkil aile oluşacak demektir. Fakat ayette dede ve torunlardan bahsetmediğine göre; kök ağacında imani yönden bir kopukluk olacak demektir ki; her birey iman yönünden kendini sorgulamalıdır. Buradan dünyada ve ahirette, aile tipinin ataerkil değil, çekirdek aile de değil, kişi kendini merkez edinirse üstte anna baba, altta cocuklar olacağı düşünülmelidir. Böylelikle Cenabı Hak, beraber yaşayacak olan aile modelini de ortaya koymuş oluyor. Bu benim yorumum yine de en iyisini Allah bilir. *

 

 

Allah'tan korkanlara takva sahibi olanlara söz verilen cennet şöyledir. Altında ırmaklar akar. Yemişleri (meyveleri) ve gölgeleri süreklidir. İşte Allah'tan korkanların sonu budur. İnkar edenlerin sonu ise ateştir. 35 (Ra'd)

 

Bu ırmaklardan berrak su, katkısız süt, lezzetli şarap ve süzülmüş bal aktığı bildirilir. *

 

 

Müşrikler daha önce vahiy edilmiş kitaplar dururken bu yeni kitaba ne gerek vardı. Allah'ın kitabı, Kur'an'ın durup dururken eski geçmiş kitapların hükmünü neshetmesi niye? diye sormuşlardı. Müşriklerin ileri sürdükleri bu itirazlarına karşı Cenab-ı Hak:

Allah dilediğini siler. (Dilediğini de) bırakır. Ana kitap O'nun katındadır. 39 (Ra'd)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuştur.

Yüce Allah o kitaplar benden gönderildiği gibi orijinal değil, onlara yahudiler,(israiloğulları) hristiyanlar kendi sözlerine katarak bozdular. Ayrıca daha önceki kitaplar kavimlere gönderilmişti. Bir nevi yereldi. Onun için hepsini kapsayacak, bütün kainata ve bütün gelecek insanlara hitap edecek orijinal yeni bir kitap gönderiyorum. Bütün bu kitapların özü, anası, esası benim katımdadır. Ne zaman, neyi, nasıl göndereceğime Ben karar veririm. (size ne?) Sizin vazifeniz bana itaat etmek, bana kulluk etmek. Kulluk edersen mükafatını, etmezsen cezasını çekersin. Çizmeyi aşmayın gibi bir uyarı var. *

 

Onlara (azap olarak) vaat ettiklerimizden bir kısmını sana göstersek de senin hayatına son versek de sana düşen yalnızca tebliğdir. Ve hesap da bize aittir. 40

Onlar görmüyorlar mı ki biz yeryüzüne gelip onu uçlarından eksiltip duruyoruz . Allah hükmeder, O'nun hükmünün ardına düşüp O'nu bozacak kimse yoktur. O hesabı çabuk görendir. 41

Onlardan öncekiler de hile ve tuzak kurmuşlardı. Düzen kuruculuğunun tümü Allah'a aittir. Herkesin ne kazanacağını O bilir. Dünyanın sonu kimindir, inkar edenler yakında bilecekler. 42

İnkar edenler: Sen Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber değilsin derler. De ki: Benimle sizin aranızda Allah'ın ve yanında kitap bilgisi bulunanların şahit olması yeter. 43 (Ra'd)

 

40. Ayet Rasulüllah (s.a.v.)'e tesellidir. Ey Rasul! Müşriklerin inkar etmeleri son bulsun diye kendini hırpalamana gerek yok. Sen sana tevdi edilen görevi yerine getir. Layık oldukları cezayı vermeyi bize bırak denmekte, müşriklere de siz inanmazsanız inanmayın sonunuz cehennemdir diye de tehdit edilmektedir. “ Biz ülkede ilerlemekteyiz” le, çok ince bir üslupla müslümanların sayıca çoğalacağına, sınırları onlara daraltıyoruz hitabıyla da İslam düşmanlarının etki sahasının sürekli daraldığına, sayıca azalıyorsunuz la da, biz sizden alıyoruz ve kabile havuzunuz boşalıyor diye uyarı yapılmaktadır.

Hakikat mesajımızı alt etmek için şimdiki yapılan tertip ve düzenler, yine hakikat mesajını, sesini boğmak için şirretlik, düzenbazlık, işkence gibi benzeri tertipler planlayanlar daha önceki kavimlerden pek farklı değiller. Pek farklı bir şey de yapmıyorlar, biz onları biliyoruz.

