İbni Ömer der ki: Münafıkların başı olan Abdullah b. Ubeyy b. Selül öldüğü zaman, Oğlu Abdullah Rasülüllah(sav)'e gelip O'ndan babasını kefenlemek için gömleğini istemişti. Hz. Peygamber(sav) O'na gömleğini verdi. Bundan sonra O'ndan babası için cenaze namazını kıldırmasını istedi. Hz. Peygamber(sav) onun namazını kıldırmak için kalktığı sırada Hz. Ömer bin Hattab kalkarak Rasülüllah'ın elbisesinden tuttu ve O'na:

-Ey Allah'ın Rasülü! Rabb'in münafıklar için namaz kılmayı yasaklamışken Onun namazını mı kılacaksın? dedi. Hz. Peygamber(sav) O'na:

-Yüce Allah “Ey muhammed! Onların bağışlanmasını ister dile, ister dileme birdir (sonuç değişmez). Onlara yetmiş defa bağışlanma dilesen bile Allah onları bağışlamayacaktır.” diye buyurmak suretiyle beni bu konuda muhayyer kılmıştır. O halde ben yetmiş defadan fazla bağışlanma dileyeceğim buyurdu. Hz. Ömer (ra):

-İyi ama O münafığın biridir dedi. Buna rağmen Hz. Peygamber(sav): Abdullah bin Ubeyy'in namazını kıldırması üzerine, Yüce Allah:

 

Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Resûlünü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler. 84(Tövbe)

Ayet-i Kerime'sini inzal buyurdu. Hz. Peygamber(sav) bundan böyle bir daha münafıklardan ölen hiçbir kimsenin namazını kılmadı.

*


Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Allah bunlarla ancak, dünyada kendilerine azap etmeyi ve canlarının kafir olarak çıkmasını istiyor. 85
“Allah'a iman edin ve Resûlü ile birlikte cihat edin” diye bir sûre indirildiğinde, onlardan servet sahibi olanlar, senden izin istediler ve “Bizi bırak da oturup kalanlarla birlikte olalım” dediler. 86
Onlar geride kalan (kadın ve çocuk)larla birlikte olmaya razı oldular ve kalpleri mühürlendi. Artık onlar anlamazlar. 87
Fakat peygamber ve beraberindeki mü'minler, mallarıyla, canlarıyla cihat ettiler. Bütün hayırlar işte bunlarındır. İşte bunlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 88
Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır. 89

Bedevîlerden mazeret ileri sürenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah'a ve Resûlüne yalan söyleyenler ise (mazeret bile belirtmeden) oturup kaldılar. Onlardan kâfir olanlara elem dolu bir azap isabet edecektir. 90 (Tövbe)

 

Bu ve buna benzer Ayetler'i daha önce tefsir ettiğimizden tekrar açıklama lüzum ve gereğini duymuyorum. Mesajlar son derece açıktır. Buraya kadar ki tafsilatımızdan bir kanaat sahibi olanlar anlatılmak istenen temayı kavrayacaklardır.

*

 

Zeyd bin Sabit der ki: “Hz. Peygamber(sav)'e gelen vahiyleri yazıyordum. Bera'e suresini yazarken “Kıtal ile emrolunduğunuz” Ayeti'ne geldiğimiz zaman kalemi kulağıma koydum. Allah'ın Elçisi kendisine inen ayetleri bakmaya başladı. Bu sırada bir âmâ (kör) gelerek: Ey Allah'ın Elçisi! Ben âmâ biriyim. Benim halim ne olacak diye sordu. Bunun üzerine:

 

Allah'a ve Resûlüne karşı sadık ve samimi oldukları takdirde, güçsüzlere, hastalara ve (seferde) harcayacakları bir şey bulamayanlara (sefere katılmadıkları için) bir günah yoktur. İyilikte bulunan kimselerin (kınanması) için de bir sebep yoktur. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. 91 (Tövbe)

Ayet-i Kerime'si nazil oldu.

*

 

İbni Abbas der ki: Hz. Peygamber(sav): müslümanlara, savaşmak üzere kendileriyle birlikte savaşa çıkmalarını emretmişti. İçlerinde Abdullah b. Mugaffel'in de bulunduğu küçük bir topluluk Hz. Peygamber'in huzuruna gelerek:

-Ey Allah'ın Rasülü! Bize binek bul dediler. Hz. Rasülüllah(sav) :

-Allah'a yemin ederim ki, size binek bulamıyorum. (Bu cümleyi günümüze adapte edersek Ordudaki süvari birliklerinden at veya deve verilmesini isteme) Bunun üzerine onlar oradan ağlayarak uzaklaştılar. Çünkü: Binek bulamamaları ve fakir olduklarından dolayı orduya maddi yardım yapamamaları onlara çok ağır gelmişti. İşte Allah onların bu konuda mazeretlerinin geçerli ve mazur olduklarını, mazeretlerinin geçerli olmayanların ise kimlerin olduğunu bildiren:

 

Kendilerini bindirip (cepheye) sevk edesin diye sana geldikleri zaman, senin, “Sizi bindirebileceğim bir şey bulamıyorum” dediğin; bu uğurda harcayacakları bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş döke döke geri dönen kimselere de bir sorumluluk yoktur. 92

Sorumluluk ancak, zengin oldukları halde senden izin isteyenleredir. Bunlar, geri kalan (kadınlarla) birlikte olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Artık onlar bilmezler. 93 (Tövbe)

Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyruldu.

*


Onlara döndüğünüzde, size mazeret beyan edeceklerdir. De ki: “Mazeret beyan etmeyin. Size kesinlikle inanmayız. Çünkü Allah bize sizin durumunuzu bildirdi. Bundan böyle davranışlarınızı Allah da Resûlü de görecek. Sonra hepiniz, gaybı da görülen âlemi de bilene döndürüleceksiniz de yapmakta olduğunuz şeyleri size haber verecek.” 94
Yanlarına döndüğünüz zaman, kendilerini rahat bırakmanız için size Allah adıyla yemin edeceklerdir. Artık onların peşini bırakın. Çünkü onlar pistir. Kazandıklarının karşılığı olarak, varacakları yer de cehennemdir. 95
Kendilerinden razı olasınız diye, size yemin edeceklerdir. Siz onlardan razı olsanız bile, Allah o fasıklar topluluğundan asla razı olmaz. 96 (Tövbe)

 

Yukarıdaki Ayet-i Kerimeler Peygamberimiz(sav)le beraber olan, ancak sıkışınca her zaman mazeret ileri süren savaşmaktan kaçan, bunun için her türlü mazereti ileri sürerek, söyledikleri yalanlarını yemin ederek Allah'ı şahit tutan münafıklar ve onların durumları anlatılmaktadır. İsteyen kendine düşen dersi çıkarıp nefsini testten geçirmeli diye buraya almayı uygun buldum.

*


Bedevîler inkâr ve nifak bakımından daha ileri ve Allah'ın peygamberine indirdiği hükümlerin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 97
Bedevîlerden öyleleri vardır ki, (Allah yolunda) harcayacakları şeyi bir zarar sayar ve (bundan kurtulmak için) size belalar gelmesini beklerler. Kötü belâlar kendi başlarına olsun . Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. 98
Bedevîlerden kimileri de vardır ki, Allah'a ve ahiret gününe inanır. Harcayacaklarını, Allah katında yakınlığa ve Peygamberin dualarını almağa vesile sayarlar. Bilesiniz ki bu, (Allah katında) onlar için yakınlıktır. Allah onları rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. 99 (Tövbe)

 

Bu Ayetler'in anlaşılması için olayın arka planını göz önünde bulundurarak yorumlamak gerekir. Bu insanlar, yani bedeviler dış görünüş itibariyla İslam'ı kabul etmişlerse de tam mutmain bir şekilde mümin olamamışlardı. Medine'de yükselen İslam'ın gücünü ve rağbetini görünce, bu güçten korktukları için İslam'ı görmemezlikten gelemezlerdi. Zaten de İslam'ın ve Peygamber(sav)'in gücünü görmemek ve kabul etmemek mümkün değildi. Daha önceleri müslümanlar gücü tam ellerine geçirmediklerinden dolayı bedeviler, müslümanlarla, müşrikler arasındaki savaşlarda çıkarcı bir tavır sergiliyorlardı. Fakat İslam, devlet olarak güçlenip, Hicaz ve Necd'in büyük bir bölümüne yayılıp oraları kontrol altına alıp, düşman kabilelerinin güçleri de zayıflamaya başlayınca, İslam'a girmenin uygun olacağını düşündüler. Fakat bu bedevi kabilelerin içlerinde samimiyetle inanmış müminler azınlıkta, samimi olarak İslam'a inanmayıp da sırf başka çareleri kalmadığı için bu dini kabul etmek zorunda kalanlar çoğunluktaydı. İmanda samimiyetsizliklerinden dolayı onlar gerçek inancın gerektirdiği basireti ve onun için gerekli olan çabayı gösteremiyorlar, sadece zorunlu olanları yerine getiriyorlardı. Bu gerçek bedevilerin çoğunluğu politik olarak o anda çıkarları gereği İslam'ı kabul etmenin daha mantıklı ve uygun olduğunu düşünerek İslam Dini'ni kabul etmelerinden kaynaklanıyordu. Modern dille bedeviler, tam bir pragmatist mantığı uygulamışlardı.

Bunun ötesinde de onlar için Allah'ın emir ve buyruğu olan, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla savaş yapıp infakta bulunun emri karakterlerine aykırı bir tutumdu. Çünkü onlar: Sadece yağmalamak ve ganimet elde etmek üzere savaşmaya alışkındılar. Düzenli yaşamak onlar için bir nevi düzensizlikti. İşte bu nedenlerdan dolayı kendilerine uygulanan İslam'i sınırlama ve zorunlu hareketlerden kurtulmak için her zaman münafıklar gibi yeni bir bahane uyduruyorlardı. Daha evrensel bir ıslah haraketi için canlarını ve mallarını feda edebilecek samimi ve ateşli bir iman gücüne hazır değillerdi. Bu meyanda Ayet-i Kerimeler'de bedevilerin zihni ve ahlaki durumları şu ifadelerle anlatılmak istenmektedir.

