Sonuçta Peygamberimiz (s.a.v.)'i reddetmelerinin ana sebebi değişim. (Mevcut düzenin değişecek olması). Değişen düzende köleler hür olacak, kadınlar hür ve eşit sayılacak, zayıfların hakkı yenmeyecek vs.

Adaletli hükmedilirse Allah'a ve Peygamberimiz(sav)'e tastik ettikten sonra cennet, mevcut durumu korurlarsa cehennemin olduğu kendilerine bildiriliyor. Günümüze ne kadar uyuyor değil mi? *

Onların çoğunluğu zandan başkasına uymaz. Gerçekten zan ise haktan hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz Allah onların işlemekte olduklarını bilendir. 36

Bu Kur'an Allah'tandır. Başkası tarafından yalan olarak uydurulmuş değildir. Ancak o önündekileri doğrulayan ve kitabı ayrıntılı olarak açıklayandır. 37

Yoksa bunu kendisi yalan olarak uydurdu mu diyorlar? De ki: bunun benzeri olan bir sure getirin ve eğer gerçekten doğru sözlüler iseniz Allah'tan başka çağırabildiklerinizi çağırın. 38 (Yunus)

36. Ayette Cenab-ı Hak sahte din koyucular, kanun yapıcılar ve filozoflar görüşlerini ilim üzerine değil de yalnızca tahmin ve zan üzerine dayandırırlar. Aynı şekilde de böyle yapan dini ve dünyevi liderlerin peşinden giderler. Onların büyük insan oldukları ve bu yüzden doğru söylediklerini varsayarlar. Zira ataları, ahali, halk, onları izlemiş, onların peşindeki kalabalıkları görmüştür. Zanlarının nedeni de budur. Halbuki çoğunluk demek Hak demek değildir. Bunu bilmezler ki!

Ya Rabbi günümüze ne kadar uyuyor. Herşey zan üzerine kurulu. Başörtülüler çoğalırsa ilerde başı açıklara baskı yaparlarmış mış da. İmam Hatip mezunları çoğalırsa şeriatı getirirler mişte. Vs. Küfür veya hak gel dediğiniz zaman gelmez ki. O bir süreçtir. Toplum ona hazır olursa gelir, sen bilmezsin bile. Hazır olmazsa senin düzenin devam eder. Onlar bilmiyorlar ki! Aslolan Allah korkusunu ve adalet sistemini benimsemiş olmaktır. Senin korktuğun Kur'an, Hz. Ömer (r.a.)'ın elinde olursa adalet dağıtır, Yezid'in, Mansur'un elinde olursa zulüm getirir. Senin derdin insanların mutlu olması değil ki. Senin derdin çöreklendiğin yerden gücünün gitmesi ve senin gibi düşünenlerin önünü açıp yerine mırasçı kılman. Zaten toplum adaletle hükmedilmeye hazırsa hiçbir şahıs ve sistem önünde duramaz. Zulme hazırsa da duramaz. Cenab-ı Hak ne buyuruyor. “Siz kendi hakkınızdaki hükmü değiştirmedikçe, Allah sizin hakkınızdaki hükmü değiştirmez.” Yani olaylar sosyolojiktir. Cenab- Hak, toplum neyi hazırlarsa Ben onu yaratırım diyor.

37-38. Ayette Cenab-ı Hak; çok açık bir şekilde müşriklere hitap ediyor. Bu kitap Allah'tandır. Eğer başkası tarafından uydurulmuş olsaydı, daha önceki kitaplara ilave yaparak size sunardı. Halbuki Kur'an, daha önceki kitapları doğrulayıp, hem onları hem de Kur'an-ı ayrıntılı olarak açıklamıştır. Zaten insan sözüyle Alah sözü belli olur. Onun için ister belağat, ister ukubat, ister fesagat isterse hüküm olarak onun bir benzerini getiremezsiniz. Bu kitap benim tarafımdan gönderilen kendine has ayrı uslup ve ahengi olan bir Kur'andır. Eğer bunu kendisi uydurmuş olsa onun gibi ümmiye ne gerek var. İçinizde bir sürü şair ve edebiyatçi var. Onlar getirir ve yaparlardı. ama Hz. Muhammed(sav) Ben'im kulum ve Rasülümdür. O'na gönderilen ve söylediği vahiyler de Ben'den (Allah'tan) nazil olmuştur buyrulmaktadır. *

 

 

Eğer seni yalanlarsa, onlara de ki: Benim yaptıklarım benim. Sizin yaptıklarınız sizindir. Siz benim yaptıklarımdan uzaksınız. Ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım. 41 (Yunus)

Burada Cenab-ı Hak Peygamberimiz (s.a.v.)'e, sizinle yararsız tartışmalara girmek, sizinle bu mihval ve konular üzerine cedelleşmek istemiyorum. Ben bir sahtekarsam bunun sonuçlarına katlanacak benim. Eğer sizler gerçeği inkar ediyorsanız, bundan bana değil, sizlere zararı dokunur de diye tavsiyelerde bulunup, gereksiz tartışmalardan uzak tutarak Rasülünü koruyor. Tekrar vazifesini hatırlatıyor. Senin vazifen tebliğ. Onları özgür iradeleriyle başbaşa bırak. Onların kalpleri yumuşayacaksa onu Ben yapacağım buyuruyor. *

 

 

Şüphesiz ki: Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendileri kendilerine zulmediyorlar. 44 (Yunus )

Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez. Zira O onlara işitecek kulaklar, görecek gözler, hissedip akledecek kalpler ve beyinler vermiştir. Hak ile batılı, doğru ile yanlışın aralarını ayıracak herşeyi. Biz insanları bu ayırt edici kabiliyeti ve melekeyi verdikten sonra hala doğru yolu bulmuyor, hala nefislerinin arzu ettiği şehvetlerinin kamçıladığı dünya lezzetlerini tatmak isteyip şeytana uyuyorlarsa, bu onların kendi istek ve arzularının doğrultusunda kendi kendilerine zulmediyor olmalarındandır. Tabiatıyla bu davranışları onların gözlerini kör, kulaklarını sağır, kalplerini de mühürlemişse doğruyla-eğriyi ayırt etme özelliklerini kaybetmişlerse bu kendilerindendir. Zira şuurları da ölmüştür. *

 

 

Haberiniz olsun ki; Allah'ın veli kulları için hiçbir korku yoktur. Onlar mahsun da olacak değillerdir. Onlar iman edip, takvaya ermiş olanlardır . 62-63 (Yunus )

Burada asıl amaç; Peygamberimiz(sav) ve müminlerin endişelerini gidermek, onlara yapılan işkence ve zulümlerin görüldüğünü, müşriklere de o iman eden kullarıma zulmetmenizin hiç bir şeyi değiştirmeyeceği vurgusu yapıldıktan sonra onların sizin yaptıklarınızdan korkuları olmadığı gibi mahsun da olmayacaklar. Çünkü onların yardımcısı Benim. Benim yardımımı ancak benden beklerler. Onlarla boşuna uğraşmayın. Onlar iman etmiş, Allah'tan korkup sakınan ve bu iman kalplerini nüfuz etmiş, takva sahibi kullarımdır diyerek ince bir, müminlere lehte, müşriklere aleyhte mesaj iletmektedir. *

 

 

Haberiniz olsun ki; göklerde kim var, yerde kim varsa (hepsi) şüphesiz Allah'ındır. Allah'tan başkasına tapanlar dahi (gerçekte) Allah'a ortak koştukları o ilahlara (tanrılara) uymuyorlar. Onlar kuru zandan başka birşey yapmıyorlar ve ancak onlar yalandan başka birşey de söylemiyorlar. 66 (Yunus)

Burada Cenab-ı Hak; insanlar kendi icat ettikleri, kendi yarattıkları (haşa ilahlarına) bile tapmıyorlar. Onlar ancak yalan söyleyip takiyye yapıyorlar diyerek inanmayanların kimliklerini deşifre ediyor. Bu ayetler günümüze ne kadar uyuyor. Ya Rabbi! En iyisini sen bilirsin. Bu ayeti kerime çok geniş olarak açıklanabilir. Fakat birazda okuyanlar düşünsün istedim. Hep hazırcı olmasınlar.*

 

 

Yine onlar kendisine tekzip ettiler (yalanladılar) Biz de hem onu hem gemide beraberinde bulunaları selamete erdirdik ve bunları (yeryüzünün) halifeler(i) yaptık. Ayetlerimizi yalan sayanları ise (suda) boğduk. Bak! (Allah'ın azabıyla) korkutulanların sonu nice olmuştur. 73 (Yunus)

(Bu Ayetin açıklamasını HUD 44-45-46.ayetlere bakınız.) *

 

 

......Nihayet Firavun'u (kızıldenizde) boğmaya başlayınca “Gerçekten İsrailoğullarının iman ettiğinden başka tanrı olmadığına ben de iman ettim ve ben de müslümanlardanım” dedi. 90

Şimdi mi (iman ettin) Oysa daha önce isyan etmiş, bozgunculardan olmuştun. 91

(Ey Firavun) Ardından gelenlere ibret olman için bugün senin cesedini kurtarıp muhafaza edeceğiz . İşte insanlardan birçoğu, gerçekten ayetlerimizden gafildir. 92

 

Ayet'i Kerimeler yoruma meydan vermeyecek kadar açık ve nettir. Firavun'un cesedinin Asrı Saadette bile bilinmeyip yaklaşık ölümümden 3369 yıl sonra 1922'de İngiliz kaşif Howart Carter tarafından bulunup gün yüzüne çıkması, bugün bile bozulmadan ibreti alem için canlılığını koruması Kur'an'ın Allah kelamı ve Rasülü Muhammed(sav)'in O'nun Elçisi olduğuna yüzde yüz inanmak isteyenler için kesin delildir. İnanmamaya karar verenler için ne tür ayet ve deliller getirsen nafile....*

 

 

Keşke (azabı gördükten sonra) inanıp da, inanması kendisine fayda veren bir memleket olsaydı. (Azabı gördükten sonra inanmak bir memlekete fayda sağlamamıştır.) Yalnız,Yunus'un kavmi müstesna. Yunus'un kavmini (azap henüz inmeden önce inanınca) dünya hayatında onlardan rezillik azabını kaldırmış ve onları bir süre daha yaşatmıştık. 98 (Yunus)

Her ne kadar Yunus (a.s.) (M.Ö. 860-784) bir İsrailoğulları Peygamber'i idiyse de Asurlulara yol göstermek üzere Irak'a gönderilmişti. Bu yüzden Yunus kavmi olarak anılan topluluk Asurlulardır. Ayrıca Ninova onların başkentiydi. Şimdiki Musul kentine tekabül etmektedir. O yörelerin tepelerinden biri hala Yunus Nebi adını taşır.

Bu ayette ayrıca ilahi ilkeye istisna olarak konulmuş bir azabın Yunus kavmi üzerinden neden kaldırıldığı meselesine dikkat çekilir.

Hz. Yunus (a.s.) kavmini azap ile korkuttuktan sonra ilahi izin olmaksızın görev yerini terketmişti. Bu yüzden Allah gelmekte olan azabın belirtilerini görüp, tövbe eden Asurluları bağışlamıştı. Allah mesajı bütünüyle ikmal edinceye kadar bir kavmi azaba düşürmez. Hz. Yunus (a.s.) belirtilen süre içinde ve boyunca tebliğe devam etmediğinden ve kendi kafasından görev yerini terketmesinden dolayı Allah'ın adaleti cezayı gerektirmedi. Çünkü bu kavmin helakı için gerekli şartlar olgunlaşmadan Asurlular imana gelmişler, Allah'a teslim olmuşlardı. Bu yüzden infaz gerçekleşmedi.

