Huyey Bin Ahtab ve Yasir Bin Ahtab, yahudiler içinde Araplar'a karşı çok hasetlik duyanlardandı. Çünkü Yüce Allah (c.c.) Elçisi Hz. Muhammed (s.a.v.)'i Kureyşli Araplar arasından seçmişti. İşte bu yüzden ikisi güçleri yettiği insanları, İslam'dan uzaklaştırmaya çalışıyorlardı.

 

Kitap ehlinin çoğu hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra içlerindeki hasetten ötürü sizi imandan sonra küfre döndürmeyi isterler. Allah'ın emri gelinceye kadar onları affedin. Hoş görün şüphesiz ki Allah her şeye kadirdir. 109 (Bakara)

 

İşte bu Ayet-i Kerime bu ikisi ve onlar gibi hareket eden herkes için nazil olmuştur.

*

 

Amir Bin Rebia'dan rivayet olunmuştur. O şöyle der: Zifiri karanlık bir gecede Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlikte bulunuyorduk. Bir yerde konakladık. İçimizden biri, içinde namaz kılmak için mescide benzer bir şey yapmaya koyuldu. Bu yerde namazımızı kıldık. Sabah olunca kıbleye dönmeden namaz kıldığımızı anladık. Bunun üzerine:

-Ey Allah'ın Elçisi! Bu gece kıbleden başka bir yere döndük dedik. Bunun üzerine:

 

Doğu da batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (zatı) oradadır. Şüphe yok ki Allah rahmeti bol olan her şeyi çok iyi bilendir. 115 (Bakara)

Ayet-i Kerime'si nazil oldu.

 

Hz. Peygamber (s.a.v.):

-Namaz geçerlidir buyurdu.

1- Bu Ayet Mescid-i Haram'ın kıble olarak tayin edilmesinden öncedir.

2-Karanlıkta kıbleyi bulamayanların kıble olarak karar verdiği yöne doğru kıldığı namazın doğru olduğuna delildir.

*

 

Onlar dediler ki; Allah bir erkek çocuk edindi. O bundan münezzehtir. Aksine göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. Hepsi O'na boyun eğmişlerdir. 116

O gökleri ve yeri orijinal bir şekilde yaratandır. Bir şeyin olmasını dilediği zaman O'na sadece “Ol” der. O da hemen oluverir. 117 (Bakara )

 

116. Ayet'te bahsedilen Allah'ın oğlu gibi ifadeler Kitab-ı Mukaddes'te geçiyordu. Fakat yahudiler ve Hristiyanlar bu mecaz ifadeye düz anlam yüklediler ve Peygamberlerine Allah'ın oğlu tabirini kullandılar. Bu şuna benziyor; Türkçedeki “Allah adamı, Allah dostları” ifadeleri gibi. Buradaki anlam Allah'a gönülden bağlı olanlar demektir. Hiç kimse bunu Allah'ın oğlu veya O'nun gönderdiği kişi anlamında kullanmaz.

Burada yeri gelmişken bir şeye açıklık kazandırmak istiyorum. Kur'an'ın fesagatı, belagatı, edebiyatı çok yüksektir. Bazen ayetlerde yer, zaman, süre gibi, kesin belirtilmesi (kişi de olabilir) gereken isimler ve nesneler var ama, Yüce Allah genelde bu gibi isimleri vermemiş. Bu da Kur'an'ın yerel ve bölgesel bir hüküm içermediğini, O'nun içeriğinin küresel ve evrensel olduğunu gösterir. Aslına bakılırsa inat ve kişisel çıkar olmadıktan sonra Allah'ın Sure ve Ayetleri'nde yanlış anlaşılmaya meydan verecek hiçbir konu yok. Niyetin bozuksa buna elli yerden delil bulursun o ayrı. İyi niyetle bakıldığında süper değil, hiper bir kılavuz. Tabi ki, aklı olanlar için!

*

 

İbni Abbas'tan rivayet olunmuştur.

Medine yahudileri ile Necran hristiyanları Hz. Peygamber (s.a.v.)'in kendi kıblelerine (Beyti Makdis'e) doğru namazı devamlı kılacağını ümit ediyorlardı. Ancak Allah kıbleyi Kabe'ye doğru çevirince bu onlara çok zor geldi. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in dinleri hususunda kendilerine muvafakat edeceğinden ümitlerini kestiler. Kurtubi de:

Yahudi ve hristiyanların barış isteyerek Hz. Peygamber (s.a.v.)'e ve İslam Dini'ne gireceklerini vaat etmeleri, Allah'ın ise O'na (peygambere) yahudi ve Hristiyanlar'ın dinlerine tabi olmadığın müddetçe kendisinden asla hoşnut kalmayacaklarını bildirmesi ve O'na onlara karşı cihat etmesini emretmesidir. Hükmü uyarınca bu;

 

Sen onların dinine tabi olmadıkça ne Yahudiler ne de Hristiyanlar senden asla hoşnut kalmayacaklardır. De ki; Asıl doğru yol Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyacak olursan Allah'tan sana, ne bir dost ne de bir yardımcı olur. 120 (Bakara)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

 

Bu Ayet'te yahudiler ve hristiyanlar, sen bu doğru yolda gittiğin müddetçe senden hoşnut olmazlar. Onlara meyletme, gönlünü onlara kaptırma, İslam'ı kabul ettiririm diye fazla ümit bağlama. Biz onların iman etmeyeceklerini biliyoruz. Sen sana gelmeye istekli, İslam'ı kabul edecek, O'na iman etmeye meyyal olanlarla uğraş. Onların heva ve heveslerine onların sana teklif ettikleri barış görüşmelerine uyacak olursan (çünkü onların şartları kendi çıkarlarınadır) Benden yardım bekleme diye Peygamberimiz(sav)'e uyarıda bulunuyor. (Bu günkü hoşgörü adı altında hareket edenleri uyarmaya sadece bu Ayet yeter. Avrupa insan hakları mahkemesine gidenlere uyarı. Dik dursanız belki size saygı duyacaklar. Fakat sizin yamukluklarınız, sizin ilkeli olmamanız; onların sizin hakkınızda, kendilerinden farklı olmadığınıza karar vermelerine sebep oluyor. Öyleyse benim gibi yaşa, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diyorlar. Bize, siz çifte standartlısınız, diyorlar. Onlar kendi aralarında adaletlidir. Söz konusu sen (müslüman) olunca ne adaleti, ben tarihten beri zaten böyleyim diyor adamlar. Güç bizde hüküm bizde. Bizim size karşı bir ilkemiz yok ki, sizi savunalım. Bu ilkeler sadece bize ait diyorlar. Yine anlayanlara! Ziya Paşa'nın dediği gibi “İdraki meali küçük akla gerekmez -Zira bu terazu o kadar sikleti çekmez” diyorsanız diyeceğimiz bir şey yok. Allah (c.c.) hidayet, akıl ve fikir versin.

