BU KİTAP;

 

Geçmişte olan, olmakta olan, olacak olan ve olması gerekeni kavrayıp, mevcudu (varlığı), ve gelişen olayları en az dört boyutlu düşünerek analiz edip sentezleyenlerin eseridir. Çünkü Yüce Allah, inananlara bildirmiş olduğu mesajında:

 

“Ey iman edenler! Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınırsanız (ve o emir ve yasakları harfiyyen yerine getirirseniz,) O da size (hak ile batılı ayırt edebilecek bir anlayış ve kabiliye olan) fürkan ( ı ) verir. Suçlarınızı örter ve sizi bağışlar…” buyurmaktadır . (Enfal 29)

 

 

Sunuş

 

MEDİNE DÖNEMİ

 

Yüce Mevlamız'ın Ali İmran Suresi'nin 19. Ayeti'nde, “Şüphesiz Allah katında din İslamdır” dediği “İslam Dini” öyle bir dindir ki, O iki kapak arasına sığmayacak kadar mükemmel ve evrenselliği sürekli devam eden Allah'ın Sünneti'dir. O'nu iki kapak arasına hapsedip O'nun anlaşılmasının ve yaşanmasının önüne set çekenler O'na en büyük zararı verenlerdir. Benim kanaatime göre; O, başı ve sonu olmayan Rabb tarafından Hayat Kitab'ı olarak gönderilen, yorumlanması ve anlamlandırılması hiç bitmeyen kural, kaide ve insanların (müminlerin) yaşam tarzını ve yol haritasını belirleyen mutlak (değişmeyen) doğruları içinde barındıran kavramlar bütünüdür.

Yüce Allah varlığını bildirdiği Sünnetinde, (İslam dini) varlığının düzenini sağlayacak masum ve günahsız melekleri, sonra günah ve sevap işlemeye meyyal nurani varlık cinleri, en son olarak da (mevcut zaman itibariyle) iradelerini yaratılış gayeleri doğrultusunda kullandıkları taktirde “Ahsen-i Takvim” yani mahlukatın en güzeli, en üstünü, en şereflisi (eşref-i mahlukat) olan insanı Kendine dost olarak yaratmış, yine varlık (yaratılış) gayelerine uygun hareket etmeyen ve “Esfele Sefiliyn” e düşecek, yani kendi iradeleriyle Sünnetüllah'a ters hareket edecek mahlukatın en aşağısı en alçağı olan insanların başına “Nar” (ateş ) dan yaratılmış olan (yanlış sonsuz olduğundan) kıyamet kopuncaya kadar Şeytan'ı LİDER kılmış, İyilik, muhabbet, dostluk daha zor ve mutlak doğru (Hakikat) tek olduğundan Sünnetüllah'a (Allah'ın Kanunu'na) uygun hareket edecek insan ve cinlerin başına da uyarıcı lider olan çok sayıda Rasül, Nebi ve üç kitabı, nihai olarak da bütün insanların ve cinlerin Peygamberi Hz Muhammed(s.a.v.) ve O'na gönderilen son kitap Kur'an 'la insanların, özellikle müminlerin yaşam tarzlarını ve metodunu belirleyen vahiylerini inzal buyurmuştur.

Yani var ve tek olan Yüce Allah; Sünnetüllah ve adaletinin gereği, cüz'i iradeleriyle ne düzenine aykırı, ne de yine cüz'i iradeleriyle düzenine sadık (uygun) hareket edecek, cinleri ve insanları lidersiz bırakmamıştır. Yüce Allah, insanların ve cinlerin metod ve yaşam planı olan Kur'an'ında belirttiği gibi Sünnetüllah'ına uygun hareket edecek olanlara davranışlarından dolayı on, yetmiş, yediyüz ve daha yukarı derecelerle mükafatlandıracağını, O'nun kurallarına uygun hareket etmeyenleri de misliyle cezalandıracağını bildirmiştir. Allah doğru söyledi.

Realite bu olduğu halde Allah'a, O'nun Peygamberler'ine ve Kitaplar'ına inandığını söyleyen İslam dünyası, çağımızda niçin geridedir de gayri müslim olan batı dünyası ileridedir? Şimdi bunun nedenlerini tarihi, sosyolojik ve Sünnetüllah açısından inceleyerek değerlendirelim.