Asurlular vahye inandıktan sonra bir süre yepyeni bir hayat tarzıyla yaşadılar. Fakat sonra tekrar batıl yola saptılar. (M.Ö. 612) yılında Medler Asur İmparatorluğu'nu son verdi. Kralları da sarayı ateşe verip can verdi. Bu yangın izleri hala arkeolojik kazılarda ortaya çıkmaktadır.

Burada ince bir ders vardır. Yunus kavminin yaptığı gibi fırsatı kaçırmadan önce durumlarını düzeltmeleri teşvik edilmektedir. Çünkü Yunus kavmi Allah'ın azabından ve helakinden böyle kurtulmuşlardır. Bize de teşvik vardır. Belanın belirtileri çatırtıları bellidir. O gelip çatmadan tedbirinizi alın, teslim olun, iman edin denmektedir. Anlayana!.. *

 

 

Eğer Rabb'in dileseydi. Yeryüzündekilerin tümü topluca iman ederdi. Öyleyse onlar mümin oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın. 99 (Yunus)

Burada yine Allah'ın insanoğluna bahşettiği kendisine inanıp inanmamakta özgür bıraktığını atıfta bulunmaktadır. Yoksa tüm insanları robot gibi kendine itaatkar kulları olarak yaratabilirdi. -Ki melekler öyledir- O zaman özgür iradenin fonksiyonu olmazdı. Bundan dolayı insanoğlunun yaratılış (imtihan için) gayesi geçersiz olurdu.

Yine bu ayette Cenab-ı Hak Peygamberimiz(sav)'e görevini hatırlatıyor. Sen üzülme, tebliğini yap, gerisini onların kendi iradelerine bırak diye telkinde bulunuyor. Tabiki Peygamberimiz(sav) Mekke'nin ulularını ikna ederek onların imana gelmelerini istiyordu. Nede olsa çoğu akrabasıydı, bundan dolayı çok üzülüyordu. Bu üzüntsünü Cenab-ı Hak ayetiyle hafifletiyor. *

+++

 

 

 

 

HUD SURESİ

 

Gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur. (Bunları yatatırken) Arş su üzerinde idi. (Kainatta sudan başka birşey yoktu,) Allah bu kainatı yarattı ki; hanginizin daha güzel iş yaptığını denesin. Böyle iken yine sen: “Öldükten sonra dirileceksiniz.” desen, inkar edenler mutlaka: “Bu apaçık bir büyüden başka birşey değildir.” derler. 7 (Hud)

Cenab-ı Hak müteaddit defalar kainatı 6 günde (aşamada) yaratıldığını ifade etmiştir. O devirde de yahudiler, kainatın 6 günde(aşamada) yaratıldığını biliyorlardı. Tevrat'ta bu yazılı idi. Müşrikler de yahudilerden öğrenmiş oldukları bu bilgileri Peygamberimiz(sav)'e soruyorlardı. Cenab-ı Hak Tevrat'taki yazılı olan kainatı 6 günde yarattı ayetini tastik eder mahiyette muhtelif sürelerde vahyini indiriyor. Ancak aynen günümüzdeki gibi sorular bitmiyor. Öğrenmek maksadıyla değil, sırf Peygamberimiz (sav)'i köşeye sıkıştırmak, O'nu zor durumda bırakmak için. Mekke müşrikleri yahudilerle birlikte sorulara devam ediyorlar. Kainat yaratılmazdan önce nasıldı? (Bu tür rivayetler İbn-i Abbas'tan çok sayıda mevcuttur.) Kainat yaratılmazdan önce arş su üzerinde idi. Yani “kainatta sudan başka birşey yoktu” ayetini inzal buyuruyor. Tabi ki burada sudan maksat şimdiki bildiğimiz H20'dan meydana gelen su mudur? Yoksa, Bütün elementlerin eriyik halinde bulunduğu mağma mıdır? Onu bilemiyoruz. Her ne olursa olsun kainatın akışkan bir sıvı olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu sıvının soğuyarak katı hale geldiği beşeri ilimle de tesbit edilmiştir. Cenab-ı Hak ayetinde devam ediyor:

Kainatı yaratma sebebinin, kainatı insanı hizmet eden kıldıktan, insanı yeryüzünde topluluk haline getirdikten sonra, hanginizin daha güzel işler yapacağını sınamak ve bilmek için yarattım gibi bir anlam çıkıyor. Daha açık ifade ile:

Allah, gökleri ve yeri insanı yaratmak için yarattı. İnsanı da Onu kullanma yetkileriyle donatarak, bu yetkilerin kullanımından onu sorumlu tutarak imtihan için yarattı.

Böylece yaratılışın tüm amacının, insanın imtihan edilmesi, kendisine hür irade ile devredilmiş yetkileri, iyiye mi? kötüye mi? kullandığının, muhasebeci ve karşılığında da mükafat ve mücazatının verilmesi olduğu vurgulanmıştır. Çünkü bu temel amaç olmaksızın kainatın yaratılması anlamsızdır, boşunadır. İnsan dünyada hür iradesiyle hareket etmese cennet ve cehennemin yaratılmasının da bir anlamı olmazdı.

Bütün bunlara rağmen inkar edenlere siz öldükten sonra dirileceksiniz desen, yine bu apaçık büyüden başka birşey değildir derler demekle, bunlar zaten karar vermişler ne yaparsa yapsın biz inanmyacağız diye. Yani beyinlerini kilitlemişler. Onun için Cenab-ı Hak Peygamberimiz (s.a.v.)'e onlarla uğraşma diyor. Bundan sonraki ayette de devam ediyor; Azabı hemen getir dediklerinde “onu erteliyoruz desen” bu sefer “onu tutan ertelettiren nedir?” derler. Onlar bilmiyorlar ki, bir müddet sonra çoğunluğu islamı kabul etmiş mümin olarak cennetle müjdelenecekler. Ama Allah biliyor. Onun için azabı hemen getirmiyor erteliyor. Elhamdülillah azap olsaydı, belki biz bugün iman etmiş Allah'ı tanımış olmayacaktık. Bu yüzden ne kadar şükretsek azdır. En iyisini Allah (c.c.) bilir. *

 

 

Eğer biz insana, bizden bir rahmet (iyilik) tattırsak, sonra onu kendisinden çekip alsak, hemen o umutsuzluğa düşer, nankör olur. 9

Eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra, ona nimeti tattırsak, mükafatlandırsak mutlaka; kötülükler benden gitti der, sevinir ve övünür. 10

Ancak sabredip iyi işler yapanlar, böyle değillerdir. İşte onlar için mağfiret ve büyük mükafat vardır. 11 (Hud)

Ayetler çok açık bir dille ifade edilmiş, tevil etme lüzumu hissetmiyorum. Düşünenler kendileri için gereken dersi çıkarırlar. *

 

 

Kim yalnız dünya hayatını, onun ziynet ve ihtişamını arzu ederse onların yaptıklarının (çalıştıklarının) karşılığını burada (dünyada) tamamen öderiz. Onlar bu hususta bir eksikliğe de uğratılmazlar. 15 (Hud)

Bu Ayet-i Kerime, Kur'an-ı reddetmiş, şimdi de reddetmekte olanları, genelde bu dünyada zevki sefa içinde yaşamak isteyenleri vurgulamaktadır. Reddetmelerinin temelinde ise dünya zevklerinden, dünya metaından başka hiçbir şeyin olmadığı, dünya ihtişamından faydalanmanın sınırının bulunmadığını inanmalarıdır. Eğer sadece dünyayı istiyorlarsa, bunun için çalışıyorlarsa, dünyanın sefası onları mutlu edip bu bize yeter, biz ahirete inanmıyoruz, orada da biz dirilmeyeceğiz diyorlarsa bizim için sorun değil. Biz onların dünyada dilek ve isteklerini yerine getiririz. Çalıştıklarının karşılığını da veririz. Bunun için hiç şüphe etmesinler. Onlar için bu dünyada ayrım yapılmaz ama hemen akabindeki ayette belirtildiği gibi öbür dünyada onların yeri ateştir. Sonra oradaki (cennetteki) müminleri görüp de pişman olmayasınız. Orada pişmanlık fayda vermez. İkinci bir imtihan olma şansınız yoktur. Düşünün diye ince bir imada bulunmaktadır. Bu ayeti okuduktan sonra dünyadaki bütün müslümanların kendilerini test etmeleri bunun sonucu, hangi yolu tercih etmeleri gerektiğini artık karar vermeliler diye düşünoyorum. *

 

 

İşte onlar kendilerini ziyana sokan kimselerdir ve uydurdukları şeyler (bahaneler) kendilerinden kaybolup gitmiştir. 21

Şüphesiz onlar ahirette en çok ziyana uğrayanlardır. 22

İnanıpta iyi işler yapan ve Rabb'lerine gönülden boyun eğenlere gelince. İşte onlar cennet halkıdır (yaranıdırlar) Onlar orada ebedi kalacaklardır. 23

Bu iki zümrenin durumu: Kör ve sağır ile işiten ve gören gibidir. Bunların hali bir olur mu hiç? Hala ibret almayacak mısnız. Hala düşünmeyecek misiniz? 24 (Hud)

Bu ayetlerde zikredilen hususlar çok açık bir dille ifade edilip somut (ve herkesin anlayabileceği bir dille) delilleriyle hakka davet ediliyor. Sonunda sert ve vurgulu olarak beyinlere ve akıllara hitap ederek ibret almayacak mısınız diye sorarak da tehlike sinyallerini verip hatırlatıyor. Eğer Esbab- Nuzullere bakarsak, Peygamberimiz (s.a.v.) bu ayetler ve sure geldiği zaman azabın geleceğinden çok endişe etmiştir. Hatta ashabı Peygamberimiz(sav)'e Ya Rasülallah! Sizi çok yorgun görüyoruz dedikleri zaman, bu sure beni ihtiyarlattı demiştir. *

 

 

Denildi ki: “Ey yer, suyunu yut ve ey gök sen de tut! Su çekildi, iş bitiverdi. Gemi'de Cudi Dağı üstüne durdu ve zalimler topluluğuna da “uzak olsunlar” denildi. 44

Nuh Rabb'ine seslendi. Deki: Rabb'im şüphesiz benim oğlum ailemdendir ve senin vaadinde doğrusu haktır. 45

Deki: “Ey Nuh, kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü o salih olmayan bir iş yapmıştır. Öyleyse hakkında bilgin olmayanı benden isteme. Gerçekten ben cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum. 46 (Hud)

Yine ayetler ifade bakımından çok açık, fazla yorum yapmayı gerekli bulmuyorum. Ancak Nuh'un gemisi ile ilgili ve tufanın genel mi, yerel mi olduğuyla ilgili yorum yapmada fayda var diye düşünüyorum.

Kur'an'a göre gemi Doğu Anadolu'da Cudi Dağı'nın üzerine oturmuştur. (Söz konusu dağ Mardin-Cizre ilçesi sınırları içerisindedir. Şu anda da herkes tarafından Cudi olarak bilinmektedir.) Fakat mukaddes kitaplara göre geminin oturduğu yer ARARAT Dağı'dır. Bir çok tarihçiler de geminin oturduğu yerin Cudi Dağı olduğunu teyid etmektedirler.( Bazıları bu dağın Ağrı olduğunu söylemektedirler. Ben bu görüşü pek sağlıklı bulmuyorum. Ayet Cudi Dağı olduğunu teyit ediyor.) Sözgelimi M.Ö. 250 yıllarında yaşamış olan Babil kentinin dini lideri Berasus Keldaniler'le ilgili tarihinde Hz. Nuh'un gemisinin Cudi Dağı üzerinde oturduğunu söylemektedir. Aristo'nun öğrencisi Aybdenus ise aynı rivayeti teyit etmekle kalmaz, o dönemde birçok Irak'lının geminin parçalarını sahip olduklarını, bu parçaları suya batırıp, suyu yine şifa niyetiyle içtiklerini yazar.