*

 

Peygamberimiz (s.a.v.) Hicret'ten sonra Beyt-i Makdis'e doğru 16-17 ay kadar namaz kıldırmıştı. Ne var ki; O Kabe'ye yönelmeyi arzuluyordu. Çünkü O Ceddi İbrahim'in kıblesi idi ve yahudiler de “Muhammed kıblemize tabi olduğu halde dinimizde bize muhalefet ediyor” diyorlardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) Cibril (a.s.)'a:

-Allah'ın beni Kabe'ye yöneltmesini arzu ediyorum. Çünkü O Ceddim İbrahim'in Kıblesi'dir dedi. Cibril O'na:

-Şüphesiz ben de senin gibi bir kulum ama senin Allah katında daha çok değerin var. Rabb'inden sen iste. Çünkü O'nun yanında senin yerin başkadır, dedikten sonra semaya yükseldi.

Hz. Peygamber(sav) de Cibril (a.s.)'ın kıbleye doğru arzu ettiği Ayet-i kendisine indireceği ümidiyle gözlerini devamlı semaya dikmeye başladı. Bunun üzerine Allah (c.c.): “Gad Nera Tegallübe…” Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu. Daha sonra yüce Allah Ayet'in devamı olan “Fevelli Vecheke Şatral Mescidil Haram” (Bakara) Ayeti'ni inzal buyurarak O'na namazında Kabe'ye yönelmesini emretti.

Sahihi Buhari'de varid olduğu üzere Medine'de iken Hz. Peygamber (s.a.v.)'in Kabe'ye yönelerek ilk kıldığı namaz ikindi namazıdır. O'nunla birlikte namaz kılanlardan biri Medine dışına çıkarak Küba Mescidi'ne uğradı. Cemaat rükuda bulunduğu bir sırada onlara hitaben (diğer bir rivayete göre, Beni Seleme Mescidi'dir): “Allah'ım şahidim olsun ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlikte Kabe'ye doğru namaz kıldım. Bunun üzerine cemaat kıldıkları yerden namazlarını bozmadan Kabe'ye doğru yöneldiler.

Kıble, Kabe olunca yahudiler bundan hoşlanmadılar. Muhammed ashabını kıble olarak Beyt-i Makdis'ten çeviren nedir? dediler. Bunun üzerine 142. Ayet nazil oldu.

El Bera Bin Azib'in:

Kabe'ye yönelmeden önce içimizden ölen kimselerin durumu ve Beyt-i Makdis'e doğru kıldığımız namazlarımızın durumunu bilmek isterdik diye sorması üzerine de: “Allah Beyti Makdis'e yönelerek kıldığınız namazlarınızı boşa çıkaracak değildir. ” Ayet-i Kerime'si inzal buyruldu.

*

 

İnsanlar arasından kimi düşüncesizler kimi beyinsizler; onları üzerinde bulundukları (Mescid-i Aksa) kıbleden (Mescidi Haram'a) çeviren nedir? Diyecekler. De ki; doğu da batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir. 142

Böylece sizi orta bir toplum kıldık ki; insanlara tanıklar olasınız ve peygamber de size tanık olsun. Biz senin daha önce yöneldiğin kıbleyi, ancak peygambere uyanları ökçeleri üzerinde dönenlerden ayırt etmek için belirlemiştik . Bu Allah'ın doğru yolu gösterdiklerinin dışındakilere elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı boşa çıkaracak değildir. Gerçekten Allah, insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. 143

(Ey Muhammed!) Biz senin yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Şimdi seni sevdiğin kıbleye çevireceğiz. Bundan böyle yüzünü Mescidi Haram yönüne çevir. Nerede bulunursanız bulunun siz de yüzlerinizi o yöne çevirin. Şüphe yok ki kendilerine kitap verilenler, kıblenin değişmesinin Rableri tarafından bir gerçek olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir. 144

Yemin olsun ki; kendilerine kitap verilenlere bütün delilleri getirsen de yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirinin kıblesine de uymazlar. Sana bu bilgiler geldikten sonra eğer onların arzularına uyarsan o taktirde mutlaka kendine yazık edenlerden olursunuz. 145 (Bakara)

 

İmam El Bagavi 144. Ayet her ne kadar tilavet bakımından sonra gelirse de mana bakımından 142. Ayet'ten öncedir buyurmuştur. (Bence de öyledir. Çünkü bu konunun başını 144. Ayet oluşturmaktadır.)

145. Ayet'in manası son derece açık. Allah Peygamberimiz(sav)'in, yahudiler ve hristiyanlarla (gerekçelerini sıralayarak) tartışmasını kesmek istiyor.

Konuyu maddeler halinde açıklarsak:

1. Burada kıble Mescid-i Aksa'dan Mescid-i Haram'a çevriliyor.

2. Bu duruma şaşıran insanlar düşünmeden soracaklar. Bu neden böyle oldu? diye.

3. Bütün yönler Allah'ındır. O mekandan münezzehtir.

4. Böylece kimin sana tabi olduğunu kimin olmadığını bütün insanlara ve sana göstermek

5. Kıble değişince din değiştiren Ehli Kitap'tan müslüman gibi gözükenlerin nasıl geri döndüklerini sana ve bütün müminlere göstermek.

6. Bu geri gidenlerden sonra kalan müminlerin üzerine bu din bir yüktür. Bu yükü taşıyacak onlardır.

7. Yanında kalan temiz müslümanların İslam hakkında yüklendikleri, büyük sorumluluğu Allah boşa çıkaracak değildir.

8. Allah bütün bunları biliyor. Bunun için de o kalan müslümanlara şefkat edecek ve onları esirgeyecektir. (Biz Ayet'i anlamanın kolay olması bakımından konuyu somutlaştırdık.) Ayet bütün insanlığa şamildir.

Bu Ayetler'le artık İslam ümmetinin önderliği ilan edilmiş, kıble değişmiştir. Müslümanlar, “vasat ümmet” olmalarını sağlayan üstün meziyetlerle donatılmışlar ve bunun sonucu hidayete ulaşmışlardır. Kıblenin Mescid-i Aksa'dan, Mescid-i Haram'a çevrilmesi ise İsrailoğulları'nın insanlığa önderlik olma vasıflarının ellerinden alınıp yerine müminlerin konulduğunun açık ilanıdır. Bu nedenle Ayet'te de belirtildiği gibi kıblenin Kudüs'ten Kabe'ye çevrilmesi beyinsizlerin sandığı gibi sadece bir yön değişikliği değil. Aynı zamanda önderlik görevinin İsrailoğulları'ndan alınıp, Hz Muhammed (s.a.v.)'e ve O'na tabi olan tüm dünya müminlerine verildiğinin ilanıdır. Anlayanlara.

