Böylece biz her kentin ileri gelenlerini oranın suçluları yaptık ki; orada tuzak kursunlar. Halbuki onlar sadece kendilerine tuzak kuruyorlar. Fakat farkında değildirler. 123 (Enam)

 

Yine daha önceki ayetlerde açıklandığı gibi, her kentin ileri gelenleri; gururda, kibirde, hilede ısrarlı, Allah'a iman etmeme hususunda da kararlı. (Biz yaratıcı olduğumuza göre) Bu ısrar ve kararların sonucunda biz onların isteklerini yerine getirip fiillerini yarattık ve o beldelerin suçluları oldular. Yine kendi iradeleriyle o mevkiyi seçtiler. Yaratma fiilini Allah olarak ben yaptığım için, o beldenin suçlularını biz yaptık, orada tuzak kurmalarına fırsat verdik diyor. Yoksa Cenab-ı Hak bir işi karar verse düzenbazlara fırsat vermez ki; bu Allah'ın şanına da yakışmaz. Çünkü Allah mazlumların yanındadır. Zalimlerin değil, sonuçta onlar kendi iradeleriyle zalim olmayı seçtikleri için -ki Rabb olarak ben müdehale etmem. Kul ne isterse onu yaratırım diyor Cenab-ı Hak- Benim yaratmam sonucu onlar kendi kendilerinin zalimi oldular. Fakat farkında değildirler demektedir.

Cenab-ı Hak; kar ve kazancı tesbit edebilmek için:

Ezel=ruhlar dünyası, mevcut dünya=imtihan, ahiret=cennet, cehennem. Bu üç sacayağını kavrarsak ayetlerin anlamını daha iyi çözeriz. Bütünü, (tümü) kavramak zorundayız. Bir tanesini ele alırsak, boğuluruz. Çünkü Allah'ın muhatap aldığı insanlık, içinde bulunduğunuz bu dünyadadır. Allah hem ezeldekini hem ebet (ahiret)'teki olay ve kavramları sunuyor. Onun için de, insanlığın içinden, akıllılara hitap ediyor, düşünmelerini ve akletmelerini vurguluyor. Kur'anın tamamını herkes anlayabilme melekesine sahip olsaydı, insanları ayrı ayrı zekada, ayrı ayrı akılda yaratmazdı.

Daha sonraki ayetlerde gelecek. İnsanlar birbirlerini hizmet etsinler diye Allah insanları farklı yaratıyor. Aslolan adaletin sağlanmasıdır. Yoksa sonuç eski deyimle: “ Sen ağa ben ağa ineği kim sağa” olurdu. *

 

 

 

Çardaklı ve çardaksız bağları, bahçeleri, tatları değişik ekin ve hurmaları, zeytin ve narı, birbirine benzer ve benzemez şekilde yaratıp yetiştirmiş olan O'dur. Herbiri mahsul verdiği zaman mahsülünden yiyin ve hasad edildiği günde hakkını, sadakasını verin. 141 (Enam)

 

Ayet-i Kerimesi nazil olduğu zaman, (ki zekat bu ayet'i kerimeyle farz olmuştur.) Ebul Aliye'den gelen bir rivayete göre müslümanlar zekat dışında verdikleri sadakalarla birbirleriyle öğünmeye başladılar. Çok sadaka hususunda birbirleriyle yarış eder oldular.

Bununla beraber İbn Cüreyş'den gelen bir rivayete göre; Sabit İbn Kays İbn Şemmas adlı bir sahabi: Birgün bir hurma kesmiş hurmalarını toplamış. Bugün bana kim gelirse gelsin onlara bu hurmalardan yedireceğim demiş. Herkesi topladığı hurmalardan yedirerek ikramda bulunmuş, akşam olduğunda bir de bakmış ki, kesip de topladığı hurmalar tükenmiş. Kendisine ve ailesine hiç hurma kalmamış. Bunun üzerine Cenab-ı Hak: “Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (Enam) Ayeti kerimesini inzal buyurmuştur.

 

143-144-145-146. Ayetler fikhi mevzulardandır. Bu ayetlerin açıklanmasını fıkıhçılar yapmışlar. Diyebilecek olduğumuz müslümanlara; Leş, akıtılmış kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilmiş hayvan'ın dışındakiler helal.

Bu hayvanlardan darda kalındığında ölmeyecek kadar yenilmesine de cevaz verilir. Peygamberimiz (sav)'de; Leş yiyen yırtıcı hayvan ve pençeli kuşların yenmesini yasaklamıştır.

146. Ayet de, kendisinden faydalanılan bütün tırnaklı hayvanların yasak olduğuna, sığır ve koyunların da iç yağlarının yahudilere haram olduğuna delalet etmektedir. İç yağlarının yasak olması İsrailoğullarının bazı yaptığı şeylerden dolayıdır. İslam'a girildiği taktirde de o da kalkmış, sadece yukarıda belirttiğimiz Peygamberimiz (sav)'in yasağıyla birlikte 4+2=6 şeyin (leş-akıtılmış kan-domuz eti-Allah'tan başkası adına kesilmiş hayvan, leş yiyen yırtıcı hayvan ve leş yiyen pençeli kuşlar.) haram olduğu tespit edilip bunun dışında kalanlar helaldir.

Ayrıca midenin almadığı pis kabul edilen şeyler de kişinin kendisinin kararıdır. Hiçkimse ben sevmiyorum diye helali haram kılamaz, kendisi yemeyebilir. Nitekim bu görüşümüzü teyit eden Peygamberimiz (s.a.v)'in kertenkeleyle ilgili hadisleri mevcuttur. Kelerden kendisi tiksindiği için yemediğini beyan etmiş. Ashabın yemesini izin vermiştir. Onun için müslümanlara yasaklanan yukarıda saydığımız 6 şeydir. Diğerleri helaldir. Tiksinti duyuyorsan mekruhtur diye düşünüyorum. *

 

 

Deki: Gelin, üzerinize Rabb'inizin neleri haram ettiğini ben okuyayım. O'na hiçbir şeyi ortak yapmayın, ana ve babaya iyilik edin. Fakirlik endişesiyle çocuğunuzu öldürmeyin. Kötülüklerin açığını da, gizlisine de yaklaşmayın. Bir hak olmadıkça Allah'ın haram ettiği cana kıymayın. İşte Allah size, aklınızı, başınızı alasınız diye bunları emretti. 151

Yetimin malına, rüştüne erinceye kadar, o en güzel olanından başka bir suretle yaklaşmayın. Ölçüyü tartıyı tam ve doğru tartın. Biz bir kimseyi gücünün yettiğinden başkasını teklif etmeyiz. Söz söylediğiniz vakit hısım (akraba) dahi olsa adaleti gözetin. Allah'ın ahdini (verdiğiniz sözü) yerine getirin. İşte (Allah) size iyice düşünesiniz diye bunları emretti. 152

Şüphesiz ki bu; benim dosdoğru yolumdur. O halde O'na uyun. (başka aykırı) yollara tabi olmayın. Sonra sizi O'nun (Allah'ın) yolundan ayırır. İşte Allah size bunları emretti ki kötülüklerden sakınasınız. 153 (Enam)

 

Rabb'inizin koyduğu bu sınırlar kendi üzerinize sizin koyduklarınız değildir. Rabb'inizin getirdiği sınırlamalar, insan hayatının düzeni için Allah'ın belirlediği çizgilerdir ve bunlar ilahi kanunların esas temelini oluşturagelmiştir.

 

Şirk Koşmanın Esasları

1. İlah olarak Allah'tan başka birşeyi kabul ederse: Hristiyanların üçlemesi, müşriklerin meleklere Allah'ın kızları demeleri gibi.

2. Her bakımdan kapsam ve kuşatıcılığıyla yalnızca Allah'a ait olan sıfatları bir başka şeye daha verirse: Söz gelimi gaibten haber vermek, herşeyi duyduğuna, kusur ve zayıflıktan uzak, haşa Allah gibi yanılmaz olduğuna inanırsa.

3. Güç ve kudretinde Allah'a bir ortak daha tanırsa: Sözgelimi Allah'tan başka bir kimsein yarar veya zarar verebileceğine, ihtiyaçlarını giderip yardım edebileceğini, insan hayatı için kanun koyabileceğine inanan.

4. Hakları konusunda Allah'a bir başka ortak daha tanırsa: Sözgelimi huzurunda insanın elleri bağlı ayakta durması. Eğilip secdeye varması. Bir kimse adına adakta bulunması. Sıkıntı ve güçlüklerin giderilmesi için kişiye yalvarması gibi.

Sevgi, korku, tapma, yalvarma, eğilme, secde etme, yüceltme, şükür vs. bütün bunlar. Allah içindir. Bu hasletleri insanlara yapan insan şirke girer.

151'den 153. Ayete kadar olan bölüm İbn-i Abbas'tan rivayetle bütün dinlerde mevcut ve bütün insanlığın ortak hükümleri olan kurallar bütünüdür. Bunlara vesaya-yı aşere 10 emir yahut 10 vasiyet denir. Bu emirler

1. Allah'a şirk koşmamak

2. Anaya babaya iyilik etmek

3. Fakirlik korkusuyla çocukları öldürmemek (kürtaj)

4. Açık veya gizli zina etmemek.

5. Haksız yere adam öldürmemek. (cana kıymamak)

6. Yetimin malını gasp etmemek.

7. Ölçüde tartıda hile yapmamak

8. Gücünün üstünde iş yapmamak. (gücü yettiği kadar yapmak)

9. Konuşulduğunda hısım dahi olsa, adaletli olmak (leh ve aleyhte)

10. Allah'a karşı verilmiş olan sözü yerine getirmek.

a. İnsanın Allah'la yaptığı anlaşmayı kişi ancak kendisi bilir.

b. Kişinin Allah adı anılarak bir başkasıyla yaptığı geri dönülmez sözleşme.

c. Kişi doğduktan sonra, kendisine verilen doğuştan getirdiği hasletler (zeka, akıl, duygu vs.) ve karakterlerinin sorumluluğu; (topluma karşı, kendisine karşı, ailesine karşı.)

Ahmet Bin Hambel ......... Cabir'den rivayet edilen bir hadiste Cabir derki: “Biz birgün Peygamber (s.a.v.)'in yanında otururken O önüne bir çizgi çizdi ve bu Allah yoludur buyurdu. Bunun soluna ve sağına birer çizgi çizerek toplam iki çizgi daha çizdi. Bu da şeytanın yollarıdır buyurdu. Sonra elini orta çizgiye koyarak şu ayeti okudu.