Bu bedeviler, şehirli Araplardan daha ikiyüzlü, hakkı inkarda daha inatçı ve daha dikbaşlıdırlar. Çünkü: Şehirliler, bilgi ve hikmet sahibi insanlarla tanışma, onlarla iletişim kurma, onlardan doğru yolun kanun ve talimatlarını öğrenmeye imkan bulabilmektedirler. Zaten şehirler, bu imkanları bulmaya müsait yerleşim birimleridir. Bedeviler ise; Hak din hakkında şehirliler kadar bir bilgiye sahip olamazlar. Çünkü onların öğrenmeleri, bilgi sahibi olup kendilerini geliştirmeleri için yaşadıkları ortam buna müsait değildir. Bunun yanısıra bedeviler ahlaki ve ruhi yönden de bu değerlere sahip diğer şehirli insanlar gibi yaşayıp hayatlarını devam ettiremezler. Onların medenileşip şehir toplumuna ayak uydurmaları çok zor ve uzun zaman ister. Bu nedenle çok katı kuralcıdırlar, fiziki dürtüleri kentli insanlara göre daha baskındır.

Sanki Ayet-i Kerimeler'de izah edilen vasıfları doğrularcasına bedeviler, bu Ayetler'in nüzulünden iki yıl sonra Hz. Ebubekir(ra)'in Halifeliği zamanında isyan ve irtidat haraketi başlatmışlar, Hz. Ebubekir(ra) bedevilerin bu isyan hareketine savaşla karşılık vermiştir. Bunun en önemli nedeni de bedevilerin burada saydığımız özelliklerindendir.

Bu Ayet-i Kerimeler kırsal kesimde yaşayan insanlarla kent toplumunda yaşayan insanları çok güzel bir şekilde tasvir etmektedir. Bu Ayetler'in doğruluğunu kavramak için günümüzde demokrasi gereği yapılan şeçimlerde çeşitli yerleşim birimlerini gezmek yeterlidir. Çünkü: Kentlerden uzak, bazı yerleşim birimleri, aklı selimle incelenip, analiz edildiğinde genelde hadiselere çıkarcı gözüyle baktıkları ortaya çıkar. Menfaat ön plandadır. Bu bir zihniyet meselesidir. Bir insan şehirde oturmakla şehirli olmaz. Öyle insanlar vardır ki, bedenleri şehirde oturur, fakat ruhları, zihniyetleri hala kırsal kesimlerdedir., (çok azı müstesna) bir türlü şehirli olamamışlardır. (Bu tahlilimizin doğru olduğunu test etmek için evlerindeki yetiştirdikleri çiçek saksılarına bakıvermek bile yeterlidir) Onlar zannederler ki apartmanda oturmak, şehir kimliğini taşımak, şehirli olmaktır. Halbuki şehirli olmak, bilgili, kültürlü, çağdaş, ufku geniş, medeni ve ilkeli olmak, esen rüzgara göre yön değiştirmemektir. Yurdumuzdaki seçimlerde, hükümet olan partiler çoğunluğu elde etmelerine ve bu çoğunluğun sonucu hükümet olmalarına rağmen akılcı olarak düşünüldüğünde, oylarını artırmaları gerekirken genelde oylarını düşürürler. Bunun sebebi de oylarını, beden olarak şehirde, zihniyet olarak taşrada yaşayan ve onlar gibi düşünen yurttaşlardan almalarıdır. Çünkü, onların istekleri ekenomik (iktisadi) menfaate dayanır. Ekenomik çıkarları ön planda olduğundan genelde verdikleri oylar da balık gibi kaygandır. Ama zihniyet olarak şehirli (kentli) olan cemiyetlerden oy alan siyasiler, hiç bir ulufe dağıtmasalar bile aşağı yukarı oylarını korurlar. Bu siyasi güçlerin temsil oyları cüzi miktarda olmasına rağmen yönetimde etkindirler. Çünkü seçmenleri ilkelidir. Buradan da anlaşılacağı üzere yönetimde güçlü olmak için kemmiyetten ziyade keyfiyete talip olmak lazımdır. Aksi halde sağlıklı bir tahlil ve analiz yapılmış olmaz. burada matemetik geçerli değildir. Onun için Cenab-ı Hak, bu ayette müminlere bu olguyu izah etmektedir. İslam Dini'nin, bedevi zihniyeti ve kültürüyle değil, bilakis görgülü, bilgili, ahlaklı, asaletli, faziletli, ayakları yere basan, adam gibi adam olan, medeni, nitelikli şehirli insanlarla ilerleyeceğinin mesajını vermektedir. Kırsal kesimlerde (varoşlarda) yaşayan insanların mümin ve müslüman olmaya hakları vardır. Fakat çağlar üstü ve evrensel olan bu İslam dinini kendilerine benzetmeye, kendi yaşam tarzlarına uydurmaya hakları yoktur. Bu din; ilim, kültür, sanat, edebiyat vs. bakımından zihinsel olarak bedevi ve taşra veya kırsal kesimin dini değildir. Yani net bir ifade ile, medeniyetin ve kültürün merkezi olan şehirler (kentler), zihniyet olarak taşra mantığına tabi olmadığı gibi, bilakis onlar zihniyet, kültür ve medeniyet olarak şehir mantığına tabi olacaklardır. Hakk'ın beşiği büyük metropollerdir. Dünyayı ve devletleri yöneten egemenler bu yerleşim birimlerinde oturanlardan (ister Hak, isterse batıl) bu düşünceye sahip bireylerden veya bu çekirdek kadro ve elitlerden (insanlardan) oluşur. Genelde tarih boyunca egemenlik onlarda, mücadele de bu çekirdek kadro ve elitler arasındadır. Halk sadece oyuncudur. Bir çokları bu ayrıntının farkında bile değildirler. Bence doğrusu da budur. Bu izah şekli köy, varoş, taşra veya mezralardaki insanlarımızı rencide etmek, onları geri kalmış cahiller olarak görme ve kırsal kesimden entellektüel, aydın, yönetici çıkmaz anlamında değil, bilakis sosyolojik, psikolojik ve coğrafi bakımdan yaşam tarzları olarak kaldıkları ortam ve yerleşim birimleri, insanların gelişimine müsait olmadığı anlamındadır. Yani objektif olarak ilim, kültür ve medeniyet bakımından şehirle (kentle), taşranın kıyaslaması veya niteliksiz sayısal çoğunluğun, toplumda azınlık bile olsalar nitelikli, vasıflı çekirdek kadrolarla asla kıyaslanamayacağı gerçeğini vurgulamaktır.

Allah ne söylemişse doğru buyurmuştur. Bundan sonra da Yüce Allah en büyük ecir sahibi kimselerin kimler olduğunu, onların vasıflarını ve onların neyle mükafatlandırılacağını belirten:


İslâm'ı ilk önce kabul eden muhâcirler ve ensar ile, iyilikle onlara uyanlar var ya , Allah onlardan razı olmuş; onlar da O'ndan razı olmuşlardır. Allah onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır. 100 (Tövbe) Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurarak bedevilerle ilgili son noktayı koymuş ve en çok kimlerden razı olduğunu bildirmiştir.

*

 

Rasülüllah(sav) Küba Mescid'ini inşa ettiği zaman, münafıklardan bir topluluk, kalkıp Küba Mescidi'ne nazire, (karşılık) olsun diye bir mescid inşa etmişlerdi. Böyle büyük bir mescit inşa etmelerinin başlıca sebebi; Abu Amir Er-Rahib'i oraya imam yapmak istemeleri idi. Ebu Amir ise Allah ve Rasülü ile savaşmak üzere Medine'yi terketmişti. Medine'yi terketmeden önce kavmine:

-Kendi mescidinizi inşa edin! Gücünüz yettiği kadar kuvvet ve silah toplayın. Çünkü ben Rum Kayserine gidip Muhammed'i ve ashabını Medine'den çıkarmak için bir Rum ordusu getireceğim demişti. Münafıklar mescidin inşasını tamamladıktan sonra Hz. Peygamber(sav)'in huzuruna vardılar. Hz. Peygamber(sav) bu sırada Tebuk Seferi için hazırlıklar yapıyordu. Münafıklar Hz. Peygamber(sav)'e:

-Ey Allah'ın Elçisi! Biz hastalıklı ihtiyaç sahibi kimselere, yağmurlu kış günlerinde namaz kılmaları için bir mescid inşa ettik. Vallahi biz bu mescidi sırf insanlara yararlı ve hayırlı bir iş olsun diye inşa etmek istedik. Bu yüzden mescidimize gelip, orada bizim için namaz kıldırmanı bizim için hayır duada bulunmanı arzu ediyoruz dediler. Hz. Peygamber(sav)'in o mescidde namaz kıldırmasını istemelerinin esas nedeni, inşa ettikleri mescide meşruluk kazandırmaktı. Hz. Peygamber(sav) Onlara:

-Ben sefere çıkmak üzereyim. İnşallah dönersek, gelip orada size namaz kıldırırım buyurdu. Hz. Peygamber(sav) Tebük Seferinden dönerken Medine'ye bir saatlik mesafede bulunan Zü Evan denilen yerde konaklamıştı. Burada bulunduğu sırada Yüce Allah:


Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, mü'minler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Resûlüne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, “Bizim iyilikten başka hiçbir kasdımız yok” diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şâhitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar. 107
Onun içinde asla namaz kılma. İlk günden temeli takva (Allah'a karşı gelmekten sakınmak) üzerine kurulan mescit (Kuba mescidi), içinde namaz kılmana elbette daha layıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz onları sever. 108
Binâsını takva (Allah'a karşı gelmekten sakınmak) ve onun rızasını kazanmak temeli üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa binasını çökmeye yüz tutmuş bir yarın kenarına kurup, onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah zalimler topluluğunu doğru yola erdirmez. 109
Kurmuş oldukları binaları, (ölüp de) kalpleri paramparça olmadıkça yüreklerinde sürekli bir kuşku olarak kalmaya devam edecektir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 110 (Tövbe)

Bu dört Ayet-i Kerime'yi arka arkaya inzal buyurarak Peygamberimiz(sav)'e mescidin asıl yapılış nedenini bildirdi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber(sav) ashabından bazı kimselere:

-Ehli, zalim olan bu mescide gidin ve O'nu yakıp, yıkın diye emir verdi. Ashab da O'nun verdiği bu emri derhal yerine getirdiler.