143. Ayet'te belirtildiği gibi kıble hususunda inanan müminler imtihandan geçirilmiş, önce Araplar. Şöyle ki;

1. Kıblenin Mescid-i Aksa'da olması Arapların kavmiyetçilik yapıp, “Bu yanlıştır, Hz. İbrahim (a.s.)'dan beri bizim Kabe'miz var, biz O'na (Kabeye) döneriz” diyecekler mi Yoksa Allah ve Rasulü, ne buyuruyorsa (bütün huy, örf, adet, gelenek, görenek, ırkçılık, kavmiyetçilik vs. gibi duygularını bir tarafa bırakıp) ona tabi olacaklar mı?

2. Sıra şimdi de Medine'de ehli kitaptan müslüman olanların sınanmasına geliyor. Aynı duygu ve düşüncelerle kıblenin Mescid-i Aksa'dan, Mescid-i Haram'a çevrilmesi sonucu kimler Peygamberimiz(sav)'e tabi olarak kalacak. Ayette de belirtildiği gibi geri dönenler oluyor.

Sonuç: Cenab-ı Hak; Peygamberimiz(sav) ile İslam Dini'ni kabul eden müminlerin rüştünü tamamladığını, bu sınavlarla tespit etmiştir. Kalburun altına geçenler bütün insanlara gösterildiği gibi kalburun üstünde kalan sağlam müslümanlar da bütün insanlara ve Peygamberimiz(sav)'e gösterilmiştir. Cenab-ı Hak elekten süzülen muttaki müminlerle Peygamberimiz(sav)'in önderliğinde dinin kalıcı hükümlerini artık farz kılacak, müslümanlar İslam'ın dünya dini (nizamı) haline gelmesinin mutluluğunu yaşayacaklardır .

*

 

Herkesin (her toplumun) yüzünü kendisine doğru çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse hayırlarda birbirinizle yarışınız. Her nerede olursanız Allah sizleri bir araya getirecektir. Hiç şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir. 148 (Bakara)

 

Bu Ayet'te insanlardan oluşan toplumların yöneldikleri, ilham aldıkları merkezlerin (kıblelerin) farklı oluşunun doğal olduğu, herkesin yöneldiği, yüzünü çevirdiği bir yönünün bulunduğu, dolayısıyla müslümanların gözlemledikleri yöneliş farklılıklarına aldırmamaları gerektiği, onların görevinin hayırda yarışma olduğu ifade edilmektedir.

Burada önemli olan namaz kılarak hayırlarda yarışarak kazanılan niteliktir. Allah (c.c.) insanlar nerede olurlarsa olsunlar, yaptıklarının karşılığını vermek üzere onları bir araya getirecek güce sahiptir. *

 

Öyleyse beni anın ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin ve bana nankörlük etmeyin. 152

Ey iman edenler! Sabırla ve namazla yardım isteyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle birliktedir. 153 (Bakara)

 

Ayet'e, kulun Allah'ı anması, itaat ve ibadetle, Allah'ın kulu anması ise ona icabeti sevap ve mağfireti sayesinde olur. Enes (r.a.)'den rivayetle Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur. Allah-ü Teala buyuruyor ki:

“-Ey Adem oğlu! Sen beni kendi içinde anarsan ben de seni gizli anarım. Sen beni seçkin bir toplulukta anarsan, ben de seni seçkin melekler topluluğunda veya ondan daha hayırlı bir toplulukta anarım. Bana bir karış yaklaşırsan ben bir arşın; sen bir arşın yaklaşırsan, ben bir kulaç yaklaşırım. Sen yürüyerek gelirsen ben koşarak gelirim.” (Buhari Müslim Tevhit-15 Zikr-2, Tırmizi Deavat-131)

 

Önceki konumuzda değindiğimiz üzere süzgeçten geçerek hem Araplardan hem yahudilerden hem de Hristiyanlardan, daha başka kabilelerden imtihan edilen müslümanlar artık, yönlerini Kabe'ye çevirdikten sonra, üstünlüğün bir kabilede, bir ırkta olmadığı, ancak Allah'a itaat ve ibadetle olduğunun bütün dinlere ve kabilelere tescil ettirildikten sonra kalburun üstünde kalan müminlere, zorlanacaklarını bütün yükün kendilerinde olacağını ifade etmişti. Şimdi Cenab-ı Hak bu müminlere hitapla, onlara önder olmanın ilk önce, gülünden çok dikeninin olduğunu, yolların düzgün olmasından ziyade dikenlerle ve taşlarla dolu bulunduğunu bildiriyor. Başlangıçtan beri birçok sıkıntı ve zorluk çektiklerini, bu zorluklara bundan sonra katlanmak zorunda kalacaklarını, çünkü nimetin bir nevi külfet olduğunu, asıl zorluğun bundan sonra başlayacağını bildirmektedir.

Fakat tüm bu engelleri sabırla, namazla ve sebatla geçip Allah yolunda ilerledikleri taktirde Allah'ın sayısız nimet ve mükafatlarıyla karşı karşıya kalacaklarının eğitimi verilmektedir. Çünkü bütün insanlığın gökyüzündeki yıldızları olmak kolay değildir.

Bu zorlukların yanında sabır ve namaz; size verilen görevin yükünü taşımak için gerekli olan gücü verecektir. Sabır: Karşılaşacağınız üzüntü, zayıflık ve keder anlarında size cesaret verecek, tehlikeli anlarda da Allah gerekli olan moral gücünü ve desteğini sağlayacaktır. Namaz ise: Disiplin ve önderlik görevinde gerekli olan diğer ahlaki nitelikler yönünden sizi eğitecek, negatif enerjilerinizi boşaltıp, pozitif enerji yükleyerek sizin devamlı diri ve zinde olmanızı sağlayacaktır.