“Şüphesiz ki (emrettiğim) bu (yol) benim dosdoğru yolumdur. O halde O'na uyun. (başka aykırı) yollara tabi olmayın. Sonra sizi O'nun (Allah'ın) yolundan ayırır. İşte Allah size bunları emretti ki kötülüklerden sakınasınız.”

Bu ayetlerde insanlık için ibret alınacak çok güzel kural ve öğütler var. Bugün değişmeyen evrensel değerler dediğimiz 10 kural, insanlık var olduğundan bu yana devam etmektedir. Bu kurallar geçerliliğini yitirdiği gün, en iyisini Allah bilir ama herhalde kıyamet kopacaktır.

Batı toplumlarıyla müslüman toplumları kıyasladığımızda cemiyetleri ayakta tutan toplumsal kurallardan 7. ve 8. maddeler maalesef İslam toplumlarında hemen hemen kalmamıştır. Batı toplumlarında ise bu kuralların müeyyideleri çok sert ve katıdır. Örneğin Batı toplumunda mecburi olarak 8 saatin üstünde işçi çalıştıramazsın. Ölçü ve tartıda çok hassastırlar. En ufak bir hata mallarının ve üretmiş olduğu ürünlerin bedavaya gitmesine sebep olabilir. İslam toplumunda ise hala ölçüde ve tartıda hile vardır. Ölçüler ve tartılar denk değildir, ürünler hatalıdır. (Tabiki istisnalar kaideyi bozmaz.) Geleneksel kural şudur: “Bu kadarcık hata kadı kızında da olur.” Bizi ekonomik olarak geri bırakan bu mantıktır, kanun çözüm değildir. Çünkü kanunu uygulayan insandır. İnsan bozuksa heryere kurallar yığını haline getirsen, her köşeye bir levha diksen, sonuç yine hüsrandır.

Sadece Türkiye'deki müslümanlardan kıyaslama yapacak olsak, genelde taabi olunan mezheb Hanefidir. Taabi olduğumuz ve örnek aldığımız mezheb imamımız, İmam-ı Azam Ebu Hanife'den ticaretle ilgili (Ki o çok iyi bir tacirdi) bir örnek sunalım ve kendimizi ona göre değerlendirelim. Büyük imam bir gün satacak olduğu kumaşların içinden bir kısmının hatalı olduğunu görür. Kumaşı satar. Yanındaki çalışan elemanına da tembih eder: “ Ben falan yere gideceğim kumaş sattığım falanca gelirse ona kumaşları ver. Şu kumaşların da şu kusuru var, biraz düşük fiattan teklif et kabul ederse parasını alıp verirsin. Kabul etmezse sağlamlarını ver, parasını al der. Ne yazık ki kumaşları teslim edecek eleman malların kusurunu söylemeyi unutur, hepsini sağlam malmış gibi satar ve parasını alır. İmam-ı Azam geldiğinde yanında çalıştırdığı eleman durumu kendisine anlatır. O büyük imam, elemanına kumaşları sattığı adamı bulması için gönderir. Arar, arar bulamaz. Sonuçta İmam-ı Azam kumaşın kusuru müşteriye bildirilmediği için sadece kusurlu malların değil, sağlam malların ücretini de haram olur korkusuyla komple tasadduk eder.(Toplumları ayakta tutan da bu mantıktır.) Şimdi ey kendilerini İmam-ı Azam Ebu Hanife'yi taklit ettiklerini iddia edenler veya ona tabi olduğunu söyleyenler! O'nun davranışı nerede, sizin davranışınız nerede. O kadar alışveriş yapıyoruz, kim kusurunu söyleyerek malını müşteriye satıyor. Herkes kendisini teste tabi tutmalı. *

 

 

 

Dinlerini, parça parça edenler, ayrı ayrı fırka olanlar (yok mu?) Sen hiçbir şekilde onlardan değilsin. Onların işi (cezası) ancak Allah'a aittir. Sonra o ne yapıyordu, kendilerine haber verecektir. 159

Kim (Allah'a) bir iyilikle, güzellikle gelirse işte ona bunun on katı. Kim de bir kötülükle gelirse bu o miktardan başkasıyla cezalanmaz. Onlar haksızlığa uğratılmazlar. 160 (Enam)

 

159. Ayet İbni Abbas'tan rivayetle şöyle denmiştir. Hz. Muhammed (s.a.v), peygamber olarak gönderilmezden önce yahudi ve hristiyanlar aralarında ihtilaf edip, bölük bölük oldular. Bundan sonra Hz. Muhammed (s.a.v.) peygamber olarak gönderilince Allah'ü Teala onların yeryüzündeki durumunu haber vermek üzere bu ayeti kerimeyi inzal buyurdu. Bu ayette daha önce peygamberlerin getirdikleri dinlere kendi heva ve heveslerine uyarak tahrifatlar yaptılar, ve bölük pörçük oldular, diye örnek göstererek hem müşriklere bir uyarı, hem de yeni imana gelmiş müslümanlara bir öğüttür. Onlar parça parça oldukları için ayrılığa düştüler. Siz müslümanlar olarak sakın öyle yapmayın, onlar gibi olmayın, sürekli dayanışma içinde bulunarak birlik ve bütünlük oluşturun! Denmekte Peygamberimiz (sav)'e de sen onlardan değilsin demekle O'nu rahatlatmaktadır.

21. Yüzyılın İslam dünyası bu ayeti, tekrar tekrar okuyarak ve kendilerini sorgulayarak, mevcut konumlarını test etmelidirler. Kusuru başkalarında değil kendilerinde aramalıdırlar. Bugünkü dünyada ayetin muhatabları ayetlerin gereğini yerine getirerek birlik olmuşlar. (yanlış inansalar da) Birlik olması gereken ve öğütlenen İslam dünyası ise çeşitli fırkalara ayrılarak parçalanmışlar. Ayetin sonunda “ Onların işi (cezası) Allah'a aittir.” Buyruluyor. Yandı İslam dünyası!!! Allah sonumuzu hayreylesin.

160. Ayette ise Kasas Suresi'ndeki ayete benzemekle beraber “Kim bir iyilik işlerse ona ondan daha hayırlısı vardır. Kim bir iyilik ederse ona onun on katı vardır.” demekle iyiliğe teşvik, yani yapılan iyilik ve güzellikler on misli sevap getirir. Kötülüklere ise aynıyla mukabele edilir, cezalandırılır. Bu ayet bile Cenab-ı Hak'kın kullarını ne kadar çok sevdiğini onları azaplandırmamak için son derece bonker davrandığının merhametinden merhamet verdiğinin açık delilidir. *

 

 

Mukatil derki: Kureyş kafirleri Hz. Peygamber (s.a.v.)'e “Bu işten vazgeç ve eski atalarının dinine dön. Bundan dolayı eğer dünyada ve ahirette başına bir şey, bir yük gelecek olursa biz bunun için sana kefiliz” demişler.

El-Velid İbn-i Muğira'da Peygamberimiz(sav)'e, bu din gelecekse bana gelecekti. Çünkü geçmişi en iyi ben biliyorum. Onun için benim yoluma tabi olun, sizin de yüklerinizi eğer varsa yükleneceğiniz günahları ben yüklenip, taşıyayım demesi üzerine:

Deki: Ben Allah'tan başka bir Rabb'mi arayacağım. Halbuki O herşeyin Rabb'idir. Herkes ne kazanırsa kendi aleyhinedir. Yük yüklenen kimse başkasının yükünü taşımaz. Sonunda dönüşünüz Rabb'inizedir. Ve o ayrılığa düşmekte olduklarınızı size haber verecektir. 164 (Enam)

Ayet-i Kerimesi'ni Cenab-ı Hak inzal buyurdu. *

 

 

 

O sizi yerin halifeleri yapan size verdiği şeylerden sizi imtihana çekmek için kiminizi derecelerle, kiminizin üstüne çıkarandır. Şüphe yok ki Rabb'in cezası pek çabuk olandır. Ve muhakkak ki O hakkıyla, yargılayıcı hakkıyla esirgeyicidir. 165 (Enam)

 

Bu ayette üç gerçek ortaya çıkmaktadır.

Kainattaki herşey Allah'a aittir. Tüm insanlar da Allah'ın pekçok şeyini kendilerine emanet etmesi ve bunları kullanacak güç ve yetenek vermesi anlamında yeryüzünde kendilerinden önceki varlıkların halifeleridir.

Emanetlerle ilgili olarak Allah yeryüzünün halifeleri olan insanı farklı mertebeler vermiş ve bazılarını ise başkalarından daha iyi çalışabilme kapasitesiyle donatmıştır. Buna paralel olarak onun insanlara verdiği güç ve yeteneklerde de farklılıklar vardır. O güç ve yetenek yüzünden bazılarını bazılarından daha üstün kılmıştır. Herkesin verilen yeteneğe göre de sorumluluğu vardır. İki farklı yetenekli insan eşit değildir. Ancak aralarında adalet tecelli edecektir.

Dünyada da tek tek her insanın verilen emanete nasıl davrandığı , emanet çerçevesinde bu verilen şeylerden ne ölçüde yararlanabildiği güç ve yeteneklerini nasıl kullandığı eksiksiz olarak kaydedilmektedir. Bu deneme ve imtihan sonucu kişinin ahiretteki mertebesi belirlenecektir.Yani Ahirette sana niye zengin olmadın, niye belli ve yüksek mevkiler elde etmedin diye değil, bulunduğun konumun gereğini yerine getirdin mi? diye sorulacaktır.

Burada bir hususu dikkat çekmek istiyorum: Dikkat edilirse Allah, ayette “Yerin halifeleri” buyuruyor. Kendisinin değil. Fakat İslam dünyası asırlarca yerin halifeliği olan oranın kullanma hakkını, “Allah'ın halifesi” olarak algılamıştır. Peygamberimiz(sav) bile Allah'ın halifesi olmamasına rağmen, Allah adına yeryüzünü hükmetmeye kalkmışlardır. Ayrı bir halifelik makamı oluşturmuşlar ve bunun bedelini çok ağır ödemişlerdir. Ne yazıkki, ayeti kerimede bildirilen “Şüphe yokki Rabb'in cezası çok çabuk olandır.” hükmü tam tecelli etmiştir. Halifelik makamı Osmanlı'ya Yavuz Sultan Selim'le gelmiş.(1517) Ondan sonraki tarihi süreç; eşitlenen batı medeniyeti ile osmanlı medeniyetinin kırılma noktasıdır. Terazinin kefesi batı için ağır, osmanlı için hafiflemeye başlamıştır. İktisadi ve ticari anlamda kırılma noktası ise (1535) Fıransız ilişkileri ve ilk kapitülasyonlardır. Detaylı olarak tarihi derinliklere inilip incelendiğinde olay kendiliğinden anlaşılacaktır.*

+++

 

 

 

 

SAFFAT SURESİ

 

Hiç şüphesiz biz dünya göğünü (galaksisini) çekici bir süsle, yıldızlarla süsleyip donattık. 6

Ve (orayı göğü) itaatten çıkmış her azgın şeytandan koruduk. 7

Ki onlar, Mele-i Alaya kulak verip dinleyemezler. Ve onlar her yandan kovulup atılırlar (o bölgelerden) uzaklaştırılırlar. O'nlar için kesintisiz bir azap vardır. 8-9 (Saffat)

Burada “yakın gök” ifadesi ile gözlerimizle görebilmenin mümkün olduğu uzaya işaret edilmektedir. Nitekim gözlerimizle göremediğimiz, kendi galaksimizin dışında bilemediğimiz semalar mevcuttur.