*

 

Ali der ki: “Müşrik oldukları halde adamın birinin anne ve babası için istiğfarda bulunduğunu işittim. O'na:

-Müşrik oldukları halde annen va baban için istiğfarda mı bulunuyorsun? diye sordum adam:

-İbrahim Peygamber de müşrik olduğu halde babası için istiğfarda bulunmuştu diye karşılık verdi. Durumu Hz. Peygamber(sav)'e anlattım. Bunun üzerine: Yüce Allah:

Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra, -yakınları da olsalar- Allah'a ortak koşanlar için af dilemek ne Peygambere yaraşır ne de mü'minlere. 113
İbrahim'in, babası için af dilemesi, sadece ona verdiği bir söz yüzündendi. Onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca, ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim, çok içli, yumuşak huylu bir kişiydi. 114 (Tövbe)

Ayet-i Kerime'yi inzal buyurduğunu nakletmiştir.

*

 

Kab bin Malik der ki: “Bedir Gazası müstesna olmak üzere Tebük Savaşı'na kadar yaptığı hiçbir savaşta Hz. Rasülüllah(sav)'den geri kalmamıştım. Bütün savaşlara katılmıştım. Tebük Savaşı Hz. Peygamber(sav)'in yaptığı en son savaş idi. O zaman Rasülüllah(sav) sefere çıkılmasını emretmişti. Kab bin Malik Hz. Peygamber(sav) sefere hazırlandıktan sonra ben sefere çıkmak için uğraşmama rağmen yine de hazırlık yapamadım. Ben bu halde iken onlar süratle yol almış oldukları için, artık benim için sefere katılma fırsatı kaçmış, hatta bir ara katılmak için yola çıkmaya niyetlenmeme rağmen –Keşke sefere katılsaydım- bir türlü katılamadım. Bu sefere katılmak benim için mukadder değilmiş diye düşündüm.

Rasülüllah'ın sefere çıkmasından sonra insanların yanına çıkıp, aralarında dolaştım. Sadece münafıklığı için ayıplanan veya Allah'ın sefere çıkmama hususunda gerçekten güçsüz veya yoksul olmasından dolayı Rasülüllah'ın özrünü kabul buyurduğu, bazı kimseleri görmem beni hüzünlendirmişti. Rasülüllah Tebük'ten döndükten sonra yanına varıp selam verdiğimde tebessüm etti ve bana gel buyurdu. Yürüyerek geldim ve önüne oturdum. Bana, seni seferden alıkoyan nedir? diye sordu ve bineğini satın almamışmıydın dedi. Ben de:

-Ey Allah'ın Elçisi! Eğer senin huzurunda değil de dünya halkından başka birinin yanında oturmuş olsaydım, bir bahane bulup özrümü beyan ederdim. Allah'a yemin olsun ki, benim bu sefere katılmamamı haklı gösterecek bir özrüm yoktur. Yine Allah'a yemin olsun ki, bu gazvede senden geri kaldığımda hiç bu kadar boş ve eli bol durumda olmamıştım dedim.

Allah Rasülü muhakkak ki bu doğru söylemiştir. Senin hakkında Allah bir hüküm verinceye kadar kalk git buyurdular. Kalktım ve giderken arkamdan Selime Oğulları'ndan bazıları koşup geldiler. Benim Rasülüllah'a özür beyan etmediğimi söylediler. Benim gibi iki kişinin de özürsüz gazveye katılmadıklarını ve onların da Peygamber(sav)'e özür beyan etmediklerini söylediler.

Rasülüllah(sav) ben dahil bu üç kişiyle konuşulmasını yasakladı. Bunun sonucu insanlar bizden uzaklaştılar. Kimin yanına varsam benden yüz çeviriyorlardı. Selam veriyorum, selamımı almıyorlardı. Aradan günlerce sonra nihayet mescide girdim baktım ki, Rasülüllah(sav)'in çevresinde ashabı ile birlikte oturuyordu. Talha ibni Ubeydullah bana doğru koştu ve beni kucaklayıp tebrik etti.

Rasülüllah da “Annenin seni doğurduğundan bu yana üzerinden geçen günlerin en hayırlısını sana müjdelerim” buyurdu.
Andolsun Allah; Peygamber ile içlerinden bir kısmının kalpleri eğrilmeğe yüz tuttuktan sonra, sıkıntılı bir zamanda ona uyan muhacirlerle ensarın tövbelerini kabul etmiştir. Evet, onların tövbelerini kabul etmiştir. 117
Savaştan geri kalan üç kişinin de tövbelerini kabul etti. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları da kendilerini sıktıkça sıkmış, böylece Allah(ın azabın)dan yine ona sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hallerine) dönsünler diye, onların tövbelerini de kabul etti. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir. 118
Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun. 119 (Tövbe)

 

Bu Ayet-i Kerimeler benim ve benim gibi olan ensardan ben (Kab ibni Malik), Hilal ibni Umeyye ve Murata ibni Rebi hakkında nazil olmuştur demiştir.

*

 

 

Abdullah bin Ubeyd bin Umeyr der ki: “Müminler cihat hususunda çok hırslıydılar. Öyle ki, Hz. Peygamber(sav) bir yere bir seriyye gönderdiği zaman, çoğu bu seriyyeyle birlikte çıkar, dolayısıyla Rasülüllah'ı Medine'de çok az kişiyle birlikte bırakırlardı. Bunun üzerine Yüce Allah:


(Ne var ki) mü'minlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir. Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa ya! Umulur ki sakınırlar. 122 (Tövbe)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuştur.

 

Bu Ayet-i Kerime'de her müminin sefere çıkmaması gerektiğini, bir kısmının geride kalarak kavimlerini uyarmak ve bu dini tebliğ etme görevinin bulunduğunu hatırlatıp, Rasülün müminler tarafından yalnız bırakılmaması gerektiği vurgulanıyor. En iyisini ve doğrusunu Allah bilir.

*


Ey iman edenler! Kafirlerden (öncelikle) yakınınızda olanlarla savaşın ve sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki Allah kendisine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir. 123
Herhangi bir sûre indirildiğinde, içlerinden, (alaylı bir şekilde) “Bu hanginizin imanını artırdı?” diyenler olur. İman etmiş olanlara gelince, inen sûre onların imanını arttırmıştır. Onlar bunu birbirlerine müjdelerler. 124
Kalplerinde hastalık olanların ise, pisliklerine pislik katmış (küfürlerini arttırmış), böylece kâfir olarak ölüp gitmişlerdir. 125

Görmüyorlar mı ki, onlar her yıl bir veya iki kere belaya çarptırılıp imtihan ediliyorlar. Sonra ne tövbe ederler, ne de ibret alırlar. 126
Bir sûre indirildi mi, “Sizi bir kimse görüyor mu?” diye birbirlerine göz ederler, sonra da sıvışıp giderler. Anlamayan bir toplum olmalarından dolayı, Allah onların kalplerini çevirmiştr. 127
Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, mü'minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. 128
Eğer yüz çevirirlerse de ki: “Bana Allah yeter. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Ben ancak O'na tevekkül ettim. O, yüce Arşın sahibidir.” 129 (Tövbe)

 

Bu son Ayet-i Kerimeler'de de Yüce Allah: yeryüzüne gönderdiği Peygamber'in ahlaken ve fıtraten müminlere karşı çok merhametli ve şefkatli olduğunu, kim olursa olsun insanların sıkıntıya düşmesi O'nu üzdüğünü bildirmiş, buna rağmen insanlar, Peygamberden (Senden) yüz çevirip sana itaat ve tasdik etmeyecek olurlarsa, Allah birdir, Ondan başka ilah yoktur, O yüce arşın sahibidir, ondan dolayı ben O'na tevekkül ettim buyurmasını hatırlatarak, Sure'yi sonlandırmıştır. Yüce Allah doğru söyledi.

***

 

 

 

 

NASR SURESİ


Allah'ın yardımı ve fetih (Mekke fethi) geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah'ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tespihte bulun ve O'ndan bağışlama dile. Çünkü O tövbeleri çok kabul edendir. 1-2-3 (Nasr)

Buradaki fetihten maksadın sadece belli bir savaştan sonraki zaferden ziyade genel anlamda İslam'ın elde etmiş olduğu mutlak üstünlüktür. Artık İslam'a karşı çıkacak hiçbir güç kalmamıştır. İslam Suudi Arabistan'a hükümran olmuştur. Yani insanların birer ikişer İslam'a girme zamanları geçmiş, kabileler hiçbir karşı direniş göstermeden topluca müslümanlığı kabul etmeye başlamışlardır. Bu durum Hicretin 9. Yılının başlarında vuku bulmuş, onun için bu yıla “Heyetler Yılı” denmiştir. Arabistan'ın her bir bölgesindeki kabileler peş peşe Peygamberimiz(sav)'e gelip O'na biat edip, İslam Dini'ni kabul ettiler. Rasülüllah'ın Veda Haccı'na gittiği Hicri 10. Yıla kadar bütün Arabistan tek bayrak altında birleşmiş ve ülkede zahiren İslam'ı kabul etmeyen hiçbir müşrik kalmamıştır.

O nedenle böyle büyük bir fethi ve inkılabı gerçekleştiren ve bu başarının sahibi her şeyin Yaratıcısı olan Allah'tır. Hamd'e ve övgüye ancak o müstehaktır. Sakın bu başarıyı kendinizden bilmeyin, Allah bu başarıyı size hiç muhtaç olmadan da sağlardı. Bundan dolayı çabanızın ve azminizin bu başarıyı elde etmesi, Allah'ın teyit ve nusretiyle olduğunu kesinlikle inanmalısınız. Allah bir işi istediği zaman dilediği kişiyle yaptırabilir. Bir kula bunun gibi bir hizmeti yaptırması, aslında O'na Allah'ın bir ihsanıdır. Rabb'inize dua ve niyazda bulunun. Size yüklenen hizmeti yerine getirirken eğer bir zaafta bulunduysanız, Allah bundan dolayı sizi affetsin. Bir kimse Allah'ın dini olan İslam için ne kadar zorluğa katlanırsa katlansın, aklına hiçbir zaman Rabb'inin hakkını ödediği düşüncesi gelmesin. Allah kullarının kendisine yapmış oldukları ibadeti, riyazeti ve dini hizmetleri büyük zannetmemeleri için bu emri sürekli tekrarlar. Müminlere uyarıda bulunur. Bütün bu olumlu gelişmelerden dolayı, iftihar ve kibirlenmek yerine Rabb'inin önünde acz ile eğilip, O'na Hamd ile istiğfar etmesini ister.