“Bu yurdun sonu kimindir, pek yakında görecekler.”

O bölgenin, müslümanların eline geçeceği işareti vardır. Daha önce Rum Suresi'nde de bu tür mucizevi ayetler gelmişti.

“Burada arzın uç noktalardan eksilmesi” erezyon sonunda aşınmayı, kutuplarda buzulların erimesini, arzın derinliklerindeki mağmanın çekilip soğuması, gerçek tabiat olaylarını ifade etmesi de mümkündür diye daha önceki ayetlerde açıklamıştık.

Bir kez daha tekrarlamak gerekirse; dikkatle incelendiğinde, ayetler hep geniş anlamlı, yerel dil kullanılmayışı, tarih ve yer ismi verilmeyişi ilginç. Çünkü İslamın, asrı saadet döneminde nereye kadar yayılacağını tarih, sınır ve yer olarak Allah'ın bilmemesi mümkün değildir. (Allah bundan münezzehtir.) Buna rağmen geniş zamanlı anlam kullanması o dönemdeki olayları olduğu gibi, kıyamete kadar gelecek hadiseleri bildirmesi bakımından önemlidir.

Yani ilahi kitap bilgisine sahip herkes Benim (Allah'ın) talimatımın daha önceki peygamberlerle getirilenin aynı olduğu gerçeğine şahadet eder.

Ehli kitap hakkında bilgisi olanlar, O'nun ilmine vakıf olanlar bunu bilir. *

+++

 

 

 

 

 

RAHMAN SURESİ

 

O insanı pişmiş çamur gibi kuru balçıktan yarattı. 14

Cinleri de halis ateşten yarattı. (Dumansız ve dumanla karışık ateş) 15 (Rahman)

 

Cinni veya cinnin babası olan İblis'i (Meariç): Halis ateş, zehirli ateş, dumansız ateş-alev, demektir. Zaten bu sure, insan ve cinlere hitap ediyor. Ahirette beraber haşrolunacaklarından Cenab-ı Hak iki cins kesimi birden dile getiriyor. *

 

 

O iki doğunun Rabbidir. Ve iki batının Rabbidir. 17

İki denizi salıverdi birbirine kavuşuyorlar.(kavuşmak için) (ama) Aralarında bir engel vardır. Birbirine geçip karışmıyorlar. 19-20 (Rahman)

 

Burada doğu ve batı ile ilgili bir çok görüş vardır. Fakat bizce en mantıklı görüş dünya yuvarlak olduğu için güneşin etki alanı düşünüldüğünde bir tarafta güneş batarken bir tarafta doğuyor demektir. Aynı yerde güneş doğarken, diğer tarafta batıyor. O nedenle iki doğu iki batı demekle hem Cenab-ı Hak dünyanın yuvarlak olduğunu açıklıyor, hem de bütün dünyada kıtalar halinde insanlığın yaşadığını. Peki Cenab-ı Hak niçin bunu kapalı açıklıyor? Bizce sebep şu: İnsanların o günkü teknoloji ile bunu anlamaları mümkün değil. Bu insanlık Galile'yi dünya dönüyor dediği için asıp idam etti ise o günkü cahiliye toplumu hem Peygamberimiz(sav)'e hem de müminlere neler yapmazdı düşünmek bile istemeyiz. İnsanlara anladıkları dilden anlatmak, yahut ileride gelecek bizim gibi teknolojide ilerlemiş toplumlara da mesaj verdiğinin bilincine varmak gerek.

İkincisi ise; Cenab- Hak, hem insanlara, hem cinlere hitap ettiği için, cinler zaten dünyanın yuvarlak olduğunu biliyorlar ve yukarıda izah ettiğimiz iki doğu iki batıyı anlıyorlardı. Ama insanlar anlamıyorlardı. İki varlığa hitap edildiğinden cinlerin de batısı ve doğusu vardır. İnsanların da. O halde iki doğu ve iki batıyı anlamada bir problem yoktur.