Sema sadece herkesin gördüğü uzay değildir. Belirli bir takım sınırları vardır. Hiçbir asi şeytan (bunlar insanlar da olabilir.) O sınırları aşamaz. Her yıldız ve gezegen kendi ekseni etrafında döner ve kendi yolu dışına çıkamaz. Onların yollarına da başka şey giremez. Görünüş itibariyle uzay boş bir alan gibi gözükmektedir ama bizim çıplak gözle göremediğimiz cisim ve nesnelerle doludur. Sınırları da kesin hatlarla çizilmiştir. İnsanların yaptıkları setler duvarlar onun yanında hiç kalır. İnsanoğlunun aya çıkabilmek için ne kadar güçlükle karşılaştığı bilinmektedir. Dolayısıyla aynı güçlükler yeryüzündeki diğer mahluklar için de geçerlidir. Yani şeytanlaşmış cinlerin ve insanların Alem-i Bala'ya çıkmasının mümkün olmadığının, bizim galaksimizin iman etmiş meleklerle Allah tarafından koruma altına alındığının delilidir bu ayetler.

Yalnız şunu da ifade etmek gerekir ki; gökteki ahengin, yerdeki maddeleri oluşturan 106 elementin yapısında da mevcut olduğu bilim adamlarınca tespit edilmiştir. Atom incelendiğinde bu görülecektir.

Ne yazık ki insanoğlu maddenin en küçük nüvesi olan atomun parçalandığında enerjiye dönüştüğünü günlük hayatta kullandıkları atom bombalarıyla bunların ispat edildiğini, bu durumu sağır sultanın bile bildiği halde maddenin yok olacağının ispatlandığı bilim adamlarınca da tespit edildiği halde, hala dünyada ateist insanların olmasına şaşıyorum. İnsan varolanın yok olduğunu (yani nesnel olarak) görüyor. Bunu da zaten Allah istemese yapamaz da. (yaratmasa demek istedim.) Fakat yok olan alemde veya atmosferde bağımsız olan enerjiyi tekrar madde haline dönüştüremiyor. Bu alemi yaratan Allah yok etmesini de bilir, yaratmasını da, O'nun dilemesi. Senin hidrojen bombanın veya atam bombanın patlamasından daha kısadır. Onun ol demesi zamanla ifade edilemez. *

 

 

Yalnız meleklerin konuşmalarından bir söz kapan (çalacak olan) olursa onu da delip geçen yakıcı bir alev izler. (ve onu yok eder) 10

Şimdi onlara sor (mekkeli müşriklere): Yaratılış bakımından kendileri mi daha güçlü, yoksa bizim yarattıklarımız mı? Gerçekten biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık. 11 (Saffat)

 

Cenab-ı Hak şeytanlardan, cinlerden veye insanlardan, yarattığımız galaksiyi, yıldız, gezegen veya diğer ahenkle devam eden maddeler arasındaki kural ve kaideleri bozacak ve o nurani varlıklardan onların (yani meleklerin) kendi aralarında benim iznimle iletişim kurduklarını (konuşma veya sözlerden) dinleyip dengeyi bozacak olanları delici bir alev takip eder ve onları yok eder demektedir. Hülasa Cenab-ı Hak; Ben'im irademin dışında devam eden gökteki ahengi kimseye bozdurmayız diye meydan okumaktadır. Mekkeli müşriklere gizli ima ile de kolaysa bir deneyin denmektedir.

Günümüz insanlarının bilhassa bilim adamlarının alacağı büyük dersler var. Aslında bu ayetler genişçe ilmi olarak tefsir edilebilir ama bu benim değil, bilim adamlarının işi.

11. Ayette ise yine Cenab-ı Hak; müşriklere meydan okuyor. Bunun yanında bütün inanmamış, kural tanımıyan insanlara da. Şöyle ki:

Cenab-ı Hak müşriklerin şahsında insanlık için Peygamberimiz (sav)'e onlara sor diyor. Gök denilen yıldızlar, gezegenler kendi aralarında düzenli olarak devam eden ahengli galaksiniz (benim de meleklerle koruma altına aldığım)mı daha güçlü, yoksa siz mi?

Halbuki sizi de biz yapışkan balçık bir çamurdan yarattık. Siz de sinek gibi insanlarsınız, zayıf ve acizsiniz, kendinizi birşey sanıyorsunuz. Halbuki sizi de biz yarattık, o halde neyinize güvenip de iman etmiyorsunuz? diye korkutup uyarıda bulunuyor.

Hakikaten insan ne kadar nankör. Canlı olarak sadece kendi yaratılışını baksa, kitap olarak Kur'anın bütününü demiyorum. Sadece Fatiha suresini incelese “El hamdü lillehi rabbil alemin” olan birinci ayette boğulur kalır, daha ileriye geçemez. Alemi incelemekten sıra başka şeye gelmez, ömrü yetmez, teslim olur. Bunun sonucu hem Allah'a, hem Peygamberimiz (s.a.v.)'e, hem de Kur'ana iman eder, sapıklıktan kurtulur. İnsanlar arasında adaletle hükmedilmesi için bilim adamı olarak kendini feda eder. (Belki de böyleleri vardır da biz bilmiyoruzdur. En iyisini Allah bilir.) *

 

 

(Naim Cennetinde) ve yanlarında bakışlarını, yalnızca eşlerine çevirmiş iri gözlü kadınlar vardır. (kendisi, eşi ve kız çocuk) 48

Sanki onlar saklı bir yumurta gibi 49 (Saffat)

 

İri gözlü kızlar; buluğa ermeden ölmüş olan. Anne ve babaları ise, cennete girmediği için aynı (öldüğü) yaşta bırakılarak cennete huri olarak gönderilmeleri ihtimal dahilinde olanlardır. Çünkü erkek çocuklar öldüğü yaşta kalarak cennette huddam olarak hizmet edecekler. Bu kızlar da erkekler gibi pekala hizmet edebilirler. En doğrusunu Allah bilir.

“Onlar gizli ve saklı yumurtalar gibidir”.

Bu ayet müfessirler tarafından çeşitli şekillerde yorumlanmış fakat Ümmü Seleme'den rivayate göre Resulullah (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurmuştur. “Bunlar yumurtanın kabuğu ile içi arasındaki zar kadar nazik ve yumuşak olacaklardır.”

NOT: 48. Ayette bir görüşe göre

Cennette olan kişi

Yanında eşi

Eşinize bakan kız çocuğu

Diğer görüşlere göre ise kendisi ve hanımıdır. *

 

 

 

62. Ayette; (Cenab-ı Hak müminlere soruyor) “ Nasıl böyle bir konaklama mı daha hayırlı. Yoksa ZAKKUM ağacı mı?”diyerek aşağıdaki ayetlerde zakkum ağacını tanıtıyor.

Doğrusu biz, onu kafirler için bir fitne (bir imtihan konusu) kıldık. 63

Şüphesiz Zakkum çılgınca yanan ateşin dibinden bitip çıkandır. 64

Onun tomurcukları şeytanın başlıkları gibidir. 65

Artık hiç tartışmasın onlar ondan yiyecekler. Böylelikle karınlarını ondan (zakkumdan)dolduracaklar. 66

Sonra kendileri için onun üzerinde kaynar su karıştırılmış bir içkileri de vardır. 67

Sonra onların dönecekleri yer, elbette çılgınca yanan ateştir. 68 (Saffat)

 

Zakkum, bir ağaç cinsidir. Tihame bölgesinde bulunur ve tadı çok acıdır. Kokusu da çok kötüdür. Dallarını koparan kimselerin ellerine ve bedenine ağaçtan çıkan sıvı bulaştığı taktirde, o kimse bir çeşit deri hastalığına yakalanır.

Bu ağacın Hindistan'da “Tor” diye bilinen ağaçla aynı olması muhtemeldir denilmektedir. Burada zakkum tomurcuklarının şeytanın kafasına benzetilmesi bir teşbihtir. İnsanların anlaması bakımından, tıpkı güzel bir kızın periye, çirkin bir kadının cadıya, yada nurani bir yüze sahip kişinin meleğe benzetilmesi gibi.

Yine bu ayetlerden cehennem halkının açlık ve susuzluktan kıvrandıklarında Zakkum ağaçlarının ve kaynar su akan çeşme yahut pınarların bulunduğu bir yere götürelecekleri; orada zakkumdan yedirilip kaynar sudan da içirildikten sonra tekrar geriye döndürelecekleri anlaşılmaktadır.

Bu ayetlerin geneline bakıldığında müminleri, cennetle-cehennemi kıyaslattırıp, imanlarını güçlendirip, cennetten alıkoyacak fiil ve davranışlarda bulunmamalarını sağlamak. Müşrikler için ise cehennem ve zakkumla korkutup cennetin güzelliklerini teşvik ederek imana gelmelerini sağlamaktır. *

 

 

(İbrahim) Rabb'im, bana salihlerden (olan bir çocuk) armağan et. 100

Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik. 101

Böylece (çocuk) onun yanında koşabilecek çağa erişince (ibrahim ona) “oğlum” dedi. “Gerçekten ben seni rüyamda boğazlıyorken görüyorum . Bir bak sen ne düşünüyorsun. (Oğlu İsmail) dedi ki: Babacığım emrolunduğun şeyi yap, İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın. 102

Sonunda ikisi de (Allah'ın emrine ve taktirine) teslim olup (babası, İsmail'i kurban etmek için) onu yüzükoyun yatırdı. 103

Biz O'na: “Ey İbrahim!” diye seslendik. 104

Gerçekten sen rüyayı doğruladın, hiç şüphesiz biz ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. 105

Doğrusu bu apaçık bir imtihandı. 106 (Saffat)

 

Burada yüce Allah Hz. İbrahim'e “Ey İbrahim! Biz sana rüyanda oğlunu kurban ettiğini değil, kurban etmek üzere iken göstermiştik ve sen onu kesmek için hazırlandığında rüyan doğrulandı. Zaten asıl maksatta buydu. Sonuçta sen sadakatini ispatlamak suretiyle imtihanı başarıyla geçtin. Biz ihsanda bulunanları ise böyle mükafatlandırırız.