Burada Tufan yeryüzüne tamamen kapladı mı? Yalnızca Nuh (a.s.)'ın bölgesinde mi olduğu tartışma konusudur. Kitab-ı Mukaddes'te ve İsrailiyata göre yeryüzü çapında olmuştur. Kur'an-ı Kerim bu konuda bilgi vermemektedir.

Tufanın yeryüzünün tamamında olduğu mukaddes kitaplarda ve israiliyatta mevcuttur.

Kur'an tufan sonucu kurtulanların yeryüzüne dağıldıklarını ifade ediyor.( Belli bir bölgenin adı geçmiyor.)

Eğer Amerika'da ve Avustralya'daki insanların tarihlerinde böyle bir sarsıntıyı duyduk diye (bildiğimiz kadarıyla) bir bilgi yok.

Nuzul sebeplerini ve tarihi iyi araştırmak gerekir. Ben şahsen Kur'an'dan çıkardığıma göre yorumum insanlık bu tufanla yok olmuştur. İlmi araştırmaların sonucunda bilim adamları yeryüzünün alabora olmasını yedinci jeolojik devir demektedirler. Bu büyük bir ihtimalle Nuh tufanıdır. Tufandan kurtulan nasıl yeryüzüne dağılıp tekrar insanlığı, olayları duyurmak, hakkı tebliğ için mürşitlik yapmışlardır? diye bir soru yöneltilirse. ( Nuh tufanından kurtulanların adedini tarihçiler kırk çift olarak belirtmektedirler.) Şöyle açıklanabilir. Bilindiği gibi yakın tarihimizde Amerika kıtası yeni keşfolmuş, bu keşif sırasında orada insanların olması yerli halkın hak kitaplardan bihaber bulunması, mevcut yapının sonradan oluştuğuna delalet etmektedir. Yoksa denizlerde insan fosili, karalarda deniz hayvanları fosili olmazdı. Tufandan kurtulanlar Amerika ve Avusturalya kıtasına ise tekrar gemilerle gitmişlerdir. Nitekim Nuh as tufandan sonra onyıllarca yaşamıştır. Yeniden gemi yaparak kısa mesafeli yerlere gidilip insanlık türemiştir. Burada kafa karıştıran tek mesele Amerika kıtasına nasıl gidildiğidir. Bence bundada bir sorun yoktur. Kuzeyden bakıldığında Amerika kıtasıyla Asya kıtası birbirine komşudur. Yani sadece arada Bering Boğazı vardır. Yine diyoruz ki, en iyisini Allah (c.c.) bilir. Buradaki amaç ibret almaktır. Çünkü herkes bilgi seviyesine göre ders alır. *

 

 

Denildi ki; ey Nuh! Sana ve seninle beraber olanlardan (türeyecek) ümmetlerle bizden esenlik ve bereketlerle (gemiden) in. Ama öyle ümmetlerde olacak ki. Onları bir süre yaşatacağız. Sonra onlara bizden can yakıcı bir azap dokunacaktır. 48 (Hud)

Yani Sen gemiden, seninle beraber olanlarla birlikte esenlikle ineceksin. Senden ve seninle beraber olanlardan, öyle topluluklar olacak, tufandan önce olduğu gibi o yeni türemiş topluluklar da öyle azıp sapıtacaklar ki, onları biz, belli bir süre daha yaşatacağız. Sonra onları elim, kuvvetli bir azapla cezalandıracağız buyrulmaktadır. Bu ayet-i kerime, tufanın yeryüzünün tümünde olduğunun delilidir diye düşünüyor yine en iyisini Allah bilir diyorum.

Bence aşırı taassup içersine girip, -Tufanın yeryüzünün tümünde ve bunun yedibin yıl olduğu yahudiler tarafından tez olarak ortaya atılıyor diye- toptan karşı çıkmanın bir anlamı yok. Ben de aynı kanaatteyim. Peygamberler tarihini incelediğimiz zamam Tufanın yaklaşık yıl olarak yedibinlerde olduğu anlaşılıyor. Yine de en iyisini Allah bilir demek lazım.

Bu sure için Muhammed İbn-i Kab şöyle demiştir:

Bu selam ve berekette kıyamete kadar gelecek erkek ve kadın müminlerle dünyadan yararlanmakta ve sonunda azaba uğramakta da her küfür elhi dahildir. (Medarik Hud 11/48 Ayet Tefsiri)

Burada Nuh suresinde belirtilen o toplumun putlarından söz etmemiz yerinde olacağı kanaatindeyim. Arapların ibadet ettikleri Nuh kavmi için kutsadıkları: Ved, Suva, Yegus, Yecek ve Nesr. Muhakkak ki bunlar Kur'an inmeden önce Hz. Muhammet (s.a.v.)'in toplumunda Nuh (a.s.) kıssasının bilindiğinin göstergesidir.

Nuh (a.s.) ile ilgili Kur'an'da geçmeyen bazı bilgilerin Peygamber (a.s.) döneminde Nuh (a.s.) ile ilgili konular ayrıntılarıyla bilinmekteydi. Bu kavim ve tufanla ilgili olarak o dönemde bilinip bilinmediğine dair Nuh(a.s.)'ın serbest bıraktığı güvercinin haberi günümüzde mevcut olan sıfrit tekvinde bulunmaktadır. Bu da göstermektedir ki, bu durum Peygamberimiz(sav) döneminde yaşayan ehli kitap tarafından bilinmektedir. (Hazin tefsirinde fazla açıklamaya girmemiş, İzzet Derveze'de aynısını aktarmıştır.) Ayetlerin nüzul sebeplerinin birçoğunda ifade edildiği gibi müşriklerler, ehli kitaplarla ve diğer peygamberlerle ilgili bilgiyi o günkü yahudi ve hristiyanlardan alıyorlar, sıkıştırmak, madara etmek (haşa) maksadıyla, hem ehli kitap hem de müşriklerin ileri gelenleri, Peygamberimiz(sav)'e sorular soruyorlardı. *

 

Elçilerimiz (meleklerimiz) Lut'a gelince onlar yüzünden kaygılandı. Onlar için göğsü daraldı. Bu çetin bir gündür dedi. 77

Kavmi de koşarak ona geldiler. Onlar daha önceden kötü işler yapıyorlardı. (Lut) Dedi ki; “Ey kavmim! İşte kızlarım, onlar sizin için daha güzel daha temiz Allah'tan korkun. Konuklarım içinde beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu sizin? 78

Dediler ki; senin kızlarında bizim hakkımız olmadığını bilirsin ve sen bizim istediğimizi de pekala bilirsin. 79

Lut, keşke sizi savacak gücüm olsaydı. Yahut da çok sarp bir kaleye sığınabilseydim dedi. 80

(Melekler) dediler ki; Ey Lut! Biz senin Rabb'inin elçileriyiz. onlar asla sana dokunamazlar. Gecenin bir kısmında aileni yürüt, içinizden karından başka hiç kimse geri kalmasın. Çünkü ötekilerine erişen azap, ona da erişecektir. Onlara vadedilen azap zamanı sabah vaktidir. Sabah da yakın değil mi? 81

Azap emrimiz gelince, oranın üstünü altına getirdik, üzerine de taş yağdırdık. Balçıktan taşlaşmış istif edilerek hazırlanmış (taşlardan) 82 (Hud )

 

Bu Lut kıssasının bulunduğu Allah'ın elçileriyle kendisine gelip kavmini ve ülkelerini hak ile yeksan ettiği, karısı hariç Lut ve yakınlarının kurtulduğu kıssalar dizisinin beşinci halkasıdır. Kıssanın ayetleri anlam yönünden çok açıktır. Bu kıssanın burada tekrar edilmesi Allah'ın Lüt'u iman edenlerle birlikte kurtarıp, karısıyla birlikte kavmini helak etmesindeki ibretin tekrarlanması belki de, (en iyisini Allah bilir) -Ey Muhammed! sen müşriklerin imana gelmemesinden sana ve ashabının düşkünlerine eziyet edilmesine üzülüyorsun, korkuyorsun. Üzerindeki sorumluluk sana ağır geliyor, bunları hep biliyoruz. Ancak senden önceki Peygamberimiz'in durumu daha da kötü idi. Ondan da ibret al ve sabret diye Peygamberimiz(sav)'e teselli babında olabilir. Biz burada birçok şeyi anlatamıyoruz ama İzzet Dervezi'nin bildirdiğine göre Tevrat'ın ilk bölümü olan sifrit tekvinde yazıldığı üzere Tevrat'ta Lut hikayesi'nin çok kötü ve anlatılmayacak derecede müstehcen (benim anladığım kadarıyla) ifadeler bulunduğu, üstü kapalı olarak anlatılmaktadır. Kur'an'ın, olayı kapalı geçmesi belagatının yüksek ve başlı başına mucize olduğunu gösterir. *

 

 

Gökler ve yer durdukça o ateşte sürekli kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği müstesna. Çünkü Rabbin dilediğini yapandır. 107

Mutlu kılınanlar ise cennettedirler. Gökler ve yer durdukca, orada sürekli kalacaklardır. Ancak Rabb'inin diledikleri müstesna! Bu arkası kesilmeyen sürekli bir nimettir. 108 (Hud)

Bu ayetlerde geçen “gökler ve yer durdukça” ifadesi, sözkonusu kimselerin uğrayacakları azabın sürekliliğini belirtmek için veya ahirette yenibir yeryüzünün ve yeni göklerin yaratılacağına işaret edilmek için zikredilmektedir.

Eğer bizim bu dünyadaki yeri ve göğü anlayacak olursak, bu imkansızdır. Çünkü kıyamet koptuğunda herşeyin hallaç pamuğu gibi atılacağını alemde taş üstüne taş kalmayacağını Cenab-ı Hak defalarca diğer ayetlerinde ve Kıyamet Suresi'nde bildirmektedir. Cenab-ı Hak sözkonusu sözü eğer ahiretin sürekliliğini yeryüzünde en uzun yaşamı olan “ gök ve yer” ile misallendirip mecazi manada kullanmadıysa (en iyisin Allah (c.c) bilir) Kesinlikle ahirette göklerin ve yerlerin tekrar yaratılacağına bu ayetler delalet etmektedir.

Ayrıca bu ifadelerin kullanılması onları ebedi azaptan kurtaracak hiçbir gücün bulunmadığını vurgulamak için zikredilmiştir. Kuşkusuz Allah dilediği kimseyi affeder, dilediği kimsenin azap süresini değiştirir, dilediği kimseleri de sürekli cennetinde bulundurur. Çünkü bu kuralları Allah'ın kendisi koymuştur. İnsanoğlunun bu yasaları müdahele edip değiştirme gücü yoktur. Onun üstünde başka bir güç de yoktur.