*

 

Şüphe yok ki biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile deneriz, sabredenlere müjdeler. 155

O sabredenler kendilerine bir bela geldiği zaman “Şüphesiz biz Allah için varız. Sonunda mutlaka ona döneceğiz” derler. 156

İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır. 157

Şüphesiz Safa ile Merve Allah'ın işaretlerindendir. Böylece kim Kabe'yi hacceder veya umre yaparsa artık bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için sakınca yoktur. 158(Bakara)

 

Ayetler son derece açık. Kıble tayin olduktan sonra kalan ve inanmakta olan müminlerin başlarına gelecekler ve sonunda bu sıkıntılara müminlerin, nasıl mukabelede bulunup katlanacakları anlatılıyor.

Günümüzdeki tebliğ görevlilerine de bir ışık bir örnek olmasını öneriyor.

*

 

Gerçek şu ki; şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanların yararına olan şeylerle, denizde yüzen gemilerde, Allah'ın gökten indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, yeryüzünde her türlü canlıyı üretip yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen (akıl eden) bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. 164 (Bakara)

 

Etrafa boş gözlerle bakmayan, gözleri önünde gece gündüz işleyip duran, bu büyük Kainat Sistemi'ni akıllıca bir gözleme tabi tutan, önyargılar ve inatçılıkta diretip gözleri kör olmayan bir kimse için hakikate işaret eden çok deliller olabilir. Böyle düşünüp, gören bir kimse, evrenin mutlak Kadir ve Hakimi olan tek bir varlık tarafından yönetildiğini görecektir. Aynı zamanda Allah'ın evrenin tek ilahı olduğu ve hiçbir eş ve ortağa ihtiyacının bulunmadığı, hiç kimsenin nitelik, güç ve otorite bakımından O'na ortaklık iddia etmeye gücünün yetmeyeceği anlatılmaktadır.

Yine Allah'ın düşünen topluluklara hitap ettiği Ayette toplam yedi madde var. Anlayanlar anlamalı!

*

 

Ey İnsanlar! Yeryüzünde bulunan helal ve temiz şeylerden yiyin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır. 168

O, size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder ( yalan) söyletir. 169 (Bakara)

 

Sa'd İbni Vakkas (r.a.) Hz Peygamber(sav)'den duasının (isteğinin) kabul olunması için Allah (c.c.)'ye dua etmesini isteyince O şöyle buyurmuştur: “ Ey Sa'd! Temiz ve helal şeyleri ye. Yapacağın dua kabul olunsun. Allah'a yemin olsun ki, bir kimse haram bir lokmayı karnına atınca kırk gün süreyle duası kabul edilmez. Herhangi bir kulun eti (vucudu) haram gıda ve faiz ile beslenirse ateşe daha uygundur.”

İbadetin ve duanın kabul olması için rızkı helalinden yemek ve haramdan sakınmak gerekir.

Hadiste şöyle buyrulur: “ Şüphesiz ki Allah temizdir. Ancak temizi kabul eder. Allah müminlere Peygamberler'ine emrettiklerini emretmiştir.” “Ey Peygamberler! Temiz olan şeylerden yiyin, güzel işler yapın. Ben sizin yaptıklarınızı bilmekteyim.”

Bu iki Ayette genel olarak Allah (c.c.) bütün insanlığa hitap ederek, hem İslam'ın bütün insanlığa hükmettiği, hem de yeryüzünde yiyecek içecek olarak eski örf, adet, gelenek, görenek ve cahiliye inanışlarında kendilerine yasak ve helal saydıkları tüm maddelerin ret edildiği, sonra izah edilecek olan birkaç yiyeceğin dışında tümünün helal olduğu ve temizlerinden yenileceği ve pis olanlardan kaçınılacağı belirtiliyor. Eğer bu emirlerin ve tavsiyelerin dışında herhangi bir murdar ve pis yiyeceklerden yerseniz, bunun şeytandan kaynaklanacağı insanlara bildiriliyor. Kötü ahlak, kötü davranış, haram yiyecek ve içeceklerin Ben'den yani Allah'tan olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. Sakın şeytana uymayın diye uyarılıyorlar.

Şimdi de hitap iman edenlere:

 

Ey iman edenler! Size rızk olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve yalnızca O'na kulluk ediyorsanız ( yalnızca) Allah'a şükredin. 172

O size ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilmiş olan hayvanı kesin olarak haram kıldı .. Fakat kim kaçınılmaz olarak muhtaç kalırsa taşkınlık (ve saldırı) yapmamak ve haddi aşmamak şartıyla (ölmeyecek kadar yiyebilir) ona bir günah yoktur. Gerçekten Allah bağışlayandır, esirgeyendir. 173 (Bakara)

 

Bu Ayet-i Kerimeler de son derece açıktır. Fazla tevile ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum. Haramlardan meşru olan miktar, ölmeyecek kadardır. Bunun oranını tespit etmek doğru değildir. Herkesin vücut yapısı farklıdır. Ölmeyecek kadar olanın oranını, insanın kendisi ve doktorlar bilebilir. Ölçü bellidir.

İkincisi, bilindiği üzere Mekke Dönemi'nde tavsiye edilen kötü şeyler artık yavaş yavaş kesinlik kazanmaya, net olarak yasaklanmaya ve haram kılınmaya başlamıştır. Daha önceki, Yüce Allah'ın insanlara hitap ettiği Ayette kurallar tavsiye niteliğindeydi. Şimdi ise Allah mümin olmanın gereği olarak uyulması gereken kuralları belirliyor.

Artık uyulması gereken farzlar kesin olarak arka arkaya geliyor. Tavsiyenin bittiği anlaşılıyor.

*

 

Yüzlerinizi doğudan ve batıdan yana çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik: Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden, ona olan sevgisine rağmen malı; yakınlara, yetimlere, yoksullara, yol oğluna (yolda kalmışa) isteyip dilenene ve kölelere (özgürlükler için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin (tutum ve davranışlarıdır) İşte bunlar doğru olanlardır. Ve muttaki olanlarda bunlardır. 177

Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas farz kılındı. Hüre-hür, köleye-köle, kadına-kadın kısas yapılır. Öldüren; ölenin velisi olan din kardeşi tarafından affedilirse, iyi geleneğe uymak ve ona güzellikle (bir şey fidye) ödemek gerekir. Bu Rabbinizden size bir kolaylık ve bir rahmettir. Kim bundan sonra sınırı aşarsa, onun için can yakıcı bir azap vardır. 178

Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki sakınırsınız. 179 (Bakara)

 

Birr: İnsanı Allah'a yaklaştıran her türlü iyilik, hayır ve taat demektir. Kıble konusunda yapılan farklı yorumlar üzerine Yüce Allah (c.c.) asıl önemli olanın; Rabb'in emir ve yasaklarına uyma olduğunun önemine dikkat çekmiş, nelerin iyi olduğu sayılmış ve iyinin kriteri belirlenmiştir. Bu sayılan maddeler gerçek müminlerin nitelikleridir, denmiştir. Yani iyilik sizin yapmış olduğunuz yön tayinleriniz değil, Ayette belirttiğim inanç ve iman esaslarıyla başkalarına yapılacak maddi ve manevi tasarruflardır buyrulmaktadır.

