38. Ayete benzer ayetleri daha önce izah etmiştik. Burada dilemek, irade etmek göstermek anlamında değil, kulun isteği doğrultusunda işleyecek olduğu fiili yaratma anlamındadır.

Ayrıca Peygamberimiz (sav): Çevresinin imana gelmesini çok istediği ve onların inanmama hususunda kararlı olduklarını bilmediği için -ki Peygamberimiz (sav) de bir insandır, kulun kalbindekini bilmesi mümkün değildir- defalarca ve ısrarla müşriklerin ileri gelenlerine imana, itaate davet ediyor. Hatta Ebu Cehil'in yanına 47 defa gittiği söylenir. Allah da müşriklerin kalplerinde olanı bildiğinden, onlar iman etmeme hususunda kararlı, onlara fazla ısrar etme demektedir. Yani Peygamberimiz(sav)'e bir nevi tesellide bulunmaktadır. Diğer yandan da kalpleri imana açık olanlara Kur'an-ı anlatmasını tavsiye etmektedir. Konunun açıklığa kavuşması için günümüzden örneklerle desdeklersek mesela: Bazı fikirleri, görüşleri zihni olarak açık ve hazır olan insanlar vardır. Normal bir sahıs bile, günümüzde kalbi ve zihni yeni fikirlere açık olan insanları sezer, onlara fikrini görüşünü hiç çekinmeden sunar, onlarla dertleşir. Fakat önceden sabit fikirli olanlara görüşünü, fikrini aktarıp bir türlü ikna edemez. Bu hususta bile “taştan ses geliyor, ondan gelmiyor” denir.

48. Ayette kınanmayı içeren bir sorgulama vardır. Dikkatler, Allah'ın evrende yarattığı varlıklara ve onların da Allah'a boyun eğmesine çekilmektedir. Allah'ın yarattığı gölgesi sağdan sola dönen her şey O'na boyun eğip itaat etmekte ve O'nun emrinden, kanunundan hiçbir suretle çıkmamaktadır. Aynı şekilde göklerde ve yeryüzünde her canlı ve cansız, melekler de dahil O'na boyun eğip itaat etmekte O'ndan korkup çekinmekte ve büyüklenmeden, tereddüt etmeden, tüm emirlerini yerine getirmeye koşmaktadır.

Yerde ve gökte her şey evrensel bir kurala göre, bir kanuna göre hareket etmekte, kural ve kanunlar gereği maddi varlığa sahip olan her şeyin, gölgesi yerde sürünmektedir. Bu kulluğun sembolik bir ifadesidir ve hiçbir şekilde ilahlığa ortak olamazlar. *

 

 

Allah dedi ki: “İki ilah edinmeyin. O ancak tek bir ilahtır. Öyleyse benden, yalnızca benden korkun 51

Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. İtaat ve kulluk da (din de) sürekli olarak O'nundur. Öyleyse Allah'tan başkasından mı korkup sakınıyorsunuz (tapıyorsunuz) 52

Nimet olarak size ulaşan ne varsa Allah'tandır. Sonra size bir zarar dokunduğunda ve ancak yine O'na yalvarmaktasınız. 53

Sonra sizden zararı kaldırdığında, sizden bir grup (hemen) Rablerine şirk koşarlar. 54

Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etmek için öyleyse yararlanın (şirke devam edin) ilerde bileceksiniz. 55

Kendilerine rızk olarak verdiklerimizden hiçbir şey bilmeyenlere (putlara, bazı kimselere) paylar ayırıyorlar. Ant olsun Allah'a karşı düzmekte olduklarınızdan dolayı mutlaka sorguya çekileceksiniz. 56

Ve Allah'a kızlar isnat ediyorlar. (Haşa) O yücedir. Onların hoşlandıkları erkek çocukları da kendilerinindir. 57

Onlardan birine (dişi) çocuk müjdelendiği zaman içi öfkeyle-taşarak yüzü simsiyah olur. (kesilir) 58

Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı topluluktan gizlenir. Onu aşağılanarak elinde mi tutacak yoksa toprağa mı gömülecek? Bak verdikleri hüküm ne kötüdür. 59 (Nahl)

 

Burada iki ilahın ret edilmesi, ikiden fazlasının da ret edilmesi anlamındadır.

Tüm evren, kainat O'na itaat üzere kaimdir. O'na itaat etmekle yükümlüdür. Bu hükmü de eksiksiz yerine getirmektedir.

Böyle olduğu halde siz hayat düzeninizi Allah'tan başka korkular üzerine mi kuruyorsunuz? Başkasından korkmayın, benden korkun.

Size ulaşan nimetlerin karşılığı olarak bilinç altınızda Allah'ı tanımak, O'na inanmak mevcutken Beni reddediyorsunuz. Size dokunan o zarar devam ettiğinde Bana dönüp yalvarıyorsunuz. Ama Size dokunan zarar ziyan kalktığında içinizden bir gurup eski hallerine geri dönüp Bana şirk koşarlar. Halbuki nimette de olsa, külfette de olsanız bana iman edip, ibadet etmek zorunda değil misiniz?

Gerçekten Allah'ın Kur'an'da vermiş olduğu misallerine paralel olarak, günümüzde insan fıtratında Allah'a inanma ve yalvarma olduğuna dair birçok örnekler vardır. Kul sıkıştığında Cenab-ı Hak'ka daha yakın olur. Örnek verecek olursak: Magazin dünyasından bir artiste iftira atılmıştı. Televizyonlarda izlediğimize göre Allah'a yalvarıp yakarıyor, dindar insanlardan medet umuyordu sanki. O insanları kurtarıcı gibi görüyordu. Ama o sıkıntı üzerinden gitti. O yalvarmalar, dualar da bitti. O zor zamanda medet umduğu insanlara arkasını döndü. Ne garip değil mi?

Cenab-ı Hak bu vermiş olduğumuz nimetler arasında nankörlüklerinizi devam ettirin, küfre girin, Allah'a ibadet, kulluk ve itaatten uzaklaşın bakalım. O nimetlerden yararlanın, o nimetlerin şükrünü eda etmeyin, ama ilerde bunun kadri kıymetini, şükrünü bileceksiniz, eda edeceksiniz ama o fırsat kaçmış olacak. Öyleyse dün geçti, yarın de gelmedi. O halde bugünün kadrini kıymetini bilin. Bana kulluğa başlayın demektedir.

Allah'ın ortak edinmediği, ilahlık vasıflarından hiç kimseye vermediği ve onlara kendinden başka mülkünde hakim kılmadığı ve bu konuda da yeterli bilgiye sahip olmadıkları halde, Allah'ın mülkünden putlar için pay ayırmaktasınız. Bunlar yanlıştır. Bu düzmece fikirlerinizden dolayı sorguya, hesaba çekileceksiniz. O düzmece ilahlarınıza gelir getiren toprak ürünlerinizden pay ayırmayın.

Sizin o eski geleneğiniz de yanlıştır. Melekler Allah'ın kızları olamaz. Melekler sadece Allah'ın yarattığı nurani varlıklardır. Kendiniz kafanızdan hayal kuruyorsunuz. Doğru olan size Peygamberimiz'in bildirdiği ilahi vahiylerde olanlardır. Onun dışında bana isnat ettiğiniz bütün varlıklar benden münezzehtir.

Kendinize bir kız çocuk müjdesi verildiği zaman üzülüyorsunuz. Toplumda kendinizi horlanmış, aşağı ve bayağı kişiler olduğunuzu hissediyorsunuz veya bundan kurtulmak için o kız çocuklarınızı toprağa gömüyorsunuz. Bunu nasıl yaparsınız. O da erkek çocuk da aynıdır. Kızlar olmasa anneniz, anneniz olmasa siz erkek olarak nereden dünyaya gelecektiniz. Bütün bu kötü adetinize rağmen Benim meleklerime de benim kızlarımmış gibi yalan ve kötü isnatta bulunuyorsunuz. Bu hükmünüz ne kötü bir alışkanlıktır anlamında Cenab-ı Hak müşriklere gerekli mesajları vermektedir.

Not: Mekkeli müşrikler, sadece melekleri değil ayı zamanda Kabe'de bulunan Lat, Menat ve Uzza isimli büyük putları da Alllah'ın kızları ve meleklerine temsil eden birer kutsal varlık olarak kabul ediyorlardı. Yani o putlar ilah değil Allah'a ulaşmada birer semboldü. Bu ayrıntı gözen ırak tutulmamalı. *

 

 

Eğer Allah insanları, zulümleri yüzenden hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat Allah onları belli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiği zaman ise, onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler. 61 (Nahl)

 

ECEL: Belli bir zaman parçası ve bu parçanın sonu demektir. Bir şey için belirlenmiş zaman parçasına da ecel denir.

İnsanın veya bir canlının eceli, kendisi için bu dünyada belirlenen ömrü ifade eder. Ecelin gelmesi de belirlenen ömrün tamamlanması demektir. Yukarıdaki ayette her canlı için bir ömür biçildiği ve bunun uzayıp kısalmayacağı vurgulanır. Eceli gelince bir kimsenin ölümünü Allah geciktirmez. Münafigun -11. Ayeti de süresi belli bir ömürden söz eder. Ecel konusu kaza ve kaderi ilgilendirir. Allah ezelii ilminde her konuya ait bilgisi gibi, insanın yaşama süresini de belirlemiştir.

Ehli sünnet alimlerine göre savaşta ve barışta öldürülen kişi kendi eceliyle ölmüştür. Ancak haksız yere onun ölümünde aracılık eden kişi hem bu dünyada hem ahir dünyada ceza ile karşılaşır. (müfessirler bu görüşe karşıdır)

Kur'an Fatır Suresi 11. Ayetinde “O'nun (Allah'ın) bilgisi olmadan bir dişi, ne gebe kalır ne de doğurur. Birinin ömrünün uzatılması da, ömrünün azaltılması da mutlaka bir kitaptadır. Bu Allah'a gerçekten kolaydır.” buyrulmaktadır.

Cüveyni'ye göre buradaki ömür kısalması benzerlerine (hemcinslerine) göre olması veya mutlak bilgi içeren, melekler nezdindeki sahifelerde gerçekleşmesi anlamına gelir.

Levh-ı Mahfuz'daki ezeli bilgi ise kayıt altına alınan bilgi olup, mutlaka gerçekleşir. Allah dilediğini siler, dilediğini sabit bırakır. Çünkü ana kitap, ana bilgi dökümanı (Hartdiks) onun yanındadır. Rad-39. Ayetinde konu aynı şekilde değerlendirilir. Allah uzayacak veya kısalacak ömrü de bilir. Fakat bu ayrıntı melekler (Azrail) tarafından bilinmeyebilir.

Bazı müfessirlere göre de bu ayette zalimin suç ve günahının cezasını, sadece kendisi değil, aynı zamanda hemcinslerini ve masum canlılara da isabet edeceği anlaşılmaktadır derler.

Bu hususta Ebu Hureyre bir adamın: Zalim kimse, yaptığı ile sadece kendisine zarar verir dediğini işittiğinde (günümüzde her koyun kendi bacağından asılır gibi) hemen ona döndü ve şöyle dedi. “Evet gerçekten toy kuşu bile zalimin zulmüyle yuvasındayken ölür.” Lut Kavmi helak olurken sabaha kadar ibadetle uğraşan salih kişilerin de var olduğu gibi.