19 ve 20. Ayetler Furkan'da açıklanmıştır. Kısaca değinmek gerekirse tatlı su ile tuzlu suyun denizin hiç karışmadan birbiriyle alttan ve üstten devir daim ettiği anlaşılır. Denizden ve dağlardan emme basma tulumba yahut bileşik kaplar misali dağlar ve denizlerle bir devir daimin oluştuğu söylenebilir. Çünkü: Dağların altından karşılıklı olarak denizlerle bir bağlantısı olmasa akarsuların binlece yıl suları tükenmeden akması mümkün değildir. Bu durum kar ve yağmur sularıyla izah edilemez. İki denizin karışmaması ve birbirleriyle alttan ve üstten devir daim etmesi son derece tabidir. Çünkü tatlı ve tuzlu(acı) suda yoğunluk farkı vardır. Bunun böyle olduğunu her insan evinde suyun birini renklendirmek suretiyle bir cam fanusta deneyebilir. *

Diğer bir bilimsel olayı da bildirerek bu ayetin açıklamasını bitirmemiz gerekirse; Aden Körfezi ile Kızıl denizin birleştiği Bab-ül Mendep Boğazında ve atlas Okyanusu ile Akdenizin birleştiği Cebel-i Tarık boğazında; iki yandaki deniz kesinlikle birbirine karışmaz. Denizlerin birbirine karışmaması için iki denizin dibinden tarak gibi 45 derece eğik olarak yukarı doğru su fışkırmaktadır. Bu iki taraftaki kaynama iki denizin birbirine karışmasına engeldir. İşte bu bilimsel olayı ve mucizeyi bu ayette gören Kaptan Custo yüzyılımızda müslümanlığı kabul etmiştir.

 

Ey cinler ve insanlar topluluğu! Göklerin ve yerin bucaklarından (etrafından) geçip ilahi kazadan selamete ermeye gücünüz yetiyorsa ki; (Allah'ın bahşedeceği) bir kudretle olmadıkça asla geçemezsiniz. Haydi geçin kurtulun. İkinizin de üzerine ateşten alev ve (yahut kırmızı alev) duman (bakır rengine benzeyen) gönderilir. Sonra kurtulamazsınız. 33-35 (Rahman)

 

Bu ayeti kerimelerde Cenab-ı Hak insanoğlunun yeryüzünün nerelere kadar kendisine tahsis edildiğinin sınırlarını çiziyor. Yeryüzünün etki alanının içersinde her şeyde serbest bırakıldığını daha önce açıklamıştık. Bu ayetlerde de böyle uzaya gitme, dünya atmosferinin çekim alanının dışına çıkma hakkınız var. Teknolojiniz de buna müsait olabilir. Fakat buralara benim iznim dışında geçmeniz mümkün değil. Çünkü oralarda benim koruyucu meleklerim ve gücüm var. Çizilmiş olan sınırı ihlal ettiğinizde alev topu gibi sizi yakarım oraya geçirmem. İsterseniz deneyin denmektedir. Burada, insanoğlunun teknolojiyle uzaya gidebilecek kadar bir bilime sahip olacağı işaret ediliyor.

Fiili olarak da ne kadar bilimde, teknolojide ilerlerseniz, ilerleyin sizin sınırınız dünya ve çevresindeki atmosferin etki alanı dışında değildir diyor.

Bu sınırın dışına çıkmak da benim iznime tabidir. Ancak oraya istediğimi çıkarır, istediğimi çıkarmam diyor Cenab-ı Hak. Buradan Allah'ın sevgili kullarından bazılarının boyut değiştirerek diğer gezegenlere veya atmosferin dışına çıkabilecekleri işareti de vardır. Yoksa Allah: “Bir kudret olmadıkça asla geçemessiniz.” Ara cümlesini kullanmazdı diye düşünüyorum. Ben böyle anlıyorum. Yine en iyisini ve en doğrusunu Allah bilir. *

 

 

Sonra gök yarılıp, yağ gibi erimiş olarak kıpkırmızı bir gül (şeklinde) olduğu zaman. 37 (Rahman)

 

Bu ayette kıyamet gününde göğün kapılarının açılacağı hiçbir mania kalmayacağı, tüm kainat nizamının bozulup, gökyüzünü gül rengine ve akışkan yağlanmış, tabakalanmış kuru deri gibi olacağı zikredilmektedir. Gök ateşle tutuşturulup, her yer yangın alevi gibi olacağı ifade edilmektedir. Dehşet bir şey. 41. Ayet ve ayetler 78. Ayetin sonuna kadar insan ve cinlerin cehennemdeki durumları ve maruz kalacakları muameleleri anlatmaktadır.