Onu sıkıntı ve çilelerden geçirmek suretiyle imtihan eder, tereddütleri varsa giderir ve böylece derecelerini yükseltiriz. İşte sen de oğlun İsmail'i kurban etmeyi göze aldığında hem oğlunu kurtardık. Hem de derecenizi yükselttik.

Yani maksat senin oğlunun canını almak değildi. Maksat oğlun İsmail'in ihlas, halis, muhlis bir evlat olup olmadığını kontrol etmek. Hem de senin Allah'tan başkasına sevginin akıp akmayacağını kontrol edip ortaya çıkarmaktı. Her ikiniz de imtihanı başarıyla geçtiniz. Maksat hasıl oldu ve sonunda da sana fidye olarak büyük bir (koç) kurbanı verdik. İhsanda bulunduk demektedir. Buradaki amaç İsmail (as) ın kurban edilmesi değil, zoru gösterip hafifi razı etmek ve insanların hayvanlardan faydalanması ve et gıdalarını almaları için bir sebep oluşturmaktır. Yine en doğrusunu Allah bilir. *

 

 

 

 

 

LOKMAN SURESİ

 

Mekke döneminde Nadr İbn Haris ticaret için İran'a gidiyor, oradan acemlerin hikayelerini efsane kitaplarını getirip Kureyş müşriklerini okuyarak şöyle diyordu. Muhammed (s.a.v.) size Ad ve Semud hikayelerini anlatıyor. Ben de Acem ve Rum masallarını (yani Rüstem, İsfendiyor Kisra masallarını) okuyorum, diyerek onları eğlendirir, Kur'anın dinlenmesini engel olurdu. Hatta İslam'a girecek birisini işitince güzel bir şarkıcı olan cariyesini alıp yanına gider; “Buna yedir, içir, şarkı söyleyiver” derdi. Bunun yanında İbn Hatal da sövüp saymayı şarkı haline getiren cariyesini bu amaçla kullanırdı. Bunun üzerine yüce Allah:

 

İnsanlardan kimi de vardır ki; bilmeyerek Allah yolundan saptırmak ve o yolu eğlence yerine tutmak için batıl ve boş lafa müşteri çıkar. İşte küçük düşürücü (oldukları için onlara horlayıcı) bir azap vardır. 6 (Lokman)

Ayet-i Kerimesini inzal buyurmuştur *

 

 

Biz insana ana ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Annesi onu zayıflık üzerine zayıflık çekerek, karnında taşımıştır. Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Ona: Bana (Allah'a) anne ve babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş (yine) banadır. 14 (lokman)

 

Bu ayette geçen çocuğun sütten kesilmesi iki yıl ifadesi, çocuk, mutlaka iki yıl emzirilecek anlamına gelmemektedir. Ülkemizde bu hususta yanlış bir inanış var. Çocuklar mutlaka iki yıl emzirilmeli, bu Allah'ın emridir diye. Burada anlatılmak istenen şudur; süt anneliğin ve süt kardeşliğin oluşabilmesi için çocuğun 2 yaşını geçmemesi gerekir. Bu süre içinde annesi başka bir çocuğu emzirirse, annesine sütoğlu, çocuğun kendisine de sür kardeş olur. Yani sütün insan vücudundaki hücrelere etkisinin iki yıllık süre içinde olabileceğini anlatmak içindir. Üst sınır 2 yıldır. İmam-ı Şafi, İmam-ı Ahmet, İmam-ı Yusuf'a göre bu imamların dışında tedbir olarak İmam-ı Ebu Hanife 2.5 yılı öngörmüştür. İşi sağlama bağlama bakımından.

Bazı cahil kişiler konuyu anlamının dışına çıkarıp, iki yıl mecburiyeti varmış gibi algılamak suretiyle anneyi birçok işkenceye maruz bırakıyorlar. Cenab-ı Hak burada üst sınırı söylemiş, alt sınırı söylememiş. Zaten üst sınırda kendi çocuğunun emzirilmesi şart değildir. Bugün tıb çocuğun sağlıklı olabilmesi için en az 11 ay, en fazla da 2 yıl olarak belirlemiştir. Olağan dışı şartlar hariç olmak kaydıyla İslam'ın indiği dönem göze alınacak olursa bilindiği gibi Mekke ve çevresininde süt annelik müessesesi mevcuttu. Bizim ülkemizde böyle bir örf yok dikkatlerden kaçmamalı.*

 

 

Sa'd Bin Ebi Vakkas'tan rivayet edilmiştir. Sad: “Ben anneme çok iyi davranan biriydim. Müslüman olduğum zaman bana:

Dinini terkedeceksin, yoksa ölünceye kadar ne yiyeceğim ne de içeceğim. Ben ölünce de halk sana “Ey annesinin katili!” diyerek ayıplayacak dedi. Bu söz üzerine günlerce yemeden içmeden bekledi durdu.

Ey anneciğim! Allah'a yemin ederim ki, yüz canım olsaydı ve her biri birer birer çıksaydı yine de dinimi terketmezdim. İstersen ye! İstersen yeme dedim. Annem bu azmimi görünce yemeye başladı.

Bunun üzerine Allah:

 

Eğer onlar seni (ana,baban) hakkında bilgin olmayan birşeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin ve bana yönelen kimsenin yoluna uy. Sonra dönüşünüz banadır. (O zaman) yaptıklarınızı size haber vereceğim. 15 (Lokman)

Ayet-i Kerimesini inzal buyurmuştur.

 

Dikkat edilirse Yüce Allah müşrik anne ve babayla iyi geçinilmesi hususunda bu ayetle tavsiye ediyor. Bu tavsiye müslümanların zayıf olduğu dönemdedir. Güçlü olduğu dönem olan Medine'de ise, ilişkinin devam etmesi tevbe suresinde reddedilir. (Daha sonra gelecek) Bence müthiş bir strateji.

Not: Lokman Suresi'nin Kur'an içinde ayrı bir sure olması ve bu izahını çalıştığımız ayetin bu sure içinde olmasının ayrı bir anlamı vardır. İnsan sağlığı açısından tıbba önem verilmesi hususunda düşünen beyinler için çıkarılacak dersler mevcuttur. Tabi ki emir ve hükümler aklı olanlar içindir. (Üfürükçülere ve onlara inananlara bir uyarıdır.) Yine de en iyi ve doğrusunu Allah bilir. Bu benin kişisel yorumumdur. *

 

 

Lokman'ın oğluna nasihate devamla (Kur'an diliyle)

(Ey oğlum!) insanlara yanağını (yüzünü) çevirip büyüklenme, böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. 18 Yürüyüşünde de orta yolu tut. (Mutedil yürü) Sesinden de (yüksek perdeleri) eksilt (Çok bağırarak konuşma) Çünkü seslerin en çirkin olanı eşşeklerin sesidir. 19 (Lokman)

 

Bu Ayet-i Kerime'ler çok açık dille insanların birey olarak davranış şekillerinin nasıl olması, yürümenin ve konuşmanın kuralları anlatılmaktadır. Kibir ve büyüklük taslayarak, başkalarını küçük görerek yüzünü insanlara çevirme, onlara arkanı dönme, yeryüzünde böbürlenerek kendini överek, gururla, koltuklarını şişirip başkalarından kendini üstün görme. Mal da, mülk de, güzellik de hep bu dünya içindir. Ne oldum değil, ne olacağım diye düşünerek hareket et demektedir. Çünkü Allah böyle kişileri sevmez demekle, bu zihniyetteki kişileri uyarmaktadır. Mutedil olanlara da hareketlerinin doğruluğunu tastik etmektedir.

Bu Ayetin anlamı bazı müfessirlere göre; ne hızlı ne de yavaş yürü, ikisinin ortası bir yol tut. Buradaki anlam ne adım, ne de yürüyüş şeklidir. Hızlı ve yavaş yürümek insan için ahlaken hatalı birşey olmadığı gibi yürümek için konmuş bir kural da yoktur. Bir kimse acelesi varsa hızlı yürür, normal bir dolaşmaya çıkan kimse de yavaş yürür. Bunda bir sakınca yoktur. Mutedil yürüme için bir ölçü bulunsa bile her şahıs ve her zaman için geçerli bir kural değildir. Ayette asıl kastedilen kibirli kibirli yürüyenin ruh halini ıslahtır. Bir kimsenin kibir ve gururu, onun ruh durumunu ve kibrinin sebebini gösteren yürüyüş biçimidir. Adım atışından onun ne maksatla yürüdüğü anlaşılır. “İksid fi meşyike” bu kelimelerin diğer anlamı da böbürlenmeden yürümektir. Yani sözün kısası burada anlatılmak istenen hızlı hızlı veya yavaş yavaş yürüme değildir. Ne böbürlenerek, kibirlenerek burnunu “Kaf Dağı”'nda göstererek, koltuklarını ve omzunu kabartarak yürü, ne de cılız, aciz, omuzları düşük, süklüm püklüm yürü. Her ikisi gibi olma. Normal insanların yürüdüğü gibi orta yolu tutarak mütedilli yürü anlamındadır. Örnek olması bakımından Hz. Ömer (r.a.) gereksiz tevazu göstererek yürüyen, başı önünde, omuzları düşmüş birine “Ey falanca, başını kaldır da öyle yürü. İslam acizlik değildir.” Yine hasta olmadığı halde aciz ve hasta gibi yürüyen birine de: “Ey sefil, dinimizi lekeleme” Benzer bir olaya da Hz. Ayşe validemiz şahit olmuştur. Ayşe validemiz perişan ve bitkin bir vaziyette yürüyen birini görünce. Ona ne olduğunu sordu. Orada bulunanlar: Hz. Ayşe'ye “O Kurra'dan (yani Kur'an'ı okumak, öğretmek

ve ibadetle meşgul kimselerden biri) dendi. Bunun üzerine Hz. Ayşe (r.a.) şöyle dedi: “Hz. Ömer Kurra'ların reisiydi. Fakat o yere sağlam basar, bastıra bastıra konuşurdu. Eğer O, onu görseydi kırbaçlardı” diye buyurmuştur. Aynı hadise Hz. Ömer (r.a.) birbaşka gence hasta mısın? diye sorunca genç: “Hayır” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer kırbacını kaldırarak genci azarladı ve sıhhatli biri gibi yürümesini söyledi. Bütün bunlar gösteriyor ki mutedil, mutevazi yürüyüş zayıflık ve gereksiz huşu gösterisinde bulunan bir yürüyüş değil soylu ve ağırbaşlı bir insanın yürüyüşüdür. Bu ayetler ve açıklamalardan her müslüman üzerine düşen hisseyi ve ibreti almalı diye düşünüyorum. *