 

Bu Sure-i Celile çoğunluğun ittifakıyla son inen Sure'dir. Veda Haccı'nda inmiştir. Bu Sure'nin inişinden yaklaşık 80 veya 90 gün sonra Peygamberimiz(sav) ebedi âleme irtihal etmiştir. Artık İslam Dini Yüce Allah'ın dilediği en mükemmel seviyeye ulaşmıştır.

Ümmül müminin Ümmül Habibe şöyle buyurmuştur: Bu Sure nazil olduğunda Rasülüllah “Bu yıl vefat edeceğim” dedi. Bunu duyan biricik kızı Hz. Fatıma ağlamaya başladı. Rasülüllah bunun üzerine şöyle buyurdu. “Ailemden bana ilk kavuşan sen olacaksın” Fatıma bunu duyunca güldü. Hemem hemen aynı muhtevaya sahip bir rivayeti de Beyhaki İbni Abbas'tan yapmıştır.

İbni Abbas şöyle buyurmuştur. Hz. Ömer (ra) Bedir Savaşı'na katılan büyüklerin toplantısına beni de çağırdı. Onların arasına girmek ve toplantılarına katılmak pek hoşuma gitmezdi. O Bedir büyükleri; Hz. Ömer'e Bu çocuk bizim çocuklarımız gibidir (yani daha küçüktür anlamında) özellikle bu çocuğu bizim toplantılarımıza niçin çağırıyorsun? dediler. Hz. Ömer(ra) şöyle buyurdu. “İlim bakımından bu çocuğun makamını biliyor musunuz?” dedi.

Bir gün, Hz. Ömer(ra) bu büyüklerin toplantısına her zaman niçin çağırdığını ispat etmek için, beni neden davet ettiğini anladım.

Hz. Ömer (ra) sohbet sırasında Bedir Ehli'nin büyüklerine şöyle sordu: “Nasr Suresi hakkında ne dersiniz? Bazıları: Bize Allah'ın nusreti gelip, fetih nasip olduğunda, Allah'a hamd ve istiğfar etmemiz emredildi. Bazıları ise: Bundan murad şehir ve kalelerin fethidir. dediler. Bazıları da sessiz kaldılar.” Hz. Ömer(ra) daha sonra: İbni Abbas sende mi aynı şekilde düşünüyorsun? diye bana sordu. Ben hayır dedim. Peki ne şekilde düşünüyorsun? dedi. Ben: “Bundan muradın Rasülüllah'ın ecelidir. Bu Sure'de Rasülüllah'a Allah'ın nusretinin gelip, fethin nasip olmasının, eceline işaret olduğu bildirilmiş ve ondan sonra Allah'a hamd ve istiğfar etmesi emredilmiştir dedim.

Bunun üzerine Hz. Ömer(ra): Ben de senin dediklerinden başka bir şey bilmiyorum (düşünmüyorum) dedi. Bir başka rivayette devamla, bu gencin toplantımıza katılmasını hala itiraz ediyor musunuz? O'nu bu toplantıya çağırmamın sebebini herhalde anladınız buyurmuştur. (Buhari, tirmizi, Ahmed,...)

Bunun gibi bu Sure ile ilgili rivayetler ziyadesiyle mevcuttur. Ben sadece konunun açıklığa kavuşması bakımından iki tanesini buraya aldım. Bu Sure Rasülüllah'a inzal buyrulan son suredir. Bundan sonra sadece ayet olarak vahiy nazil olmuştur. En iyisini Allah bilir. ***

 

 

 

KUR'AN'I KERİM'DEKİ BAZI AYETLERİN TEKRARI, YÜCE RABBİMİZİN EĞİTİM METODU VE BENİM DE AYNI METODU BENİMSEMEMLE İLGİLİ GENEL BİR DEĞERLENDİRME

Cenab-ı Hak İslam Dini'ni Habib'i vasıtasıyla yeryüzünde hangi metod ve eğitimi uygulayarak kemale erdirdiyse ben de düşünce bazında aynı metodu uygulamanın daha mantıklı olacağını benimseyerek notlarımı kaleme aldım. Çünkü O (Allah) yarattığı insanlığa mesajını ulaştırmak için, Cibril'i ve Habibi'ni vasıta edinmiş. Ben ise Habibi'nin bize rehber olarak bıraktığı Kur'an'ı ve Rasülünün Sünneti'ni esas alıp O'nu kendime rehber edinerek bir metod belirledim.

Eğer biz kullar olarak Mekke'de anlaşılması ve kavranması on üç, Medine'de on yıl sürmüş Allah'ın kademe kademe eğittiği topluma mesaj olan Kur'an Ayetleri'ni on veya on beş gün içinde okuyup anlamaya çalışırsak, bu eğitimin tekrardan başka bir şey olmadığını zannederiz. Halbu ki Allah: Cahil bir toplumu Hz. Muhammed(sav)'in (öğretmenliğinde) önderliğinde sıfırdan almış geliştire geliştire, öğrete öğrete, eğite eğite, dar zamanda, zor zamanda, hastalıkta sağlıkta, iyi günde kötü günde annesinden yeni doğan bir bebeği büyütür gibi müminleri (ergenlik yaş süresince) 13 yıl eğitmiş ve öğretmiş. Bebekten misal verip devam edersek:

Bebeklikten başlayarak çocuk akıl baliğ oluncaya, kendi kararını kendisi verecek olgunluğa erişinceye, yetki ve sorumluluk almaya hazır hale gelinceye, (anne, baba veya bir öğretmen gibi) yeri geldiğinde çocuklarını tembih, yeri geldiğinde tavsiye, yeri geldiğinde azarlama, yeri geldiğinde korkutarak yeri geldiğinde severek yeri geldiğinde överek ve sonunda çocuğun kendi kişiliğini kazandığını inandığında mükemmel bir eğitim sürecini bitirmiş, 13 yıllık eğitim ve öğretim sürecinde bir çok konular tekrar tekrar dile getirilip hafızalardan ve zihinlerden çıkmayacak şekilde özümsendirilmiştir.

Anne, baba ve öğretmenin çocuklarını, öğrencilerini nasıl olsa daha önce söyledim tembih ettim, tekrar aynı şeyleri anlatmama gerek yok diye düşünmeyip, aynı şartlar ve ortamlar oluştuğunda tekrar tekrar aynı konuda tenbihte, tesellide, tavsiyede azarlamada bulunuyorsa Yüce Allah; Ayetlerini tekrar ederek müminleri eğitmiş, müşrikleri de korkutmuştur.

İşte Cenab-ı Hak tarafından Peygamberiz(sav)'in öğretmenliğinde; on üç yıl Mekke'de eğitilen müminler Medine'ye göç ettirilerek onlarla birlikte iki yıl daha, mükellef olduklarını unutup, iman korlarının üzerleri küllenmiş olan yahudi ve hristiyan müminleri de saflarına alarak mükellefliğin (rüştüne ermenin) son sınırı 15 seneyi tamamlayıp toplumsal yaşamanın kuralları olan hükümleri peş peşe Peygamberimiz(sav)'in başkanlığında sekiz sene daha müminlere uygulattırarak 23 yıllık egitimin sonunda üniversiteden mezuniyet diplomalarını verip, “Sizin Dininizi kemale erdirdim.” diyerek, (Ki, benim gözümde ashabın hepsi en az üniversite mezunudur.) öğretmenleri olan Ordinaryüs Profesör Habib-i Muhammed(sav)'i de Ebedi âleme irtihal ettirerek bu dünyadaki görevine son vermiş ve Rasül'ünü kendi özündeki katına rücu ettirmiştir.

Onun için İnşallah Yüce Rabb'imin Rasülü'yle yeryüzünde uyguladığı metodunu biz de Kur'an ve sünnete uyarak, (Çünkü yeryüzündeki insanların inanç şekilleri hemen hemen aynı. Sadece araçları değişik.) çocuğu eğitim ve öğretimden geçirir gibi bireyin ve toplumun çok azının kavradığına inandığım kendim ve dostlarım için önemli saydığım Ayetler'i tekrar tekrar dile getirerek günümüzden de örneklendirerek temel inanç ve iman esaslarının kavranmasını, İslam'ın hüküm ve kurallarını günümüze adapte ederek olaylara farklı açıdan bakmalarını, müslümanları biraz olsun düşündürüp, yaşadıkları dinin Allah'ın murat ettiği değil de atalarının murat ettiği din olduğunu ifşa edip Ana Kaynak Kur'an ve Sünnet'ten beslenmelerini sağlamak amacıyla anlamak isteyenlere (düşünen beyinlere) yardımcı olmaya çalıştım. Çünkü: Yeryüzünde yazılmış bütün eserler müslümanların Kur'an ve Sünnet'ten beslenmelerini sağlamak için derlenmiş ve yorumlanmış yardımcı öğretiler ve kitaplardır. Ne yazık ki, tarih boyunca (çok azı müstesna) yardımcı bilgiler ve öğretiler asıl , asıl ise, yardımcı bilgiler ve öğretiler durumuna düşmüştür. Eylemi bitmiş söylemi kalmıştır. İşte, İslam Dünyası'nın çıkmazı ve proplemi buradadır. Çare: Öze dönmektir. Öz ise, önce Kur'an, sonra Kur'an'ı kriter yaparak uyulması gereken Rasülullah'ın Sünneti'dir.

Bu tahlillerimden sonra benim de dikkatimi çeken sizin de dikkatinizi çekeceğini düşündüğüm günümüzün eğitim sistemiyle bağlantılı bir tesbitte bulunmak istiyorum.

1. Çocuğun bebeklikten mükellef (ergen) oluncaya kadar ki eğitim ve öğretim süreci 12-13 yıl, Mekke dönemi de 12-13 yıl.

2. Mükellef olma ve kişilik kazanmanın üst sınırı (O bölgede -ki bu sınır her bölgede değişir-) 15 yaş. Hüküm Ayetleri'nin gelme yılı hicri ikinci, nübüvvetin 15. Yılı.

3. Ünüversiteden mezun olma yaşı ortalama 22-23 yıl Nübüvvetin tamamı 22-23 yıl.

Bunlar tesadüf olmasa gerek diye düşünüp, bu düşüncemi sizlerle paylaşmak istedim. ***

 

HER MÜSLÜMANA KILAVUZLUK YAPACAK KRİTER

 

Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki; dünyada gelmiş geçmiş insanlar içinde bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) ve diğer Peygamberler'den başka mükemmel insan yoktur.