Bu ayeti Enfal Suresi'nin 25. Ayeti de teyit etmektedir.

“Öyle bir fitneden sakının ki, aranızdan yalnız haksızlık edenlere isabet etmekte kalmaz. hepinize isabet eder.”

Bu ayetten farklı bir anlam daha çıkarılabilir. Her insan günah işleme fıtratında yaratılmıştır. Günah, kusur işlemeyen insan olmaz. Fakat bu günahlar tövbe ile affedilebilir. Allah bu hususta “Tövbe edin, size icabet edeyim” tövbenizi kabul edeyim buyurmaktadır.

Burada şu hususu da gözden ırak tutmamak lazımdır. Her bireyin bir eceli olduğu gibi, her toplumun da bir eceli ve taktir edilmiş bir süresi vardır. Toplumsal ecelle bireysel eceli birbiriyle karıştırmamak lazımdır. Ecel ve kaza sonuçtur. Sebepler değil. Biz insan olarak sebeplerden sorumluyuz. Sonuçtan değil. Çünkü sonucu Allah yaratır. Olayı bu açıdan bakarsak konunun net olarak anlaşılacağı kanaatindeyim.

Bir diğer ayrıntıyı da dikkati çekersek: Her insan aynı zamanda hem zalim hem de mazlumdur. Bu nedenle Kur'anda hemen hemen her günahın cezası belirtildiği halde sadece zalimin cezası belirtilmemiştir. Çünkü zalimin zulmünden dolayı cezasını Allah kendine saklamıştır. *

 

 

Allah gökten su indirir ve ölümünden sonra yeryüzünü onunla diriltir. Süphesiz kulak veren kimseler için bunda ibret vardır. 65

Hayvanlarda da sizin için ibret vardır. Size onların karınlarında da fışkı ile kan arasından (gelen) içenlerin boğazlarından kolaylıkla geçen halis bir süt içiriyoruz. 66

Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden sarhoşluk verici içki ve güzel bir rızk elde edersiniz. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için ibret vardır. 67

Rabbin bal arısına şöyle vahiy etti. Dağlardan, ağaçlardan ve kurdukları çardaklardan evler edin” 68

Sonra meyvelerin her türünden ye ve Rabbinin yollarında boyun eğerek yürü. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar. Ondan insanlar için şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır. 69

Allah sizi yarattı, sonra sizi öldürüyor. Siz de kimini bildikten sonra bir şey bilmesin diye (çocuk gibi) ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilir. Şüphesiz Allah bilendir. her şeye gücü yetendir. 70 (Nahl)

 

Allah suyu gökten yeryüzüne indirir, yer ölüp kuruduktan sonra oradan hayat fışkırır.

İnsanlara, hayvanların dışkı ve kanları arasından içecek olarak tadı lezzetli süt çıkartır.

Onlar için hurma ağacının meyvelerinden ve üzümlerden güzel, faydalı gıdalar ve içecekler olur.

Allah arıyı hayrete düşürecek bir kanun üzerine yaratmıştır. Onun ilhamıyla dağlarda, ağaçlarda, çardaklarda ve tavanlarda hücrelerini, peteklerini yapar. Sonra oradan her tarafa bütün gıdasını meyve çiçeklerinden almak için çıkar ve oraya karnından çeşitli renklerde, içinde insanlara şifa ve fayda olan içecekler çıkarmak üzere geri döner.

Bütün bunlarda Allah'ın gücüne, büyüklüğüne, kainatta koyduğu kanunların mükemmelliğine apaçık deliller vardır. Bütün bunlar zihni açık, kulağı güzel duyan, kalbini teslim edip düşünen, akleden kimseler içindir.

“Sarhoşluk veren şeylerden içecek elde etmek” Kur'an'ın söz konusu bu cümlesinden maksat; insana sarhoşluk veren sekir veren içecektir. Bu ayet geldiğinde insanlar meyvelerden, üzümlerden, hurmalardan elde edilmiş tatlı olan içecekleri içtikleri gibi, bunların bekletilip mayalanıp sonra kafa döndürüp sarhoş eden hale geldikten sonraki hali olan içkiyi de içiyorlardı.

Allah burada “Güzel bir rızk elde edersiniz” demekle bizim bildiğimiz tatlı, günlük şırayı serbest bıraktığı veya bırakacağı “sarhoşluk veren içkiyi” bu cümleden ayırmakla sonra yasaklanacağının işaretini vermektedir.

Nitekim Nisa Suresi 43'de “Sarhoş iken namaza yaklaşmayın” la, üçüncü aşama Bakara Suresi'nin 219. Ayetiyle de “sana şaraptan ve kumardan soruyorlar. De ki; o ikisinde de büyük günah vardır…” Dördüncü aşama Maide 90-91 “Şarap, dikili taşlar ….. sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak istiyor. Artık bunlardan vazgeçmeyecek misiniz?” denerek tamamen yasaklanıyor. Tatlı şıra yasaklanmamıştır. İbni Abbas'tan Peygamberimiz (sav) akşamdan suyunun içine kuru üzüm koyuyor. Sabah içiyordu. Sabah koyarsa akşam içiyordu. Artan olursa da onu dağıtıyordu. Bu vakitten fazla durursa demek ki alkolleşecek. Bu mealde de Tırmızi'de Hz. Ayşe validemizden hadis rivayet edilmiştir. “Torbanın içine üzüm veya hurma koyuyorduk. Nebiz yapmak için akşam koyup sabah içiyorduk. Sabah koyup, akşam içiyorduk.” (Nebiz: Hurma veya kuru üzümden yapılan tatlı, günlük şıraya denir)

 

BALIN ŞİFA OLMASI

 

Bal bir şifadır. Bunda kastedilenin Kur'an olduğu fikri ileri atılmışsa da cumhurun çoğunluğuna göre şifa olan baldır denmiştir, doğrudur. Buhari Müslim'de Ebu Said El Hudriden: Bir adam Peygamberimiz(sav)'e geldi. Kardeşim ishal oldu. Peygamberimiz(sav) ona bal içir buyurdu. Adam balı içirdi sonra tekrar geldi. Ya Rasulallah! dediğinizi yaptım. İzhali dahada arttı. Rasülüllah bal içir buyurdu. Adam balı içirdi sonra tekrar geldi Ya Rasulallah! dediğinizi yaptım izhali daha da arttı. Bu hal üç defa devam etti. İzhal geçmedi diye şikayet devam etti. Dördüncü defa geldiğinde Rasulüllah(sav) şöyle buyurdu; “Allah doğru söyledi, kardeşinin karnı ise yalan söylemektedir. Git ona bal içir!” Gitti ona bal içirdi hemen iyileşti.

Cabir'den Peygamberimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Sizin ilaçlarınızdan herhangi birinde fayda olacaklar şunlardır. Hacamat yaptırmak, bal içmek yahut hastalığa denk gelen ateşle yakmak. Fakat ben ateşle dağlamaktan hoşlanmıyorum.”

Bugün tıpta da birçok ağır hastalıklarda balın büyük faydaları olduğu tespit edilmiştir. Bu da Kur'an-ı ve hadisleri doğrulamaktadır. Allah (c.c.) bütün hastalara şifa versin. Amin…

70. Ayette Allah sadece sizin hayati ihtiyaçlarınızı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda O sizin hayat ve ölümünüz hakkında tek söz sahibi ve hakim olandır. Ondan başka hiçbir kimse öldürme ve diriltme kudretine sahip değildir.

Yine Allah (c.c.) müşrikle ve kafirlere, insanı yeryüzündeki diğer yaratıklardan üstün kılan bilginin Allah tarafından verildiğini vurgulamış. Bir zamanlar bilgiye sahip olan insanın yaşlanınca bir et yığını gibi kaldığını bir çocuk ve bebek kadar bilgisizleştiğini görürsünüz. Bir zamanlar başka birine bilgi öğretip akıl veren, toplumda saygın olan bir adam, tüm duygularını yitirir ve kendisine bakamayacak hale düşer. Buna rağmen Allah'ın birliğine, dirliğine ve bildiğine Allah'ın her şeye gücü yettiğine inanmıyor musunuz? *

 

 

Allah rızkta kiminizi kiminizden üstün kıldı. (Rızkça) üstün kılınanlar, ellerinin altında bulunanlara kendi rızklarını verip de hepsi rızkta eşit olmuyorlar. Allah'ın nimetini inkar mı ediyorlar? 71

Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattı ve sizi güzel rızklarla besledi. Böyle iken onlar batıla inanıp, Allah'ın nimetine nankörlük mü ediyorlar? 72 (Nahl)

 

71. Ayette Allah'ın insanlara olan lutfu hatırlatılmakta ve özellikle müşrikler kınanmaktadır. Allah rızkta onların bazısını bazısından üstün kılmıştır. Onlar sahip oldukları rızklarında kölelerin (cariyelerin) kendilerine ortak olup, onlarla eşit seviyede olmasını kabul etmezlerken, nasıl oluyor da Allah'a kullarının ortak olmasını, caiz görebiliyorlar. Bu tutumda bir çelişki yok mudur? Bu tutumunla Allah'ı inkar etmiş gibi oluyorsunuz. İnanç yönünden ortaklar ediniyorsunuz, fakat maddiyat oldu mu ortak almıyorsunuz. Bu bir çelişki değil midir? Benim sözlerimde, kurallarımda sizinki gibi çelişki yoktur. Burada Allah müşriklerin kendi kurallarıyla, kendilerinin fikirlerini çürütmektedir. Tutarsızlıklarını ortaya koymaktadır.

Buradaki üstünlük, sınıf ayrılığı değildir. Yani Allah'ın bazı insanları imtiyazlı tanıdığı, bazı insanları aşağı tabakalarda bıraktığı ve sınıf ayrılığı oluşturduğu gibi bir anlam çıkmasın. Cenab-ı Hak o dönemde müşriklerin kendi kurallarını kendi uygulamalarını tespit edip, yanlışlıklarını ortaya koyuyor. Sizin şu anda yeryüzündeki uyguladığınız sistem gerçek ama o hakiki doğru ve hak değildir denmektedir.

Aynı hata 21. Yüzyılda da yapılıyor. Efendim dünyanın sistemi bu, gerçek ortada, ne yapabiliriz. Şu andaki mevcut uygulanan sistemin gerçek olduğunu, mevcut realitenin bu olduğunu, biz de inananlar da biliyor. Bugünkü ve 1400 yıldır Kur'anın, Allah'ın iddiası sizin içinde bulunduğunuz realite doğru ama hakikat ve hak değildir. Realitelerin (çok azı müstesna) komple yanlış denmektedir. Realite (gerçek) başka, hakikat ve hak başkadır. İmanın gelişmesi, doğrunun, hakikatin ve hakkın savunulabilmesi için önce içinde bulunduğun gerçek ve uygulanan sömürü ve insanları ezen düşüncenin (Asr-ı Saadet'te olduğu gibi) ret edilmesi gerekir. Hem ondan hem bundan kalbimde bulunduracağım dersen, ne Musa'ya ne de İsa'ya yaranabilirsin.