Önce elimizde mevcut doneleri teker teker ortaya koyalım:

1. En son kitap Kur'an ve Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)

2. İncil ve Peygamber'i Hz. İsa(a.s)

3. Zebur ve Peygamber'i Hz. Davut(a.s)

4. Tevrat ve Peygamber'i Hz. Musa(a.s)

5. Bunlardan başka kendilerine suhuf verilen rasüller ve onların getirdikleriyle uyarıcılık ve tebliğ görevlerini yerine getiren nebiler.

Kur'an-ı Kerim ve Hz. Muhammed(sav)'den önce gelen kitap, suhuf, rasül ve nebiler yeryüzündeki kavimlere, Kur'an ve Hz. Muhammed(sav) kıyamete kadar yeryüzüne gelecek bütün insanlara uyarıcı ve yol gösterici olarak gönderilmiştir. Neden? Çünkü Allah; Kendi yarattığı dünyanın, bilim ve teknikle insanlar tarafından ayak basılmamış bakire bir bölgesinin kalmayacağını, insanların bütün dünyaya yayılacağını bildiği ve külli iradesini bu yönde buyurarak tarihi ve sosyolojik çerçeveyi bu gelişim ve değişim (yenileşme) istikametinde dizayn ettiği, yani Yerküre'nin küresel bir köy olup orada yaşayacak insanların ya hakkı savunan, ya da batılı tercih eden iki millet haline dönüşeceğini irade buyurduğu için. Bu tarihi, sosyolojik gelişim ve değişimin neticesinde Hz Muhammed(sav)'den önceki insanlar kendi kavimlerine gelen rasül ve nebileri yalanladıkları, kitaplarını kendi çıkarları doğrultusunda tahrif edip, Kur'an ifadesiyle maymunlar gibi taklitçi olup kendi aralarında tefrikaya düştükleri için. Bu kavimler Kitaplarını tamamen mi değiştirmişler? Hayır. Günümüze kadar ulaşan Tevrat ve İncil'de hala orjinal hakikatler mevcuttur. Ama yüzde yüz hakikat değildir. Oranını yüzdelik olarak biz bilemeyiz ancak Allah bilir.

Bu nedenle geçmişte ve içinde bulunduğumuz 21. yüzyıl'da yahudi ve hiristiyanların, elimizde mevcut ve orjinal son kitap olan Kur'an-ı Kerim'i okuyup anlamamaları ve O'ndan faydalanmamaları mümkün değildir. Çünkü, onların İslam Dini'ni inanmamaları buna engel değildir. Bu nedenle bir şeye inanmamak başka, Onu okuyup anlamamak veya faydalanmamak başka, bir şeyin doğru olduğunu söylemek başka, o doğruyu yaşamamak başka. İşte muharref kabul ettiğimiz semavi dinlerin mensupları inanmasalar bile Kur'an'ın evrensel anlamda dünyevi mesaj verdiğini bilmektedirler. İnkarın manası da bilineni ve var olanı reddetmektir. Yoksa, yok olan, bilinmeyen inkar edilmez ki. Mesela: İçinde bulunduğumuz beşeri sistemin kural ve kaidelerinin yanlış olduğunu, doğru ve hakikat olmadığını söyleyebiliriz, hatta inanmayabiliriz de. Fakat o kural ve kaidelere inanmadığımız halde uyarız. Bir çokları da beşeri sistemin kaide ve kurallarının işleyiş tarzının yanlış olduğunu bildikleri halde, sırf inatları yüzünden, statükoyu koruyarak hem yanlışta ısrar ederler, hem de inkar edip kendi sonlarını hazırlarlar. İpek böceğinin kozasının içinde kaldığı gibi. (Tabi bu düşüncelerin tarihi ve sosyolojik boyutları da var. Konumuz bu olmadığı için onun üzerinde durmayacağım.) Onun için ben şahsen yahudi ve hristiyan dünyasının, elit, bilge ve entelllektüel kesiminin Alah(c.c)'ın Fatiha Suresi'nde belirttiği, Âlem'i ve onun işleyiş tarzını belirleyen, yaşam, metod ve usullerini bildiren Kur'an'ı, Hz. Muhammed(sav)'e buyrulan ilk emir “ Oku ”yu, çok iyi anlayıp kavradıklarını, fakat daha önce atalarının ve kendilerinin ortaya attıkları fikir, düşünce ve sözlere binaen geri adım atıp gerçeği dillendiremediklerini, bunun bir bedeli olacağından kendilerine tâbi olanlardan çekinerek, nefislerini yenip hakikati haykıramadıkları kanaatindeyim. Çünkü, batı toplumu bilimle, teknolojiyi geliştirecek, onun teknik bilgilerini, kullanma kılavuzunu ve yanında da açıklayıcı teknik servis elemenlarını belirleyecekler, ama konu kainat olunca; O'nun sahibi olmadığına, O'nun kullanma kılavuzunun bulunmadığına ve O'nu kullanmak için açıklama yapan teknik elemanının olmayacağına inanıp, Âlemin ve/veya insanın yaşam yeri yeryüzündeki mahlukatın rüzgar önündeki kuru yaprak gibi başı boş bir vaziyette serbest bırakıldığını düşünecekler. Böyle bir mantık ve düşünce tarzı abesle iştigal olduğu gibi insan fıtratına da aykırıdır. Gerçek böyle mi, değil mi? En doğrusunu Allah ve kendileri bilir ama, ben kesinlikle İslam'î ve Kur'an'î bilgilerden faydalandıkları kanaatindeyim. Çünkü Yüce Allah ilahi mesajında “ Muhakkakki, bu Kur'an alemlere bir hatırlatma (bir öğüttür).” Yunus 104 “Bu Kur'an insanlar için bir açıklama , muttakiler için hidayet rehberi (ve bir öğüttür”) Ali İmran 138 Bu Kur'an, İnsanların kalp gözünü açacak bir nur, Kesin olarak inanan bir toplum için hidayet (rehberi) ve bir rahmettir. Casiye 20 buyurmaktadır.