Her mükemmel saydığımız bir insanın (bu veli diye nitelendirdiğimiz Allah dostları bile olsa) mutlaka kusurları vardır. Onun için bir insanı överken veya örnek alırken mutlaka bu kriteri göz önünde bulundurup, Mevlana-i Celalettin-i Rumi'nin de dediği gibi: “Duvara dayanma yıkılır, insana dayanma ölür.” düsturuyla hareket edip en sağlam dayanağın Allah olduğunu gözden ırak tutmayarak adımımızı sağlam bir şekilde atmamız gerekir. Mükemmelliği insanda görenlere Hz. Ömer(ra)'den bir kıssa:

 

Hz. Ömer (r.a.) Bir kimseyi methü sena etmeye başlayan insana üç şeyi yani;

-Sen onunla hiç komşuluk, hiç yolculuk, hiç ticaret (alışveriş) yaptın mı? diye sorar

Muhatap olduğu insan üçünü de yapmadığını söyleyince;

-Zannedersem sen onu mescidde Kur'an okurken veya Kur'an okunurken başını salladığını gördün.

-Evet ya Ömer! Benim gördüğüm öyle idi.

-Öyleyse medihte (övgüde) bulunma! Zira ihlas, kulun boynunda değildir.” buyurdu

Burada Hz. Ömer (r.a.)'ın verdiği ölçü, (kriter) kişinin Kur'an okumasına, namazına, niyazına, ibadetine, şahsi ibadet, itaat ve taatlarına değil, (çünkü bunlar da bir menfaat karşılığı yapılır. Allah cennet ve cehennemi yaratmasa kaç kişi sırf yaratıldığına şükür için ibadet yapar? bir düşünün veya Allah itaat ve ibadet edin diye emretmese.) kişinin fiiline, beşeri münasebetlerine, kendisinden başkasıyla yaşadığı toplum içindeki ilişkilerine göre kanaat sahibi olmak icap ettiğini vurgulamakta ve kişinin iç dünyasının (sahsiyetinin) şahsi işlerinden ziyade cemiyet içindeki davranışlarında ortaya çıkacağı belirtilmektedir.

Konumuzu net olarak Allah'ın Ayet'i ve Peygamberimiz (sav)'in şu Hadis-i Şerifi'yle noktalayalım

Ebu Bekre(ra): “Bir kimse Hz. Peygamber (sav)'in yanında diğer bir kimseyi övmüştü. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav) defalarca: “Yazık ettin, yazık ettin, arkadaşının boynunu vurdun, arkadaşının boynunu vurdun” buyurdu. Arkasından: “Sizden biriniz mutlaka kardeşini övecekse ve bu kimseyi öyle biliyorsa: Falan kimseyi şöyle sanmaktayım ama onun hesabını görecek olan Allah'tır. Ben Allah'a karşı kimseyi temize çıkaramam.” desin” buyurdu demiştir. (müttefeğun Aleyh- 1966)

Cenab-ı Hak insan için : “Kahrolası insan, o ne kadar nankördür” (Abese 17) Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir. (Ahzap 72) buyurduğuna göre;

Düşünen, beyinlerin dikkatine!!!

 

TESBİTİM

 

Kur'an'ı İncelemeye başlamadan önce; sürekli olarak kafamda Kur'an acaba niye nuzül sırasına göre yazılmamış diye düşünür, nuzül sırasına göre Kur'an olsa müslümanların İslam'ı daha kolay anlayıp kavrayacaklarını inanırdım. Yıllarca da nuzül sırasına göre Kur'an aradım bulamadım. Daha doğrusu böyle bir Kur'an yok zannederdim. Öğrendim ki, Sahabeden bu yana nuzül sırasına göre Kur'an yazılmış, fakat fazla itibar görmemiş, ihtiyaç da hissedilmemiş. Benim bildiğim kadarıyla günümüzde de yok ama, bazı Kur'an meallerinde nuzül sırasına göre, elimizde bulunan orjinal Kur'an'ın fihristlerinde mevcut. İsteyen o sıraya göre Kur'an'ı okuyabilir. (Örneğin: Elmalı Hamdi Yazır Efendi'nin mealinde nuzül sırasına göre fihrist mevcut. İlahiyat fakültelerinde okutulan Tefsir usulü kitaplarında da mevcut. Hatta diyanet işleri başkanlığının internet sitesinde yayınlanıyor.) Fakat tarihte tam ittifak edilmiş bir nuzul sırası mevcut değil. Bu ittifakın olamayışının sebeplerini de “Kur'an'ı, eldeki nuzül sırasına ve mevcudun tefsirlerini” okuduktan sonra anladım ve kavradım. Bu incelememden sonra nuzül sırasına göre Kur'an arama ve okuma fikrinden vazgeçtim. Anladım ki; Kur'an'ın Sureleri nuzül sırasına göre dizilemez. Dizilirse dizayn ve mükemmellik bozulur. Çünkü:

1. Ayetler'in hepsi bir sebebe göre inmemiş. Sureler'in içinde hem Mekkî, hem de Medenî ayetler mevcut. Sureler'i sıralasan bile içindeki Ayetler'i nuzul sırasına göre sıralamak mümkün değil.

2. O Levh-ı Mahfuz'da, dünyada her zaman gelişecek düzene göre dizayn edilmiş. Yani günümüzde bize kadar ulaşan orjinal Kur'an; kainatın işleyişine göre ve Sünnetullah'a uygun bir mükemmellikte yazılıp bizlere Allah tarafından, kriterler ve hükümler dizisi olarak inzal buyrulmuş.

Bu nedenle Kur'an'ı anlamaya ve İslam'ı öğrenmeye, sıfırdan başlayıp, öğrenci eğitimi ve öğretimi alır gibi anlayıp kavramak istiyorsan, stıratejin yavaş yavaş mükemmele doğru yol almaksa, Felak ve Nas Sureleri'nden başlayıp şeytanların, insanların ve cinlerin şerrinden korunarak başa (Fatiha'ya) doğru okuyup, bir süreç dahilinde kendini eğitip, İsmi Allah olan Rabb'ına dua ile Hakikati kavrarsın.

Yok eğer ben zaten Allah'a inandım din olarak İslam'ı tetkik ederek, tefekkür yoluyla seçtim o eğitim aşamasından geçip O'na teslim oldum, hükümler bana ağır gelmez diyorsan; Fatiha'dan ismi Allah olan Rabb'ına dua ile başlayıp, hakikatin hükümlerini nefsinde uygulayarak Felak ve Nass Sureleri'yle şeytanların, cinlerin, insanların şerrinden ve vesvesesinden yine Allah'a sığınarak okumanı tamamlarsın.. Kısacası Kur'an'ın sonundan başına doğru bir toplum eğitilir. Eğitilen toplum Fatiha'dan sona doğru kural ve kaideler birey ve topluma yaşatılır. Nuzul sırasına göre Kur'an aramaya gerek yok. Çünkü eldeki mevcut, en mükemmel. Bu mükemmel dizayn şekli, beni çok etkiledi, tüylerim diken diken oldu. Yüce Allah'tan önceki düşüncelerimden dolayı aleyhte yargılanmamayı dilerim. Yine de en iyi neyi, niçin ve neden yaptığını Allah bilir.

 

 

Görünmeyenler tarafından yönetilen dünya

Değerli dostlarım.

Kitabımızdaki zikrettiğimiz bazı konuların arasında zikredilen, egemenler, hükmedenler, yöneticiler gibi terimler ve kelimeler, (sakın yanlış anlaşılmasın) kesinlikle kişilere özel değildir. Tamamen geneldir. Direkt olarak hiçbir kimse ve kurum kastedilmemiştir. Sadece konunun iyi anlaşılması için verilen birer örnekten ibarettir. Benim kasteddiğim bu terimlerin anlamlarını, üzerinde bulunduranlar zaten toplum tarafından görünüp bilinmezler. Biz sadece ekranın önünde insanlara hizmet edenleri görürüz. İnsanoğlu empati yapma özelliğini geliştirmeyip, kullanılan terimleri yerli yerine oturtamadığından hizmet edenle ettireni karıştırır. Genelde hizmet edeni, yaptığı hizmetin kararını kendisinin verdiğini zanneder. Yapılacak olan hizmetin eylem kararının, ekranın dışındaki senarist ve yönetmen tarafından verildiğini bir anda kavrayamaz. Eylem doğru da, eğri de olsa bedelini ekranda görünenler öder. Bu görünmeyen sistemi ancak akıllı insanlar çözer. Çünkü dünyadaki mevcut sosyal düzen hiyerarşik yapılanma üzerine kurulmuştur. Bir çağımızdan, bir de tarihimizden örnek vererek konumuzu delillendirelim.

Genel olarak Türk toplumu film artisti rahmetli Kemal Sunal'ı tanır. Ülkemizde sinema ve tiyatro kültürüne bakış açısına göre iyi veya yanlış yönde birçok katkıları olmuştur. Hatta mizah dendiğinde bizim ve bizden sonraki kuşakta ilk akla o gelir. Halkımız rahmetli Kemal Sunal'ın fimlerini zevkle seyreder, hiçbir itirazda bulunmaz. Ama bu filmlerin çoğunun konusunun, yine hepimizin bildiği genelde insanların fikirlerine şiddetle karşı çıktığı Aziz Nesin'in kitaplarından esinlenerek senaryonun yazıldığını görmez, bilmez ve anlamak istemez.