Bu ayet ve ayetler İbni Abbas'tan rivayete göre Necran hristiyanlarının Hz. İsa (a.s.)'a Allah ve Allah'ın ortağı olduğu iddiaları üzerine peş peşe inmiştir. Onlara Allah; onların diliyle hitap ederek onların kendi içlerindeki tutarsız inanışlarına ve uygulamalarına dikkat çekmektedir. Vurgulanmak istenen Tevhit inancıdır. Bu ayette bahsedilen rızk meselesi emir ve hüküm değildir. Uyguladıkları realitenin tesbitidir.

Ayetler yedinci yüzyıl insanlığına değil de sanki yirmibirinci yüzyıl insanlığına hitap etmektedir. Ki öyledir. Bu da Kur'an'ın evrenselliğine delalet eder. *

 

 

İbni Ebi Hatim'in Mücahit'ten rivayetine göre; bir bedevi Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yanına gelmiş ve ondan kendisine bir şeyler vermesini istemiş, Allah Rasulü (s.a.v.) O'na: “Allah, evlerinizi sizin için bir sükun ve huzur yeri yaptı.” (80) ayetini okumuş. Bedevi: “Evet” demiş. Sonra Allah Rasulü(sav) ona: “Ve size hayvan derilerinden gerek göç gününüzde, gerekse konduğunuz günde hafifçe taşıyacağınız evler verdi. (çadır gibi) (80) ayetin devamını okumuş. Bedevi yine evet demiş. Sonra ayeti kerimeyi okumaya devam ettiğinde bedevi hep evet diyormuş. Sonunda “Müslüman olasınız diye size olan nimetini böylece tamamlamıştır.” 81. Ayetin bu kısmına ulaşınca bedevi, (kızarak) kalkıp arkasına dönerek gitmiş. İşte bunun üzerine Allah:

………. 80

………. 81

Eğer yüz çevirirlerse sana düşen ancak açıkça tebliğden ibarettir. 82

Allah'ın nimetini hem bilirler, hem de inkar ederler. Zaten onların çoğu kafirlerdir. (nankördürler) 83 (Nahl)

Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurmuştur. *

 

 

 

Muhakkak ki Allah adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O düşünüp tutasınız diye, size öğüt verir. 90

Anlaşma yaptığınız zaman, Allah'ın ahdini yerine getirin. Pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Çünkü Allah'ı üzerinize şahit yaptınız. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı bilir. 91

Bir toplum, diğer bir toplumdan (sayıca ve malca) daha çok olduğu için yeminlerinizi, aranızda bir fesat aracı edinerek, ipliğini sağlamca büktükten sonra çözüp bozan (kadın) gibi olmayın. Allah bununla sizi imtihan etmektedir. Hakkında ihtilafa düşmekte olduğunuz şeyi kıyamet gününde mutlaka size açıklayacaktır. 92 (Nahl)

90. Ayetin başlangıcında Allah dengeli ve sağlıklı bir toplumun dayanağını teşkil eden üç önemli şeyi emretmektedir: Adalet, İhsan ve Sıla-ı Rahim

ADALET: Sınırlama olmaksızın herkesin sahip olduğu hakları elde etmesi için gerekli olan düzenlemeleri yapmaktır. Bununla birlikte adalet, hakların eşit olarak dağıtılması anlamına gelmez. Çünkü bu çok gayr-i tabi olur.

Gerçekte adalet; hakların bazı zamanlarda eşitlik denilebilecek şekilde hakkaniyet ölçüleriyle dağıtılmasıdır. Örneğin bütün bireyler vatandaşlık hakları bakımından eşit olmalıdırlar. Bu bakımdan da Allah yanında da bütün insanlar eşittir. Fakat diğer durumlarda hakların eşit olması adalet dışıdır. Mesela; daha ağır veya daha hafif iş dalında hizmet verenler, ücret ve gelirde eşit olamazlar. Allah'ın emrettiği şey: Herkese ahlaki, sosyal, ekonomik, kanuni ve siyasi olan tüm haklarının, hak ettiği ölçüde verilmesidir.

İHSAN: Bu kelime iyi, cömert, hoşgörülü, affeden, merhametli, nazik olma, bencil olmama v.s. anlamına gelmektedir. Toplumsal hayatta bu adaletten daha önemlidir. Çünkü adalet; sağlıklı ve dengeli bir toplumun temeli ise ihsan onun mükemmele erişmesidir. Bir taraftan adalet toplumun haklarını çiğnenmekten ve zulümden korurken diğer taraftan ihsan; toplumu, zevkli yaşamaya değer, bir hale sokar. Eğer bir toplumda birey ve otorite kendi isteklerini yerine getirmekte inat ederse, o toplumun gelişemeyeceği açıktır. En iyi ihtimalle belki bu toplum çatışmadan uzak olabilir. Fakat böyle bir toplumda (düzende) sevgi, şükran, cömertlik, fedakarlık, samimiyet ve sempati gibi yaşama zevkini geliştiren, yüce değerler ve insani nitelikler oluşmayacağından, menfaat ve çıkarların ön planda olduğu bir toplum olur ki, böyle bir toplumda herkes dıştan mutlu ve mesut gibi görünür. fakat yüreği, benliği, iç düşünce yapısı sürekli çelişik ve mutsuzdur. Ufak bir kıvılcımda insanlar arasında huzursuz bir ortam oluşur. Onun için otorite dayatmacı değil, özgürlükçü olmalıdır.

SILA-I RAHİM: İhsanın özel bir uygulaması olan Sıla-ı Rahim; birinci kuşaktan başlayarak silsile olarak akrabalara iyilik etmektir. Bu kişinin akrabalarına sadece iyi davranması, onların acılarını ve mutsuzluklarını paylaşması ve onlara kanuni sınırlar içersinde yardım etmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda kişi servetini de imkanlar dahilinde ve akrabalarının ihtiyaçlarına göre onlarla paylaşmalıdır. Burada gerekli imkanlara sahip herkesin, kendi ailesinin haklarının yanı sıra akrabalarının payının olduğunu kabul etmesi gerektiği emredilmektedir. İlahi kanun ailede zengin olan her bireyi, fakir akrabalarının ihtiyaçlarını karşılamakla sorumlu tutar. İslam, akrabaları açlıktan kıvranırken zevk ve sefahat içinde yaşamayı büyük bir günah olarak kabul ettiği için fakir bireylerin hakkı, ilk önce ailedeki zenginler daha sonra da diğer zenginler üzerindedir. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu noktayı bir hadisle vurgulamıştır. Bir kimsenin akrabalık (yakınlık) sırasına göre:

•  Anne babasına

•  Karısına

•  Çocuklarına

•  Kız ve erkek kardeşlerine ve kendisine evlenme haram olan tüm akrabalarına karşı görevleri vardır.

Bütün bunlardan sonra her bölümün, her ailenin kendi içindeki fakir bireyleri desteklediği bir toplum düşünün! Elbette böyle bir toplum içinde bütün insanlar hem ekonomik, hem sosyal, hem ahlaki yönden yüce, saf, kutlu ve mutlu olacaklartır.

Yine aynı ayette Allah (c.c.) yukarıda saydığımız üç iyiliğe karşı da hem bireyi, hem de tüm toplumu bozan üç kötülüğü de yasaklamıştır.

 

1- FAHŞA: Arapçada Fahşa kelimesi gayri ahlaki, müstehcen, kötü, çirkin, adi, terbiyesiz manalarına gelir. Her şeye veya genel beğeni ve edep kurallarına uymadığı için duyulması ve görülmesi uygun kaçmayan şeyleri, zina, fuhuş, homoseksüellik, çıplaklık, hırsızlık, soygun, içki içme, kumar oynama, dilencilik yapma, terbiyesizce konuşma ve benzeri şeyleri içerir. Aynı şekilde bu ahlaksızlıkları toplumsallaştırmak ve yaymak da, örneğin; yalan propaganda, iftira, suçların açıktan işlenmesi, ahlaksız hikaye ve fıkralar, bu türde tiyatrolar, filmler, resimler, açık seçik kadınların ortalıkta dolaşması, karışık cinslerin guruplar halinde dolaşması, dans etmesi v.s. Fahşa'nın tanımı içersine girer.

 

2- MÜNKER: Genelde insanlar arasında kötü kabul edilen ve tüm ilahi dinler tarafından yasaklanan evrensel kurallar, her şey demektir.

 

3- BAĞY: Genel ahlak kurallarını aşan diğerlerinin haklarını çiğneyen her türlü kötü davranıştır. Azgınlık, zulüm ve isyandır.

Taberi 91. ve 92. Ayetlerin tefsirini yaparken iki rivayet nakletmiştir. Birinci rivayete göre ayetler Kureyş müşriklerinin cahiliye devrinde yaptıkları anlaşma hakkında inmiştir. Allah onları İslam Dönemi'nde de yaptıkları o anlaşmaya uymalarını emretmiştir. Burada zikredilen anlaşmadan maksat “Hılful Füdul” diye bilinen, Kureyş kabileleri arasında Allah'ın haram kıldığı bölgede zulüm ve işkenceleri önlemek amacıyla yapılmış bir anlaşmadır. Bu anlaşmada Peygamberimiz (s.a.v)'de bulunmuştur. 91. Ayet buna uygundur.

İkinci rivayette ise; ayetlerin Mekke'de, İslam üzere kalacaklarına dair Peygamberimiz (s.a.v.)'e bey'at edip söz veren bir grubun Peygamber (s.a.v.) ve ashabının zayıflığını, müşriklerin de çokluğunu delil göstererek verdikleri sözü bozup geri dönmeleri endişesi üzerine indiği yönündedir.

Taberi bu rivayetleri verdikten sonra ayetler kimin hakkında inmiş olursa olsun bu hükmün umumi olmasına engel değildir ve ayeti kerimeler bunların hepsi hakkında ve genele şamildir demiştir. Biz de aynı görüşe katılıyoruz.

Bu ayetler ahlaki, genel ve sosyal prensipler açısından Kur'an'ın şahaserleri arasında yer almaktadır. Kur'an her müslümanı bu prensipleri yerine getirmeye çağırıp, teşvik etmektedir. Verilen sözün tutulması ve iyilik emredilmesinin gereğini içeren ayetlerin etkileyici telkini dikkate değerdir. İlk olarak hangi durumda olursa olsun verilen sözün tutulup, bozulmasının Allah katındaki önemi ve etkisi sonuç olarak ulaştırdığı saygınlık ve güzel akıbet ortaya konmuştur. İkinci olarak da bir müslümana insanlarla kuracağı ilişkinin musamaha ve güzellik üzerine olmasının önemini hatırlatmaktadır. Hatta hak ve adaleti yerine getirmede vaciplik sınırında kalınmamalıdır. Zira vacibi (emri) yapmak zaten zorunludur. Bunun yerine getirilmesi de fazilet sayılmaz. Bunu daha fazlasıyla yerine getirdiği taktirde ancak fazilet ve üstünlük olabilir. Yani: teşekkür ekstralardadır. Açılım : fetva(emir) ile amel etmek müslüman için zaten zorunluluktur. Bu bir lütuf değildir. Önemli olan takvalı olmak ve ihsanda bulunarak yaşamaktır. *

 

 

Yeminlerinizi aranızda fesada araç edinmeyin. Sonra sağlam basmış olan ayak kayar ve Allah'ın yolundan alıkoyduğunuz için kötülüğü tadarsınız ve büyük bir azaba uğrarsınız. 94

Allah'a verdiğiniz sözü az bir bedele satmayın. Eğer bilirseniz Allah'ın yanındaki sizin için daha hayırlıdır. 95 (Nahl)

 

94. Ayette yeni İslam'a girmiş ve İslam'ı içine tam sindirmemiş yeni müslümanlara İslamı içlerine iyi sindirmeleri ve yeni müslüman olacaklara kötü örnek olmamaları hususunda uyarı yapılmaktadır. Şöyleki; İslama girmek isteyenler, sizin bu kötü davranışlarınız yüzünden hayal kırıklığına uğrar ve müminlere katılmaktan onlarla ahit yapmaktan vazgeçer. Çünkü o şöyle düşünür: Ahlak ve davranış yönünden bu müslümanların diğerlerinden pek farkı olmadığına göre onlara katılmanın bir anlam ve manası yok diye düşünür. Aynen günümüzdeki müslümanların durumları gibi.