 

Bu verilerden ve öngörülerden sonra batı dünyası Kur'an'dan faydalanmasa dahi kendi muharref kitapları gereği varlığı, evreni, kozmolojiyi, astronomiyi, velhasıl beşeriyetin pozitif diye adlandırdıkları bilimleri –ki bu bilimler İslamdan ayrı değildir- çok iyi bildiklerinden sosyolojik ve Allah'ın Sünnet'i gereği bilimde, teknolojide, siyasette ve iktisatta müslümanlardan önde olmaları gerekir ki, zaten gerçek de böyledir.

Çünkü, kainat ve Allah'ın insanlara peygamberler vasıtasıyla gönderdiği (orjinal) ilahi mesajları barındıran semavi kitaplar (bozulmamış anlamda) bir bütünü tamamlayan öğeler gibidir. Ne Alemi anlamadan ilahi mesaj anlaşılır, ne de mesaj anlaşılmadan Alem anlaşılır. Her ikisi bir bütünü tamamlayan unsurlar gibi düşünülmediği ve uygulanmadığı taktirde okuma ve anlama tamamlanmaz eksik ve yarım olur. İslam dünyasının çıkmazı da yine bu yarım olan düşünce tarzındandır

Buradan hareketle Asr-ı Saadet'ten 16. Yüzyıl'ın sonuna kadar müslümanlar hem kainatı (tam olmasa da) hem de inandıkları Kur'an'ı okuyup anlamışlar. Bunun sonucu tabii olarak bilimde, teknikte, ekenomide ve siyasette dünyaya hükmetmişler. Batı toplumu ise içinde hakikati barındıran ilahi kitaplarını okumuşlar ama beşeri tahrifatları farketmemişler. Fakat âlemi okumadıklarından İslam dünyasından etkilenmek zorunda kalan, ortaçağda sıkışan, daralan ve müslümanlardan etkilenen batı toplumu bu şıkışmanın neticesinde yeni arayışlara girmiş, dünyayı ve Kainat Kitabı'nı okuyarak yeni buluşlar ve keşifler elde etmişlerdir.