Burada Ehli Kitap'tan olan Beni Nadir ve Beni Kureyza yahudilerinin kendi aralarında uyguladıkları çifte standarda dikkat çekilmiş, yanlış uygulanan kısas doğrultulmuştur. Birine bir türlü diğerine farklı bir hükmün olmayacağı açıklandığı gibi İslam'da da kısasın varlığı teyit edilmiştir.

İslam'da kısas cezası, şahsın şikayetine bağlı bir ceza sayılmış olup, kamu cezası niteliğinde görülmemiştir. Yani mağdurun iradesine bırakılmıştır.

Diyet : Öldürülen kimsenin mirasçılarına ödenen fidyeye denir. Yanlışlıkla öldürmelerde diyet gerekir. Kasten öldürmeler ise kısasa girer. Yani kasten öldürmelerde mağdurların kısas isteme hakları doğar. İstem dışı ödürmelerde ise mağdurun kısas isteme hakkı yoktur. Ancak fidye isteyebilir.

Katili affeden kişi ondan iyilikle bir şey isteyebilir. Bu da diyet veya ona yakın mal karşılığı affetmedir.

Bunun için peygamberimiz (sav): “Bir yakını öldürülen kimse: Kısas, af yahut diyet dördüncü bir şey isterse ona engel olun.” buyurmuştur.

*

 

Sizden birine ölüm geldiği zaman eğer geride mal bırakıyorsa, ana-babaya veya yakın hısımlarına uygun bir şekilde vasiyette bulunmak, takva sahipleri üzerinde bir hak olarak farz kılındı. 180 (Bakara)

 

Bu Ayet Nisa Suresi'nin 11. ve 12. Ayeti'yle nesholmuştur denmektedir. Peygamberimiz(sav) bu hususta “Mirasta vasiyet yoktur. Bir mirasçı lehine vasiyet, diğer mirasçıların rızası olmadıkça caiz değildir” demiştir.

Hibe: Tüm servetin üçte biriyle sınırlıdır. İkisi kanuna göre dağıtılır. Geri kalan üçte biri kanunun mirastan payı olmayan uzak akrabalara ve sosyal hizmetlere ayrılabilir.

Eğer burada vasiyetten kasıt üçte bir oransa, hitabın muhatabı da, imanın üst derecesini elde etmişler için ise; -ki ben şahsen öyle anlıyorum- bu Ayet nesh olmamış olur. Takva sahipleri topluma örnek olsun diye, o üçte biri, yetim kalan torununa, veya bir başkasına, derneğe vakıflara ilim yuvalarına bağışlayabilir. Bunda hiçbir sakınca olmaması, vasiyetin de yazılması gerekir diye düşünüyorum. Çünkü Ayet-i Kerime iman edenlerden derece farkı olanların en üstününe hitap ediyor. Normal sıradan bir müslümana değil.

181. Ayette vasiyeti değiştirmenin günah olduğu 182. Ayette vasilerin arasını bulanların günah işlemiş olmayıp aksine sevap kazanacakları belirtilmiştir. İlgi duyulduğunda incelenebilir.

*

 

Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz. 183 (sakınırsınız)

Sayılı günler olarak sizden kim o günlerde hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruç tutmaya güç yetiremeyenlerin ise her gün için bir yoksulu doyuracak kadar bir fidye vermeleri gerekir. Bununla birlikte kim kendi isteğiyle fazladan hayır yaparsa bu, kendisi için daha hayırlıdır . Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır 184

Ramazan ayı ki, insanlara yol gösterici doğru yol, doğruyu ve yanlışı açıklayıcı olarak Kur'an bu ayda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim o aya erişirse onu oruçla geçirsin. Kim hasta veya yolculukta olursa, oruç tutamazsa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah size kolaylık diler. Size zorluk dilemez. Bütün bunlar sayıyı tamamlamanız ve doğru yolu gösterdiği ve Allah'ı yüce tanımanız içindir. Umulur ki şükredersiniz. 185 (Bakara)

 

Allah İslam Dini'yle belirlediği konularda adım adım ve derece derece ilerlemeye ve hükümlerini ağırlaştırmaya devam etmektedir. Aynı ilerleme oruç için de söz konusudur. İlk önce Hz. Peygamber (s.a.v.) müminlere ayda üç gün oruç tutmalarını tavsiye etmişti. Daha sonra hicretin ikinci yılında Ramazan'da oruç tutmakla ilgili bu 183. Ayet nazil olunca, Muharrem ve diğer aylarda tutulan oruç isteğe bırakıldı. Ayetler'in devamında, mazereti olanların nasıl yapmaları gerektiği hususunda açıklamalar yapılmıştır.

Yolcu olanların, seferde bulunanların ne şekilde hareket etmeleri gerektiği 185. Ayette belirtilmiş. 184. ve 185. Ayetteki belirgin farklılık: 184. Ayet hasta ve yolcu olup da oruç tutamayanların, yoksulu doyuracak kadar fidye vermeleri, buna rağmen oruç tutmalarının daha hayırlı olacağı 185. Ayette ise hasta olanların, tutamadığı günler sayısınca daha sonra oruç tutmaları gerektiği. Yani fidyeyle geçiştirmemeleri vurgulanıyor. Fakat Ayetler'in nüzul (zamanları) sıraları, peşpeşe değil farklı zamanlar olduğu izlenimini veriyor. En iyisini Allah bilir.

*

 

Kullar sana beni sorunca; şüphesiz ki ben çok yakınım. Dua edenin duasını, bana dua ettiğinde kabul ederim. Öyleyse onlarda benim emrime uysunlar ve bana iman etsinler. Belki yolu bulurlar. 186 (Bakara)

 

Bu Ayet'in nüzul sebebi; ashaptan bazısı Peygamberimiz(sav)e Rabb'imiz bize yakınsa sessizce, uzaksa yüksek sesle dua edelim. Ve

Yahudilerin de -Ey Muhammed! Bizimle sema arasının beş yüz yıllık mesafe, her semanın kalınlığının da yine 500 yıllık uzaklıkta olduğunu iddia ediyorsun. Böyle olunca Rabb'imiz dualarımızı nasıl işitir demeleri üzerine inzal olmuştur. Halbuki, Allah'ü Teala insana o kadar yakın ki, bunu insanaoğlu bir anlasa, şifre çözülecek. Aynen internete bağlı bilgisayar gibi. Düşünüyorsun, karar veriyorsun, bu karar verme sonucu düşünceni eyleme dönüştürerek klavyenin tuşuna basıyorsun. Mesela: Görmeyi arzu ettiğin bir yer için bilgisayarının klavye tuşuna basıyorsun, o yer anında karşında. Aynen bunun gibi, hatta bundan daha yakın. Allah'a dua ile bağlantı kurup iletişimi sağlıyorsun. Allah da hemen sana üruç edip duanı işitiyor ve karşılığını veriyor. Duadan kastım sadece sözlü dua değil, fiili dua da dahildir. Yani irade sonucu eylem de bir nevi dua ve duanın sonucudur.