Yine genel anlamda Türk vatandaşları olarak hepimiz İslam Dini'ni benimsemişizdir. Bu dinin Allah tarafından ikame edildiğini, Rasülü Hz. Muhammed(sav) tarafından uygulanıp bizlere örnek teşkil ettirildiğini biliriz ve öyle inanırız. Hatta Allah'ın görülmediğini ve bu dünyada görülemeyeceğini, sadece O'nu, O'nun sıfat ve vasıflarından Esmaül Hüsna'sının âleme ve yeryüzüne tecellisinden anlayabileceğimizi de biliriz. Kainatın ve bu dünyadaki sosyal düzenin de O'nun bilgisi ve iradesi dahilinde işlediğine inanırız. Fakat yeryüzündeki sosyal olaylara bakış açımızda inandığımızın tersine hep önde görülenleri överiz veya suçlarız. Nasıl ki Peygamberimiz(sav) bizler gibi görünen somut bir insan olduğu halde, O'ndan sadır olan emirleri, yasakları vs. idare hususunda O'nun arkasındaki egemen ve hükmedici olan Yüce Allah'ı göremiyorsak, bunun gibi hiyerarşik yapı içersinde gerçek olarak insanları idare eden şeytanın lider olduğu egemen ve hükmedenleri göremeyiz ve bilemeyiz. Peki bunları hiç mi bilemeyiz? Elbette biliriz. Ama bunun için akıl ve feraset gerekir. Bu hususta akıl ve feraset sahibi olmayanlar hiyerarşik yapı içersinde amirlerin bildiğini ve gördüğünü, memurlar ne kadar biliyor ve görüyorsa onlar da o kadar bilir ve idrak edebilir. Bu sebeple, bilmeden anlamadan her şeyin arkasına düşüp ileri geri konuşmamalıyız. Otuz üç katlı bir gökdelende oturan insanlar gibi düşünüp kendi katımızdaki sorumluluklarımızı yerine getirmeliyiz. İnsanlara hükmedip yönlendirenlerin yine hiyerarşik yapı içersinde son katlarda oturduklarını otuzuncu katın altında oturanların onları göremeyeceklerinden gökdelenin nasıl idare edildiğini bilemeyeceklerini, bu dünya ökdeleninin katlarının birbirinden bağımsız olamayacağı fikir ve düşüncesini hiç aklımızdan çıkarmamalıyız.. İşte dikkat çekmek istediğim (hakikat değil) gerçek yapı şekli budur. Yanlışlık ise insanların olayları algılayış biçiminde (tarzında) ve egemenlerin yani sonuncu katta oturanların yahut görünmeyen hükmedicilerin gerilerde perdenin arkasında oluşunda. Bu görünmeyen güç kendilerini merkez kabul edip ona göre dünyaya yön verirlerse, -ki bugün bu anlayıştadırlar- zalimane, Allah'ı merkez kabul edip O'na inanarak dünyaya yön vermeye çalışırlarsa insanları adilane –ki İslam adilane bir yönetim şeklini benimser- idare ederler. İnşallah bu günler de yakındır.

Herkesin anlaması için olayı biraz daha somut hale getirmek gerekirse: Bu gün dünyayı yönetim bakımından irili ufaklı ikiyüz altı daire (devlet) 33 katlı (bölge) ve piramit şeklinde bir gökdelenden müteşekkil olduğunu düşünürsek, - ki dünya, ikinci dünya savaşından sonra küresel bir gökdelen olmuştur- Bir devletin bu gün yirmi beşinci katta olduğunu farzedeleim. Bu ülkenin kendi bulunduğu katta (bölgede) yapacağı bir değişim faaliyeti gökdelenin diğer katlarını da etkileyeceğinden, dünyadan bağımsız ve dünya gökdelen egemenlerinden izinsiz bir değişiklik otuz ikinci kata çıkmadan (veya gökdelen yönetimini bölmeden) yapamaz ve yapmamalıdır. Bu kural, bütün dünya devletleri için geçerlidir. Çünkü ara katlarda yapılan kolon (sınır) değişikliği sedece kendi katını ve dairesini değil bütün gökdeleni ilgilendirir. Peki hiç mi izin almadan bu katlardaki oturanlar özgür olarak kendi dairelerinde veya katlarında değişiklik yapamaz diye sorulduğunda ise şu cevap verilebilir. Bu değişikliğin izinsiz ve bilgilendirmeden bağımsız olarak yapılması sadece, en son kattaki oturanlarla, onun altında otuz ikinci katta oturanlardan başlayıp, sırasıyla en alt katla (veya yönetim egemenlerinin bölünmesiyle) yapılabilir. Çünkü hiyerarşik düzen bunu gerektirir. Bunlar da en büyükten en en küçüğe doğru sıralanan, yani siyasi, askeri, ekonomik ve teknolojik gücü ellerinde bulunduran devletlerdir. Bunun dışında Allah, kuralını dileyip değiştirmek istemedikçe, yeryüzünde devlet olarak bağımsız ve özgür hareket edilmesi herkes birbirine bağımlı olduğundan mümkün değildir. Mümkündür tezini savunanlar, bırakın Otuz üçüncü kattaki oturanları görmeyi, bilmeyi ve anlamayı, kendi katındaki komşularını bile ziyaret etmeyip kendilerine gösterilenle ve bildirilenle fikir yürütüp hamaset yapanlardır. Yine en iyi ve doğrusunu Allah bilir. *

 

 

 

OKUMA, BİLĞİLENME ve YAPILANMA METODU:

 

Toplumda bilgi edinme ve kitap okuma metodunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Öncelikle insanlara bu medodun öğretilmesi gerektiği inancındayım. Çünkü; anladığım ve idrak ettiğim kadarıyla ülkemizde ve dünyada bilği kirlenmesi mavcut. Belli bir alt yapı oluşmadan herkes her şeyi bilmeye çalışıp, dağınık bilgilenme sonucu da insanların beyni bilgi çöplüğüne dönüşüyor. Bu dağınık bilgilerle çeşitli yorumlar ve fikirler üretilerek toplum, içinden çıkılmaz bir kaosa sürükleniyor. Herkes kendisinde olan bilginin (doğrunun göreceli olduğunu bilmediği için) en doğru olduğu zannıyla inanıp savunuyor. Daha kendi bulunduğu beldeden bile çıkmamış ortaöğretim eğitimi almış bir gence veya vatandaşa, Prafösör olmuş ülkeyi karış karış gezmiş, dünyayı dolaşmış bir bilim adamının bilgileri fikirleri ve yorumları hiç süzgeçten geçirilmeden sunuluyor. Bu da vatandaşın veya gencin fikrinin sabitlenmesine statikolaşmasına sebep oluyor. Topluma yeni yeni adaptasyon sağlamaya çalışan delikanlıda, sunulan fikirlerin ve bilgilerin altyapısı olmadığından, değişim mantalitesi gelişmediğinden ileride farklı bir fikir söylediğinde, olayı tam kavramadığı için kendisine bilgi sunan bilimadamının kendi içinde çelişkiye düştüğünü zannederek, ona karşı çıkıyor ve güvenini kaybediyor. Bu da toplumun avamıyla ve aydınları arasındaki güven bunalımını tetikliyor. Cemiyetlerin huzuru kaçıyor. Bundan dolayıdır ki, her sunulan kıtabı herkes okumamalı. Bilakis kendi bilgi ve kültür seviyesindeki kitapları okumalı. Kendinin bir üstündeki bilgi halkasına sahip kişilerden dersini ve öğüdünü almalı. Herkes herşeyi bilmeye ve öğrenmeye kalkarsa bilginin dozajı ya yüksek olurki, kişi bunalıma sürüklenir. Ya da verilen bilgi hafif kalıp değersizleşir. Örneğin: İslami inanç kaidelerini tam kavrayamamış düşünerek, verilen bilgilerin doğru mu? Yanlış mı? olduğu hakkında bir analitik düşünceye sahip olmayan bir kişiye, İslamın en uç noktası olan ancak alim, arif, aydın ve entellektüellerin kavrayacağı tasavvuf bilgilerinin sunulması, veya okulda öğretilen bilgilerin dışında doğru dürüst kitap okuyarak bilgi edinmemiş, kendi şehrinden dışarıya çıkmamış müslüman kişiye küresel dünyanın gidişatı hakkında bilgi sunmak, kişide ne gibi olumsuz sonuçlar doğuracağı tahmin bile edilemez. Bu tür bir bilgi yüklemenin kişide olumlu sonuçlar vermesi için; dünyadaki ilmi, siyasi, ekenomik, askeri; devletlerin, milletlerin kültürü, dinlerin yapısı, gelişmesi ve amacı hakkında bilgi, görgü ve tecrübeye sahip olması lazımdır.

Kişiyi böyle yanlış bir metodla bilgilendirme; annesinden yeni doğmuş bir bebeği annesinin et yedirmesine benzer ki, bebek eti ne kadar hazmederse, kişi de yanlış ve zamansız sunulan bir bilgiyi o kadar hazmeder. Karşılıklı sohbetlerde ve açık otutumlarda bu kuralı dikkate almanın gerektiği ve pragramların ortak bir sonuca ulaşmamasının ana nedenin bu yanlış metod uygulamasının sonucu olduğu inancındayım. Çünkü Televizyon programlarında dikkat edilirse özellikle reytink kaygısından olsa gerek -ki öyledir.- Birbirleriyle anlaşıp sonuç çıkaracak fikirdeki aydınlardan ziyade sonuçları bakarak değerlendiren halkla, fikirleri hatta sistemleri sorgulayan aydınları tartıştırırlar. Reytink yönünden maksat hasıl olur ama, aydın ve bilimadamı gözüyle maksat hasıl olmaz. Bilim adamı, aydın ve saygın kanaat önderlerinin televizyon programlarına çağrıldıklarında programın vizyon, misyon ve amacını göz önünde bulundurmaları bu yüzden şarttır. Çünkü dün de bugün de eğitici olması gereken yazılı ve görsel medya, tarihin hiç bir devrinde eğitim ve öğretim aracı olmamış her zaman çıkar amaçlı, menfaat aracı olmuştur. Fakat programı yanlış bile olsa devlet televizyonu bu kriterin dışındadır. Çünkü o yayınını halkın verdiği ücret karşılığı yapar. Halk bedelini ödemiş olur. Dünyanın hiçbir yerinde tarihin hiçbir döneminde hiçbir zaman Rabb'ın dışında karşılıksız hizmet sunan canlı bir varlık zuhur etmemiştir. Her eylemin mutlaka menfi veya müsbet yönde karşılığı vardır. Karşılıksız, üretmeden tüketim hizmeti yoktur. Sana karşılıksız gibi görünen bir hizmet sunuluyorsa, bin defa düşünmen lazım. Neden diye??? Ben genel bir çerçeve çizdim. Herkes bu çerçevenin içini özel, bireysel ve toplumsal örneklerle doldurabilir.