İslam dünyası ise zirvenin verdiği rahatlık ve gafletle Kainat Kitabı'nı okumayı ve anlamayı bırakmış, bunun neticesi, Allah'ın Mesajı olan Kur'an'ı da eksik okumaya ve anlamaya başlamışlar. Bu durumda İslam Medeniyeti (onların deyimiyle hem beşeri, hem ilahi bilim anlamında) –ki bu iki bilim birbirinden ayrı değildir- gerilemeye, devam etmiş. Sonra gelen nesiller âlemi anlayamayınca, Kur'an'ı anlayamamış. Kur'an'ı anlayamayınca da âlemi anlayamamanın ve okumamanın sonucu, beşeri somut bilimin değerini kavrayamayıp gerileme süreci günümüze kadar devam etmiştir. Tarım, sanayi, teknoloji, uzay, iletişim ve bilişim çağını yakalamış batı toplumu karşısında; (çok azı müstesna) patenti kendisine ait bir teknolojik ürün dahi üretemeyecek derecede (maddi anlamda) zelil duruma düşmüş, Kainatı, Kur'an'ı okuma, anlama ve uygulama neredeyse sıfır noktasına ulaşmıştır. -Ki evrende hiç boşluk yoktur. Boşalan yer anında doldurulur- Peki hal böyle olunca müslümanlar Allah'a, O'nun Hak Kitab'ı Kur'an'a ve Rasülü'ne inanıyorlar, Allah'a ortak koşmuyorlar, (İslam dünyasının Allah'a ortak koşup koşmadıkları ayrıca sorgulanmalıdır.) bunun bir mükafatı yok mu? denebilir. Elbette var. Onun mükafatı ise ahirette. Bu yorumlarımız ise yaşadığımız dünya ile ilgili.

Batı dünyası, eksik ve yanlışla dolu olan, fakat bazı hakikatleri de içinde barındıran muharref kitaplarını eksik bile olsa iyi anlamışlar. Kainat Kitabı'nı da tam okumuşlar. Bütünü yüzde yüz anlamasalar bile az eksiğiyle bilimde, teknolojide , iktisatta, yani beşeri dille müsbet bilimlerde ilerlemenin desteğiyle yaşama biçimi olarak bu günkü seviyeye ulaşmışlar. Bir de Kur'an'ı inanmadıkları halde anladıklarını ve O'ndan faydalandıklarını düşünürsek, kalkınmanın boyutu kendiliğinden anlaşılacaktır. Müslümanların okuması ve anlaması negatif, hiristiyan ve yahudilerin okuması ve anlaması, yanlışı içinde barındırsa da pozitif. Onun için batının bugün İslam dünyasından ileride olması son derece normaldir. Olması gereken de budur. Nedeni: İman hariç Sünnetüllah'a yani olacak olana uygun hareket etmeleridir. Problem İslam dünyasının kendindedir. Sebebi; Sünnetüllah'a yani, âlemi ve onun kullanma kılavuzu olan Kur'an ve Sünnet'i anlamayıp onun tersine hareket edip muarızlarını taklit etmeleridir. Dikkatle incelendiğinde tarihin hiçbir döneminde taklit, asıl olmamıştır. Taklit asıl olsaydı, Kur'an insana değil, maymun ve papağanlara inerdi. Çünkü en güzel taklidi onlar yapar.

Yüce Allah Mesajında: “ İnsan için çalıştığından başkası yoktur” buyuruyor. Bu Ayette'ki çalışmayı İslam dünyası, elde traktör varken, tarlayı belle ve kazmayla tımar etme anlıyorlarsa konuşacak bir şey kalmamış demektir. Ticaret ve temizlik meselesinde de durum pek parlak değildir. (ince bir ayrıntı; biz burada global anlamda bir kirlenme ve temizlikten değil yerel bazda bir temizlikten bahsediyoruz. Bugün global anlamdaki temizlikte batı dünyası sınıfta kalmıştır. Bu kirlenmede İslam dünyasının hiç bir katkısı ve suçu yoktur.) Onun için batının ticaret ve temizlik anlayışı ile İslam dünyasının ticaret ve temizlik anlayışı ülkeler bazında birbiriyle kıyasladığında (bunu ancak dünyayı gezenler bilir) gerçek kendiliğinden ortaya çıkar. Diğer unsurları sayıp dökmeye luzum kalmaz. Efendim, medeniyeti ve bu sayılan değerleri, batı bizden almış denilebilir. Evet doğru. Onlara dedem etkileyip medenileştirmiş. Dedem görevini yerine getirmiş.Ya biz ne yapmışız? Dedemin değerlerini terk edip sadece onlarla öğünmüşüz. İyi öğünmeler! Sonuç malum. Onun için bu günkü yaşadıklarımız ister iyi olsun ister kötü, dünün sonucudur. Dün fırsatları kim iyi değerlendirdiyse sonucunu müsbet yönde, kim fırsatları yanlış değerlendirdiyse, işte dünün sonucunu bugün menfi yönde yaşamaktadır. Çünkü kişinin kendisiyle Allah arasındaki kişisel ibadeti , -O dahi ibadet içinde olursa- dışında ne bu dünya, ne de ahir dünya için, Allah dilemedikçe Sünnetüllah'ta “sehiv secdesi” yani hatanın telafisi mümkün değildir. An, bu andır. Bu günü iyi değerlendirmek gerekir. Allah nasip ederse yarın ve gelecekte bugünün sonuçlarını hep birlikte yaşayacağız. *