 

 

 

Kim nefsini (özünü bütünüyle) Allah'a O'nu görüyor gibi teslim ederse, muhakkak ki o, en sağlam bir kulpa yapışmış olur. Bütün işlerin sonu ancak Allah'a döner. 19

Kim küfrederse onun küfrü (habibim) sana hüzün vermesin. Onların dönüşü ancak bizedir. Biz de (o zaman) onların neler yaptıklarını haber veririz. Şüphe yok ki Allah sinelerde gizli olan şeyleri bile hakkıyla bilendir. 20

And olsun ki onlara (mekkeli müşriklere) gökleri ve yeri kimin yarattığını sorarsan muhakkak “Allah” derler. Sen de El-hamdülillah de, hayır onların çoğu bilmezler. 25 (Lokman)

 

Allah'a güvenen Allah'a inanan Allah'ın muhlis kulu olmaya karar veren bir kişi için artık yanlış yola sevk edileceği hususunda bir tedirginliğe, Allah'a kulluk ettikten, O'nun kurallarını yerine getirdikten sonra, kötü bir akıbetle karşılaşacağı hususunda korkuya kapılmasına gerek yoktur. Çünkü artık onun dayanağı sağlamdır. O'da benim (Allah'tır) denmektedir.

Ey Rasülüm, küfürde ısrar edenler, seni dinlemeyip İslamı reddedenler, bu inkar hususunda karar verenler seni üzmesin. Aslında onlar kendilerine zarar veriyorlar. Onların ne düşündüklerini, neye karar verip uyguladıklarını ve kalplerinden geçenleri biliyoruz. Bizden saklayamazlar.

Yeryüzünde bütün dinler dahil, insanın ve toplumun yaşayışının kuralları dışındaki hadiselerde Allah'a inanma noktasında problem yoktur. İşte Mekke'li müşrikleri de müşrik yapan bireysel ve toplumsal kuralları kendi elleriyle yaptıkları putları isnad edip, onları vasıta kılarak insanlara kendilerinin hükmetme arzu, istek yaptırımından kaynaklanmaktadır.

Bu durum günümüzde de aynı. Bilhassa bizim ülkemizde. Yani Allah'a inanmada o günle bugün arasında bir fark yoktur. İnanmayan ateist dediklerimiz bile bir nüveye bir çekirdeğe ve oluşuma inanmaktadırlar. Onların yaratanı maddenin özüdür. Onlarda yaratanı red etmiyorlar. Kendi kendine olmuş diyorlar. müslümanların inandığı kainatı ihata eden ve onu yaratan Allah, onlarınki küçük bir cevher. Fark ise biz o nüvenin Allah tarafından yaratıldığını inanırız. -Ki öyledir- Onlar ise kendi kendine oluştuğunu söylerler. Bu duruma göre onlar yaratan, (haşa) İnananlar ise yaratılan durumda oluyorlar. Realite de budur. Yeni yeni Allah'a inanmayan insanlar, Yaratan bir gücün, planlayan, dizayn eden bir aklın varlığını kabul etmeye başladılar. Fakat inatlarından bir türlü bu Allah'tır demiyorlar, diyemiyorlar, adına akıllı tasarım diyorlar. Neyse, bu da bir gelişmedir. *

 

 

Mücahit ve İkrime derler ki: Badiye ehlinden biri Hz. Peygamber (s.a.v.)'e gelerek:

“Ey Muhammed! Bana kıyametin ne zaman kopacağını haber ver. Ülkemizde kıtlık var. Bana yağmurun da ne zaman yağacağını haber ver. Karım hamile, bana ne doğuracağını söyle. Bugün ne kazandığımı biliyorum ama yarın ne kazanacağımı bilmiyorum. Nerede doğduğumu biliyorum, nerede öleceğimi bilmiyorum. Bunlardan bir haber ver” dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak:

 

Kıyamet saatinin bilgisi, şüphesiz Allah katındadır. Yağmuru o indirir. Rahimlerde olanı O bilir. Hiçkimse yarın ne kazanacağını bilmez. Ve hiçkimse de hangi yerde öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah bilendir, haberdar olandır. 34 (Lokman)

Ayet-i Kerime'yi inzal buyurdu.

 

Müfessirler bu ayetle ilgili olarak Hz. Ömer (r.a.)'dan bir hadis zikrederler.

Allah Rasulü şöyle buyurmuştur. Gaybın anahtarı beştir.

Kıyametin kopması

Yağmurun yağması

Rahimlerde olacak olanı

Yarının ne olacağını

İnsan nerede öleceğini bilmez. Ancak Allah bilir hadisini nakletmişlerdir.*

+++

 

 

 

 

SEBE SURESİ

 

And olsun biz Davut'a tarafımızdan bir fazl üstünlük verdik. “Ey dağlar onunla birlikte (beni tesbih edip) yankıyla ses verin (dedik). Ve Kuşlara'da (aynısını emrettik) ve O'na demiri yumuşattık. 10 (Sebe)

 

Burada Cenab-ı Hak, Davut (a.s.)'a verdiği sayısız nimetleri hatırlatmaktadır. Davut (a.s.) Beytullahim'de yaşayan Yuda kabilesinden sıradan bir gençti. Filistin'lilere karşı açılan bir savaşta İsrail'in en büyük düşmanı olan Calut'u öldürdü ve birdenbire İsrailoğulları arasındaki değeri yükseldi. Bu olayla birlikte önemi artmaya başladı. Öyleki Talut'un ölümünden sonra ilk önce Hebran'da (bugünkü EL-HALİL) Yuda kralı seçildi. Daha sonrada bütün İsrail kabilelerinin kralı oldu. Kudüs'ü aldı ve orayı İsrail Krallığı'nın başşehri yaptı. Onun liderliğinde tarihte ilk defa sınırları Akabe Körfezi'nden Fırat Nehri'nin batı kıyılarına kadar uzanan, Allah'a ibadet eden bir krallık kurulmuş oldu. Bu nimetlerin yanısıra Allah ona ilim, hikmet, adalet, merhamet ihsan etmişti. (Davut (a.s.) M.Ö. 1000 yıllarında yaşamıştır.)

Aynı ayetin devamında akşam-sabah dağlar onu tesbih ederlerdi, kuşlar da ifadeleri: Davut (a.s.) öyle güzel ve tatlı sese sahiptir ki, onunla Allah'ı zikredip tesbih ettiğinde dağlar onun gibi güzel sesisini yankılandırıyor. Kuşlar da çevresine toplanıyor ve bu manzara çok etkileyici oluyordu. Bu görüş şu hadisle de desteklenmektedir.

Güzel bir sese sahip olan Ebu Musa El Eş'ari (r.a.) Kur'an okurken oradan geçen Peygamberimiz (s.a.v.) ayakta durup, uzun süre onu dinlemiş ve o Kur'an okumayı bitirdiğinde, “Bu adama Davut'un güzel sesinden bir parça verilmiş” buyurmuştur. *

 

 

Geniş zırhlar yap (onları düzenli bir biçime sok) ve hepiniz salih ameller yapın. Gerçekten ben sizin yapmakta olduklarınızı görenim (diye vahyettik) 11 (Sebe)

 

Demirin eritilmesi ilk önce Suriye ve Anadolu'da M.Ö. 2000-1200 yılları arasında yaşayan Hititler uygarlığında gerçekleşmiş ve onlar demiri eritip şekil vermişler. Fakat bunu diğer insanlardan gizledikleri için yaygınlaşmamıştır ve bir sır olarak saklanmıştır. Hükümdar Talut (seul)'dan önce diğer devletlerin, Hititler'e ve Filistinliler'e defalarca savaşlarda yenilmelerinin nedeni demiri kullanmasını bilmediklerindendi.

M.Ö. 1020'de Talut'un Allah'ın emri ile İsrailoğullarına hükümdar olduğunda Davut (a.s.)'da Calut'u öldürüp Talut'un gözüne girdikten sonra 1004-965 yılları arasında sadece Filistin ve Ürdün'ü değil, Suriye'nin bir bölümünü de İsrail Krallığı'na kattı. İşte o zamana kadar Filistin ve Hititler tarafından gizlenmiş olan demirin sırrı açığa çıktı. Ve demirden günlük ucuz eşyalar bile yapılmaya başlandı. Filistin'in güneyinde demir madenleri bakımından zengin bir bölge olan Edom'da yapılan yeni arkeolojik kazılar, demir eritme ve şekil verme işlerinde kullanılan ocakları açığa çıkarmıştır. Davut (a.s.) krallığı ele aldıktan sonra bugünkü teknolojiye uygun modern ocaklarda demirin işlenmesi On-Geber'de yapılan kazılarda ortaya çıkmış, bu hadise Kitab-ı Mukaddes'te de (Davut (a.s.)'ın savaşlarda kullanılmak üzere demiri erittiği ve onu kullanmada usta olduğu) belirtilmektedir. *

 

 

Süleyman için de sabah gidişi bir ay akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgara (boyun eğdirdik) Erimiş bakır (katran) madenini ona sel gibi akıttık. Onun eli altında Rabb'inin izniyle iş görmekte olan bir kısım cinler de vardı. Onlardan kim bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından tattırdık. 12 (Sebe)

Rüzgarın ona boyun eğdirilmesi hususu Allah'ın lütfu ile rüzgarın yönünün hep Süleyman (a.s.)'ın gemilerinin gideceği yöne esmesi-ki o dönemde gemilerin hareket etmesi tamamen rüzgara bağlıydı- anlamına gelir.

Çünkü Hz. Süleyman (a.s.) deniz ticaretiyle uğraşıyordu. Onun ticaret gemileri Kızıl Deniz'den Ezion Geber'den Yemen'e diğer doğu ve güneydoğu ülkelerine gidip geliyor, diğer taraftan TARSİS adı verilen donanması Akdeniz'de batı ülkelerine seyahat ediyordu. Bu seyahatlerin rüzgarın hızıyla çalışan gemilerin ne kadar zamanda batıya ulaşacağı bugünkü teknolojiyle bile kavranabilir. Birer ay mesafe denmesi anlamsız değildir.