*

 

Oruç tuttuğunuz gecelerde kadınlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı. Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz. Allah sizin nefislerinize zulmettiğinizi bildi de tövbenizi kabul edip sizi bağışladı. Allah'ın sizin için yazdığını arayın. Fecir'de sizin için beyaz iplik siyah iplikten ayrılıncaya kadar yiyin için. Sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescitlerde itikafta iken hanımlarınıza yaklaşmayın. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bunlara yaklaşmayın! İşte Allah ayetlerini insanlara böyle açıklar ki korunup sakınsınlar. 187 (Bakara)

 

Bu Ayet inmeden önce iftar vakti girip yatsı namazını kılıncaya veya uyuyuncaya kadar yiyip içme, hanımıyla beraber olma serbestti. Fakat bir kimse yatsı namazını kılsa ve uyusa öbür günün akşamına kadar yiyip içme ve cinsi münasebette bulunma yasaktı. Bu durum müslümanlara çok zor geliyordu. Hatta hanımlar bunu kendi çıkarları için kullanıyorlardı. Yani kocası yatsıdan sonra hanımıyla beraber olmak istese, kadın da uyumuş gibi yapsa, ya da uyudum dese ilişki gerçekleşmiyordu. Böyle bir durum Hz. Ömer(ra)'in başına gelmiş, Hz. Ömer(ra) durumu Peygamberimiz(sav)'e anlatmış. Peygamberimiz de -Ya Ömer! Senin gibi biri böyle bir işi nasıl yapar demişti. Bu adet ve hadiselerin üzerine bu Ayet-i Kerime nazil olmuştur. Bütün müslümanlar rahat bir nefes almışlardır. Hatta hatta bu Ayet gelmezden önce, oruçlu iseniz iftar yapmadan uyuya kalsanız ve uyandığınızda akşam olmuş olsa, o gün iftar yapamıyorsunuz, ertesi günün iftarına kadar yemeden içmeden mahrum kalıp, iki gün oruç tutmanız gerekiyordu. İşte bu Ayet-i Kerime, adet olarak devam eden ve zor olan eski oruç tutma şeklinin hükmünü ortadan kaldırmış, orucu müminlere kolaylaştırmıştır.

*

 

Hadrami adlı bir şahıs Rasülullah(sav)'in huzurunda El-Kindi'ye ait bir arazinin kendisine ait olduğunu iddia etmişti. Rasülullah(sav) bunun için delilin var mı? demiş ve yok demesi üzerine Peygamberimiz (s.a.v.): “Dikkat edin! Biri haksız yere ve zalim olarak yemek için bir mal üzerine yemin ederse Allah ahirette kendisinden yüz çevirmiş olarak karşılar.” Bunun üzerine:

 

Mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin. Siz bilip dururken insanların mallarından bir bölümünü günah (haksız) yolla yemek için onlara, hakimlere rüşvet vermeyin. 188 (Bakara)

Ayet-i Kerime nazil olmuş ve o zaman El-Kindi davadan vazgeçmiş, araziyi Abdan'a bırakmıştır.

*

 

Sahabe “Hilaller niçin yaratıldı?” diye Peygamberimiz (s.a.v.)'e sormuşlardı. Artı o dönemde Kureyşliler'e “Hums” denilirdi. İhramda iken evlerine kapılarından girerlerdi. Ensar ve diğer Araplar ise evlerine kapıdan değil, (kendilerini hac boyunca eve girmeyi yasak ettiklerinden iyiolduğu zannıyla) evlerin arka tarafından içeri girerlerdi. Hz. Peygamber (s.a.v.) bahçede bulunduğu bir sırada kapıdan çıktı. O'nunla birlikte Amir El Ensari de çıktı. Bunun üzerine oradakiler: -Ey Allah'ın Elçisi! Kutbe Bin Amir günahkarın birisi. Baksana kapıdan seninle birlikte çıktı. Hz. Peygamber(sav) Kutbe Bin Amir'e

-Seni böyle hareket etmeye sevk eden nedir? O da

-Seni öyle yaparken gördüm, ben de senin yaptığını yaptım.

-İyi ama ben “Hums Ehli”nden biriyim.

-Senin dinin benim dinimdir dedi (Böyle ayrımcılık olur mu anlamında) Bunun üzerine:

 

Sana yeni doğan ayları soruyorlar, de ki; “Onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir.” İyilik, evlere arka tarafından girmeniz değildir. Fakat iyilik Allah'tan korkan kimsenin yaptığıdır. Evlere kapılarından girin Allah'tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz. 189 (Bakara) bu Ayet-i Kerime inzal buyruldu. *

 

İbni Abbas'tan rivayetle:

Hudeybiye Antlaşması Hicret'in 6. Yılında vuku bulmuştu. Bu yıl Hz. Peygamber ashabıyla birlikte umre için (Medine'den) çıkmıştı. 1400 kişiydiler. Hudeybiye'ye vardıklarında müşrikler onların Kabe'ye gidip umre yapmalarını engellediler. Orada bir antlaşma yaptılar ve Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashabı kurbanlarını kestiler.

Daha sonra müşrikler, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bu yıl Medine'ye geri dönüp, gelecek yıl gelmesi ve onlarında Kabe'yi tavaf ederek dilediğini yapması için Mekke'yi üç gün boşaltmaları şartıyla onlarla antlaşma yaptılar. Bir yıl sonra Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashabı geçen yıl yapmadıkları umreyi kaza yapmak için hazırlandılar. Ancak Kureyşin sözünü tutmamasından, onları yine Kabe'ye sokmamasından korktular. Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashabı Haram ayında ve Harem'de onlarla savaşmak istemiyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah :

Size karşı savaş açanlarla Allah yolunda siz de savaşın. Fakat sınırı aşmayın, çünkü Allah sınırı aşanları sevmez 190 .

Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'ın yanında onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar size savaş açarsa siz de onları öldürün. İşte inkarcıların cezası böyledir. 191

Eğer vazgeçerlerse şüphesiz ki, Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. 192

Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah'a ait oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur. 193 (Bakara)

 

Ayetleri'ni inzal buyurarak, ihramlı oldukları halde Haram ayında ve Harem'de kendileriyle savaşanlarla savaşmalarını mübah kıldı. Böylece ashabın bu konudaki endişesi bertaraf edilmiş oldu.

193. Ayetteki fitneden kastın; Allah yoluna tâbi olmak için gerekli olan özgürlük, hürriyet ve güvenlik gibi şartlar oluşuncaya kadar savaşın, barış ve güvenliği sağladığınızda savaşmaktan vazgeçin, denmektedir. Burada “ Din Allah'ın oluncaya kadar” demek herkesi zorla Allah'a ibadet ettirmek, din değiştirmek anlamında değildir. Fitne, anarşi, terör estirmeden, herkesin barış ve güvenlik içinde yaşamasının sağlanması demektir. Eğer müslümanlar birinci görüşteki gibi bu Ayet'i anlamış olsalardı açık ve net söylüyorum bugün Osmanlı'nın hakim olduğu topraklarda bir tek yerli gayri müslim olmazdı. Allah (c.c.) kural ve hükümleri doğru anlayanlardan eylesin. İşte gerçek, hakiki din anlayışı budur. Bu kural bile insanlığın İslam'ı kabul etmesine yeterli bir ışıktır. Tabî ki, aklı olanlara!*

 

Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler karşılıklıdır. Bu yüzden kim size saldırırsa siz de ona tıpkı size saldırdıkları gibi saldırın. Allah'tan korkun. Bilin ki şüphesiz Allah takva sahipleri ile birliktedir. 194 (Bakara)

 

Bu Ayet de yukarıdaki nüzul sebeplerine uygundur. Bir yıl sonra umreyi Zilkade ayında yaptıkları için yine o ayda yasakladıklarından müşriklerin kibirlerini kırmak için Müslümanlar aynıyla mukabele etmişler. Bu Ayet de bunun üzerine Hicret'in 7. Yılında nazil olmuştur.

*

 

Huzeyfe (r.a.)'tan rivayettir. Eyüp El Ensari: Allah dinimizi muazzez kılıp yardımcıları (yani İslam'ı kabul edenler) çoğalınca içimizde bazı kimseler, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in haberi olmaksızın gizlice birbirlerine “Mallarımız ziyan oldu. Allah dinimizi muazzez kıldığına göre artık bizler de tarlalarımızın, hayvanlarımızın başına dönsek de onları tekrar verimli hale getirsek” dediler. Bunun üzerine Allah (c.c.):

 

Allah yolunda mallarınızı harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik yapın. Çünkü Allah iyilik yapanları sever. 195 (Bakara)

 

Peygamberimiz (s.a.v)'e bu Ayet'i indirerek bizim söylediklerimizi ret etti. Yani şu anda hala güvende değilsiniz ve tehlike, tarlaların ıslahı için uğraşmak değil, şu anda cihadı terk etmektir. Cihadı terk edersen (barış ve güvenlik sağlanmadan) canınızın da kıymeti yok, malınızın da denmektedir.

*

 

Kab Bin Ücre (r.a.)'dan rivayet olunmuştur. O'na bu 196. Ayet sorulduğunda şöyle cevap verdi: “Bitler yüzüme saçılmış bir halde beni Hz. Peygamber(sav)'in yanına taşımışlardı. (Haşereden dolayı yorgun ve bitkin düşmüştüm )

 

-Ey Allah'ın elçisi! Bu bitler haşereler beni yiyip bitiriyor.

-Başındaki haşereler sana eziyet mi veriyor? Bu kadar güç durumda olduğunu sanmıyordum, bir koyun bulabilir misin?

-Hayır, bulamam.

-Öyleyse üç gün oruç tut, ya da her birine yarım (sa') yiyecek buğday vermek üzere 6 fakiri doyur ve saçını da tıraş et.

Bu olay Hudeybiye'de vuku bulmuştu. Bu Ayet her ne kadar benim hakkımda nazil olmuşsa da (sebebi nüzulü ben) hükmü ise bütün müslümanlara şamildir” demiştir. Bu hadise üzerine;

 

Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer hacdan engellenmiş olursanız size gücünüzün yettiği bir kurban gerekir. Kurban kesileceği yere varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden kim hasta olur veya başında bir rahatsızlık bulunursa tıraş olabilir. Ve bunun için oruç tutmak veya sadaka vermek yahut da kurban kesmek suretiyle fidye versin. Sonra güvene kavuştuğunuzda hac zamanına kadar, umre yapana gücünün (parasının) yettiği bir kurban gerekir. Kurban bulamayan kimseler hac sırasında üç gün, döndüğünden sonra da yedi gün oruç tutması gerekir. Bu tam on gündür. Bu (hükümler) ailesi Mescidi Haram çevresinde oturmayan kimseler içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki, Allah cezası çetin olandır. 196 (Bakara)

Ayet'i Kerime'yi Yüce Allah inzal buyurmuştur.*

 

 

Yine İbni Abbas'tan rivayet olunmuştur; Yemen'liler hac etmek için yola çıktıklarında yanlarına azık almazlar ve “Bizler mütevekkil (tevekkül eden) kimseleriz” derlerdi. Ancak Mekke'ye vardıklarında ise halktan dilenirlerdi. Bunun üzerine:

 

Hac bilinen aylardadır. Kim o aylarda haccı yerine getirmeye karar verirse artık, ona hac sırasında kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz ne hayır yaparsanız Allah onu bilir. Yanınıza azık alın şüphesiz azığın en hayırlısı Allah'tan korkmaktır. O halde ey akıl sahipleri! Benden korkun! 197 (Bakara)

Bu Ayet-i Kerime inzal buyrulmuştur.

 

Bazı araştırmacılar bu konuda şöyle derler: “En hayırlı azık, sakınma (takva)dır” Ayeti'nin manası şudur: En hayırlı azık yolcunun helak olmaktan, dilenmeye ve el açmaya ihtiyaç duymaktan sakınmasıdır. Böylece manayı Ayet'in devamı desteklemektedir. Allah: “O halde -Ey akıl sahipleri! Benden sakının, korkun!” buyurmaktadır. Aksi halde ayetlerde bir tekrar söz konusu olurdu demişlerdir. Bizce de aynıdır.