 

 

 

 

Değerli Dostlarım,

Evrenin oluşumundan ve yeryüzünün halifesi olan insanlık yaratıldığından bu yana dünyada ve onun üzerinde meydana gelen olaylar belli bir hiyerarşk düzen içersinde devam etmektedir. Meydana gelen bu olaylar bizim algıladığımız şekliyle toplumlar eliyle olumlu yönde değil, bilakis olumsuz yönde cereyan edip, olması gerekenler olmayıp, olmaması gerekenler olmakta ve bireysel olarak insan iradesi bu gidişe bir türlü dur diyememektedir.

Küçücük aklıyla birazcık tefekkür eden her insan, gerçeklerin bu menzilde cereyan ettiğini, kendisine ve çevresine bakıp, toplumda gelişen hadiseleri gözlemleyip irdelediğinde hiçbir şeyin doğru ve mantıklı gitmediğini anlar. (Çünkü: “Doğru işi yapmak” başka “işi doğru yapmak” başkadır) Hatta kendi yaptığı eylemin bile yanlış olduğunu sezer, sonucun nasıl cereyan edeceğini bilir, ama ne yazık ki, nefsinin esiri olup bedel ödemeyi bir türlü göze alamadığından yakın çevre ve toplumsal baskının da etkisinde kalarak bu davranışını genellikle engel olamayıp proplemi erteler ve yaptığı eylemin bedelinin ağır olacağını bile bile yanlışta ısrar eder.

-İşte diğer canlılardan üstün olan ve o üstünlerin içinde de farklı olan bazı insanlar, nefsine ağır gelse de bedeli baştan ödemeyi kabullenip suyun akıntısına kendilerini bırakmazlar, her an nefisleriyle mücadele içindedirler. Bu yüzden bu insanlar yeryüzünün istisnasıdırlar-

Bu yanlış davranışların nedeni: Âlemdeki bütün maddi varlığın, oluşum gayesi itibariyle gelişime, değişime dönüşüme ve sonlanma karakterine sahip oluşundandır. Her şey düzgün ve korunmaya yönelik cereyan ederse, madde itibariyle sonlanma olmayacak, gelişecek hadiseler var oluş gayesi istikametinde oluşmayacaktır. Bu tersliğin doğrulması aklen, mantıken, tarihen, sosyolojik, coğrafi ve ekolojik olarak Allah dilemedikçe mümkün değildir. Çünkü bütün mevcudat insan için vardır. İnsan ise ene (nefis)'li olduğundan genelde kurulu düzeni bozma eğilimindedir. Tarih boyunca da işleyen düzeni kendi geliştirdikleri bilimin verileriyle bozmaya devam etmektedirler. Allah'a inanmayanlar bunun kendi kendine, tesadüfen olduğunu, Allah'a iman edenler ise bunun bir yaratıcının bilgisi dahilinde gerçekleştiğini düşünürler. -Ki hakikat, yaratıcının bilgisi dahilindedir.- Durum nasıl olursa ve nasıl inanılırsa inanılsın, hangi düşünce tarzı benimsenirse benimsensin sonuç değişmeyecek, her şey külli ve evrensel iradenin bilgisi dahilinde insanlar ve cinler eliyle sonlanma gerçekleşecektir. O'nun için gelecek, madde düşünce anlamında malumdur. Sonuç: Mutlaka helak ve hüsrandır.