Bu ayette de Hz Süleyman (a.s.) zamanında, demirin Davut (a.s.), bakırında Hz. Süleyman (a.s.) ile birlikte geliştiği, bu madenlerden dev kalıplar yapılarak teknolojide kullanıldığı anlaşılmktadır. Ezion ve Geber'deki arkeolojik kazılar bunun delilidir.

Diğer bir rivayette ise: “Bakır madenini ona sel gibi akıttık.” Pasajında (Aynul Katr) kelimesi kullanılmaktadır. Halbuki bu ifadenin kelime anlamı “siyah katran” demektir. Geçmiş yıllarda müfesssirler bu kelimeyi çözemedikleri ve en çok da bakır kullanıldığından bakır madeni olarak tercüme etmişler. Fakat günümüzde daha iyi anlaşılacak ki, burada petrol ifade edilmektedir. El-Kıdran veya Ez-Zaft kelimeleri aynı anlama gelmekte, Nübüvvetten önce arapların bu kelimeleri kullandıklarına da delalet etmektedir .( İzzet Derveze'nin görüşü)

Bence bu ayrıntı çok iyi incelenmelidir. İnsanın aklına İsrailoğullarının elinde (Hz. Süleyman kral iken kullandıkları katran,) petrolün numunesi vardı da, ondan sonra mı dünyada petrol arama çalışmaları ve keşifleri başladı? Bence soru işaretidir. Cenab-ı Hak'kın “Aynul Katr” kelimesini kullanması boşuna değildir. İbrahim Suresi 50. Ayette de “El-Kıdran” ifadesi geçmektedir. “Onların gömlekleri katrandandır. Yüzlerini de ateş bürümektedir.” Akla şu da gelebilir. Demiri hititler bulduğu halde yüzyıllarca gizli tutabildilerse, katranı ve petrolü de adı anılan kavim yüzyıllarca gizli tutabilir. Düşünüp ibret almak gerekir.

Not: Petrolün 19. Yüzyılın son çeyreğinde keşfedilmesine rağmen, ortadoğuda İsrail Devleti'nin kuruluş yıllarına yakın zamanda bulunup geliştirilmesi, herhalde tesadüfi değildir. Ayrıca Yurdumuzun bütün çevresindeki ülkelerde petrol ve doğalgaz bulunduğu halde Anadolumuzda var olduğu halde yok denilip bulunmayışının yine adını zikrettiğim dünya egemeni olan İsrailoğullarının bir uzantısı addedilen siyonizmin planının sonucudur diye düşünüyorum. *

 

 

Ona dilediği şekilde kaleler, heykeller (temasil) havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı. Ey Davut ailesi şükrederek çalışın. Kullarımdan şükretmekte olanlar azdır. 13

(Süleyman'ın) ölümünü kararlaştırdığımız zaman, onun öldüğünü ancak değneğini yemekte olan bir ağaç kurdu gösterdi. (Süleyman) yıkılınca anlaşıldı ki eğer cinler gaybı bilselerdi bu aşağılayıcı azap için de kalıp yaşamazlardı. 14 (Sebe)

 

Bu ayetlerde, Allah'ın Davut ve Süleyman (a.s.)'a olan lütuflarına işaret edilmektedir.

Ayetler ilk olarak dağlara ve kuşlara Davut'a tesbih etmelerini, emretme faziletiyle başlıyor. Ona demiri yumuşatıyor, zırh yapmasını ilham ediyor. Salih ameller yapmasını istiyor, gemilerle gidiş gelişin birer aylık mesafede olduğu bu gemilerin hareket etmesi için rüzgarı emrine veriyor. Petrolü, ya da bakırı çeşitli şekillerde faydalanması için akıtıyor. (Burada en uygun tercüme petroldür, müellif öyle söylüyor.) gerekçe de: Kef suresi 96. Ayetinde “Nihayet o (demir kütleleri)ni bir ateş haline sokunca getirin bana üzerine erimiş zivt dökeyim” diyor. İbrahim Suresi 50. Ayette de “Gömlekleri zifttendir, yüzlerini de ateş kaplamaktadır.” anlamında kullanılıyor. Bu ayetlerdeki ifadeler Arapların nübüvvetten önce her iki anlamı da kullandıklarına delildir.

Cinleri onun emrine veriyor, onun istediği şekilde saraylar, mihraplar ve heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinde sabit kazanlar yapıyorlar. (Bugünkü rafinelerdeki petrol tankları gibi sanki) onlara onun emrine uymalarını emrediyor. Kim de emrini yerine getirmezse, kaçamak yaparsa, şiddetli azapla korkutuluyor. Allah Davut ve Süleyman ailesine kendilerine verdiği nimet ve faziletlere karşı şükretmelerini emrediyor. Şükredenlerin azınlıkta oldukları ifade ediliyor.

Süleyman (a.s.) namazda iken vefat edince, bedeni uzun süre bastonuna dayalı olarak kalmış, cinler onu yaşıyor sandıkları için, önceki ağır ve meşakkatli işleri yapmaya devam etmişler. Baston, bastonu kemiren beyaz karıncanın (termit kurdu) kemirmesiyle kırılmış, cinler O'nun öldüğünü o zamana kadar anlamamışlar ve O yere düştükten sonra öldüğünü farketmişlerdi. Bu cinlerin gaybı bilmediklerine delildir. Eğer cinler Süleyman(as)'ın öldüğünü bilselerdi, ölümünden sonra uzun müddet zor hizmetleri yaparak, aşağılayıcı azaba katlanarak yaşamazlardı.

Davut ve Süleyman (a.s.); Allah'ın emriyle harikulade teknik gelişmelerle kavmini donatıyor. Onlara dünyada yaşanabilecek bütün güzellikleriyle yaşatıyor. Aynı zamanda güçlü ve büyük bir otoriteye sahip olmalarına rağmen kafirler, yine onların davetlerine karşı koyuyorlar, çok azı da şükrediyorlardı.

Davut ve Süleyman (a.s.)'ın siretini anlatan ve bugün okunan Ahd-i Kadim kitaplarında bu suredeki ve ayetlerdeki konulara rastlanmamaktadır. Bundan, başka kitaplarda zikredilmediği anlamı çıkmaz. Çünkü o devirlerde okunup şimdi kaybolmuş olabilir. Bu kıssalardaki önemli hususlar Kur'an'da anlatıldığı gibi, elde dolaşan diğer Ahd-i Kadim kitaplarında beni İsrail ve peygamberlerinin kıssalarına yer verilmemiştir.

Not: Bence mevcut kitaplarda sadece bu bölümlerin olmayışı dikkat çekicidir. Bu bölümler teknolojiyle ilgilidir. İsrailoğulları tarafından gizlenmiş olabilir. Zaten kendileri de 3.000 yıl boyunca gizli yaşamışlardır. Kur'an'ın niye bu kavmi bu kadar sert dille eleştirdiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Amaçları, bildiklerini diğer toplumlara anlatarak Tevrat'ın yayılması değil, onu kendi aralarında bir sır gibi saklamaları sayesinde başka insan topluluklarını hayvan gibi kullanmaya çalışmalarındandır. Tevrat-İncil-Kur'an bu üç kitaba inananları incelediğimiz zaman başta Kur'an'a inanan müslümanlar, sonra İncil'e inanan hristiyan alemi, devletlerin engel olması hariç kitaplarını okutturup insanlığa faydalandırıp inandırmak için bütün kitle iletişim araçlarını kullanarak çalışmalarına rağmen, Yahudilerde (kendi karar verdiklerinin dışında) Tevrat için bu istek ve arzunun olmayışı biraz düşündürücü. *

 

(Sebeliler de bizim verdiğimiz nimetlere şükretmediler.) Ama yüz çevirdiler. Bü yüzden üzerlerine ARİM selini gönderdik. Onların iki bahçesini buruk yemişli, acı meyveli, dikenli ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik. 16

Nankörlük ettiklerinden ötürü onları böyle cezalandırdık. Biz nankörlerden başkasını cezalandırmayız. 17 (Sebe)

 

Sebe halkına Allah, evlerinde rızıklarını temin etmelerini kolaylık sağlamış, bundan dolayı evlerinin sağında ve solunda dizilen güzel bahçeleri vardı. Onların bunlara şükretmeleri gerekiyordu. Fakat nankörlük ettiler. Şükretmesini bilmeyip inkar ettiler.

Allah (c.c.) sünneti gereği, Arim selini göndererek cezalandırdı. Sel bahçelerini harabeye çevirdi. Bunun için çeşitli barajlar, (setler) yaptılar ama bir kere onlar hakkında hüküm verildi. Çünkü nankörlük ettiler. Ne kadar önlem almaya çalıştılarsa da bizim dileğimizle önlem alamadılar. Bu selden sonra bahçelerini çok dikenli, acı meyveli, kötü manzaralı bir nevi meyveli misvak, sidr ve ılgın ağaçları bulunan bahçelere çevirdik.

Çok çeşitli nimetler vermiştik ama onlar bunun kadir kıymetini bilemediler. Allah'a fiil, davranış ve hareketleriyle meydan okudular. Yolculuklarının uzak olmasını, yurtlarını terk etmelerini istediler. Böylece kendilerine zulmedip azabın gelmesini istediler. Bize de cezalandırmak düştü. Kendi istekleri doğrultusunda diye hem müninlere bilgi hem de müşriklere uyarı ve korkutma mevcuttur.

Erim Seli Cahiliye Dönemi'nde söylenen rivayetlerde eski Arapça kitapların üzerine ilave edilen olaylardan biridir. Sel mağduru çoğu yemen kabileleri, Arap Yarımadası'nın kuzeyine doğu sahillerine, Şam ve Irak bölgelerine hicret ettiler. Hicret edenler arasında (Yesrib'e) Medine-i Münevvere'ye yerleşen Evs ve Hazreç, Şam'da devlet kuran Gassaniler, Irak'ta devlet kuran Lahmiyyun, Amman'da devlet kuran Benu Abdulkays bulunmaktadır.

Tarihçiler bu olayın Nebevi Bi'setten yaklaşık dört yüz sene önce gerçekleştiğini tahmin etmektedirler. En iyisini Allah bilir. *

 

 

Ebu Rezin der ki: “Hz. Muhammed (s.a.v.) Rasül olarak gönderilmesinden önce ortaklık yapan iki kişi vardı. Biri Şam'a gidip yerleşirken, biri bulunduğu yerde kalmıştır. Bir müddet Hz. Muhammet(sav) peygamber olarak gönderilince Şam'da bulunan bunu duydu ve arkadaşına mektup yazarak O'na Hz. Peygamber(sav)'in ne yaptığını sordu. Arkadaşı da O'na sadece basit halk tabakasının ve fakirlerin tabi olduğunu yazdı. Şam'daki arkadaşı mektubu alır almaz ticaretini terk edip Mekke'ye arkadaşının yanına geldi ve O'na:

Beni Hz. Muhammed'e götür dedi

Bu zat bazı dini kitaplar okuyan biriydi. Hz. Peygamber(sav)'in huzuruna varınca O'na:

Neye davet ediyorsun diye sordu?