Bütün bu açıklamalardan sonra diyoruz ki; insanoğlu imana gelsin, yaratılış gayesini kavrasın, Allah'ın yap dediğini yapsın, yapma dediğini yapmasın. Onun içindir ki, takva sahipleri, aklı olanlar ve düşünenler için cennet-cehennem hiç önemli değildir. Yeter ki Cenab-ı Hak'ka kulluk yapılsın. *

 

 

Gündüzün iki tarafında (sabah-akşam) ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu ibret alanlara bir öğüttür. 114 (Hud)

Önceleri namaz; sabah, akşam ve yatsı vakitlerinde kılınıyordu. Bu ayetler gösteriyor ki;

Namaz miraçtan önce farz kılınmıştır. İlk ayet geldiğinde Peygamberimiz(sav)'e namaz kılma şekli de öğretilmiştir.

Miraçta ise; günde bir, iki, üç, dört, (geçmiş zamanlarda) vakit kılınan namaz, beşte karar kılınarak sabitlenmiştir.

Namaz çok önemli bir ibadettir. Bu ibadeti yapmamanın bir bahanesi yoktur. Bahanesi olmadığı için de bir günlük ( toplam beş vakit) namazın dışında avamın anladığı manadaki bilerek kılmadığı namazların kazası da yoktur. Cenab-ı Hak ayette namazın kötülükleri gidereceğinden bahsediyor. Benim inancım odur ki, kesinlikle Allah yalan söylemez. Onun için namaz kılıp da yanlışlıkları ve kötülükleri halen devam eden bir müslümanın namazını tekrar gözden geçirip kendi iman ve inancını sorgulaması gerekir. Çünkü, Peygamberimiz(sav)'in Veda haccı sırasındaki hutbe iradında namazsız imanın olmayacağını dair hadisleri rivayet edilmektedir. Bende katılıyorum. Allah doğru söyledi.

Kaza namazlarıyla ilgili bir konuyu açıklık getirmek istiyorum. Peygamberimiz(sav)'in hadislerinden anlaşılan ve asırlarının kutupları olan ehli sünnet imamlarımızın anlatmak istediği ve caiz gördükleri kaza namazları en fazla beş vakit tutarındaki –ki altıda mutlaka kılınması gerekir- ve akılda tutulan, uyumaktan, unutmaktan ve bir anki gafletten dolayı kaçırılmış olan namazlardır. Yoksa, günümüzde anlaşılan ve anlatılan, geçmiş yıllarda ve aylardaki keyfi kılınmamış olan namazlar değildir. Keyfi kılınmayan namazların kazası olmayacağı gibi, namaz kılmayan kişinin mutlaka iman tazelemesi ve tevbe-i nasuha ile tevbe etmesi gerekir ki, sonra kılacağı namazları namaz olsun. Kaza namazının da beş adetle sınırlandırılmasının nedeni de, namaz bilindiği gibi bedenle yapılan bir ibadetttir. Namazlardan o anki yaşayan beden sorumludur. Beş vakitten yani 24 saatten sonraki bedenin (vücudun), bir günden önceki bedenin sorumlu olduğu namazdan sorumlu değildir. Çünkü bir günden sonraki vücudumuz, dünkü vücut değil mutlaka değişikliğe uğrayan farklılaşmış bir vücuttur, bedendir. Dünü geri getiremeyeceğimize göre!!! Ha kılınırsa nolur? Nafile olur ki, bu da ekstra olacağından Allah'ın rızasını kazanır. *

 

 

Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin (insanların), yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refah'ın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyen (insan)lar olup çıktılar. 116

Göklerin ve yerin gaybı Allah'ındır. Bütün işler O'na döndürülür. Öyleyse O'na kulluk edin ve O'na tevekkül edin. Senin Rabb'in yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir. 123 (Hud)

116. Ayette Allah'ın, önceki milletlerin içlerindeki akıllı olanların görevlerini hakkıyla yerine getiremedikleri hususunda ve vazifeleri olan şeyleri takip etmemeleri anlamında Hz. Muhammad (s.a.v.)'e rapor sunulmaktadır. Önceki milletlerin de, yeryüzünde işlenen fesattan, zulümden insanları alıkoyacak; takvalı, faziletli ve akıllı kimselerden olmaları gerekirdi. Fakat bunlar azınlıkta oldukları için etkili olamadılar. Bunlarda Allah'ın kurtardıkları ve onların yolundan (hak yolunda) giden kimselerdir. Diğerleri ise zalimlerden oldular. Günah işlemeye devam ettiler. Taşkınlık ettiler. Şehvetleri peşine düştüler. Bu yüzden Allah, onları helak etti. Allah salih kimselerden oluşan hiçbir kasaba halkını, helak ederek yerle bir etmez. Çünkü bu zulüm olur. Allah ise zulmetmekten münezzehtir.

“Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Ama yapmadılar. Sadece gemiyle kurtardığımız pek az kişi bunu yaptı.”

Yine Allah 116. Ayetin başında şayet önceki milletlerden ve asırlardan az da olsa akıllı, takvalı ve salih amel işleyen, yeryüzünde fesattan alıkoyan insanlar olmamış olsaydı, insan nesilleri ortadan kalkardı ve onlardan hiçkimse kalmazdı.

Burada apaçık bir yönlendirme ve sosyolojik bir tespitte bulunulmaktadır.

Eğer Nuh Tufanı hadisesinde her mahlukattan çift çift gemiye alınmasa tufandan sonra insanlar halifeler ve mürebbiyeler olarak yeryüzüne dağıtılmamış olsaydı (ki bu hadise ayetlerde çok net ve açık, hiçbir tevile ihtiyaç mahal bırakmadan anlatılmaktadır) şu andaki, mevcut durum söz konusu olmazdı. (Yine en iyisini Allah bilir diyoruz.)

Bu ayette yine Peygamberimiz (s.a.v.)'e iman eden müminlere teşvik olup, sabırlı olmaları için öğüt verilmektedir.

Allah, iyilikte bulunanların mükafatlarını zayi etmeyeceğini bildirmekte yine heva ve heveslerine kapılan, inat ve büyüklenmede bulunan zalim kafirleri uyarıda bulunmaktadır. *

 

 

 

 

 

YUSUF SURESİ

 

De ki: (Habibim) İşte bu benim yolumdur. Ben (insanları) Allah'a (körükörüne değil) bir basiret üzere davet ediyorum. Ben de, bana tabi olanlarda (böyleyiz) Allah'ı ortaklardan tenzih ederim. Ben müşriklerden değilim. 108

And olsun, onların kıssalarını açıklamada salim akıl sahipleri için birer ibret vardır. (Bu Kur'an) uydurulacak bir söz değildir. Ancak kendinden evvel, (inen kitaplar)in tasdiki ve (kainattaki) herşeyin tafsilidir (açıklanmasıdır.) 111 (Yusuf)

Cenab-ı Hak bu Ayet-i Kerime'sinde Rasül'ünün müşriklere nasıl davranması, onların iman etmede kayıtsız kaldığı, kibir ve inatlarından dolayı iman etmediklerinde, söylenecek sözü kendisine açık bir dille ifade ediyor.

Benim bu söylediklerim (Allah'a ve Peygamber'ine ahiret gününe iman hususunda) kuru kuruya içime sindirmeden yüzeysel konuştuğum sözler değildir. Bilakis bilerek anlayarak içime sindirerek, özümseyerek kendim sonunu gördüğüm, sizin de yanmanızı, öbür dünyada ve bu dünyada acı, ızdırap çekmemeniz için sizleri uyarıyor ve davet ediyorum de.

Basiretle inananlar sadece ben değil bana uyanlarda öyledir. Yoksa beyinde ihtilal kalpte sindirme meydana gelmezse o iman taklidi olur, pamuk gibi uçar gider. Kalıcı olması için hem tahkiki, hem tashihi olması, aynı zamanda içselleştirilmesi (sindirilmesi) gerekir. Allah'ı görüyormuş gibi bana inananların Allah'a ortak koşmalarını tenzih ederim. Benim de ortak koşanlardan olmadığım gibi denmektedir

111. Ayet son derece açık. Sure bu ayetle sonlanmıştır. Bu kitap ibret alan ve alacaklar için, aklı olanlar düşünenler içindir. Aklı olmayan düşünmeyenlere sözümüz yok. Zaten onların yerini bütün insanlık bilir. Bu Kur'an kendinden önceki gönderilen ilahi kitapları tastik ettiği gibi “O kainatta her şeyin açıklamasıdır.” ifadesiylede O'nu OKU'yan alemi anlamış keşfedilecek ilmi gelişmeleri kavramış ve insanlığa ışık tutmuş olur diye Habib'ini ve O'nun şahsında insanlığa bilgilendirmekte, öğrenim metodunu sunmakta ve müsbet bilimin önünü açmaktadır. Bu ayeti kerime aynı zamanda, Kur'an tarih, coğrafya, sosyoloji, biyoloji, astronomi, vs. bilim dallarının kitabı değildir diyenlere açık bir cevaptır. Bu Kur'an, ayette bilirtildiği gibi, “Kendinden evvelkilerin tastiki ve herşeyin açıklamasıdır.” Kur'an'da bilimin adı yazılmamaktadır ama, yeryüzündeki bilim dallarının uğraştığı konulardan haberdar etmektedir. Doğru olan da budur zaten. Düşünüp, anlayıp ve kavrama kabiliyetini elde edenlere....*

***

 

 

 

 

HİCR SURESİ

 

Biz hiçbir memleketi, O'nun (levh-i mahfuzda) malum (ve mukadder) bir yazısı olmaksızın helak etmedik 4

Hiçbir ümmet (millet) ne ecelinin önüne geçebilir, ne de onlar (bu eceli) geciktirebilir. 5 (Hicr)

Bu ayetlerde insanlarda ecel için müayyen bir zaman, vakit olduğu gibi (ümmetler, milletler) içinde bir muayyen vaktin olduğu, o vakte kadar da onların ne yapacaklarını Allah bildiği için kaderlerini yazmış. O zaman geldiğinde ne helakı öne alınır ne de geciktirilir demektedir. Yani milletler ve ümmetler insan toplulukları o gün vaad olunmuş muayyen bir zaman gelinceye kadar kötülüklerini devam ettirip bardağın taşma noktasına kadar getirecekler. O anda da Allah'ın hükmü gerçekleşecek (helak anlamında) bardak taşacaktır. Bunun için de insanların bireysel kaderleri olduğu gibi toplumsal kaderleri de mevcuttur. Bu bireysel ecel ve kıyamet herzaman olmaktadır. Toplumsal eceller de bireysel ecellere göre biraz daha uzundur. Şöyle bir çevremize baksak bunu anlayacağız ama ne demiş atalarımız “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.” Bu bireysel ve toplumsal eceller bazen tabiat olaylarıyla, bazen de toplumun topluma helakıyla gerçekleşir. Burada şöyle bir soru akla gelebilir.