Bu düşünceye bağlı olarak önemli saydığım, (aile dahil) yeryüzündeki eğitim, öğretim metodu ve idare sisteminin yapılanma şekilleri :

 

Ben acizane Allah'ın bir kulu olarak ana kaynak Kur'an ve Sünnetin dışındaki bilgilerin geçici olduğundan, sabitleştirilmiş kural ve kaidelerin yazılı bir metin haline getirilerek tali kaynak dışında ana kaynak olarak kullanılmasına muhalif bir anlayışa sahibimdir. Bu nedenle de eserimin birinci cildinde, “yazılı hale gelen bu kitabımı okuduktan sonra ana kaynak olan Kur'an ve Sünnete yöneldiğinizi inanıyorsanız bu kitaptan elde etmiş olduğunuz (hedefimin okurlarıma Kur'an ve sünnete yöneltmek olduğundan) bilgilerin geçersiz olacağını özellikle belirtmişimdir.

Benim inancım odur ki, bütün eserler ana kaynağa yönlendirilmek için yazılmalıdır. Ana kaynağa yönelen bir müslümanın ana kaynaktan edindiği kanaat ve bilgileri, test etmekten başka diğer eserlere ihtiyacı kalmamalıdır. (Kur'an-ı Kerim'i Cenabı hakkın yeryüzüne gönderme nedeni; o günkü toplum ve bireylerin kendilerine gönderilmiş olan Tevrat, Zebur ve İncil'den kopmaları değil miydi?) Onun için diyorum ki, ana kaynak olan “Kur'an ve Sünnet”te belirtilen bilgi, kural, kaide ve müeyyidenin dışındaki yazılı metinler toplumların gelişmesinin önünü açmaktan ziyade, bilakis o cemiyetlerin gelişmesinin önünde settirler. (Yanlış anlaşılmasın. Anlatmak istediğim bilgi edinme değil, toplumun yaşamını belirleyecek olan yaptırım müeyyideleridir.) Bu yazılı müeyyide halinde olmayan yaptırım metodunu bizim ceddimiz olan Osmanlının uyguladığı dönemler, (Kanuni Sultan Süleyman'a kadar) bilindiği gibi altın çağlardır. Ondan öncesini incelediğimiz zaman dahi alim olarak kendilerini taklit ettiğimiz mezhep imamlarımızın “hadis derlemesi olan Müsned ve Muvatta”nın dışında kayıt haline getirilmiş hiç bir fetva kitabı dahi mevcut değildir. Hatta devlet yönetimi olarak da adını zikrettiğim padişahımıza kadar yazılı, kesinleşmiş kanuni müeyyide de yoktur. (Günümüzde buna örnek olarak İngiltere verilir. O'rada sadece dört maddelik bir anayasa mevcuttur.) İlk yazılı kanunu, metin haline getiren zaten O olduğu için O'unun adına Kanuni lakabı verilmiştir. İşte bu dönem Osmanlı İmparatorluğunun çöküşte kırılma noktasının başladığı dönemdir. Ana kaynaklardan kopulup kendilerinin koydukları müeyyidelerin esiri olmaya başladıklarının eksi sıfır noktasıdır. Daha açık ifade ile kula kul olma döneminin başlangıcıdır. Çünkü yazılı metinler durağan ve sabit olduğundan insanın yaratılış fıtratına aykırılık arz eder. Yazılı ve sabit kurallar insanın değişiminin gelişiminin önünde kettirler. Birey ve toplumlar sabit ve kalıcı kurallarla kendi kendilerini zincire vururlar. Dünya tarihi incelenip ve sosyolojik bir araştırma yapıldığında görülecektir ki, ana kaynaklardan beslenip kendi kararlarını kendileri veren, kendilerini durağan müeyyidelerle bağlamayan toplum, kuruluş ve devletler, idare bakımından dünyayı hükmetmişlerdir. Yaptırımlarını yazılı metin haline getirenler ise yine ana kaynaktan beslenen veya kendi kararını kendileri verenler tarafından hükmedilmişlerdir. -Ki yazılı kural zaten idare edilenler için geçerlidir. Yoksa kaos olur- Bu kural, insanlığın var oluşundan günümüze, hatta kıyamete kadar geçerlidir. Bu sosyolojik tesbitimin gerçek olduğunu şu anda yaşadığımız çağa bakarak bile anlayabiliriz. Çağımızda dünyayı hükmedenlerin toplantılarında yazılı ve kayıtlı müeyyideler bulunmaz. Toplantılara katılanlar not alamazlar. Video çekimi ve ses kaydı yapamazlar. Herkes anladığını anlar. Talimatlar yazılı değil, sözlüdür. Benim kanaatime ve düşünceme göre mutlak doğru ve hakikat olan da budur. Çünkü Peygamberimiz(sav) kaos dönemlerinde hiç bir sözünü kayıt altına aldırmamıştır. Bu tarihi vakıa müminler için bir kriterdir. Altı milyar insanın yaşadığı yeryüzünde öyle olaylar olurki, bireysel, toplumsal, tarihi, sosyolojik, siyasi, askeri, ekomomik ve stratejik olarak istişare ile anında karar verilmesi gerekir. İnsanlar ve kurumlar kendi kendilerini zincirledikleri yazılı kurallardan izin alıncaya kadar “su köprüyü böler” köprünün altından çok sular geçer. Seller köprüyü bölmüş, iş işten geçmiş olur. Bu risklerden dolayı yazılı metinlerle idare edilen ülkeler ve cemiyetler, ya yerinde sayar veya gerilerler, ya da tarih sahnesinden silinerek mevta olurlar. Yazılı metni olmayan ve ana kaynaktan beslenen ülke ve cemiyetler ise kısa zamanda karar aldıklarından hem ilerleme ve yükseliş kaydederler hem de dünyayı hükmederler. Çünkü her bireyin, her toplumun, her kurumun istek ve sorunları farklıdır. Yalnız şunu da gözden kaçırmamak gerekir ki, yüzyılımızda kendi kendilerini yazılı müyyidelerle bağlamayan hiyerarşik yapı içersinde dünyayı hükmedenlerin görünür yerleşik devleti yoktur. Onların devleti yerküredir. Onları bir toprak parçasında arayanlar, aydınlıkta kaybettiği yitiğini karanlıkta bulmaya çalışanlardır. Bu tarihi realite dün de böyleydi. Bu gün de. Allah'ın koyduğu yazılı hükümlerle kendini sınırlayanlar O'na kul, (Çünkü tek görünmeyen O'dur.) O'nun kullarının kurallarıyla kendilerini bağlayanlar ise kula, KUL olurlar. Kula kul olanlar, hizmetçiliğe taliptirler. Hizmetçiliğe talip olanların ise efendilikten nasipleri yoktur.

Eğer köleliğe, hizmetçiliğe aday değilim, Allah'a kul olarak yeryüzünde efendiliğe talibim diyorsanız, yeryüzündeki hiyerarşik yapılanmanızı Kur'an ve Sünnete uygun hale getirmelisiniz. Bu yapılanma şekli günümüzde olduğu gibi genelde dikey yapılanma değil, yatay yapılanma olmalıdır . Dikey hiyerarşik yapılanma beşeri sistemlerde olur. Bunun sebebi de dünyayı hükmedenlerin dikey yapılanma sayesinde yeryüzünde yaşayanları bütünüyle kontrol altında tutmak istemeleridir. -Ki realite de bu doğrultudadır- Bu nedenle dünyada (çok azı müstesna) dikey ve hiyerarşik yapılanmadan dolayı hemen hemen birbirine benzemeyen hiçbir kurum, kuruluş, devlet, örgüt, parti, cemaat, dernek, vakıf, şirket, sivil toplum kuruluşları vs. yoktur ki, aynı zamanda birileri tarafından kontrole açık olmasın. Çünkü hiyerarşik dikey yapılanmada kuruluşun başındaki lider (olumlu veya olumsuz yönde) etki altına alındığında veya ele geçirildiğinde –ki etkilenmeme ve ele geçmeme ihtimali yoktur- sistem birbirine bağımlı olduğundan yapının diğer üyelerinin yapacak birşeyleri kalmaz. Hiyerarşik sistem kontrol altına alınmış, veya sistem başa bağlı olduğundan kendiliğinden çökertilmiş veya düzeltilmiş olur. Ayrıca ara bölmelerde yapılacak sistem dışı harakette eylemi yapacak birey veya cemiyetler de zarar göreceğinden sisteme teslim olmaktan başka çareleri kalmaz. Dünya ve İslam Tarihi bu tür örneklerle doludur. Tek tek insanları etkilemeye luzum kalmadan yapılmak ve varılmak istenen hedef, liderlerin başkanların kabul veya teslim olmalarıyla amacına ulaşır.

“Yüzyılımızda halkanın birinin yaptığı yanlış hareketi bütün dünyanın seyirci kalması bu dikey yapılanmanın yani halkaların birbirine bağımlı olmasının doğal sonucudur. Katlardaki yanlışa karşı direnenler ise, zihniyet olarak kendileri yapılanmanın dışında olduğu gibi aynı zamanda mevcut yapılanmanın yanlış olduğunu haykırıp doğrusunun yatay yapılanma, yani olacak olanı değil olması gerekeni savunup inananlardır.”

Fakat yatay yapılanmada durum farklıdır, dikey yapılanma gibi değildir. Bu sistemde her yapılanma ayrı ayrıdır. Hepsi ana kaynaktan beslenir, hepsinin eli taşın altında, sorumluluk ve yetkileri vardır. Artı, kendi bağımsız yapılarında bile yarış halindedirler. Bu özgürlük yarışı ve bağımsızlık onların, kademe atlayarak lider olmalarının önünü açar. Her bireyin yükselmesi dikey yapılanmadaki gibi diğerinin başarısızlığı üzerine, birbirinin sırtından kademe atlayarak değil, bilakis kendini geliştirerek, benliğindeki cevheri ortaya çıkararak performansını yüksek tutmasıyla olur. Bu nedenle hiyerarşik yapılanmanın müminler için yanlış olduğunu, günümüzde bilgi kirlenmesinin bu yapıdan kaynaklandığını kitabımımın birinci cildinde İlokulda oynadığımız telefon oyunu misalimle örneklendirmeye çalışarak, zincirin halkalarından biri koparsa hiyerarşik bilgilenmenin amacından sapacağını vurgulamıştım. Zaten asrımızda herşeyin birbirine karışması, kavram kargaşasının oluşması, anlattığımız hiyerarşik yapı metoduyla bilgi edinmek değil midir? O halde; “Ana kaynağa” dönerek hem bilgi edinme şeklimizi hem de yönetim biçimimizi (yapılanmamızı) değiştirmeliyiz. Aksi halde yönettiğimizi zannederek yönetilmeye devam ederiz. Meseleyi milliyetçilik açısından bakarsak ana kaynağımız, Osmanlı imparatorluğumuzun yükselme devrine kadarki olan bölüm, İslami açıdan bakarsak ise Asrı Saadettir. Dikey ve yatay yapılanma ile ilgili farklı bir açıdan geniş bilgi edinmek isteyenler Ahmet Şerif İzgören'in “İş Yaşamında Yüz Kanguru” adlı eserinin 205-213. sayfalarından faydalanabilirler.