Hz. Peygamber (s.a.v.) de durumu ve davet ettiği şeyi anlattı. Bunun üzerine adam:

Senin Allah'ın elçisi olduğuna şahadet ederim dedi.

Hz. Peygamber (s.a.v.) O'na:

Peki nereden anladın diye sordu.

Hiçbir peygamber gönderilmemiştir ki, ona halkın aşağı tabakası ile fakirleri tabi olmuş olmasın dedi.

Adam gittikten sonra Cenab-ı Hak:

 

Biz hangi ülkeye bir uyarıcı göndermişsek, mutlaka oranın varlıklı şımarmış kimseleri: Biz seninle gönderilen şeyi inkar ediyoruz demişlerdir. 34 (Sebe)

Bu Ayet'i Kerimeyi İnzal buyurdu.

 

Arkasından, giden adama Peygamberimiz(sav) haber göndererek: Allah söylediğin sözü doğrulayan ayeti indirdi diye haber vermelerini istedi.*

+++

 

 

 

 

ZÜMER SURESİ

 

Sizi bir tek candan yarattı. Sonra ondan eşini meydana getirdi ve sizin için davarlardan (deve, öküz, koyun, keçi) sekiz çifti emrinize amade kıldı. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde yaratmadan yaratmaya (aşamadan aşamaya) geçirerek yaratmaktadır. İşte Rabb'iniz budur. Mülk O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur. Nasıl (O'na kulluktan şirke) fikirlerinizle çevriliyorsanız? 6 (Zümer)

 

Sizi Bir tek can olan Hz. Adem (a.s.)'den yarattı.

Sonra Hz. Adem'den eşi Havva'yı yarattı. Artık siz de erkek ve dişi olarak çift oldunuz.

Sizin için davarlardan deve, öküz, koyun, keçi olarak 8 çift yaratarak emrinize amade kıldı.

Sizi annelerinizin karnında (rahimde) içten dışa doğru üç doku olan Adventitia, Miometrium, Endometrium ışık, ısı ve su geçirmez dokularla sizi sağlama alarak üç karanlık içinde yaratmadan yaratmaya devam etmektedir.

İşte Rabbiniz budur. Siz ve sizin geçineceğiniz yeryüzünde, O'ndan başka ilah yoktur. Sizin hayatınızı devam ettireceğiniz mülk de O'nundur. İlah uydursanız bile sadece kendinizi aldatırsınız. Bütün bu delillere rağmen Ban'a iman etmeniz gerektiği halde nasıl başkalarının sözlerine, fiillerine, aldatmaca dünya menfaatlerine kanıp, şeytanın yol göstermesine uyup, kendi kendinize vesvese verip Ben'den döndürülüp aldanıyorsunuz?

Bu ayet hakkında fazla detaylı açıklamayı pek uygun bulmuyorum. Çünkü Kur'an akıllılara hitap etmektedir. 21. Yüzyılın tıbbıyla bugün bu evrimler açıklandığı halde hala bu hususta insanoğlu düşünmüyorsa, denecek bir şey yok. Her şey çok açık. Aklı olupta azıcık zihni melekeye sahip olan insanlar İslam Dini'ni ve Kur'an'ı kabul edip O'nun kaide ve kurallarına uyar. Uymayanlara da Allah ıslah etsin. Ayrıca bu ayetlerde dile getirilen konular En'am 143-144. Ayetlerinde de açıklanmıştır. Tabi ki her ayet motomod aynı değildir, mutlaka farklılıklar vardır. *

 

 

Yoksa o gece saatinde kalkıp da secde ederek ve kıyama durarak gönülden itaat ve (ibadet) eden, ahiretten sakınan ve Rabb'inin rahmetine umut eden (gibi)midir? De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Hiç şüphesiz temiz akıl sahipleri öğüt alıp düşünmektedir” 9 (Zümer)

 

İbn-i Ömer bu Ayet-i Kerime'nin Osman Bin Affan hakkında nazil olduğunu söylemektedir.

İbni Abbas'tan bir rivayete göre ise, Abdullah Bin Mesud, Suheyb, Ammar Bin Yasir, Ebu Huzeyfe'nin kölesi Salim hakkında nazil olduğunu bildirilir.

Bilindiği üzere bu Ayet-i Kerime'de iki sınıf insan ve insan topluluğu karşılaştırılıp kıyaslanmaktadır.

Cahil: Allah'ın ilmini anlamayan, idrak edemeyen kör, her konuda odunum deyip mevcut statikoyu ve bilimi korumaya çalışan kimse

Alim: Bunlar okuma yazma bilmeseler de hakikati görüp anlamışlar ve idrak etmişlerdir. Kainat ilmi bir hakikatin temelidir. Müminler bunu kavramışlar, bunun neticesi de yaratıcı olarak Allah'a ibadet etmektedirler.

Kafirler ne kadar pozitif ilim tahsil ederlerse etsinler o ilimleri Allah'ı bulmaya yaramıyorsa, bu ilim, bilim yeryüzünde bozgunculuk çıkarmada kan dökmede kullanılıyorsa, bilimi bu amaçta kullanan insanların sırtlarına kitap yüklenmiş eşeklerden farkları olamaz.

İşte bu iki zümrenin eşit olması mümkün mü? Elbette değil. İşte bu iki zümrenin dünyada bir araya gelmesi nasıl mümkün değilse ahirette de bir araya gelmeleri kesinlikle mümkün değildir.*

 

 

De ki: “Ey iman eden kullarım, Rabb'inizden korkup sakının. Bu dünyada iyilik etmekte olanlar için bir iyilik vardır. Allah'ın arzı geniştir. Ancak sabredenlere ecirleri hesapsızca ödenir. 9 (Zümer)

 

Bu ayette de Cenab-ı Hak: Ey mümin kullarım! Sadece iman etmekle yetinmeyin, yanısıra Allah'tan korkarak, O'nun emirlerini yerine getirin. Yasak ettiği şeylerden uzak durun. Allah'tan korkarak hayatınızı sürdürün. Onlara (müminlere) bu dünyada ve ahiret dünyasında da güzellikler vardır.

Şayet bir belde, Allah'a itaat eden kimseler için yaşanmayacak hale gelirse, onlar zorluğun ve sorunların daha az olduğu yerlere hicret etsinler. Çünkü Allah'ın arzı geniştir.

Yani onlar Allah yolunda her türlü musibete ve sıkıntıya katlanarak, hak yolunda yürümeye devam ettiler. Bunlara, hicret ederek veya edecek olan öz vatanlarına hasret duyanlar ve duyacak olanlar ile hicret etmeyip, bulundukları yerde musibetlere göğüs gerip imanlarında diretenler de dahildir. Onların ecirleri Allah tarafından mükafatsız bırakılmayacaktır.

Bu ayette açık açık artık zayıf müminlerin işkencelere maruz kalıp dayanamayanların, Habeşistan'a göçlerine izin verilmiştir.

Artık Mekke'de müminler iyi bir potansiyele ulaşıyorlar. Bu ise Mekke müşriklerinin, idarecilerinin zirveden inmeye başlamalarının kırılma noktasıdır. Bundan sonra zulümler olanca gücüyle şiddetlenecektir. Zulüm arttıkça İslam çığ gibi büyüyecektir. *

 

 

Hiç şüphesiz sana biz kitabı (Kur'anı) insanlar için hak olmak üzere indirdik. Artık kim hidayete erişirse bu kendi lehinedir. Kim de saparsa, o da kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların üzerinde vekil değilsin. 41 (Zümer)

 

Bu ayette de Cenab-ı Hak, Kur'an-ı biz yeryüzündeki insanlara bir Hak olarak indirdik. Bu kitap ve emirler onların iyiliği içindir. Kitap'ta , dünyada sapmamaları için, bütün doğru yolları, stratejileri, kuralları gösterdik. Kötülüğü ise sadece haber verdik. Kur'an'daki Hakk'ın dışında kalan inanç akideleri (yani yasaklar) sizi kendi iradenizle sapıklığa götürür. Bu belirlenmiştir. Artık sizi özgür bıraktık. Ne tarafa geçerseniz kendi leh ve aleyhinizedir.

Peygamberimiz (s.a.v.)'e de artık müşrikleri doğru yola götürmek senin görevin değildir. Sen onların avukatı değilsin, onlar sana vekalet de vermediler. Sen sadece tebliğ edip doğru yolu göstereceksin. İnsanların özgür iradelerine müdahale edecek ne gücün ne de yetkin var. Biz bu yetkiyi sana vermedik denmektedir. *

 

 

Allah (ölenin) ölümü zamanında, ölmeyenin de uykusunda ruhlarını alır. Bu senetle hakkında ölümü hükmettiği (ruhu) tutar. Diğerini muayyen bir vakte (eceli gelinceye) kadar salıverir. Şüphe yok ki bunda iyi düşünecek bir kavim için kat'i ibretler vardır. 42 (Zümer)

 

Ayet-i Kerime Allah'ın ölmekte olan ve uyku halinde bulunan canı aldığını belirtiyor. Her iki ölümdeki farklılık, can son eceline varmayarak sahibine geri dönerse uyanıklık halidir. Son eceli gelenin canı ise, sahibine geri dönmezse bu ölümdür. Bütün bunlar Allah'ın düzenlemesi, hikmeti ve kudreti ile olur. Düşünen kimseler için öğütler vardır.

Bu ifadelerle insanlara ölüm ile hayatın aslında bir olduğu anlatılmak isteniyor. Hiç kimsenin gece yatağına yatmasından sonra sabahleyin hayata döneceğine dair bir garantisi yoktur.