“Efendim bütün kötülükler, halkı müslüman olan toplumlarda oluyor da niye diğer toplumlarda olmuyor?” Elcevap: Tabiki müslüman toplumlarda olacak. Taşkınlığa sapan, bozulan, dejenere olan müslüman toplumları. Zalim

toplumun eliyle, mazlum toplumları Allah uyarıyor ki; ibret alsınlar, akılları başlarına toplasınlar diye. Öbür inanmamış toplumların helakı kıyamette olacak. Onların kalpleri ve zihinleri mühürlenmiş. Onların cibiliyeti zulüm etmek, Yani onlar Arslan, sen ceylansın. Ceylanın aslana beni niye yedin diye sorma hakkı var mı? elbette yok. Çünkü aslan cibiliyetinin gereğini yerine getiriyor. Suç kimde? Ceylanda. Niçin? Aslanın gezdiği dolaşdığı yerlerde gezip yemlendiği için. Aynı zamanda her an tetikte bulunup gözünü dört açmadığın için. Önemli olan sizin müslüman toplum olarak onlara ayak uydurmamanızdır. Onların zulümlerine sizin ortak olmamanızdır. Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste. Allah bazen zalimi, zalime kırdırarak mazlumları korur. Bütün bu hadiselerde düşünenler için ibret vardır. Yine en iyisini Allah bilir. Bunun için müslüman toplumlar kendilerini bir gözden geçirmelidirler. Kendilerini öz eleştiri olarak teste tabi tutmalıdırlar diye düşünüyorum. Çünkü Allah ; sonuçları değil sebepleri sorgular. Sonuçları yaratan kendisidir.Yani Allahtır. *

 

 

Zikri (Kur'anı) biz indirdik. Kesinlikle de O'nun koruyucusu yine biziz. 9 (Hicr)

 

Burada “Zikri biz indirdik. Elbette O'nu biz koruyacağız.” Ayet-i Kerimesi'yle Kur'anın mucizeliği bir kez daha teyit edilmektedir. Daha önceki ayetlerde de açıklandığı üzere Cenabı Hak Kur'anı sure sure tasnif etmiş, O'nun sıralarını doğru olarak yerli yerine koydurmuş, bunun için de korkmaması gerektiği hususunda Peygamberimiz (sav)'i 2-3 defa uyarmış Allah'ın melei Cibril emin gözetimi altında Kur'an mushaf haline getirttirilmiştir Hz. Osman devrinde de çoğaltılarak 5 kitap haline getirilmiş ve 5 ülkeye gönderilmiştir. Bu mushaflar hala orjinal halleriyle yine 5 ülkede bulunmaktadır. Biri ise bizdedir. Bu da gösteriyor ki Zikir (Kur'an) Allah tarafından korunmaktadır ve kıyamete kadar da korunacaktır. Bu deliller de İslam Dini'nin kesinlikle hiçbir şek ve şüpheye yer vermeden ilahi ve semavi bir din olduğunu ispatlamaktadır.

Sunni müslümanlıgın kaynaklarında pek raslanmayan, bana öğretilenlerde de geçmeyen, fakat bence de mantıksız olan alevilerde dillendirilen kendilerince mantıklı olarak batını anlamda yorumlayak ikna olan Kur'anın toplatılıp mushaf haline getirilmesi ve Hz. Osman(ra) tarafından çoğaltılarak dağıtılması meselesi kafa karıştırmaktadır. Bir muarız dese ki, Madem Kur'anı Allah koruyordu, Yalancı peygamber müseylemeyle yamamede yapılan savaşlarda kurra hafızların ve bilge sahabilerin ölmesinden dolayı Kur'an kaybolur yahut bozulur diye Hz. Ömer, ebubekir, Osman, Ali (r.anhüm) ve sahabilerin telaşının sebebi nedir de Kur'anın tolanmasını münasip buyurdular diye bir soru sorsalar, Suni müslümanlar alevilerin vermiş olduğu batıni ve kaderi cevaptan başka bir yanıt veremezler. Bu cevap da muhataba cuk diye oturmuş yüzde yüz bir yanıt olmaz. Çünkü; savunulan bilginin (sebeb) illeti yanlıştır.

Bir kere Peygamberimiz(sav) vefat etmeden önce Kur'anın bütün sureleri ve ayetlerini Cebrail eşliğinde yerli yerince tesbit edilerek toparlanmış ve Hz. Ayşe (R.anhe)'ye teslim edilmiş Ondan da Halife Hz. Ebubekir'e emanet edilmiştir. Kur'nın mushaf haline getirilme işlemini Komisyon görevlisi Zeyd bin Sabit şöyle anlatmaktadır.

Efendimiz her Ramazan ayında, o âna kadar gelmiş olan Kur'ân âyetlerini okurdu.: “Cebrâil Aleyhisselam'ın Resûl-i Ekrem'e Kur'ân-ı Kerim'in tamamını son olarak okuduğu zaman ben de huzurlarında idim. Kur'ân-ı Kerim'i o tertibe göre toplamağa karar verdim. Yazılı olarak gelenleri ve ashabın hatırında olanları toplayıp, Efendimize son okunan sıraya göre yazdım , yalnız; Berâe Sûresinin son iki âyetini bulamadım, nihayet sahabeden Ebû Huzeymet-ül Ensârî' de bulup  ait olduğu yere koydum …”  demiştir. Hz. Ali ile ilglili Şianın ve Alevilerin artaya attıkları bazı savlar tamamen uydurmadır. Çünkü Hz. Ali (ra) bu olayda komisyon katibidir. Böylece tamamlanan ilk Mushaf'a: “Ana Mushaf” adı verilmiştir.

Kızı ve Peygamberimizin zevcesi olan Hz. Ayşe tarafından Hz. Ebubekir'e teslim edilen “ Ana Mushaf ” , Hz. Ebû Bekr'in vefatından sonra Hz. Ömer'e , O'nun vefatı ile de Efendimizin zevcelerinden olan Hz. Ömer'in kızı Hz. Hafsa validemize intikal etmiştir.

Hz. Osman'ın hilâfetinde Huzeyfe (r.a.); sınırların genişlemesi, yeni millet ve toprakların devlete dahil olması ile Kur'ân okuyanların âyetleri kendi lehçelerine göre okuduklarını tespit etmiş, bunun mânâyı bozmaya doğru gideceğinden ürkmüş, Hz. Osman'ın dikkatini çekmiş, O'da; Hz.Zeyd bin Sabit başkanlığında Abdullah bin Zübeyr, Sâ'd bin As, Abdurrahman bin Hâris'i görevlendirerek bir nüsha daha yazdırmış, sonra bunu ; Ümmül Mü'minîn Hz.Hafsa' da bulunan  nüshayı emaneten alarak karşılaştırmış, hiçbir farklılık olmadığını görünce “Asıl Mushaf'ı” iade etmiş ve  bu nüsha esas alınarak 7 adet çoğaltılmış, bunlar: Şam, Yemen, Bahreyn, Kûfe, Basra, Mekke'ye yollanmış biri de Medine 'de bırakılmıştır.

veya Hz. Osman'ın halifeliği döneminde Ana nüshaya bakılarak herkesin evindeki sahifeler toplanmış, bundan dört Mushaf daha elde edilmiş, mushaf halinde tamamlanamayan diğer ayet ve sure nüshaları komisyon tarafından yakılarak imha edilmiştir. Bu Mushaflar Hz. Osman tarafından Gerekli olan yerleşim birimlerine gönderilmiştir. Biride bizim İstanbul Topkapı sarayı' nda bulunmaktadır. Yaklaşık olarak da ülkemizde 1500 hafız vardır.

Yukarıdaki sorduğumuz sorunun yanıtı; Sahabe-i Kiramın endişeleri Kur'an'ın kaybolması veya tahrife uğraması değil bilakis yeni fethedilmiş veya edilecek ülkelere Kuran'ı bilen bilge müslümanların yetersiz kalacağı ve Kuran eğitiminin yeni müslümanlara verilemeyeceğindendir. O nedenle Allah'ın koruması altında olan Kur'anın değişikliğe uğraması diye bir endişeden dolayı değildir.

Netice olarak doğru tasnif ve açıklama budur.Diğer görüşlerin hepsi yalan ve uydurmadır.

*

 

 

Onlara gökten bir kapı açsak da oraya çıkacak olsalar da yine gözlerimiz büyülendi gözlerimiz döndürüldü. Belki de biz büyülenmiş zumreleriz diyeceklerdir. 14-15 (Hicr)

Dikkat edilirse müşrikler öyle aşırı gitmişlerdi ki, gökyüzünden bir kapı açılmasını oraya merdiven dayayarak çıkmak istedikleri anlatılmaktadır.

Ayette bunların dediklerini gerçekleştirirsek mucizelerle onlara durumu göstersek yine de inanmayacaklar. Sarhoşlar gibi gözümüz döndü, gözlerimiz karardı, belki de büyülenmişizdir deyip yine inanmayacaklar. Onların üstünde durma biz onları iyi tanıyoruz diye Cenab-ı Hak Peygamber'ini teselli etmektedir.

Günümüzde de bu tür hadiselerle sıkça karşılaşıyoruz. Tebliğ ederken en dikkat edilecek husus muhatabına hayır sözcüğünü kullandırtmamak. Bir defa muhatabın ağzından bu kelime çıktı mı geri adım atmıyor. Ondan sonra akıl gidip yerine inat geçiyor.

Aynen cahiliye dönemindeki müşrikler gibi. *

 

 

Yeri (arzı) da yaydık, oraya sağlam dağlar koyduk, orada ölçülü herşeyden bitkiler getirdik 19

Orada (yeryüzünde) hem sizin için, hem de rızıklarını temin edemeyeceğiniz (varlıklar ve canlılar) kimseler için geçimlilikler var ettik. 19

Hiçbirşey yoktur ki; O'nun hazinesi bizim yanımızda olmasın. Ama biz onu bilinen bir miktar (belirlenmiş, taktir edilmiş, ölçülmüş ve biçilmiş) olarak indiririz. 20 (Hicr)

Bu ayetlerde canlıların yaşaması için belirli bir sınır konulan yaratıkların, sadece bitkiler olmadığını hatırlatmak için zikredilmiştir. Aynı şey canlılar, hava, su, ışık, maden, bitki, hayvan, güç ve enerji velhasıl her ne olursa olsun varolan herşey için geçerlidir. Herşey (ne azalan ne de çoğalan) belli bir miktarda yaratılmıştır. İşte bu herşeyde varolan (belirlilik) tüm evrende denge ve düzeni sağlar. Bu dengeyi kim bozarsa (uzayda astronomik ve yeryüzünde de ekolojik olarak) veya bozmaya çalışırsa bunun sonuçlarını katlanır iması da bulunmaktadır. Bunu anlayan insanlık, bozduğu dengeyi düzenlemek için bir sürü hayvanat bahçeleri ve parklar yapmaktadır. Yeşili korumak için Greenpeçh adlı örgütler kurulmuştur. Ama nafile. *

 

 

İbni Abbas'tan rivayet olunmuştur. O der ki: İnsanların en güzellerinden bir kadın Hz. Peygamber (s.a.v.)'in arkasında namaz kılardı. Bazı müminler, onu görmemek için ilk safa geçerlerdi. Bazıları da arka safta olmak için geri kalır ve rükuya, secdeye vardıkları sırada öndeki ve yanlarındaki namaz kılan kadınlara bakarlardı. Bunun üzerine Cenab-ı Hak:

And olsun ki; sizden öne geçmek isteyenleri de biliriz. Geri kalmak isteyenleri de biliriz. 24 (Hicr )

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuştur.

Bu Ayet-i Kerime indikten sonra da, Ebu Hureyre'den rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Erkek safların en hayırlısı ilk saflardır, en kötüsü ise arka saflardır. Kadın safların en hayırlısı arka saflar, en kötüsü ise ilk saflardır.”