Ahit sadece sözde kalmış. Uygulama sıfır. Batı toplumlarının bireyleri müslümanlığı kabul edecekler, fakat bir de müslümanların yaşayışını bakıyorlar kendilerinden farklılıkları yok. Hatta daha da kötü. Eğer müslümanlık buysa müslüman olmamam daha iyi deyip vazgeçmelerine sebep oluyorlar. Allah sebepleri sorgulayacağına göre; islam dünyasının işi Allah'a kaldı demektir.

95. Ayette de Allah “ahit yapmak için para almayın”derken, onu yüksek bir fiyatla yapın anlamında değil anlatılmak istenen dünyevi kazanç ne kadar büyük olursa olsun, Allah'a verilen sözün değeri ile karşılaştırıldığında hiçbir öneminin olmayacağıdır. Sözde durmanın önemini ve gücünü vurguluyor. Allah'a verilen söz ve ahiti, dünyevi kazançla, çıkarla değiştirmek karsız bir alışveriştir buyurarak, yemini, ahdi bozmanın çok kötü olduğu vurgulanıyor. *

 

 

Müşriklerin: Muhammed ashabına

tam anlamıyla buyruğu altına almış, bugün onlara bir şey emrediyor, yarın yasaklıyor veya onlara ondan (ayetlerden) daha kolayını getiriyor. Bunlar hep uydurulmuş şeyler (fikirler) onları kendiliğinden söylüyor dedikleri;

İbni Abbas'tan gelen bir rivayette de müşriklerin: “Vallahi Muhammed ashabıyla alay ediyor” dedikleri (ayrıntısına da yer vermiştir.) zaman:

 

Biz bir ayetin yerine başka bir ayet getirdiğimiz zaman Allah neyi indirdiğini daha iyi bilir . “Sen yalnızca iftiracısın” dediler. Hayır onların çoğu bilmezler. 101

De ki: iman edenleri sağlamlaştırmak, Müslümanlara bir müjde ve hidayet olmak üzere O'nu (Kuranı) hak olarak Rabbinden Ruhu-l Kudüs indirmiştir. 102 (Nahl)

Allah'ü Teala Ayet'i Kerimeleri'ni inzal buyurmuştur.

 

Nesh (değiştirme), Allah tarafından bir hikmete ve maslahata bağlı olarak vuku bulmuştur. Bu durum aynen bir doktorun hastalığın seyrine ve ihtiyacına göre reçete değişiklileri yapmasına benzer. (Burada yanlış anlaşılmasın. Doktorun şu ilaç iyi gelmedi, şunu verelim gibi deneme yanılma olayı kastedilmesin. Vücutta 2-3 tane hastalık var. En hafifinden en risklisine göre reçete veya ameliyat kast olunmaktadır.) O dönemde insanların vücudu küfür hastalıklarıyla doluydu. Cenab-ı Hak bu hastalıkları yavaş yavaş ehemmiyet sırasına göre gideriyor. Anlatılmak istenen budur. Hakikat olanda budur. Hem midesi hasta, hem de kalbi hasta olan adama doktorlar önce riski az olan mideden sonra kalpten ameliyat eder.

Eğitimde ilkokul çocuğuna verilen dersle lise ve üniversite öğrencisine anlatılan ders aynı olmaz. Sorumluluk ve ceza da aynı olmaz. Veli şunu diyebilir mi ki; bu öğretmenler de çok yalancı. Örneğin birinci sınıfta öğrendiğiyle veya konuştuğuyla ikinci sınıfta, beşinci sınıfta ya da lisede konuştukları farklı farklı. Velnin böyle bir şey deme lüksü yoktur. Çünkü eğitim bir süreçtir. Kainatta her şey sürekli değişir. (Değişmeyen sadece Evrensel kurallardır. Yani herkesin kabul ettiği bir binanın temel direkleridir. Evin içinde istediğin değişikliği yapabilirsin ama temelde değişiklik yapamassın. Yaparsan bina yıkılır.) Ağızdan çıkan sözler değişmeyen temel kuralların dışında, o an ,zaman ve mekana bağlıdır. Yani: Zaman – mekan- ortam(şart) Bu üçlüden biri değişti mi sözler ve fiiller de değişikliğe uğrar. *

 

 

İbni Hatim (El Kuraşi veya El Hadrami) rivayetinde: Benim birisinin adı Yesar, diğerinin de Cebr olan iki kölem vardı. Bunlar sicilyalı idiler. (Kendi dillerinin) kitabı (incili) okurlar ve ilimlerini bilirler. Allah Rasulü (s.a.v.) de bazen onlara uğrar ve okumalarını dinlerdi. (Kureyş'liler): Muhammed (bu söylediklerini) ancak o ikisinden öğreniyor dediler:

Beyhaki ve Adem İbni İlyas rivayetlerinde bu kölelerin kılıç ustası oldukları, Kureyş müşriklerinden bazılarının bu kölelerden birine “Muhammed'e (söylediklerini) sen öğretiyorsun değil mi?” demeleri üzerine bu kölenin “Hayır tam tersine o bana öğretiyor“ dediği ayrıntısına da yer vermektedir.

 

Ant olsun ki: “Ona mutlaka bir insan (beşer) öğretiyor” dediklerini biliyoruz. (Halbuki) kastettikleri kişinin dili yabancıdır. Bu Kur'an ise apaçık Arapça'dır. 103 (Nahl)

Bunun üzerine Yüce Allah bu Ayet'i Kerimeyi inzal buyurdu demiştir. *

 

 

İbni Abbas'tan o anlatıyor: Müşrikler Ammar ve babası Yasir ve annesi Sümeyye'yi, Suheyb'i, Bilal'i, Habbab'ı ve Salim'i yakalamış işkenceye tabi tutmuşlardı. Sümeyye'yi de iki deve arasına bağlayıp germişler, “Sen erkekler için Müslüman oldun” (Haşa sen erkek arıyorsun) diyerek önünü parçalamışlar. Onu ve kocası Yasir'i öldürmüşlerdi. Ammar'a gelince zorladıkları için istemeye istemeye onların kendisinden istedikleri kelime-i küfrü söyleyerek işkenceden kurtulmuştu. Gelip Peygamber efendimiz (s.a.v.)'e Ammar'ın kafir olduğunu söylediler. Efendimiz (s.a.v.) “Hayır! Ammar asla kafir olmamıştır. O tepeden tırnağa imanla doludur. İman onun etine kanına işlemiştir” buyurmuş, daha sonra Ammar ağlayarak Peygamber efendimiz (s.a.v.)'in yanına gelir ve Rasul-ü Ekrem onun gözünden akan gözyaşlarını siler ve “Eğer sana tekrar işkence ederlerse, sen de onlara söylenmesini istediklerini tekrar söyle” buyurması, üzerine Cenab-ı Hak:

 

İman ettikten sonra Allah'ı inkar eden, kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkara) zorlanan hariç, gönlünü, kalbini kafirliğe açarsa. İşte Allah'ın gazabı bunlaradır. Onlar için büyük bir azap vardır. 106 (Nahl)

Ammar bin Yasir hakkında bu Ayet'i Kerimeyi inzal buyurmuştur. *

 

 

Ammar Bin Yasir, Suheyb, Habbab Bin El-Eref, Bilal, Amr Bin Fuheyr ve Ebu Huzeyfe'nin kölesi Kureyşliler tarafından (Habeşistan'a hicretten sonra geri döndüklerinde) öyle işkencelere maruz kalmışlardı ki; bazen ne söylediklerini bilmez hale gelirlerdi. (Buna rağmen dini tebliğ ederlerdi) Bunun üzerine Allah:

 

Rabbin; türlü işkencelere uğratıldıktan sonra hicret eden sonra Allah uğruna cihat (tebliğ) eden ve sabreden kimselerin yanındadır. Rabbin şüphesiz bundan sonra da bağışlayan ve merhamet edendir. 110 (Nahl)

Bu ayet'i Kerimeyi inzal buyurmuştur.

 

Bu ayette geçen “sonra cihat edenler” ifadesinden maksat harp-savaş değildir. O zaman harp ayeti nazil olmamıştı. Savaş ayeti Medine'de nazil olmuştur. (İttifakla bu böyledir.) Güç ve çaba sarfetmek, Allah yolunda meşakkat ve yokluklara katlanmak, dini tebliğ etmek, kendi nefislerini terbiye ederek, sabretmektir. Nefsiyle cihat etmek anlamındadır. *

 

 

Allah size ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkasının adı anılarak kesilen hayvanları haram kıldı. Kim mecbur kalırsa (başkasının hakkına) saldırmadan, sınırı da aşmadan (bunlardan) yiyebilir. Şüphesiz Allah bağışlayan ve esirgeyendir. 115 (Nahl)

 

Daha önce de Haram ve Helal hakkında bu ayetlere benzer veya aynı ayetler geldiği halde niçin tekrar tekrar benzer ayetleri Allah indiriyor sorusu ve vehmine kapılacak olanlar için bu ayeti tekrar buraya alma lüzumunu hissettim.

İnsanlar anlamıyor Allah hayvanlardan 4 şeyi haram addettiği halde yine tartışmalar devam ediyor. Eski Cahiliye dönemindeki alışkanlıklarını sürdürüp hayvanın şurası helal, burası haram diye tartışıyorlar. Allah'ta bu tartışmalara binaen hükmünü tekrar hatırlatıyor.

116. Ayetle de son noktayı koymalarını istiyor.

 

Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal şuna haram demeyin. Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler Allah çok bağışlayan ve esirgeyendir. 116 (Nahl)

Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir. Ve hidayete ereni de bilendir. 125 (Nahl)

 

Bu ayet İslam tebliği ile ilgilenenler için önemlidir. Şu iki şey göz önünde bulundurulmalıdır. Hikmet ve güzel öğüt. Hikmet: Kişinin tebliği sırasında dikkatli ve basiretli olması, bunu körü körüne yapmamasıdır. Bunun yanında hitap edilen kişinin, zihin, yetenek ve şartlarının göz önünde bulundurularak, mesajın bunlara göre uygun bir şekle getirilerek iletilmesi gerekir. (Aynen Cenab-ı Hak'kın yaptığı gibi) Bundan başka: Her metod herkese veya her gruba aynı şekilde uygulanmamalı. Aksine önce muhatabın hastalığı teşhis edilmelidir. Ona göre o kişiye tebliğ geliştirip uygulanmalıdır. Sen aç kişiye ahlaktan bahsedersen dinlemez bile. O adama ekonomiden açlığını tedavi edecek konulardan gireceksin ki, adam dinlesin.