Hiç kimse ileride nelerin olacağını, hangi musibetle karşılaşacağını, bir saniye dahi yaşayıp yaşamayacağını bilemez. Bilinmez ki insan uyurken mi, uyanıkken mi, yürürken mi ya da bedenindeki bir hastalık yüzünden mi dışarıdan gelebilecek bir afet dolayısı ile mi ölecek? Allah'ın takdiri karşısında tüm acizliğine rağmen, yine de insan ne kadar aptaldır ki, hala Allah'tan gafil bir halde yaşamaktadır. Yine Allah bu ayetin sonunda düşünmeyi teşvik ediyor. *

 

 

 

İnsana bir zarar dokunduğu zaman, bize dua eder sonra tarafımızdan ona bir nimet ihsan ettiğimiz de der ki: Bu bana kendi bilgim sayesinde verildi. Hayır. Bu bir fitne sana bir denemedir. Ancak onların çoğu bilmiyorlar. 49 (Zümer)

 

İnsanların kendilerine bir zarar dokunduğu zaman üzülürler, yüzlerini ekşitirler sürekli somurtup dururlar. Bu üzüntülerine karşılık Cenab-ı Hak onlara ihsanda bulunur, iyilik eder ve onların üzüldükleri olumsuzlukları giderir. Ondan sonra o kişi bu iyilik bana Allah katındandır demez de, ben bu işte ehil olduğum için aklımla ilmimle olumsuzluklardan kurtulup, nimetleri kendim aldım der. Bu birinci şık.

 

Yine insanlara bir zarar dokunduğu zaman üzülürler ve Allah'a dua ederler. Yarabbi! bu kötülüklerden, olumsuzluklardan, bu sıkıntı ve çilelerden beni kurtar diye. Cenab-ı Hak da duaya icabet eder, sıkıntılarını giderir. Ondan sonra insan şükredeceği halde, Allah bana bu verilen nimetlere layık olduğumu bilmektedir. Çünkü layık olmayıp, yanlış bir inanca sahip olsaydım, bu nimetleri bağışlamazdı der. Hayır! Bütün bu sıkıntılar ve sıkıntılardan sonra verilen nimetler birer denemedir birer imtihandır. Çoğu bunun imtihan olduğunu bilmez buyrulmaktadır. *

 

 

Onlar bilmiyorlar mı ki gerçekten Allah dilediğine rızkı genişletip yayar ve dilediğine kısar da. Şüphesiz bunda iman etmekte olan bir kavim için gerçekten ayetler (deliller) vardır. 52 (Zümer)

 

Allah'ın rızkı paylaştırma hikmeti sadece kendi bildiği kanunlara bağlıdır. Dolayısıyla rızık insanın kendi yeteneğine ve becerisine bağlı, Allah katında makbuliyetinin veya mağlubiyetinin bir işareti değildir. O tamamen Allah'ın katındandır. Rızık vermem de bir problem yoktur. Herkese ölmeyecek, yaşantısını devam ettirecek kadar rızkı ben veririm. Rızkın genişlemesinde, çoğalmasında irade benimdir demektedir. Cenab-ı Hak, düşünen bir kavim, bir millet ve devlet için bunda ibret alınacak deliller vardır demektedir.

Netice olarak Cenab-ı Hak tarafından kulu için ölmeyecek kadar rızkın verilmesi Kendisine vaciptir.(zorunluluktur) Bunun dışındaki fazlalıklar ise Cenab-ı Hakk'ın kendi isteğine ve dilemesine bağlıdır. Bazı kullarını zengin eder. Bazı kullarını fakir bırakır ki, hem imtihan gerçekleşsin, hem de düzen iyi yürüsün. Buradaki anlatımlarımız maddi malla ilgilidir. Gönül zenginliği ve fakirliği ile ilgili değildir. O farklı bir boyut ve ayrı bir anlatım konusudur. Bu ayetle ilgili değildir. *

 

İbn-i Abbas der ki: Çok sayıda adam öldürmüş, aşırı derecede zinada bulunmuş müşriklerden bazı kimseler Hz. Peygamber (s.a.v.)'e gelerek; senin ve kendisine davet ettiğin İslam Dini güzel bir dindir. Bize geçmişte işlediğimiz bunca cinayetin ve zinanın kefaretinin olup olmadığını haber verseydin dediler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak:

Ey Muhammed! De ki: Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O çok bağışlayan, çok esirgeyendir. 53 (Zümer)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

 

İbn-i Kesir: “Bu ayet, ister kafirlerden isterse başkalarından olsun tüm asileri, tüm günahkarları tevbe etmeye, Allah'a yönelmeye çağırmakta, işledikleri günahlar ne kadar çok olursa olsun, Allah'ın onlardan tevbe edenin tüm günahlarını bağışlayacağını bildirmektedir” demiştir.*

+++

 

 

 

 

MÜMİN SURESİ

 

Ebul Aliye'den rivayet olunmuştur. Aliye der ki: Mümin Suresi 57. Ayet, yahudiler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; yahudiler Deccal'ın -ki bu deccal hristiyan ve müslümanlarca mehdidir- kendilerinden çıkacağını ve onun sayesinde bütün yeryüzüne hakim olacaklarını addia etmişlerdi. İşte onların bu iddiaları üzerine Allah (c.c.):

 

Elbette göklerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Fakat insanların çoğu bilmezler. 57 (Mümin)

 

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurarak Rasulü'ne ve müminlere Deccal'ın fitnesinden Allah'a sığınmasını emretti.

Buhari Müslim ve Tirmizi'nin İbn-i Ömer'den rivayet ettikleri bir hadiste: Rasülullah(sav) insanlara konuşmak için ayağa kalktı. Kendini ehil kılan Allah'a hamd ve sena etti. Sonra Deccal'i zikrederek şöyle buyurdu: “ Mekke ve Medine'den başka bir beldeye deccal ayak basacaktır. Bunların geçitlerinden hiçbiri yoktur ki; saf teşkil etmiş bir şekilde melekler, bekçilik yapmasın. Deccal çorak bir yere iner. Medine üç defa sarsılır. Yüce Allah oradan her kafir ve münafığı çıkarır” .

 

Yine Abdullah Bin Ömer'den Müslimde rivayet ettiği bir hadiste: “Ümmetin içine deccal çıkacak ve kırk (zaman) eğlenecek [Ravi kırk gün mü, ay mı, yıl mı, bilmiyorum der.] Yüce Allah onun ardından İsa Bin Meryem'i gönderir. Sanki O Urve ibni Mesut gibidir. O deccalı arar bulur ve onu öldürür. Sonra insanlar iki kişi arasında düşmanlık bulunmaksızın 7 yıl daha yaşarlar.”

Bu ayet ve hadisler hakkında yorum yapmayı düşünmüyorum. Ancak dünyadaki durumu tespit etmek gerekirse; yahudiler ve hristiyanlar Deccal ve Mesih'i kesinlikle beklemektedirler. Hatta 21. Yüzyılda bu kadar zulmün artmasının sebebi, yahudileşen İsrail oğullarının bazı uydurma tarikatlarına göre,( isimleri ne olursa olsun önemli değil) Deccal zulmü durdurup, Mesih şeriatını belli bir zaman sürdürüp kıyamet ondan sonra kopacaktır inancını benimsemektedirler. Amerikan başkanlarının da zulmü durduramamasının nedeninin kendilerinin deccal konumuna düşmelerinden korktukları için olduğu söylenmektedir. Çünkü A.B.D. Başkanı hristiyandır. O ise hristiyan inancına göre mesih olmayı beklemektedir. Bunlar yanlış olabilir. Fakat yanlış olması gerçeği tespit etmeye engel değildir. Deccal bana göre yüz yıldır zihniyet olarak iktidardadır. Basireti açık olanlar gelişen hadiselerin seyrinden gerçeği anlarlar. Yine de dünya olayları ve ahiret olaylarıyla ilgili bilgiyi en sağlıklı olarak yaratıcıdan başkası bilemez. *

 

 

Rabbiniz dedi ki: Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Doğrusu bana ibadet etmekten büyüklenen (müstekbir)ler: Cehenneme aşağılık ve alçaklık olarak gireceklerdir. 60 (Mümin)

 

Dua edilen kişi, dua edenin üstünde olmalıdır. Dua eden de aciz olmalıdır. Aksi halde yalvarmanın bir anlamı kalmaz. İnsan da dünya şartlarının üstünde ve dışında olana dua eder. Dua eden kişi dua edilenin kendisi nerede olursa olsun gizli veya açık onun sesini işiteceğini, onu göreceğini bilir. Tüm bunları bilmesine rağmen kişi Allah'tan başkasına yalvarıyorsa apaçık bir şirk içinde olur.

Bir şahıs, yetki sahibi olmadığı halde başkasını yetki sahibi kabul ederse yine durum değişmeyecektir. Bu yetki yeryüzündeki bütün görünen görünmeyen varlıklar olsa dahi sonuç değişmeyecek. Allah Kadir-i Mutlak'tır. Duaya icabet ve yetki sadece O'nundur.

Acizlere yapılan dua, mahkemede şahsın dilekçeyi yargıca değil de, orada yargılanan şahsa vermesi gibidir. Böyle durumda dilekçe verilmiş sayılmaz. Yargıç dilekçeyi yanlış verenin dileğinden haberdar olmaz, dilekçenin içeriğinden maksat hasıl olmaz.

Yukarıdaki bu üç hususu göz önünde bulundurarak Allah'ın bu ayetini anlamaya çalışalım.

Bu ayette iki nokta dikkate değerdir. Birincisi dua ikincisi ibadet. ikisi de aynı anlamda kullanılmıştır. Buradan anlaşıldığına göre dua da ibadettir. Duadan kaçınmamak gerekir.

Kişi başına gelebilecek musibetleri ancak dua ile önleyebilir. Yalnız masiyete (kötülük) dua etmemek şartıyla.

Hz. Cabir Abdullah (r.a.)'dan Hz. Rasülullah (s.a.v.):

“Bir kimse Allah'a dua ettiğinde Allah ona istediği şeyi verir veya onun yerini ve derecesini yükseltir. Ya da başına gelebilecek aynı derecedeki belayı önler.” Fakat duanın kabulü için haram işleme olmaması, Allah'ın rahmetini başkasından esirgemesi, yani beddua olmaması gerekir.

Ebu Hureyre (r.a.)'den Peygamberimiz(sav):

“Bir Müslüman Allah'a dua ettiğinde, dilersen beni affet dilersen bana rızk ver şeklinde değil, bilakis kesin ifadeyle -Ey Allah'ım! Benim şu ihtiyacımı gör. Bana şunu ver diye dua etmelidir”

Hz. Enes (r.a.)'den Peygamberimiz (s.a.v.):

“İhtiyaç duyduğunuz her şey için Allah'a dua edin. Hatta ayakkabınızın bağı dahi kopsa.” (Tirmizi) Yani insanın muktedir olduğu basit işler için bile, tedbir almak üzere Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah'ın yardımı olmaksızın bizim tedbirimiz bir yarar sağlamaz. Tedbirden önce dua etmenin anlamı kulun kendi acizliğini anlaması ve Allah'ın kudretini idrak etmesidir.

Allah'ın duaya icabet etmesi ile ilğili konuyu detaylı olarak Kadir suresinde mübarek geceler bölümünde açıklamıştık. Oraya bakınız *