Bazı müfessirler, bu Ayet-i Kerime'deki “öne” kelimesini önce olarak çevirmişler. Meallerde de öyle. En iyisini Allah bilir. *

 

 

(İblis): Rabb'im dedi. Bari tekrar dirilecekleri güne kadar, beni(m canımı almayı) ertele! 36

(Allah): “Haydi sen ertelenmişlerdensin dedi. 37

O bilinen vaktin (hesaba çekilecek) gününe kadar. 38

(İblis): Rabb'im, beni azdırmandan ötürü and olsun ki; (ben de) yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini azdıracağım. 39

Ancak içlerinden kendilerine ihlas verilen kulların hariç. (Benim azdırmam onları etkilemez.) 40

(Allah) buyurdu ki: “İşte benim korumayı üzerine aldığım yol budur. (doğru yol budur) 41

Benim (halis) kullarıma karşı senin bir gücün yoktur, ancak sana uyan azgınlar başka. 42

Cehennem o şeytanlara uyanların hepsinin buluşma yeridir. 43

O'nun (cehennemin) 7 kapısı vardır. Her kapıya onlardan bir bölüm ayrılmıştır. 44 (Hicr)

Bu ayetlerden iki tür yorum çıkarılabilir.

Benim halis kullarımın gittiği yol, bana ulaşan tek yoldur. Şeytanın bu yola uyanların üzerinde hiçbir gücü yoktur. Çünkü ben onları salih kullarım olarak seçtim. “Şeytan da onları zorla yoldan çeviremeyeceğini itiraf etmiştir. Şeytan sadece kendi iradeleriyle isyan yolunu seçmiş olanları saptırabilir. Bundan sonra artık onlar şeytanın aldatmaları ile daha fazla sapıtıp azabilirler.

Şeytan, dünya hayatına güzel göstererek insanları Allah'ın yolundan saptıracağını söylediğinde Allah onun bu isteğini kabul etti. Fakat ona insanları sadece safsata ve muğalatalarla kandırabileceğini, onların hak yolundan döndürülmesinin şeytan açısından fonksiyonunun olmayacağını söylemiştir. Zaten şeytan da bunu itiraf etmiştir. Öze gelecek olursak, yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için Allah şeytana: Ancak özgür iradesiyle kendisi hak yoldan sapan insan sana tabi olacaktır. Hak yoldan sapmayan kimse sana tabi olmayacaktır. Böylece onlar halis kullarımızdır demektedir.

Ayetler düşünen insanlar için son derece açıktır. Şeytan son derece güçlü ve Allah'la pazarlık yapıyor gibi bir yanlış anlaşılma olmaması gerekir. Şeytan günah işlemeye meyyal olan kişilere karşı güçlüdür. Sen bir mümin olarak kendi iradenle bu dini seçmişsen, sen de taklidi iman değil de tahkiki iman mevcutsa iman ve fiiller konusunda kararlıysan sana şeytanın yapacağı birşey yoktur. Şeytan da zaten kötü karakterdeki insanlara ben etki edebilirim diyor.

Buradan anlaşıldığına göre bugünkü varlık, biliçli bir iradenin (tümel aklın) ürünüdür. Bu kainat ve içindeki mahluk, ilahi adaletin tecellisi için yaratılmıştır. Şeytanın Hz. Adem'e secde etmemesi onu yaratan Allah'ın iradesi dışında olamaz. Eğer öyle olmasa kendi yarattığı nurani varlığını, kendi karşısında pazarlık yapar gibi konuşturmaz, onu helak edip yok eder.

Bütün bunlar, ruhlar yaratılırken insanoğlunun ve nurani varlıkların Cenab-ı Hak'ka vermiş oldukları sözlerden geriye caymalarının yansımasıdır. Ruhlar aleminde (farklı boyuttaki) bütün insanlar, kendi iradeleriyle kötülük ve iyiliği seçmişlerdir. Bu kötülük ve iyilik sonucu cennet ve cehenneme atılsalar, cehenneme atılanlar; Ya Rabb'i siz adaletli davranmıyorsunuz, siz benim inkar edeceğimi nereden biliyorsunuz. Belki ben iyilik yapacağım, size inkarda bulunmayacağım diyeceklerdir. Cenab-ı Hak, bu savı önlemek bakımından yeryüzünü yaratıyor ve alın irade sizin öyle misiniz değil misiniz görün ve imtihan olun diyor. Bu dünyada da sizin ihtiyacınız olan hertürlü nimeti veriyorum. Karar sizin. Bunun yanında da insanlık tarihiniz boyunca kıyamete, ilahi adalet tecelli edinceye kadar size uyarıcısız, peygambersiz ve kitapsız bırakmayacağım. Bunun karşılığında da size kötü yola sürükleyecek öndersiz ve rehbersiz de bırakmayacağım, tercih senin. Seç seçebildiğini, ancak sen kul olarak, şartları hazırlarsan olayların illetlerini, sebeplerini yerine getirirsen (cüz'i iradenle) ben de (külli irademle) yaratma sıfatımla aranızda inanan inanmayan hiçbir ayrım gözetmeyeceğim. Her iki yönde de sizi kılavuzsuz bırakmayacağım. Görünüz! Ne kadar doğrularmışsınız diye insanları, bu dünyada yaratıyor. Tabiki imtihan için. Anlatılan hadiseler, şeytanla Allah'ın konuşması birer sebeptir. Ortada insanlar olmadığı için o dönemde sebepleri yaratan da Allah'tır, olayları yaratan da. İnsanlık oluştuktan sonra sebepleri ve illetleri oluşturan insanlardır, yaratıcı ise Allah'tır. Bu dünyada insanlar sebepleri oluşturmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Bizim o sebepleri ne zaman oluşturacağımızı Allah biliyor ama biz kendimiz kısa ömürlü şu hayatımızda ve bizden sonraki insanların nasıl hareket edeceğini bilmediğiniz için, hadiselerin nasıl olacağını ve oluşacağını ve nasıl davranacağımızı bilemiyoruz. Fakat iyi veya kötü şartların oluştuğunu insanoğlu hisseder. Ancak tarih ve zaman olarak Allah bilir. Yani insanlar ruh halindeyken kendi iradeleriyle yazmış olduğu senaryoyu (adaletin sağlanması bakımından) Allah bu dünyada, ezelde yazdığın senaryoyu, kendi elinle kendine oynatıyor. Bu dünyadaki hayatın, ezeldeki kendi iradenin tecellisi ve yansımasıdır Allah'ın şeytanla konuşmasında bile bir yumuşaklık bir saygı ve izin vardır. Şeytan; aklı olan, düşünen, herşeyde Allah'a dayanan insan için alternatif değildir. Sen öyle olduğun için şeytan öyle aldatıyor. Sen adam gibi adam olsan şeytan kim, sen kim. Sen insan olarak yaratılmışların en üstünü ve yeryüzünün halifesisin. Sen insan olarak hayvan ve hayvandan da aşağı isen şeytanın olmasına gerek yok. Şeytan senden şikayetçi olacak. Çünkü Cenab- Hak; insan için bırak hayvan olmayı, hayvanlardan bile aşağı diye, şeytan ve cinler için değil, senin için söylüyor. Sen hayvanlardan aşağı isen, şeytan senin yanında hayvan kalır. Çünkü o nötürdür, hesaba çekilecek olan sensin şeytan değil. Çünkü Allah; aldananı hesaba çeker. Aldatanı değil. Zaten aldatanın yeri bellidir

Daha açık bir dille söylemek gerekirse Müslümanlar hesaba çekilecek. Müşrikler değil. Çünkü onların yeri belli. Onun için yeryüzünde yaşarken; şeytanın, insanın ve cinlerin tuzaklarını iyi bilmek lazım. Kurulmuş olan kapanın üstündeki peynir niye konmuş diye sorgulamak gerekir. Peyniri yediğin taktirde hayatına son verilen fareden farkın kalmaz.

Onun için Ey Müslüman! Yeryüzünde sana karşılıksız veya emeğin olmadan sunulan her hizmet, seni kafese almak isteyenlerin bir tuzağı olabilir. Dikkatli ol. Sonra ağlaman feryad etmen bir fayda sağlamaz. Bu dünyada hataların telafisi için geri dönüş yoktur. Ancak Allah hataların telafisi için fırsat verir. Oda Tevbe-i nasuha ile tevbe edersen. Başka türlü asla. Dikkat! İyi düşünün diyorum.

 

CEHENNEMİN YEDİ KAPISI

Ebussuud Efendi. Helak edici şeylerin organların sonucuna dayandırmıştır. 5 duyu organımız + şehvet + öfke

Kimi müfessirlere göre insanı sorumluluk altına sokan 7 organ; dil, el, göz, kulak, ağız ve cinsel organ + buna ilave olarak kalp de eklenince yedi cehennem kapısı açıklık kazanır.

Kimi müfessirlere göre de: 7 cehennem tabakası kast edilir. 1-Haviye=Günahkar müminler için. 2-Sakar=Yahudiler 3-Sair=Hristiyanlar 4-Cahim =Yıldıza tapanlar 5-Leza=Ateşperestler için 6-Hutame=Putperestler için 7-Çeşitli adlarla münafıklar için. Bunlar birer görüştür. En iyisini tabi ki Allah bilir. *

 

 

Eyke halkı da gerçekten zalim kimselerdi. 78

Bundan dolayı onların intikamını aldık. Her ikisi de açıkça (gözler) ön(ün)dedir. 79

And olsun, hicr halkı da peygamberlerini yalanlamışlardı. 80

Onları ayetlerimizi vermiştik de ondan yüz çevirmişlerdi. 81

Dağlardan güvenli evler yontuyorlardı. 82

Derken onları sabah vaktinde, o dayanılmaz çığlık (ses) yakalayıverdi. 83

Buna rağmen kazandıkları şeyler onlara yetmedi. 84 (Hicr)

Eyke halkı Şuayb (a.s.) ‘ın kavmidir ve başkentleri nedeniyle Medyen'liler adını almışlardır. El-Eyke Tebük'ün eski adıdır. Sözlük anlamı, “Sık Orman” manasındadır.

Medyen, Hicaz'dan Filistin ve Suriye'ye giden yol üzerindedir. El-Hicr, Semud kavminin başkentiydi. Kentin harabeleri Medine'den Tebük'e giden yol üzerinde, Medine'nin kuzey batısında yer alan El-Ula şehri yakınlarında bulunmaktadır. Kervanlar yolculukları sırasında orada kalmayı yasaklamışlardır.

“İbni Battuta” Hicri 8. yüzyılda Mekke'ye giderken oraya uğradığında “kızıl dağlara oyulmuş, Semud evlerini gördüm. Resimler o denli parlaktı ki, sanki kısa bir süre önce boyanmış gibiydi... Onların içinde bugün bile hala çürümüş insan kemikleri bulunmaktadır demektedir. Ayetlerin anlatımından da anlaşılacağı üzere Cenab-ı Hak müşrikleri veya inanmayanları geçmiş kavimlerin başından geçenleri örneklerle açıklamakta. Kalan kalıntılarından ibret almaları öğütlenmekte ve uyarılmaktadır. Çünkü arap kavimleri bu yerle bir edilen yerleri görüyorlar ve biliyorlardı. *

 

 

And olsun ki; biz sana (namazın her rekatında) tekrarlanan yedi (ayet-i kerime)'yi ve şu büyük Kur'anı verdik. 87

Sakın o (kafirlerden) bir takımlarını faydalandırdığımız şeylere (servete vesaireye) iki gözünü dikip uzatma. Onların karşısında tasalanma. Müminler için de (şefkat) kanadını indir. 88

Ve deki: Şüphesiz ben (evet) ben (üstünüze inecek azab-ı ilahiyi) açıkça haber verenim. 89 (Hicr)

Bu ayet-i kerimelerde de açıklandığı üzere o dönemde Mekke'nin müşrikleri bolluk içinde, müminler ise darlık içindeydi. Elbetteki Peygamberimiz(sav)'e müminler bu geçim darlığı şikayetlerini bildiriyorlar. Peygamberimiz(sav)'den teselli bulmak istiyorlardı. Bunun için Cenab-ı Hak yukarıda zikrettiğimiz ayetleri indirmiştir. Nitekim Fatiha'nın 7 ayeti bunu teyid etmektedir. *

+++

 

 

 

 

EN'AM SURESİ

 

Ebu Salih rivayetinde İbni Abbas der ki: Ebu Süfyan, İbn. Harb, Elvelid İbnül muğıyre, En Nadr İbnül- Haris, Rabianın iki oğlu Utbe ve Şeybe, halefin iki oğlu Ümeyye ve Ubeyy Hz Peygamber (s.a.v.) ne diyor diye sorarlar;

Nadr: " Kabeyi kendi evi yapana yemin ederim ki, ben de onun ne söylediğini bilmiyorum. Şu kadar varki; dudaklarını oynattığını görüyorum. Geçmiş asırlardan benim size anlattıklarım gibi geçmişlerin masallarını anlatıyor" der.