GÜZEL ÖĞÜTTE İKİ NOKTA VURGULANIR .

 

1. Kişi muhatabını sadece mantıki ikna metoduyla değil, aynı zamanda duygularını harekete geçirerek, onu cezbedecek, fikirleri, objeleri nesneleri ortaya koyarak kendisine kabul ettirmeye ve sözlerinin inandırıcı olduğunu ikna etmeye çalışmalıdır.

2. Öğüt: Öğüt verenin, karşısındaki kişinin mutluluğunu ve refahını düşündüğünü gösteren bir tarzda olmalıdır. Öğüt verenin; karşısındakini küçük gördüğünü veya kendi üstünlüğü ile övündüğünü gösterecek hiçbir davranışı olmamalıdır . Aksine karşıdaki kimse öğüt verenin kendisini düzeltmeye ve mutluluğuna ulaştırmaya çabaladığını hissetmelidir. Muhatabın verilen öğüt karşısında kendisine bir menfaat sağlamadığını hissedip bilmeli. Menfaatin muhataba olduğunu, muhatap (öğüt alan) inanmalı ve anlamalıdır. Muhatabını HAYIR dedirtecek söz ve davranışlardan kaçınmalıdır. Hayır diyen bir muhatapla diyalog kopar. Onun için, tebliğ de muhatabsız olmayacağına göre, diyalog koparacak davranış ve usluptan kaçınmak gerekir. Denebilir ki; Allah, Peygamberimiz (sav)'e “müşrikler için Onların gözleri kör, kulakları sağır kalpleri mühürlü, onlara ne kadar hakkı tebliğ edersen et Allah dilemedikçe iman etmezler.” buyurmuyor mu? Bu doğru bir mantık gibi gözükse de gerçek o değil. Çünkü:

1. Peygamberimiz(sav) Allah'tan vahiy alıyor. Senin öyle bir durumun yok.

2. Bu kadar vahiy gelmesine rağmen Peygamberimiz(sav) müminlerin güçsüz olduğu dönemde en azılı düşmanı olan Ebu Cehil'le diyaloğu kesmemiş 47 defa tebliğ için yanına gittiği rivayet edilir. Problem güçsüz olduğun dönem içindir. Tebliğ de o zaman gereklidir. Sen güçlüysen, hükmedensen tebliğe gerek kalmadan herkes sana tabi olur. Çünkü senin tebliğin tavsiyelikten çıkar. O emir haline gelir. Peygamberimiz(sav)'in o günkü krallara gönderdiği mektuplar birer tebliğ değil, emirdir. Bu kural Ogün de bugün de bireysel ve toplumsal olarak geçerlidir. Kur'an'ın Mekke döneminin uslubuyla Medine döneminin uslubu kavrandığında mesele kendiliğinden anlaşılacaktır. *

+++

 

 

 

 

 

NUH SURESİ

 

Görmediniz mi? Allah yedi göğü birbiriyle ahenkdar (ahengli ve intizamlı) olarak nasıl yaratmış, onların içinde ayrı bir nur yapmış, güneşi de bir kandil olarak asmıştır. 15-16

(Nuh Kavmi'nin ileri gelenleri Halk tabakasına): Sakın (ha) taptıklarınızı bırakmayın. Hele Ved'den, Suva'dan, Yegus'tan, Yeuk'tan ve Nesr'den Zinhar (sakınha) vazgeçmeyin. 23

Nuh (öyle) demişti: Ey Rabbim! Yer(yüzün)de kafirlerden yurt tutan hiçbir kimse bırakma! 26

Ey Rabbim! Beni, anamı, babamı, iman etmiş olarak evime giren kimseleri (kıyamete kadar gelecek) erkek müminleri ve kadın müminleri sen yargıla. Zalimlerin helakinden başka bir şeyi de artırma. 28 (Nuh)

 

Burada 15. ve 16. Ayetleri almamın sebebi:

Hz. Nuh devrinde de bilim son derece gelişmiş, o zaman da insanlar uzay ve astronomi bilgilerine sahipmişler ki, Allah onları yedi gök ile sorguluyor. Bu yedi gök birbiri ile uyum içersinde kainatın ve galaksilerin dengesi bozulmadan hareket ediyor diye uyarıda bulunuyor. Benim kanaatim odur ki; Nuh (a.s.) Devri'nde kavmi, bilim, ilim, kültür ve teknolojide çok ileri safhadaydı. Bu tufanla yeryüzünde hayat yeniden başladı diye düşünüyorum. Bu ayette Hz. Nuh'un kavmine söylemiş olduğu sözler dile getiriliyor. Gerçekten çok ilginç.

23. Ayette de isimleri sayılan putlar, Nuh Tufanı'ndan kalma çeşitli kavimlerin putlarıdır. Burada Nuh Kavmi'nin mabutlarının bazılarının ismi sayılmaktadır. Onlardan sonra araplar da onlara tapmaya başlamışlardır. İslam Dini zuhur ettiği zaman Arabistan'ın pek çok yerinde bu ilahlar için tapınaklar olduğu söylenmektedir. Bu putlar hakkındaki bilgilerin tufanda kurtulanlar vasıtasıyla gelmiş olması mümkündür. Nuh (a.s.)'ın çocukları cahilce tekrar bu putları yaparak onlara tapmaya başlamış olabilirler. En iyisini Allah bilir. Sosyolog ve tarihçilerden araştırıp öğrenmek lazım.

Hz. Nuh'un duası (yani bedduası) sabırsızlık dolayısıyla değildi. Fakat senelerce 900 yıl hakkı tebliğ ettikten sonra kavminin artık iman etmeyeceğini anlayınca ağzından bu kelimeler döküldü. Musa (a.s.) da aynı şartlar içinde beddua etmişti. Firavun'un kavmi için “Ey Rabbim bunları mallarının içersine göm ve kalplerini mühürle ki, o şiddetli azabı görmeden iman etsinler” buyurmuştu. (Yunus 88-89.) Allah da “senin duana icabet ettim” demişti.

Hz. Musa gibi Hz. Nuh da bedduasını Allah'ın rızası doğrultusunda yapmıştır. Hud Suresi'nde Nuh'a vahyedildi. Gerçekten iman edenlerin dışında kesin olarak kimse inanmayacak. Şu halde onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme denilmişti. (Hud 36.)

 

Burada şunu da ifade etmek gerekir ki, Nuh (as)'ın duası yani bedduasına baktığımız zaman 26 ve 28. Ayetlerde:

1- Yeryüzünde iman edenlerin dışında hiç kimsenin kalmadığının teyididir.

2- Müminleri, annesini, babasını, kendisini, iman ederek evine girenleri, erkek ve kadın olsun herkesi bağışla, bunların dışındaki tüm insanları ve kafirleri en şiddetli helakinle (azabınla) yok et.

3- Yine yer (yüzün)de diyor , (kendi kavmimin kafirleri veya yaşadığımız bölge demiyor) Bütün kafirleri yok et. Araştırmak gerekir, bu da gösteriyor ki, insanlık Nuh Tufanı'ndan kurtulan az sayıda müminlerle yeniden başladı. Mevcut insanlık Nuh ve Kavmi'nin iman edenlerinden üreme. Bu benim kanaatim. Zaten daha önceki ayetlerde tufan ile ilgili görüşümü açıklamıştım. *

+++

 

 

 

 

 

İBRAHİM SURESİ

 

Daha önce helak olan kavimler, Hz. Musa'nın kavmi vs. gibi (Firavun) Musa'ya bizi atalarımızın dininden döndürüyorsun, o halde apaçık bir hüccet getirin demişlerdi. 10

O (kavimlerin) peygamberleri onlara dediler ki: Doğrusu biz sizin gibi yalnızca bir beşeriz. Ancak Allah kullarından dilediğini lütufta bulunur. Allah'ın izni olmaksızın size bir delil getirmemiz, bizim için olacak şey değil. Müminler ancak Allah'ı tevekkül etmelidirler. 11

Hem size yollarımızı göstermişken ne diye biz, Allah'a dayanıp güvenmeyelim? Sizin bize verdiğiniz eziyete elbette katlanacağız. Tevekkül edenler yalnız Allah'a tevekkül'de sebat etsinler. 12 (İbrahim)

 

Bu ayeti kerimelerde geçmiş kavimlerin peygamberlere inanmayan, kendi kavim mensuplarıyla konuşurlarken onlara hak dinlerini tebliğ ederken, kendilerinin sadece onlar gibi birer beşer, Allah'tan aldıkları vahiy ve emirleri kendilerine anlatandan başka bir şey olmadıklarını (bana) anlatılanlara rağmen bize eziyet edip, işkence yapıyorsunuz. Biz Allah'a dayanmışız bu işkencelerinizi sabırla katlanırız. O'na tevekkül ederiz. Onda da sebatli davranırız diye karşılıklı konuştukları konuları Peygamberimiz(sav)'e ve bütün müslümanlara anlatıyor. Sadece sizler zorluk ve eziyet içersinde değilsiniz. Sizden önceki peygamberler ve müslümanlar da öyleydi diye. Bunun için bana güvenin (Allah'a) dayanın, siz de görevinizi hakkıyla yerine getirin. Ondan sonra olacaklardan sizler mesul değilsiniz anlamında ibret almak için tavsiyelerde bulunuyor. *

 

 

Allah'ın gökleri ve yeri hak ile yarattığını görmedin mi? Dilerse sizi götürür, yok eder ve yepyeni bir halk getirir. 19

Bu Allah'a göre güç değildir. (zor değildir.) 20 (İbrahim)

 

Bu ayette hak kelimesinden kast olunan Allah'ın gökleri ve yeryüzünü boş yere değil, ancak yüce bir hikmet gereği yarattığı gerçeğidir. Önceden örnekleri geçen bir çok ayette bu açıklama yapılmıştır. “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” Ben onlardan rızk istemiyorum. Beni beslemelerini de istemiyorum.” (Zariyat 56-57)

Allah'ın yaratma hikmetlerinden birisinin de şu olduğu söylenebilir. İnsanların tümünün sadece Allah'a inanıp O'na yönelmeleri gereklidir. Gönüllerin, akılların denize akan bir nehir gibi Allah'a doğru yönelmesi ona kulluk etmeleri lazımdır. Eğer gönlün içinde başka sevgiler (yaratma konusunda) başka ilahlar (bu makam, mevki, şan, şöhret vs. olabilir.) barındırırlarsa, o zaman insanların bütün amelleri Allah katında boşa gidecek ve O'nun azabına müstehak olacaktır. Allah yeri, göğü yarattığında bu sistem içinde bir pürüz yok. Niye sizin kalbinizde pürüz oluyor. Ben pürüzlü yaratmamışsam siz de pürüzlü olarak bana ibadet ve kulluk edemezsiniz, kalbiniz tamamen Bana yönelmesi gerekir denmektedir