Cennet ve cennetin sayıları, kapıları ve içindeki nimetleri, huriler, rızklar ve o cennet ehlinin kimler oldukları sayılmaktadır. Hepsi ayrı ayrı öneme haiz. Komple ayetler okunup açıklanabilir. Bu ve bunun gibi konuları daha önceki ayetlerde birkaç kez değindik. Ancak şahsen kendi açımdan Ahiretle ilgili konular üzerinde çok düşünüp durmak istemiyorum. Nedeni de: Allah'a itaatin cennet ümidi ve cehennem korkusundan değil de, bizzat Allah, Allah olduğu, ben istemeden O yarattığı, alternatif şansımın olmadığını düşündüğüm, O'na ibadet ve itaat yapmanın zorunlu olduğunu, O isterse cennetine, isterse cehennemine atacağını bildiğim, benim bunda bir müdahale hakkımın olmadığını düşündüğüm, önemli olanın O'nun rızasını kazanmak olduğunu anladığım için.

 

Öyleyse Rabb'inizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz? 77

Azamet, saltanat ve ikram sahibi Rabb'inin adı ne yücedir. 78(Rahman) *

+++

 

 

 

 

 

ZİLZAL SURESİ

 

 

Yer, o şiddetli sarsıntıyla sarsıldığı 1

Yer, ağırlıklarını dışa atıp çıkardığı 2

Ve insan “Buna ne oluyor?” dediği zaman; 3

O gün (yer) haberlerini anlatacaktır. 4

Çünkü senin Rabbin ona vahiy etmiştir. 5

O gün insanlar, amelleri kendilerine gösterilsin diye bölük bölük fırlayıp çıkarlar. 6

Artık kim zerre ağırlığınca hayır işlerse, onu görür. 7

Artık kim zerre ağırlığınca kötülük işlerse, onu görür. 8 (Zilzal)

 

Bu surenin anlamı da son derece açıktır. İnsanları cehennem azabından korkutarak düşünmelerini, Allah'a ve Rasulü'ne iman etmelerini sağlamaktır. Uslüp açısından nübüvvetin ilk dönemlerindeki ayetlerin üslubuna benziyor. Fakat bazıları da Medeni demişler. Orası önemli değil, vermek istediği mesaj imana davettir. Tüm insanlığa şamildir. (Sebebi nüzul rivayetleri çok fazla ve son iki ayetin sebebi nuzülleri var. O yüzden kafa karıştırmasın diye buraya almadım. Ama konu olarak yapılan maddi hayırlarla ilgilidir. Merak edenler Esbab-ı Nuzullerden öğrenebilir. Yalnız şunu da gözden ırak tutmamak gerekiyor. Bazı sureler ve ayetler Mekke'de nazil olup Medine'de vahiy katipleri tarafından yazdırılıyor olabiliyordu. Aynı hadise ve sebep Medine'de vuku bulunca o sure ve ayeti Peygamberimiz (s.a.v.) okumuş olabilir. O andaki vahiy katipleri de surenin sadece o hadise üzerine indiği zannederek ravilere öyle bilgi vermiş olabilirler. En iyisini ve doğrusunu Allah (c.c.) bilir.

Bu surenin son ayetlerinin iyi anlaşılması için birkaç hadisle destekleyelim. Rasülullah (s.a.v.) Adıy Bin Hatem'den: “Hiçbir iyiliği hakir görmeyin. Bir kimseye bir kap su bile verseniz veya bir kardeşinizi güler yüzle bile karşılasanız.” Ahmet, Nesei ve İbni Mace'de Hz Ayşe'den şöyle bir rivayet vardır: Rasülullah (s.a.v.) “Ey Ayşe! Küçük günah zannettiklerinizden de sakının, çünkü Allah (c.c.) onlardan da hesap soracak.” Yine Rasülullah(sav): “Dikkat edin, küçük günahlardan da sakının, çünkü birikirlerse bir insanı helak eder.” (Küçük iyilikler de birikerek büyük günahları defedebilir.) *

***

Dünya büyük bir hapishanedir bilene

Hapishane küçük bir dünyadır girip görene

 

MEKKE DÖNEMİNİN SONU

 