Gerçekten de Nadr, geçmiş asırlardan, ilk nesillerden çokça bahseder onların masallarını anlatırmış. İşte Nadr'ın Hz. Peygamber(s.a.v.)'in sözleri hakkında O size geçmişlerin masallarını anlatıyor. demesi üzerine Allah'ü Teala:

 

İçlerinden sana kulak verip de (okuduğun Kur'an-ı) dinleyenler vardır. Halbuki biz , Onu iyice anlamalarını mani olmak için yüreklerinin üstüne perdeler, kulaklarının içine de ağırlıklar koyduk. Onlar (istedikleri) her mucizeyi görseler yine O'na inanmazlar. Hatta o küfredenler sana geldikleri zaman seninle çekişmeye kalkışarak Bu (Kur'an) eskilerin masallarından başka (bir şey) değildir. der. 1 (Enam)

Ayet'i Kerimesini inzal buyurmuştur.

 

Buna ilaveten yine ibni Abbastan rivayete göre, Hz. Peygamber (s.a.v.)'e dinlemeye gelenler arasında Ebu Cehil'in de adı geçmekte ve En Nadr'ın Muhammed (s.a.v.) size geçmişlerin masallarını anlatıyor demesi üzerine Ebu Süfyan'ın söze karışarak ama Muhammed'in bazı söyledikleri doğru ve gerçek dediği, Ebu Cehilin de şiddetle tepki göstererek, Onun söyledikleri asla doğru olamaz dediği ayrıntıları da yer verilmektedir.

Bu Ayet'i Kerime ilk bakışta anlaşılması zor ve aynı zamanda cüzi irade ile çelişiyor gibi görülmektedir. Bu yüzden iyi anlaşılması için ayeti biraz açmamız gerekiyor. Herkesin bildiği üzere kul bir şeyi ister Allah ise onu iyi olsa da kötü olsa da yaratır.( Yalnız iyiyi yaratmada daha isteklidir.) Misal verecek olursak Şu kimsenin veya Falancanın nutku kesilmiş, nutku tutulmuş denir. Burada anlatılmak istenen sen ne söylersen söyle ne anlatırsan anlat onun kalbi düğümlenmiş basireti kilitlenmiş onun üzerinde fazla durma denir. İşte bunun gibi Cenab-ı Hak, bu ayeti kerimede O şahıslar kendi iradeleri ile doğruyu hakikati söylemek, tasdik etmek istemiyorlar. Biz de onların bu isteği doğrultusunda dilek ve iradelerinin karşılığı olarak kalplerinin üzerine perdeler, kulaklarına ağırlıklar, koymuş gibi algılama güçlüğü yaratarak isteklerini yerine getirdik. Onlar sen ne yaparsan yap dinlemeyeceklerdir, seni tasdik etmeyeceklerdir. Böyle sana ters davranmaları Kur'an'ın doğru ve hakikat olmadığından değil inatlarından, bulundukları mevkiyi kaybedeceklerinden, ululuk gurur ve kibiri yenemeyip beyinlerindeki tanrılarını yıkamadıklarından dolayı ret ediyorlar, (Tıpkı tanınmadığı bir yerde çok basit işleri bile yapan birinin , tanındığı insanlar içinde aynı işi yapmaması gibi. Bu mantıkla, ayette tarif edilen mantık aynı.) tarzında Allah inanmayanların durumunu tarif ediyor.*

 

 

Ebul Abbas Muhammed ibni Abdurrahman Habbab İbnül Eret 'ten rivayettir.

Biz zayıf kimseler (kureyş müşriklerince zayıf görünen Müslümanlar) Sabah akşam Rasülüllah (s.a.v.)'in yanında idik. Bizi Kur'anı ve hayır olan şeyleri öğretir. Bizi cennetle ve bize fayda verecek şeylerle müjdeler, cehennem, ölüm ve yeniden dirilme ile korkuturdu. Bir gün Akra ibni Habis, et Teymi ve Uyeyne ibn hısn el Ferari geldiler: "Biz kavmimizin ileri gelenleriyiz, kavmimizin, bizi bunlarla birlikte görmelerinden hoşlanmıyoruz. Biz seninle otururken onları kovsan dediler. Efendimiz olur dedi. Onlar bu sefer bunu aramızda yazılı hale getirmeden razı olmayız dediler. Yazılması için bir deri bir de divit getirildi. Bunun üzerine Yüce Allah:

Sabah akşam Rablerine sırf O'nun cemalini dileyerek dua (edenleri) huzurundan kovma. Onların (kafirlerin) hesabından hiç bir şey sana, Senin hesabından hiç bir şey de onlara ait değildir. Onları (Fakirleri) kovarsın (ama) Zalimlerden olursun. 52 (Enam)

Ayet'i Kerimesini inzal buyurdu.

Bu Ayet'i Kerime için çeşitli rivayetler mevcuttur. Yalnız Peygamberimiz(sav)'in yanında bulunan Bilal dahil zayıf müslümanlarla ilgili olduğu kesindir. *

 

 

Peygamberimiz (s.a.v.) yanındaki fakir sahabeler için, Kureyşin ileri gelenleri Ebu Talib'in yanına varıyorlar. Kardeşinin oğlu şu köleleri yanından kovsa da bizim yanımızda itibarı yükselmiş olsa böylece aramızdan O'na itaat edenler fazlalaşır, O'na tabi olmamız daha kolay olurdu dediler. Ebu Talib bu sözleri Peygamberimiz(sav)'e aktardı. Yanında bulunan Hz. Ömer de , ne istediklerini görmen için şu müşriklerin teklifini kabul etseydin. Ey Allah'ın Elçisi dedi. Bunun üzerine:

Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur'anla uyar. Onlar için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir şefaatçı vardır. Belki korunurlar. 51 (Enam) Ayet'i Kerimesi nazil oldu.

Bu ayet nazil olunca Hz. Ömer (r.a.) söylediklerinden pişman oldu. Peygamberimiz (sav)'den özür dileyip Cenab-ı Haktan affı için dua etti. Bunun üzerine de :

 

Ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde sen onlara deki: " Selam üzerinize olsun. Rabbiniz şu Rahmet etmeyi kendine Farz kıldı: Sizden kim bilmeyerek bir kötülük yapar, sonra tevbe ederek halini düzeltirse bilsinki, Muhakkak Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir." 54 (Enam)

Ayet-i Kerimeyi Cenab-ı Hak inzal buyurdu.

 

Benim bu Ayet-i Kerimeyi ilginç bularak buraya almamın bir nedeni de selamla ilgili. Bilindiği üzere bizim ülkemizde dışarıdan gelen içeridekine, tek kişi çok kişilere selam verir. Bu hususta da Peygamberimiz(sav)'den bize ulaşan bir çok Hadis-i Şerif mevcut.

Ben ABD'ye gittiğimde, kızımın ev sahibi Afganlı bir müslümandı. Her yanına varışımızda her karşılaştığımızda bizim vermemiz gereken selamı, o bizden önce verirdi. Sizin anlayacağınız hiç selam veren olamadım hep selam alan oldum. Ayette de Cenab-ı Hak Peygamberimiz(sav)'e gelenlere SELAM üzerinize olsun de deyince, acaba Afganlı'lar bu Ayet-i mi? delalet ederek böyle uyguluyorlar diye merak ettim. Tabiki benim anladığıma göre bu ayetteki selam verme bizim karşılaşmalardaki verdiğimiz selam değil. Özel olarak Peygamberimiz(sav)'in tebliğ selamıdır. En iyisini Allah bilir.*

 

 

Bir gün Allah Rasülü(sav) vahiy katiplerinden olan Abdullah ibni Ebi Serh'i çağırarak o gün kendisine inmiş olan Mü'minun Suresindeki “Hiç kuşkusuz biz Azimüşşan insanı bir sülaleden (süzülmüş çamurdan) yaratmışızdır….Ayet'i Kerimesini yazdırmak üzere çağırmıştı. Bu ayeti Ona yazdırırken “Sonra onu başka bir yaratılışla inşa etmişizdir.” Kısmına gelince Abdullah ayeti kerimede insanın yaratılışı ile ilgili bu tafsilat karşısında hayrete düşerek: “Yaratanların en güzeli Allah'ın şanı ne yücedir.” dedi. Hz. Peygamber(sav) de: “Banada öylece nazil oldu. Söylediğin gibi yaz.” buyurdu. Söylediği ile vahiy arasındaki tevafuka şaşıran Abdullah: “Eğer Muhammed doğru söylüyorsa ona vahy geldiği gibi bana da vahy gelmiştir. Şayet yalancı ise işte ben de onun söylediği gibisin söyledim .” diyerek İslamdan irtidat etti(döndü). İşte bunun üzerine Yüce Allah :

 

Allah'a karşı yalan uydurandan, yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken “Bana da vahyolundu.” diyenden ve “Allah'ın indirdiği gibi bende indireceğim.” diyenden daha zalim kimdir? bir görseydin. O zalimler can çekişirlerken melekler de ellerini uzatmış “can verin, bugün Allah'a karşı haksız yere söylediklerinizden ve Onun ayetlerine büyüklük taslamanızdan dolayı harluk azabı ile cezalandırılacaksınız. 93(Enam)

Ayet-i Kerimesi inzal olduğu nakledilmiştir.