Bu ayeti kerime; Arap müşrikleri gökleri ve yeri yaratanın Allah olduğunu itiraf edip kabul ettiklerinden dolayı, bu iki ayetteki hüccet ve delil onları mağlup edip susturmaktadır. 21. Yüzyılın müslümanlarına da örnek. Anlayanlar için *

 

(Kıyamet gününde) hepsi Allah'ın huzuruna çıkacak ve zayıflar; o büyüklük taslayanlara diyecekler ki; biz sizin tabilerinizdik. Şimdi siz Allah'ın azabından herhangi bir şeyi bizden savabilir misiniz? Onlar da diyecekler ki; “Ne yapalım Allah bizi hidayete erdirseydi, biz de sizi doğru yola iletirdik. Şimdi yakınsak da sabretsek de fark etmez. Çünkü bizim için sığınacak bir yer yoktur. 21

(Hesapları görülüp) iş bitirilince şeytan onlara şöyle dedi (diyecek) “Şüphesiz Allah size gerçek olanı vaat etti. Ben de size vaat ettim ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı zorlayıcı bir gücüm de yoktu. Yalnızca sizi çağırdım. Siz de benim davetime icabet ettiniz (koştunuz). O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Doğrusu daha önce bana ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki; zalimlere acı bir azap vardır. 22 (İbrahim)

Bu ayetlerde en çarpıcı olan özellik zayıflar, cahiller veya avam denen halk kesiminin dikkatlarini en çok hata yapacakları bir yöne çekmektir. Onlara dikkat edin! Sizin lider, büyük adam, şeyh, ulu hakan vs. çok büyük zannettiğiniz kişiler sizi yanlış yere götürebilir. Onun için her zaman taabi olduğunuz kişileri Kur'an ve sünneti mihent taşı edinerek ölçün ve tartın. Söyledikleri ve davranışları bu kritere uyuyorsa onlara tabi olun. Ayrıca sizde onlara karşı asırı taassup göstererek, kalbinizde Allah sevgisinden daha büyük bir sevgi varsa o sizi şirke götürür, dikkatli olun demektedir.

Ayetlerde çok açık bir şekilde, yanlış yolda olan liderlerin, şeyhlerin, sultanların, abilerin vs. ve şeytanın tebalarına ne diyecekleri detaylı bir şekilde izah ediliyor. Yüce Allah kötülüklerin lideri şeytan olmasına rağmen hem dünyada hem ahirette şeytanı değil de insanı sorumlu tutuyor. Burada çok ince bir ayrıntı vardır. Dikkatli olmak ve çok detaylı bir şekilde düşünmek gerekir. *

 

Hani İbrahim şöyle demişti: Rabbim bu şehri güvenli kıl. Beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut. 35

Rabbim gerçekten onlar insanlardan birçoğunu şaşırtıp saptırdı. Bundan böyle kim bana uyarsa artık bendendir. Kim bana isyan ederse, elbette sen bağışlayansın, esirgeyensin. 36

Rabbimiz! Gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram (Kabe) yanında ekini olmayan bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz dosdoğru namazı kılsınlar diye. (böyle yaptım) Böylelikle sen insanların bir kısmının kalplerine ilgi duyar kıl ve onlara bir takım ürünlerle rızıklandır ki şükretsinler. 37 (İbrahim)

 

Hz. İbrahim (a.s.) yıldızlara ve puta tapan Babil'lilere Peygamber olarak gönderilmiş, Nemrut ve kavmi inanmayıp kendisini ateşe atmışlar. Ancak bir mucize olarak ateş onu yakmamıştır. Oradan Şam'a gidip yerleşen Hz. İbrahim, ilk eşi Sara'dan sonra Hz. Hacer ile evlenmiş, Sara'dan Hz. İshak, Hacer'den de Hz. İsmail dünyaya gelmiştir.( Bazı kaynaklar Hz. İbrahim, karısı Sara ile, Hz. Hacer'den sonra evlendiğini zikretmektedirler.) Hz. Hacer ile İsmail'i Hicaz'a götürmüş, şimdiki Mekke'nin olduğu yerde bırakmıştır. Bu sırada o yöreye gelen Cumhuri arap aşireti de oraya yerleşince ilk Mekke şehri kurulmuştur. Hz. İbrahim daha sonra Şam'dan gelişlerinde büyüyen oğlu İsmail ile birlikte Kabe'yi inşa etmişlerdir. Kabe yeryüzünde ilk inşa edilen mescit olup, Nuh Tufanı'nda izi kaybolmuş, Hz İbrahim O'nu Cebrail (a.s.)'ın gösterdiği eski temeller üzerine inşa etmiştir. ( Ali İmran -96)

Araplardan kız alıp evlenen Hz. İsmail'in soyundan, sonunda Hz. Muhammed (s.a.v.) dünyaya gelecektir. Sara'nın oğlu Hz. İshak'tan ve onun soyundan da pek çok İsrailoğulları peygamberleri gelmiş ve Hz. Meryem ve İsa (a.s.)'ın soyu da yine Hz. İbrahim (as)'da birleşmiştir.

İbni Abbas'tan kaynaklı rivayetlerle bu ayetlerin tefsirinde özet olarak şöyle söylenir:

Hz. İbrahim'in hanımı Sara, Hacer ve İsmail'e kötü davranmaya başlayınca, İbrahim onları aldı ve yola koyuldu. Mekke Vadisi'ne geldiklerinde, onları orada bıraktı. Hacer nedenini sorduğunda “Allah böyle yapmamı emretti” dedi. Bir müddet sonra Hacer ve İsmail susadılar. Hacer Safa ile Merve arasında feryat ederek Allah'tan yardım istedi ve koşmaya başladı. Burada bir ses işitti. Baktığında ayağıyla yere vuran bir melek gördü ve çok geçmeden yerden su fışkırdı. Bu zemzemdi. Bu esnada oralardan Cumhur Kabilesi geçiyordu. Orada su alametleri gördüler. Daha önceden burada bir suyun varlığını bilmiyorlardı. Orada kalmak için Hacer'den izin istediler. O da onlara izin verip oraya yerleştiler. İsmail(as) onların arasında yetişip büyüdü. Onlardan aralıkla iki kadınla evlendi. Babası İbrahim'de aralıklarla oraya geliyordu. Son gelişinde O'na Allah'ın kendisine bu vadide bir ev yapmasını emrettiğini söyledi. O'da O'na: Rabbinin emrini yerine getir dedi. Böylece her ikisi de bir tepe yanında seçtiği yeri kazmaya ve sonra da evin temellerini atıp yükseltmeye başladılar. İsmail(as) taş taşıyor, onları getirip babasına veriyor. Babası da binayı örüyordu. Bina yükseldiğinde İbrahim (a.s.) yere, üzerine çıkmak için büyükçe bir taş koydu ve nihayet bina tamamlandı. Hz. İbrahim'in ayak izi taşa geçmişti. Taş Kabe'nin yanında durmaya devam etti ve üzerinde İbrahim'in ayak izi alameti olduğu için “İBRAHİM MAKAMI” diye tanındı. Peygamberimiz(sav) zamanında da aynı yerde bulunuyordu.

İsmail(as)'in Cumhur Kabilesi'nden olan hanımından çocukları oldu. Onlar da orada yetişip büyüdüler ve Arap kabilelerinin ataları oldular. Araplar da kendi soylarının İsmail (a.s.)'a dayandığını biliyorlar. Bilhassa Kureyş ve Amaniler arasında bu bilgi çok yaygındı ve nesilden nesile aktarılıyordu. Araplar da bu bilgileri büyük bir ihtimalle Yahudilerden (İsriloğulları) almış olmalılar. Tevrat'ın bazı bölümlerinde İsmail'in soyundan gelen Arap kabilelerinden bahsedilmiştir.

Durum nasıl olursa olsun, vahiy ve hikmetinin bu ayetlerde ve diğerlerinde, İbrahim ve milletiyle, Kabe'yle, Hac geleneğiyle İbrahim(as) ve İsmail(as)'in arapların babaları oluşu ile ilgili vermek istediği bilgi sınırında kalınmasının gereğine inanıyoruz. Diğer taraftan dikkat edilmesi gereken bir husus da ayetler burada ve başka yerlerde hem hatırlatmayı hem de nebevi davete destek olmayı amaçlamaktadır. Kur'an'ı işitip dinleyenler; İbrahim ve İsmail'e olan nispetlerini, İsmail'in Mekke'de yerleşme haberini, İbrahim(as) ve İsmail(as)'in Kabe'nin Haremi'nde yaşadıkları güven ortamını biliyorlar ve bunları nesilden nesile aktarıyorlardı. Bunları nebevi davet esnasında hatırlatıp işitip dinleyen kafirleri geçmiş atalarının doğru yolundan, sapmaları dolayısıyla kınanmaları, gayet etkileyici ve yerinde olmaktadır. (Mevdudi) *

 

O gün yer başka bir yer, gökde başka bir gök haline getirildiğinde, (Bütün) insanlar tek kahhar olan Allah'ın huzuruna toplanırlar. 48 (İbrahim)

Bu ayet, kıyametin kopması ile ilgilidir.

Kıyamet konusunda yer ve göklerle ilgili çeşitli yorumlar yapılmıştır. Kimine göre yer ateşe, gökler de cennete dönüşür. Yer gümüş gibi bembeyaz bir yer olur. Hadiste şöyle buyrulur: “Kıyamet gününde insanlar tertemiz bir daire gibi beyaz ve parlak bir yer üzerinde haşrolunacaktır.”

Hz. Ayşe validemiz Peygamberimiz(sav)'e 48. Ayetle ile ilgili olarak “O gün insanlar nerede olacak?” diye sorunca, Hz. Peygamber (s.a.v.): “O vakit insanlar sırat köprüsü üzerinde olacaklar” buyurmuştur.

Yer ve göklerin yok edilerek yeniden öbür alemin yaratılması mümkün olduğu gibi, mevcut maddenin değişimi yoluyla kıyametten sonra devamı da mümkündür. Nitekim insanın “ACBÜ'Z-ZENEB” (Kuyruk sokumundaki hücre yapma yeteneğine sahip olan hücre)'den oluşacağını bildiren hadisler anlamlıdır. (Buhari Tefsiri sure 39/3) İnsanı temsil eden bu yapıcı hücrenin uçaklardaki “kara kutu” gibi hiçbir fiziki şart altında tahrip olmadığı düşünülebilir. Anne karnındaki ceninin çeşitli hücrelerinin oluşması sırasında “hücre yapan hücrelerin” kuyruk sokumunda yoğunlaştığı ve daha sonra kendilerini orada öbür hücrelerin arasında gizlediklerini bugün tıp ilmi ortaya koymuştur. Bunun tartışılacak tarafı yoktur.