Bu yanlış istikamette gelişen gerçeği, somut ve herkesin anlayabileceği (mecazi) bir benzetmeyle açıklarsak: Allah'ın iradesiyle her şeyin bir anda, insanın düşüncesiyle ise kademe kademe yaratıldığını bildiğimize göre mecazi manada yeryüzünde derecikler, bunların bileşiminden çaylar, çayların birleşiminden nehirler, ırmaklar oluşarak büyük bir kütle halinde sular denize ulaşmaktadır. Akılcı bir mantıkla bu ırmaklar bir gün, meydana gelen toprak erezyonuyla denizleri dolduracak ve karalar küçülüp denizler genişleyecek, hızla çoğalan nüfusu -her şey normal mecrası içersinde seyretse bile- yeryüzü taşıyamayacaktır. Fakat sosyal hadiseler öyle gelişmektedir ki, her şey kendi mecraı'nın seyrinde, yine insan eliyle tetiklenerek olumsuz yönde çok hızlı bir şekilde gelişmekte, insanlık sanki kıyametin bir an evvel kopması için yarışmaktadır . Dünyada insan eliyle gelişen olayları incelediğimizde mecazen benzetme yaptığımız dereler ve çayların suları artmış olduğu gibi sayıları oldukça çoğalmış durumda. Yani günümüze dek, iş o denli büyümüştür ki, sular güldür güldür gelip, seller gibi önüne ne çıkarsa yakıp yıkıp yok edecek nitelikte. Bu süper ve hiper seller, barajların bile dayanamayacağı kadar güç kazanmaktadır. Barajların taşması ve yıkılması halinde nelerin olabileceği, yıkılan barajların kapsamı alanı içersine giren varlıkların, hatta ısınan kürenin buzullarını salmasıyla hangi menfi olaylarla karşı karşıya kalınabileceği, yapılan nükleer deneme ve kullanılan kozmik ürünlerle delinen ozon tabakasının yine insanlık için nelere mal olacağı her akıllı insan için malumdur. Bu durumu bilen, öngörülü ve akıllı insanlar tehlikeyi sezen bir ceylan edasıyla yaşamlarını, sular altında kalma ihtimali olan yerlerde değil, bilakis bu tehlikeden uzak ve güvenli olan yerlerde hayatlarını sürdürmek isterler.

İşte Yüce Allah, Kendi Külli İradesi sonucunda ve bilgisinde, insanoğlunun bilmeden veya kasıtlı olarak ekolojik dengeyi bozup, hem kendilerini hem de yeryüzünü veya kendi sistemini bozacağını bildiği için, bu yerleşim birimlerini bozmayan, bu uygulamaların yanlış olduğunu düşünen diğer insanlar gibi sular altında kalmak istemeyen, tehlikeyi sezen uyanık, akıllı ve üstün akıllı kullarını yardım edip korumak maksadıyla onlara uyarıcı Rasül ve Nebiler, aynı zamanda yaşam kılavuzu olan yazılı kitaplar göndermiştir. Allah'ın Rasüllerinin sözlerini tutanlar, O'nun Kitabı'na uyanlar, debisi büyümüş sellerin, taşacak veya yıkılacak barajların sularında (maddi ve manevi anlamda) boğulmayacaklar, kozasını delip dışarı fırlayan ipek böceği gibi kurtuluşa ereceklerdir. İşte gerçek müminler bunlardır. Cenab-ı Hak; Bakara suresinde , bu Kitab'ı müminler için gönderdiğini, O'na inanmayanların, hatta O'na inanıyormuş gibi görünüp, gerçekte inkar edenlerin kimler ve onların yeryüzünü helak ve kıyametin kopması için ne şekilde hareket ve davranışlarda bulunacaklarını müminlere bildirerek, nankör insanların oyun ve tuzaklarına düşmemeleri hususunda bilgilendirmektedir. Bu değerlendirmenin açılımı bu (Bakara) surede mevcuttur. Aklı olanların çok iyi anlayacağı kanaatindeyim. Aklı olmayanlara da bizim diyebileceğimiz ve yapabileceğimiz bir şey yok. Onlar zaten nötürdür. Yine en iyisini Allah bilir.*

 

Kasım Ceylan ARSLAN