 

Bu ayeti kerimenin farklı farklı nuzul sebepleri nakledilmektedir. Fakat ayet uzun olduğu için birkaç nuzul sebebi birikerek toptan cümleler halinde inzal buyrulduğu aşikardır. Kelbi rivayetinde İbni Abbas'tan bir görseydin bölümüne kadar Vahiy katibi Abdullah hakkında nazil olduğunu bildirmiştir. Rivayetin devamında Abdullah İslamdan döndükten sonra Mekke'nin fethine kadar tevbe etmemiş, hatta Hz. Osman'ın Abdullah'ı Peygamberimiz'in huzuruna getirerek Onun için eman dilediği, bazı rivayetlerde de Mekke'nin fethinde ölüm fermanı verilen beş kişinin arasında Abdullah'ın da olduğu zikredilmektedir. En iyisini Allah bilir.*

 

 

O gökten su indirendir. İşte biz her çeşit bitkiyi onunla bitirdik. O bitkiden de bir yeşillik çıkardık. Ondan da birbiri üzerine binmiş taneler; hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar; üzüm bağları, kimi birbirine benzeyen, kimi benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik. Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman herbirinin meyvesine bakın! Kuşkusuz bütün bunlara inanan bir toplum için ibretler vardır. 99 (Enam)

 

Bu Ayette Cenab-ı Hak; Allah'ı bulmak, O'nun varlığını kabul etmek, O'na iman etmek için çok derinliklere dalınmasının gerekli olmadığını; iman edecek bir topluluk için sadece yediğiniz meyveler üzerine düşünseniz beni bulursunuz .Ama inanmayacaklar için, değil hergün gördüklerini hatırlatmaya, gökten ve yerden mucizeler yaratsak genede inanmazlar.Zaten onlar inanmamaya ve inat etmeye karar vermişler. Sen inanmamaya karar vermişlerin üzerinde değil, inanmaya meyletmişlerin üzerinde dur. İmasında bulunulmaktadır.Aynen bizdeki laikliği tanrı edinmişlerin durumu gibi. Adamlar, bir kere doğruluk, hak, adalet, toplumu rahat ettirecek kurallar, İslam Dini'nde varsa almamaya, yanlışta devam etmeye sırf İslam Dini'nde var olduğu için kabul etmemeye (yoksa o kuralların yanlış olduğundan değil) karar vermişler. Sözlerimiz inat yüzünden yanlışta karar kılanlara değil, onların yaptıklarını doğru zannederek arkalarından körü körüne giden mukallitlere. *

 

 

Katade'den rivayet olunmuştur. O derki:

Müslümanlar kafirlerin putlarını sövüyorlardı. Kafirler de Onların Herşeyden münezzeh Yüce Rab'lerine sövüyorlardı. Diğer bir rivayette de: Ebu Süfyan, Ebu Cehil ve Kureyş'in eşrafından bir gurup Ebu Talib'in yanına varıp Peygamberimiz(sav) hakkında şikayette bulunuyorlar. Ebu Talip Peygamberimiz(sav)'e durumu izah ediyor, Peygamberimiz(sav) de bir şartla diyor. Nedir o şart dediklerinde Kelime-i Tevhid'i söylemelerini söylüyor. Ebu Lehep ve avanesi bu şartı kabul etmeyince, Peygamberimiz(sav)'e Ya Muhammed! " Ya tanrılarımızı hakir görmek ve reddetmekten, sövmekten vazgeçersin, yada biz de sana bunu emredene söveriz dediler. Bunun üzerine Allah:

Onların Allahtan başka dua edip tapındıkları (putlarına) sövmeyin. Ki, onlar da bilmeyerek haddi aşıp Allah'ı sövmesinler. İşte böylece her ümmete yaptıklarını hoş gösterdik. Sonra dönüşleri Rablerinedir. Artık O yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir." 108 (Enam)

Ayet-i Kerimesini inzal buyurmuştur.

Bu ayet'i Kerime İslam'ı tebliğ etmeye kendilerini görevli sayanlara metod yönünde bir ışık ve uyarıdır.*

 

 

Muhammed b. Ka'b el Kurazi'den rivayet edilmiştir. Kureyşliler bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.) ile konuşurken:

- Ey Muhammed! Sen bize Musa'nın asası olduğunu, Musa asası ile taşa vurduğunda, o taştan 12 pınar fışkırdığını, İsa'nın ölüleri dirilttiğini, Semut kavminin dişi bir devesi olduğunu haber veriyorsun. O halde sen de bize mucizeler göster ki; seni tasdik edelim dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.):

- Size hangi mucizeyi göstermemi istersiniz? dedi. Onlar:

- Safayı altına çevirmeni isteriz dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.)

- Eğer Safa'yı altına çevirirsem beni tasdik edecek misiniz? dedi. Onlar da:

- Evet . Eğer Safa'yı altına çevirirsen Allah'a yemin ederiz ki hepimiz sana tabi oluruz. dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.) duaya başladığı sırada Cibril O'na gelip,

- Ey Muhammed! Dilersen Safa altın olacak ama o zaman seni tasdik etmezlerse, and olsun onların hepsini azaplandıracağız. Dilersen onları bırak da içlerinde tövbe edecekler tövbe etsinler dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.):

- O zaman onları kendi başlarına bırakalım. Tevbe edecekler tevbe etsinler buyurdu. Bunun üzerine Allah :

 

Onlar bütün güçleriyle Allah'a yemin ettiler ki, eğer kendilerine bir ayet(mucize) gelirse ona mutlaka iman edeceklerdir. Deki: Ayetler ancak Allah'ın katındadır. O (ayet) geldiği zaman da onların yine iman etmeyeceklerinin farkında değil misiniz? 109 (Enam)

Ayet-i Kerimesini inzal buyurdu. *

 

 

Ebu Salih kanalı ile İbni Abbas'tan rivayete göre: Mekke halkından bir gurup, içlerinde İslam ve Müslümanlarla alay edenler Hz. Peygamber (s.a.v.)'e gelmişler ve: "Bazı ölülerimizi dirilt ve onlara soralım senin getirdiğin gerçek mi? Yoksa batıl mı? Ya da bize melekleri göster de senin Allah'ın elçisi olduğuna dair şahadette bulunsunlar. Ya da Allah'ı ve melekleri karşımıza getir demişler. Bunun üzerine Yüce Allah :

 

Gerçek şu ki; biz onlara melekleri indirseydik, onlarla ölüler konuşşaydı ve herşeyi karşılarına toplasaydık, Allah'ın dilediği dışında. Yine onlar inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu cahillik adiyorlar. 111 (Enam)

Ayet-i Kerimesini inzal buyurdu.

 

Yine bu ayette insanları rahatsız edecek ve anlamaları zor olan, bütünü kavramayıp, yani yaratılış hikmetini vakıf olamayanlar için cüzlerle, parçalarla uğraşanların kafasını meşkul eden ve takılan "Allah'ın dilediği dışında" cümlesinin üzerinde bir kez daha durmak gerek.

Bu Ayette Cenab'ı Hak; İnsanlara özgür iradelerini verdik. Kendi iradeleriyle biz ne yaparsak yapalım imana gelmiyorlar. Ben dilersem, ben zorlarsam hemen iman ederler. ( O zaman da dünyada insanları yaratmamın bir anlamı kalmaz ki) Bu kafirler o kadar ahmak ki, akıl verdik, göz verdik, velhasıl his dahil altı duyu organı verdik, beni anlamaları için. Hala anlamıyorlar . İlle de benim zorlamamı istiyorlar. Ancak o zaman bana iman edecekler. " Sözüm meclisten dışarı, o kadar mucizeyi gösterdikten, benim tarafımdan bilinenlerin hepsi sana beş duyunla anlatılıp gösterildikten sonra, senin alem-i mahlukatta akıllı olarak yaratılmana gerek yok ki. O zaman O'na damdaki merkepler de inanır. Seninle merkebin arasındaki fark da bu zaten. Eğer herşey beş duyunla açık ve net olarak elle tutulur gözle görülür biçimde anlatılmış olsaydı. (Zaten bu mümkün değil) Sizin yeryüzüne halife olarak yaratılmanıza da gerek kalmazdı. Cennet cehennem boşuna olurdu. Aklıyla hissiyle Allah'a inananlar davacı olur onlara adaletsizlik yapılmış olurdu. İlahi adalet tecelli etmezdi denmek istenmektedir. En iyisini Allah bilir. *

 

 

Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp, saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler. (İnsanları kandırırlar) 116 (Enam)

 

Gerçeği arayıp hakkı, doğruyu bulmak isteyenler, çoğunluğun hangi yolu izlediğini bakıp onu takip edip doğruyu bulmayı çalışamaz. Çünkü çoğunluk bilgi yerine zanna uyar. İnsanların çoğunluğunun inançları, teorileri, felsefeleri, hayat prensipleri ve kanunları zannın sonucudur. Dolayısıyla saptırıcıdır. Buna karşılık Allah'ın razı olduğu yaşama şekli bizzat Allah'ın gösterdiği yol ile olabilir. Bu yüzden doğru ve hak arayıcısı, Allah'ın gösterdiği yolu seçmeli ve O'nun yolunda tek başına da kalsa, azim ve kararlılıkla yürümelidir.

Günümüzden bir misalle anlatacak olursak. Allah tekdir, Hz Muhammed (sav) O'nun kulu ve Rasulü'dür. Kur'an da son kitaptır diye yapılan anketlerde bir soru sorulsa, bu da dünyada oylansa, %75 hayır çıkar. %75 hayır dedi diye biz İslam'dan vaz mı geçeceğiz. Elbette hayır. Onun için çoğunluk hak sebebi olamaz.

Zaten Cenab-ı Hak da insanların içinde pek azının mümin olabileceğini çeşitli ayetlerinde izah ediyor. Ayrıca bu ayet; dünyadaki insanların çoğunluğunun yalancı olacağına delildir. Bu gerçeği göz önünde bulundurarak doğru olanların; her bilgi ve haberi hakikat testine tabi tutmadan inanmamaları gerekir. Ayrıca bu ayetten, dünyada benimsenmiş olan demokratik rejimlerde nitelikli çoğunluk esasına göre değil de nicelikli çoğunluk esasına göre yapılan seçimler sonucu oluşturulan yönetimlerin doğru olmayacağı da anlaşılmaktadır. Çünkü yapılan seçimler usul açısından yanlıştır. Bu nedenle usul yanış olunca esas da yanlış oluyor. Demokratik seçimin doğru ve hakikat açısından usulu ise; en kısa yöntem olarak; köyler ve mahalleler muhtarlıkları, muhtarlıklar belediyeleri, belediyeler millet vekillerini, millet vekilleri hükümetleri, hükümetler başbakanı, veya cumhurbaşkanını seçmelidir. Böyle bir irade askeri ve sivil bürokrasinin karsısında güçler dengesi olarak eşit olur. Aksi adaletsiz ve zulüm olur diye düşünüyorum. En doğrusunu Allah bilir.*

 

 

İkrime'den rivayet edilmiştir. Bazı müşrikler Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yanına girdiler ve: Ey Muhammet! bize haber ver bakalım. Bir koyun öldüğünde onu kim öldürmüştür? Hz. Peygamber (s.a.v.) onu Allah öldürmüştür diye cevap verdi. Bunun üzerine müşrikler “sen ve arkadaşlarının öldürdükleri helal, köpeğin ve doğanın öldürdüğünün (doğan=kuş) helal, ama Allah'ın öldürdüğünün haram olduğunu söyleyip ve iddia ediyorsun dediler. Yüce Allah bunun üzerine:

 

Eğer O'nun ayetlerine inanıyorsanız, artık üzerinde yalnızca Allah'ın ismi anılanlardan yiyin. Üzerinde Allah'ın isminin anılmadığı şeyi yemeyin. Çünkü bu bir fısktır (yoldan çıkmadır) Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına gizlice çağrıda bulunurlar. Onlara itaat ederseniz şüphesiz siz de müşriklerdensiniz. 118-121 (Enam)

Ayet-i Celilesini inzal buyurdu.

 

Burada nuzul sebebi 118 ayrı 121 ayrı fakat ben 118. Ayetin nuzül sebebinde geçen (yahudiler sordu) cümlesi

bana mantıksız geldiği için o sebebi almadım. Çünkü yahudiler, Allah'ın isminin anılması ve ölü eti yememe hususunda çok hassastırlar. (Hatta müslümanlardan da hassastır. Besmele çekmeyi unutmayı bile kabul etmezler.) Belki müşrikleri Peygamberimiz(sav)'i sıkıştırmak için akıl vermiş olabilirler. Fakat kaynaklar bu aklı müşriklere, İran'lı mecusilerin mektup yoluyla verdikleri söylenmektedir. *