 

Mevdudi Tefsirinde bu ayetten ve Kurandaki diğer bazı işaretlerden; kıyametle yeryüzünün ve göklerin bugünkü şekli ve durumu değişerek yeni fiziksel kanunlara dayanan yepyeni bir sistem meydana gelecektir. İşte bu ahiret olacaktır. Son sura üflendiğinde Adem'den ilk sur üflenmeden doğanlara kadar (yani son insanlara kadar) bütün insanlar diriltilecek ve Allah'ın huzuruna getirilecektir. Hüküm yeri de yeryüzü Mizan (terazi) olacaktır. Kararlar burada verilecektir diye açıklamaktadır.

Benim ayetten anladığım ise; Her şeyin boyut değiştireceğidir. Enerji olan madde, madde olan enerji haline gelecektir. Allah Cinleri Nur(enerji) den, İnsanları da maddeden yarattığına Her iki cins yaratılan, hesaba çekileceğine, insanların ve cinlerin müşrik olanları cehenneme, mümin olanları Cennete gideceğine göre nurdan yaratılan cinler başka bir boyuta, maddeden yaratılan insanlar da başka bir boyutta olmaları gerekir. Ceza ve mükafat mantıklı olsun. Dikkat edilirse çağımızda boyut değiştirme; bilim kurgu filmleriyle insanlara anlatılmaktadır. Bunlar birer hayel değildir. Çünkü insan beyni yaratılış olarak olmayacak şeyleri düşünüp hayal edemez. Onun için halkların, avamının anladığı manada

hayal diye bir şey yoktur. Yok diye bir şey de yoktur. Her şey vardır. İnsan olmayana yok diyemez. Ancak var olanı yok diye inkar eder. Her düşünülen şey alemde mevcuttur. Alemde hiçbirşey kaybolmaz. Sadece şekil ve boyut değiştirir. İlmi adıyla fiziksel ve kimyasal değişim olur. Yine en iyi ve doğrusunu Yüce Halık bilir. *

+++

 

 

 

 

 

ENBİYA SURESİ

 

Biz göğü ve yeri ve bunlar arasında bulunanları eğlence olsun diye yaratmadık. 16 (Gizli olarak, bana kulluk edin diye yarattık anlamı da çıkar)

Eğer bir eğlence edinmek isteseydik bunu kendi katımızdan edinirdik. 17 (Enbiya)

 

Bu ayetlerde insanın her istediğini yapmakta özgür olduğunu, O'na hesap soracak ve sorgulayacak adaleti tecelli ettirecek hiç kimsenin bulunmadığı, yani kişinin iyi amellerinin mükafatlandırıldığı kötü amellerin cezalandırıldığı bir ahiret yurdunun olmadığı zannına dayanan dünya görüşleri ret edilmektedir. Başka bir deyişle onların bu görüşü bütün evrenin hiçbir ciddi sebebe dayanmaksızın yaratıldığı ve bu nedenle bir Peygamber(sav)in mesajına kulak asmanın gereksiz olduğu kanısının yanlışlığı vurgulanmaktadır.

Yani bu dünyanın, kainatın (yerin ve göğün) sadece oyun ve eğlence olsun diye değil, belirli bir amaç ve gaye üzerine yaratmışızdır. Çünkü amacımız sadece oyun, eğlence ve vakit geçirmek olsaydı biz bu evreni sizin gibi akıllı, muhakemeli ve sorumlu bir varlık yaratmadan da sağlayabilirdik. Sadece oyun ve eğlence için insanı sınamak, denemek ve imtihana tabi tutmak bizden uzaktır. Bizim şanımıza yakışmaz.

Bu ayetlerde ayrıca tersten okunursa kinayeli ve iğnelemeli olarak insanlara yaratılış gayelerine (iman etmek) dönmelerini sağlamak amacıyla, külli iradenin kendinde (Allah'ta) olduğunu hatırlatan bir tehtidi de içeriyor. Anlayana tabi! *

 

 

O küfre sapanlar görmüyorlar mı ki; (başlangıçta) göklerde yer birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı? 30

Yer onları sarsmasın diye onun üstünde dağlar yarattık ve orada iniş (çıkış) yolları açtık. Ta ki ulaşabilsinler diye. 31

Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık. Onlar ise bunun ayetlerinden (delillerinden) yüz çeviricidirler. 32

Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler. 33 (Enbiya)

 

30. Ayet çağımız ilminin ulaştığı bir gerçeği dile getirmektedir. Bilginlerin tespitine göre bütün evren başlangıçta tek gaz bulutu halinde iken, küreler şeklinde parçalanmış ve uzaya fırlayan kütleler yörüngelere yerleşerek gök cisimlerini oluşturmuştur. Dünya da güneş kütlesinden ayrılarak kendi yörüngesinde dönerken zamanla soğumuş, oluşum sırasında dünyada yükselen gazlar ve buharlar yağmur şeklinde yeniden dünyaya dökülünce denizler ve okyanuslar meydana gelmiştir. Önce denizler de yosun şeklinde başlayan bitkisel hayat gelişerek diğer canlılara ulaşmıştır.

Cenab-ı Hak suyla karışık dünya çamurundan insanı en mükemmel bir şekilde yaratarak diğer dünya ve gök cisimlerini, ondan yararlanması için hizmetine sunmuştur.

Gökyüzünün de korunmuş olduğunu, (Hicr 15/17 ve Fatır 35/41) ayetleriyle de desteklemektedir. Yani dünyanın dışındaki düzenin bozulmasını ne insanlar ne de cinler hiçbir yaratık sağlayamaz. Çünkü biz onu korumaya aldık, böyle bir girişim yapan olursa da biz onu ateş topuyla yakarız. Sakın oraya müdahale etmeyin, yani düzeni bozucu hareketlerde bulunmayın denmektedir. Cenab-ı Hakk'ın bu ayetlerinden anlaşılacağı üzere dünya atmosferinin (yedi kattır) dışındaki bilimsel çalışmaların düzenin devamı maksadıyla bir sonuç vermeyeceği anlaşılmaktadır. Düzenin bozulması isteniyorsa sonucun ne olacağı belli. En iyisini Allah (c.c.) bilir.

33. Ayette “Hepsi yüzüp gitmektedirler” cümlesi çok önemli. Kelimelerin çoğul kullanılışı sadece güneş ve ayın değil tüm gök cisimlerinin kendi yörüngelerinde döndüklerini aynı zamanda evrende sistemler (güneş sistemi ) Galaksiler (yıldızlar kümeleri) sessizce yüzdüklerinin akıp gittiklerinin durgun ve sabit olmadıklarının teyidi ve ifade edilmesidir. Astronomi ile ilgilenenlerin dikkatine! Bu ayetler bugünkü fizik ve astronominin ilkeleriyle uyum içinde açıklanabilir. Bunu yorumlamak bizim işimiz değil bu hususta ilim sahibi olan bilginlerindir. *

 

 

Kurtubi der ki: “Müşrikler Hz. Peygamber (s.a.v.)'in nübüvvetini ret ederek; “O şairin biridir. Her an onun ölmesini gözlüyoruz. Ondan önceki şairlerin öldükleri gibi O'da bakarsınız yarın ölüp gider” demişlerdi.

Diğer bir rivayetle İbni Cüreyden: Hz Peygamber (s.a.v.)'e öleceği haber verilince “Ey Rabbim! Ben ölünce ümmetime kim bakacak?” diye sordu. Bunun üzerine:

 

Senden önce hiçbir insana ölümsüzlüğü vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar? 34

Her nefis ölümü tadacaktır. Biz sizi şerle de, hayırla da deneyerek imtihan etmekteyiz. Ve siz bize döndürüleceksiniz. 35 (Enbiya)

Bu ayetlerin nazil olduğu bildirilmektedir.

 

Bu ayetler müşriklerin Hz. Peygamber (s.a.v.)'e karşı yapılan tüm uyarılara ve tehditlere gece ve gündüz O'nun aleyhinde düzenledikleri öldürme planlarına bir cevaptır. Bu ayetler onların tehditlerinden korkmaksızın göreve devam edebilmesi için Peygamber (s.a.v.) teskin ve teselli etmektedir.

Cenab-ı Hak insanları yeryüzünde daima iyiyle, kötüyle, güzelle, çirkinlikle, fakirlikle, zenginlikle, mevki ve makamla, zillet ve izzetle, şerle, hayırla imtihan edip sınamaktadır. Bunun için akıllı insan bütün bu sayılan nimet ve külfetlere aldanmamalı. Bunların bir imtihan sebebi olduğunu göz önünde bulundurarak yaşamına devam etmeli. Çok verilip azdırılan, az verilip yerdirilen kullardan olmayıp orta yolda olup, dünyadaki sınavı başarıyla tamamlamanın yollarını aramalıdır. Nasıl olsa bu dünyaya direk değiliz. Hepimiz fani (geçici) olduğumuzu biliyoruz. Ona göre hareket ve davranışlarda bulunmalıyız. Eninde sonunda Yüce Allah kendisine döndürüleceğimizi vaat ediyor. Önemli olan yaşadığımız anı O'nun isteği doğrultusunda değerlendirmektir. *

 

 

Doğrusu biz onları ve atalarını yaşattık (yararlandırdık) Hatta o ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi. Fakat gerçekten bizim yeryüzüne yönelip, O'nun uçlarından eksiltmekte olduğumuzu görmüyorlar mı? 44 (Enbiya)

 

Bu ayette arzın uçlarının eksilmesi:

İslam'ın yayılıp küfür ehline ait toprakların azalması şeklinde yorumlandığı gibi bunun erezyon veya kutuplardaki buzulların erimesi ya da arzın derinliklerinde yer alan mağma tabakasının çekilmesi gibi fiziki olaylarla açıklanması mümkündür. Nitekim son zamanlarda ay ve güneş tutulması sonunda meydana gelen med cezir ve sanayileşme sonucu küresel ısınmadan, kutuplarda buzulların eriyip, yerkürede bazı kara paçalarının sular altında kalacağı teorisi, mağma tabakasının da hareketlenerek dünya dengesinin bozulacağı bilim adamlarınca ifade edilmektedir. Zaten içinde bulunduğumuz 21.Yüzyılda bu ayetin beyanı açık açık görülmekte ve yaşanmaktadır.*

 

 

(İbrahim) size de Allah'ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun! Siz aklınızı kullanmıyor musunuz? 67

(Nemrut ve avanesi) Onu (İbrahim'i) yakın, böylece tanrılarımıza yardım edin, eğer bir işi yapacaksanız dediler. 68

Biz de: “ Ey ateş! İbrahim'e serin ve esenlik ol ” dedik. 69

Onlar İbrahim'e bir tuzak kurmak istediler. Fakat biz kendilerini en büyük kayba uğrayanlar yaptık. 70

O'nu İshak'ı üstelik birde (torunu) Yakup'u ihsan ettik ve bunların her birini salih kimseler kıldık. 71 (Enbiya)

 

İbni Abbas'a göre eğer ayetle serin ol denilip esenlik ol denilmeseydi. Bu defa ateşin soğukluğu İbrahim'e eziyet ve zarar verebilirdi. Kelimenin seçimi olağanüstü ve mucizevidir.

Hz. İbrahim'i ateşe atma olayından sonra Cenab-ı Hak Nemrut ve adamlarına sivrisinekleri musallat etmiş ve onları bu yolla helak etmiştir. Nemrut'un burnundan giren sinek, onun beynine ulaşmış ve onu büyük acılara sevk etmiş ve sonunda acıların dinmesi için kafasını duvarlara, taşlara vura vura ölmüştür.