Değerli dostlarım! Zinhar (sakınha): Bir şeyin bütününü kavramadan onun hakkında karar vermeyin. Hele Kur'an-ı Kerim hakkında hiç vermeyin: Çünkü bütünü kavrayıncaya kadarki öğrenmiş olduğun bilgiler sonucu edinmiş olduğun kanaatler, inat etmedikçe değişecektir. Belki de önce varmış olduğun kanaatlerinden dolayı pişmanlık duyacaksın. Bu duruma düşmemek için, ihtiyatlı davranarak, yanlış anlama ihtimalini göz ardı etmemek gerekir. Ben şahsen kendi düşüncelerimde bu kuralı uygulamaya çalıştım. Sizinle fikirlerimi paylaşacağım bu kitabımda bile bütünü kavradığımı inandıktan sonraki kanaatlerimi sundum. (Şu anki düşüncelerim dahi yüzde yüz kalıcı değildir. Yeni elde edilecek bilgilere her zaman açıktır.) Bu kural sadece kitap okuma ile ilgili değil. Olayları tahlil etmede, insanları anlamada da aynen geçerlidir. Meydana gelen bir olayda, normal avamın tahliliyle bilimadamınınkinin farklı olduğu gibi bir psikolok, sosyolog ve tarihçininki ise daha farklıdır. Bu nedenle olayları değerlendirme, hangi pencereden baktığınla doğru orantılıdır. Pencere çok olduğuna göre!!!...

İnsan denen varlık bildikleriyle düşünce üretir. Bilmediğinin cahili ve düşmanıdır. Bu anektodu sunduktan sonra, ikinci cildimiz olan, MEDİNE DÖNEMİ kitabımızı bekleyiniz!!!

 

 

Faydalandığım ve okuduğun Eserler:

 

1. Kur'an-ı Kerim Meali: Hasan Basri Çantay

2. Kur'an-ı Kerim Meali: Elmalı Hamdi Yazır

3. Kur'an-ı Kerim Meali ve tefsiri: Pr. Dr. Hamdi Döndüren 2 Cilt. İnsanlığa son çağrı

4. Kur'an-ı Kerim Meali : Hamdi Aktaş.

5. Esbab-ı Nuzul: Pr. Dr.Bedrettin Çetiner. 2 cilt

6. Esbab-ı Nuzul : Abdülfettah Elkadi

7. Ettefsirul Hadis: İzzet derveze 7 cilt. Nuzul sırasına göre tefsir.

8. Tefhimül Kur'an: Mevdudi 7 cilt. Tefsir

9.Yedi Hadis İmamının İttifak Ettiği Hadisler. İbramim Elhazimi

10. Muttefagun Aleyh. Sahih-i Buhari Sahih-i Müslim.

11. Tecrid-i Sarih. Sahih-i Buhari.

12. Tefsir Usulü. Pr. Dr. İsmail Cerrahoğlu .

13. Mukaddime. İbni Haldun.

14. Peygamberler ve Peygamberimiz: Abdülfettah Tabbera

15. Peygamberler Tarihi: Asım Köksal

16. Mezhepler Tarihi: Pr. Dr. Muhammed Ebu Zehra

17. Kur'an-ı Anlamak : Pr. Dr. İsmail Yakıt

18. Hz. Peygamber (sav)'i Anlamak: Pr. Dr. İsmail Yakıt

19. Kımyayı Saadet: İmam-ı Gazali

20. İslam İnanç Rehberi : Ali Güven

21. Küresel Bunalım: Ahmet Davutoğlu

22. Kur'an ve Sünnet Üzerine Makaleler: Hikmet Zeyveli

23. Son Nefes: Osman Nuri Tobbaş

24. Arapça Türkçe Sözlük: Bilal Kavuk

25. Büyük Türkçe Sözlük: Pr. Mehmet Doğan

26. Yeni Lugat : Abdullah Yeğin

27. Yahudileşme Temayülü: Mustafa İslamoğlu.

28. Taşlar Nasıl Çiçek Olur: Hasan As

29. Kıble Ne tarafa : Hasan As

30. Kalplerin Keşfi: İmamı Gazali

31. Siyonizm ve yeni Dünya Düzeni: İbrahim Kaya

32. İş Yaşamında 100 Kanguru (Sistem Liderliği): Ahmet Şerif İzgören

33- Metal Fırtına: Burak Turna – Orkun Uçar