 

 

 

 

 

M E D N İ Y E T

 

Tarih Boyunca ve çağımızda, insanlar arasında fikri, fiziki ve biyolojik bazda yaşanan (mücadele) çatışma sadece iki görüşün ürünüdür. Fazlaymış gibi algılanmasının nedeni, yaşanacak olan birinci görüşün kendi arasındaki farklılaşmadır. Tarihi ve sosyolojik açıdan sosyal ve fiziksel gelişmelere baktığımızda ister dini isterse beşeri olsun hadiseler beş boyut üzerinde cereyan etmektedir. Yaşanmış, yaşanan, yaşanacak olan, yaşanması gereken ve bu dört aşamanın sonucu ister bu dünyada isterse farklı boyutta ahir dünyada elde edilecek olan karşılıktır. Karşılık maddesi (aşaması) sonuç olduğu için onu bir kenara bırakırsak dünya üzerindeki mücadele Yaşanacak olanla-Yaşanması gereken oluşumlar ve fikirler üzerinde cereyen eder. Yaşanacak olanı tahlil ve analiz eden toplum bireyleri ve onlara yön veren elit ve entellektüel kesim her zaman çoğunluktadır. Çünkü bu analizi yapmak kolaydır ve suyun akışının tahlilidir. Teslimiyet içinde ne yapalım, hadiseler yanlış cereyan ediyor ama gidişatın yani suyun yönünü değiştirecek gücümüz de çaremiz de yok mantığıdır.

Yaşanması gerekeni inananlar ise; Bizi Allah bütün mahlukatın en şereflisi ve üstünü yarattığına göre; bizim insan olarak diğer mahlukattan farklı olduğumuzu göstermemiz gerekir. Çünkü bizde olan akıl zeka gibi sıfatlar diğer mahlukatta mevcut değildir. Bu sıfatlarla insanlar en doğruyu (hakikati) bulmak mecburiyetindeler, suyun akışına göre yaşayacaksak insan olarak yaratılmamızın ne mantığı var diye düşünürler ki, doğrusu da budur. Böyle düşünenler azınlıkta olmasına rağmen mücadeleden yılmazlar, sonuç olarak yeryüzünde düşüncelerini gerçekleştiremezler ama hakikati haykırarak sürekli farklılıklarını gösterirler. Bunların içinde bu hakikati haykırmanın karşılığını öbür dünyada göreceklerini inanalar da vardır inanmayanlar da.

Şimdi bu iki düşüncenin ürününü batı ve İslam medeniyeti olarak tesbit edip var sayarsak:

 

Medeniyetler üç faktörü esas alırlar.

 

•  İnsanın Allah (Tanrı) İnancına bakışı

•  İnsanın insana bakışı

•  İnsanın çevreye bakışı

 

1-İnsanın Allah (Tanrı) inancı: İslamda Allah vardır ve birdir, doğmamıştır, doğrulmamıştır. Eşi, benzeri, önü ve sonu yoktur. Bütün varlığı halkeden O'dur.

Hristiyanlıkta üçleme yahudilikte ise ikileme vardır. Bu sav gerçekse Bunlar var olan alemi, kendi aralarında nasıl paylaşmışlardır iş bölümü nasıl yapmışlardır Alemde kim nerede görevlidir? Bunun cevabı yoktur.

2- İnsanın insana Bakışı: İslamda insan doğduğunda suçsuz ve günahsızdır. Bütün değerleri özgür iradesiyle kendi belirler günahı da sevabı da kendinindir.

Hristiyanlıkta ise; insan doğuştan günahkardır. Doğuştan günahkarsa sevabı nasıl kazanacaktır. O zaman yaptığı eylemlerde bir dahli yok demektir. Tamamen her şeyi tanrı yapmaktadır. O zaman hristiyanların yaptığı hangi eylem kendinindir. Doğrunun yanlışın ölçütü nedir? Bunda da cevap yoktur.

3-İnsanın çevreye bakışı: Yaşadığımız yeryüzünü ve çevreleyen atmosferi baktığımızda genel olarak gelişmiş batı ülkeleri mi kirlendirmekte yoksa müslüman ülkeler mi? Ozan tabakasını delen kozmetikleri üreten ve kullanan batı. Ekelojik dengeyi bozan batı, nükleer denemeleri yapan batı, bunların atıklarını çevreye bırakan batı, çevreye karşı hangi medeniyet daha duyarlı, kıyaslanması bile abesle iştigaldir.

Bu nedenlerden dolayı İslam medeniyettir. Batı (hristiyan ve yahudi) dünyası denaettir. Realite de bu istikamette cereyen etmektedir.

Buraya kadar yazdıklarımız ve anlatmaya çalıştığımız, olaylara dört boyutlu düşünerek yaptığımız tahlillerdi. Şimdi de dördüncü boyut olan “olması gereken” hakikati düşünen İslam dünyasındaki müminler dünyaya egemen ve yönetici olsalardı, sonuç ne olurdu, bunu analiz edelim:

 

•  İslam, insanın ve toplumun saadet ve mutluluğunu esas aldığından teknoloji bu kadar gelişmezdi. Çünkü İslamda insanın, insanı sömürerek mutluluk elde etmesi yasaktır. Dünyanın yarısından fazlası açlıkla kıvranırken müminler üretim sonucunda sömürüyle elde edilen az miktarda insanı mutlu eden sermayeyi bu şekilde kullanmazlar, genele yayarlardı.

•  Teknolajinin getirdiği olumsuzluklar ekolojik dengenin bozulması, küresel ısınma, ozon tabakasının delinmesi, çevreyi kirleten atıklar, doğanın tahrip edilerek insana faydalı olan hayvan ve bitkilerin yok olması sorunlarıyla karşı karşıya kalınmazdı.

•  Canlıların genleriyle oynanarak insan sağlığına bozucu bilimsel gelişmelere müsade edilmezdi.

•  İslam adalet sistemini benimsediğinden eşitlik ve menfaat adına, insanlara zulmedilmez, ahlaki dejenerayson yüzyılımız seviyesine ulaşmazdı.

•  İnsanlar menfaat uğruna kullardan birşey elde etmek maksadıyla onun önünde, el pençe divan durup makam mevki uğruna egemenler önünde dört takla atıp takiyye yapmazlardı.

•  Kıyametin kopmasını çabuklaştırmaz ve bunun için insanlığı yok edecek silah teknolojisini geliştirmek yerine hayatın uzaması için bunlarla mücadele eder , yaşam için gerekli tedbirleri alırdı.

•  İnsanlar gelecek kaygısına düşüp stiresli bir hayat sürmezlerdi.

İslam kural olarak “bir insanı haksız yere öldürmek bütün insanlığı öldürmek” gibi gördüğünden dolayı insanlar yaşamlarını güven içinde sürdürürlerdi. Güvenliğin olmadığı yerde akıl gider yerine duygu hakim olur ki, duygularla barış sağlanmaz.

 

 

 

 

Son Söz

Allah'ın buyruklarını rehber edinenler O'na kul, kulların kurallarını rehber edinenler kula kul, Kula kul olanlar( hizmete değil) hizmetçiliğe taliptirler. Hizmetçiliğe talip olanların ise efendilikten nasipleri yoktur.

 

İnsan için en zor olan şey:

Yapılması gereken en doğru işi bilirken, başka birinin aynı işi, nasıl yanlış yaptığını görüp hiç ses çıkarmadan beklemesidir.

 

 

 

 

Faydalanılan Eserler:

 

1. Kur'an-ı Kerim meali: Hasan Basri Çantay

2. Kur'an-ı Kerim meali : Elmalı Hamdi Yazır

3. Kur'an-ı Kerim meali ve tefsiri: Pr. Dr. Hamdi Döndüren 2 Cilt. İnsanlığa son çağrı

4. Kur'an-ı Kerim meali: Hamdi Aktaş.

5. Esbab-ı Nuzül: Pr. Dr.Bedrettin Çetiner. 2 cilt

6. Esbab-ı Nuzül: Abdülfettah Elkadi

7. Ettefsirul Hadis: İzzet derveze 7 cilt. Nuzül sırasına göre tefsir.

8. Tefhimül Kur'an: Mevdudi Tefsiri 7 cilt.

9.Yedi Hadis İmamının İttifak Ettiği Hadisler. İbramim Elhazimi

10. Muttefagun Aleyh. Sahih-i Buhari Sahih-i Müslim.

11. Tecrid-i Sarih. Sahih-i Buhari.

12. Tefsir Usulü. Pr. Dr. İsmail Cerrahoğlu.

13. Mukaddime. İbni Haldun.

14. Peygamberler ve Peygamberimiz: Abdülfettah Tabbera

15. Peygamberler Tarihi: Asım Köksal

16. Mezhepler Tarihi : Pr. Dr. Muhammed Ebu Zehra

17. Kur'an-ı Anlamak :Pr. Dr. İsmail Yakıt

18. Hz. Peygamber (sav)'i Anlamak: Pr. Dr. İsmail Yakıt

19. Kımyayı Saadet: İmam-ı Gazali

20. İslam İnanç Rehberi : Ali Güven

21. Küresel Bunalım: Ahmet Davutoğlu

22. Kur'an ve Sünnet Üzerine Makaleler: Hikmet Zeyveli

23. Son Nefes: Osman Nuri Tobbaş

24. Arapça Türkçe Sözlük: Bilal Kavuk

25. Büyük Türkçe Sözlük: Pr. Mehmet Doğan

26. Yeni Lugat : Abdullah Yeğin

27. Yahudileşme Temayülü: Mustafa İslamoğlu.

28. Taşlar Nasıl Çiçek Olur: Hasan As

29. Kıble Ne tarafa : Hasan As

30. Kalplerin Keşfi: İmam-ı Gazali

31. Siyonizm ve Yeni Dünya Düzeni: İbrahim Kaya

32. İş Yaşamında yüz Kanguru Sistem Liderliği: A. Şerif İzgören

33- Metal Fırtına: Burak Turna – Orkun Uçar