Yine başka bir rivayete göre İbrahim (a.s.) Irak'tan Filistin'e, Lut (a.s.)'da oraya bir günlük mesafede bulunan Mü'tefike'ye (Lut Gölü yakını) gitmiştir. Bereketli ülke Şam ve Filistin yöreleridir. Çünkü bu yöreler nimetlerin bolluğu yanında pek çok peygamberin yaşadığı ve dinlerini aleme yaydığı yörelerdir. *

 

 

Davut'u ve Süleyman'ı da an. Hani onlar kavmin boşanan koyunları ekini yediği zaman ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. 78 (Enbiya)

 

Bir adamın koyunları başka bir adamın bahçesine veya tarlasına girmiş Hz. Davud'a tarla sahibi şikayette bulunuyor. Hz. Davut da ekine verilen zararla koyunların değerini denk gördüğü için koyunların tümünü zarara karşılık tarla sahibine verilmesini hükmedince henüz 11 yaşlarında olan Süleyman(as) ekin tarlasının eski haline gelinceye kadar süt ve yapağısından yararlanma hakkının tarla sahibine verilmesinin daha adaletli olabileceğini söylemiş. Tarlanın ekininin zararı süt ve yapağından tazmin edilince koyunlar, koyun sahibine tarla, tarla sahibine geri verilmesi hükmedilmiş. Babası Davut (as) Süleyman(as)'ın önerisini uygun bulmuş. Süleyman(as)'a bu çözüm yolunu Cenab-ı Hak ilham etmiştir.

Hasen El Basri yanlış hüküm veren hakimin ateşte olduğunu söyleyenlere karşı, yukarıdaki ayeti okuduktan sonra şöyle demiştir. Allah burada Davut'u kötülemeden, Süleyman'ı övmüş ve başka ayetlerde hakimler üçe ayrılmıştır.

a- Hükmü az bir paha ile satan

b- Hevasına uyan

c- Hüküm vermede hiçbir kimseden korkmayan

Bundan sonra Hasen El Basri, bu üç gurupla ilgili şu ayeti okumuştur:

 

“Ey Davut! Biz seni yeryüzünde hükümdar yaptık. İnsanlar arasında adaletle hükmet, keyfine uyma, sonra seni Allah'ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah yolundan sapanlar için, hesap gününü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap vardır.” (Sad 38/26)

“Ey Hakimler! İnsanlardan korkmayın, benden korkun ve benim ayetlerimi az bir pahaya satmayın. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar küfre düşenlerin ta kendileridir.” (Maide 5/44)

 

Nitekim hadiste şöyle buyrulur. “Hakim içtihatta bulunur, İsabet ederse onun için iki ecir vardır. İçtihatta bulunup yanılırsa onun için bir ecir vardır.” (Buhari Müslim İbn-i Hanbel)

Yukarıdaki kıssaya benzer Peygamberimiz(sav)in de bir hükmünün olduğu bir hadis nakledilir.

Bera Bin Azibe'ye ait bir deve bir bahçeye girmiş ve içindekileri ifsat etmişti. Allah'ın elçisi (as) de bahçe sahiplerine gündüz bahçelerini korumakla, deve sahiplerine de develerinin geceleyin ifsat ettiklerini tazmin etmekle hükmetti. Bu İslam'ı bir yasa haline alarak müslümanların hakimleri bununla hükmetmeye başladılar. Davar sahiplerini, davarların gündüz vakti bahçelere girdiğinde tazminle yükümlü tutmuyorlar. Gece vakti girip ifsat ettiklerinde ise davar sahiplerini tazminle yükümlü tutuyorlardı. *

 

 

Tabarani'nin İbni Abbas'tan rivayetlerine göre (İbni İshak'ta) şöyle anlatıyor:

 

Siz de, Allah'ı bırakıp tapmakta olduklarınız da, hiç şüphe yok ki cehennemin odunusunuz (yakıtısınız) siz oraya gireceksiniz. 98

Eğer onlar ilah olsalardı. Oraya girmezlerdi. Hepsi de orada sürekli kalacaklardır. 99 (Enbiya)

 

Ayeti kerimeleri nazil olunca bu ayetler müşriklerin çok ağırlarına gitti ve “Yani bizim ilahlarımıza mı sövüyorsun?” dediler. Bunun üzerine İbnüz-Ziba'ra: “Sizin yerinize onunla ben konuşayım, göreceksiniz onu nasıl mat edeceğim çağırın O'nu bana” dedi. Hz. Peygamber (sav)'yi çağırdılar ve geldi. İbnüz-Ziba'ra: “Ey Muhammed bu söylediklerin sadece bizim tanrılarımızla mı? İlgili yoksa Allah'ın dışında bütün tapınılan şeyler hakkında da mı geçerli?” diye sordu. Hz. Peygamber(sav): “Bilakis Allah dışında bütün tapınılanlar hakkındadır” buyurdu. Bunun üzerine İbnüz-Ziba'ra: Şu Kabe'nin Rabbi aşkına. İşte şimdi seni mat ettim. Sen iddia etmiyor musun ki, İsa salih bir kuldur. Üzeyir salih bir kuldur ve melekler salihdirler. İşte şu yahudiler Üzeyre, şu hristiyanlar İsa'ya ve şu Muheyl oğulları meleklere tapınmaktadırlar” dedi. Ve onun bu cevabına Mekke'li müşrikler sevindiler ve bir uğultu koptu. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Hayır, tam aksine, onlar İsa'ya, Uzeyre ve meleklere değil, olsa olsa şeytana tapınmaktadırlar” buyurdu ve:

 

Şüphesiz ki katımızdan kendileri için en güzel şeyler taktir edilmiş olanlar bunun dışındadır. İşte onlar cehennemden uzaklaştırılmışlardır. 101

Bunlar onun (cehennemin) uğultusunu duymazlar. Canlarının istediği şeyler içinde sürekli olarak kalırlar. 102 (Enbiya)

Ayet-i kerimeleri inzal buyruldu. 98-102 arası ayetler bu mevzu üzerine nazil olmuştur denilmektedir. Bizce de aynı, mantık bunu gerektiriyor. *

 

 

Orada onlar için inleme vardır. Ve onlar orada işitmezler. 100

Göğü kitap dürer gibi dürdüğünüz zaman, ilk yaratmaya başlayacağımız gibi, katımızdan verilmiş bir söz olarak. Onu yeniden var ederiz. (Eski haline iade edeceğiz) Doğrusu biz bunları yaparız. 104 (Enbiya)

 

Cenab-ı Hak; Enbiya 30 ve 33. Ayetlerinde belirttiği gibi kainatı nasıl yaratmışsa, onu kademe kademe yaratarak bu günkü mevcut düzen olmuşsa, tersinden başlayarak, yani son yarattığından başlayarak, sırayla ilk yarattığı hale getirebilir. Mantıklı bir açıklama yapmak gerekirse: Bilindiği gibi yapmakla yıkmak arasında çok büyük bir zaman farkı vardır insan için. Aylarca yapılan şey bir anda yıkılabilir. Cenab-ı Hak da en iyisini kendisi bilir. Yedi aşamada ( kendi katında yedi zaman dilimi) yaratığı kainatı bir anda yok ederek eski haline getirir. Tekrar mahşeri yaratıp, hesabı bu şekilde çekebilir. Öyledir de…Misali verilen zaman bizim için geçerlidir. Allah da zamanı dile getirirken kendisi için değil bizim konuları iyi anlamamız için verir. Bu hashas naktayı dikkatlerden kaçırmamak lazımdır.

Bazen kendi kendime düşünüyorum da, bu ayetleri gördükten sonra insanlar nasıl ateist olabiliyorlar şaşıyorum. Ama çoğu bilmiyor ki. Kanaatim odur ki; en büyük sorumluluk dini sahada ilim yapmış profosör ilahiyatçılarındır. Bu sahip oldukları bilgilerin hesabını vermek çok zor. Sözümüz sorumluluklarını yerine getirmeyenlere. Yerine getirenlerden Allah razı olsun. *

 

 

Ant olsun Tevrat'tan sonra Zebur'da da yeryüzüne ancak salih kullarım varis olacaktır diye yazmıştık. 105

Şüphesiz ki bu (Kur'an)da, kulluk eden kimseler için yeterli bir öğüt vardır. 106

(Ey Muhammed!) Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik. 107 (Enbiya)

 

İbni Abbas'tan rivayete göre bir gün Nebi(s.a.v.) bir hutbe irad ederek şöyle buyurmuştur: “Siz yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak Allah'ın huzurunda toplanacaksınız. “Nitekim 104 Ayette şöyle buyrulur: “İlk yaratmaya başladığımız gibi katımızdan verilmiş bir söz olarak insanı yeniden var ederiz, doğrusu biz bunu yaparız.” (Bu ayetin içersinde insan sözcüğü geçmiyordu fakat Peygamberimiz(sav)'in ağzından ayetin ikinci kısmının insanın yok edilip tekrar diriltmesi ile ilgili olduğu anlaşılmaktadır.) Sonra kıyamet günü ilk giydirilecek kişi İbrahim (a.s.) olacaktır. Dikkat edin! Ümmetimden bir takım adamlar getirilecek, bunlardan solun (yani kitabı sol tarafından verilen) adamları yakalanacak. Ben diyeceğim ki; Bunlar benim arkadaşlarım. Denilecek ki; Senden sonra bunların neler yapığını bilmiyorsun. Ben salih kullarının dediği gibi “Onların iyiliğine şahitlik ederim” diyeceğim. Denilecek ki; “Bunlar sen kendilerinden ayrıldıktan sonra, topukları üzerinde gerisin geri giderek mürted olarak yaşadılar.” (Buhari Tefsir 21/2)

48. Ayette yeryüzü arz için cennet arzı, kutsal topraklar ya da mutlak yeryüzü gibi anlamlar verilmiştir. Çünkü yeryüzünde tarih boyunca salih olan ve olmayan toplumların hakim oldukları bilinmektedir. (Zümer 39/74 Hraf 7/ 137)

İbni Haldun'un da dediği gibi milletler doğar, büyür, ölürler. Bir toplum zulüm ve haksızlıklarla yaşama ve ayakta durma yeteneğini kaybederse, Cenab-ı Hak onun yerine yeni ve daha sağlıklı bir toplum getirir. Kısacası zulüm uzun ömürlü olmaz, onun yerini hak ve adalet alır.

Müfessirlerin büyük çoğunluğuna göre de salih kullardan maksat Hz. Muhammed(sav)'in ümmetidir demişlerdir.

107. Ayette Hz. Muhammed(sav) insanların ve cinlerin Peygamberidir. Sıdk, emanet, fetanet, tebliğ, ismet, sıfatları yanında beş sıfatın daha sahibidir. Tebuk yolculuğu sırasında açıkladığı bu ek sıfatlar şunlardır;

1. Alemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

2. Yeryüzü bu ümmete mescit kılınmıştır.

3. Ganimetler bu ümmete helal kılınmıştır.

4. Şefaat makamı verilmiştir.

5. Bir aylık mesafede bulunan düşmanın kalbine korku salınmakla yardım olunmuştur.