İslam'dan önce Araplarda hem hac, hem umreyi bir arada yapmak günah kabul edilirdi. Bu Ayet Mescid-i Haram'dan başka yerlerde yaşayanlar için hac ve umreyi beraber yapma sınırlamasını kaldırmıştır. Sadece Mescid-i Haram bölgesinde bulunanların (Mikad'a gidip gelmek zor olmadığı için) hac ve umreyi ayrı ayrı yapmaları gerekir. Bizim gibi uzak ülkelerden gelenlere hac ve umreyi Allah kolaylaştırmıştır. Tekrar geriye ülkemize dönmek gerekmez.

*

 

Yine İbni Abas'tan rivayete göre; O der ki: Cahiliye devrinde Ukaz, Mecenne ve Zul'Mecaz, Arapların pazar yerleri ve ticaret merkezleriydi. İslam gelince, cahiliye dönemindeki gibi hac mevsiminde ticaret yapmayı, onunla meşgul olmayı kerih görmeye ve ticaret yapılırsa haccın kabul olmayacağı izlenimi ve düşüncesi doğmaya başladı. müslümanlarda bu hususta bir endişe ve çekingenlik oluştu. Bunun üzerine:

 

Rabbinizin lütuf ve kereminden rızk aramanızda sizin için bir günah yoktur . Arafat'tan çıktığınızda Meş'aril Haram'ın (Müzdelife) yanında Allah'ı anın. Daha önce sapıklardan olduğunuz halde, sizi nasıl doğru yola ilettiyse siz de O'nu öylece anın. 198 (Bakara) Ayet-i Kerime'si inzal buyrulmuştur.

 

Hem ibadet, hem ticaret yapmanın bir mahsuru yoktur. Yeter ki Allah'a ortak koştuğunuz tüm cahiliye adetlerinden vazgeçin. Şimdi Allah'ın size vahy ettiği emirlere uygun olarak sadece ve sadece Allah'a kulluk edin buyrulmaktadır.

*

 

İbni Abbas'tan rivayetle: Hac mevsiminde bütün Araplar Arafat'a çıkar. Orada vakfelerini yaparlardı. Kureyşliler ise Arafat'a çıkmaz. Müzdelife'de vakfe yaparlardı. Bunun üzerine;

 

Sonra insanların sel gibi akın ettiği yerden sizde akın edin. Allah'tan mağfiret dileyin (isteyin.) Çünkü Allah affedici ve esirgeyicidir. 199 (Bakara)

Ayet-i Kerimesi'ni Cenab-ı Hak inzal buyurdu.

*

 

Cahiliye ehli, Hac Menasikini bitirince bir yerde dururlar, içlerinden biri çıkar şöyle derdi:

“Babam yemek yedirir, başkalarının borçlarını, diyetlerini üstlenirdi.” Böylece bütün gün babalarının yaptıkları iyilikleri anarlar, onların neseplerini ve verdikleri nimetleri sayarlardı.Yani babaları için övünürlerdi. Babalarının amellerinden başka hiçbir şey anmazlardı. Bunun üzerine;

 

Hac ibadetini bitirdiğinizde Allah'ı atalarınızı andığınız gibi anın. Hatta daha canlı ve şiddetli bir biçimde anın. Ama insanlar arasında öyleleri vardır ki, “Rabbimiz bize bu dünyada iyilik ver derler” Böyle kimselerin ahirette bir payı yoktur. 200 (Bakara)

Ayet-i Kerime'si inzal buyruldu, devamla müşriklere karşılık müminler de şöyle dua ederlerdi.

 

Onlar arasında öyleleri vardır ki; “ Rabbimiz bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru” derler. 201 (Bakara)

 

Böyle diyen müminlere de Cenabı Hak:

İşte onlara kazandıklarından bir pay vardır. (Kazandıklarından nasibi olan bunlardır.) Allah hesabı çabuk görendir. 202 (Bakara)

Ayet-i Kerime'sini inzal buyurmuştur.

*

 

Bir de sayılı günlerde Allah'ı zikredin. Kim iki günde acele edip Mina'dan dönerse günah yoktur. Kim de geri kalırsa ona da bir günah yoktur. Bu Allah'tan korkan (sakınan) içindir. Allah'tan korkun ve siz onun huzurunda toplanacağınızı bilin. 203 (Bakara)

 

Yani Mina'dan Zilhicce'nin 12 veya 13'de dönebilirsiniz, dönmenizde bir sakınca da yok. Önemli olan oradaki sayı değil, orada günlerinizi malayani mi geçirdiniz yoksa Allah'a yaklaştırıcı fiil, hareket ve tefekkürle mi geçirdiğinizdir. İş kemmiyette değil, keyfiyettedir buyrulmaktadır.

*

 

Suddi'den rivayet olunmuştur.

El-Ahnes Bin Şerik Medine'de Hz. Muhammed (s.a.v.)'in huzuruna gelerek O'na müslüman olduğunu bildirdi. Ve “benim bu konuda (iman etme konusunda) samimi olduğumu Allah biliyor” dedi. Bu söz Peygamber (s.a.v.)'in hoşuna gitti. Ancak El-Ahnes Bin Şerik bir müddet sonra, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in huzurundan ayrılınca müslüman bir cemaatin (tarlasına) ekinliğine uğradı ve ekini yaktı. Orada rastladığı eşekleri de boğazladı ve bu olay üzerine Cenabı Hak:

 

İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözü senin hoşuna gider. O kalbinde olan Allah'ı tanık tutar. Oysa o düşmanların en yamanıdır. 204

O iş başına geçince de yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez. 205

Ve kendisine Allah'tan kork (sakın) denince. Onu suçluluk dolu bir gurur kuşatır. Artık ona cehennem yeter, o ne kötü bir döşektir. 206 (Bakara)

Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurdu.

*

 

Şuheyb müslüman olduktan sonra Mekke'den Medine'ye göç etmek istiyordu. Yoldan çıkarken meydan okudu ve Kureyşlilere: “-Ey Kureyş! İçinizde en iyi ok atan, en iyi kılıç sallayan benim. Bunu biliyorsunuz. Bu elimdeki ok ve diğer elimdeki kılıç düşmedikçe bana yaklaşamazsınız” dedi. Kureyş'liler: “-Ey Şuheyb! Aramıza malsız mülksüz ve fakir olarak gelmiştin ama zengin oldun. Bunun için malınla birlikte çıkmana asla müsaade etmeyeceğiz. Bize malının yerini söyle, sizin gitmenize müsaade edelim” dediler. Şuheyb malının yerini söyledi ve müşrikler de O'nu serbest bıraktılar. Olaydan haberdar olan Peygamberimiz (s.a.v.): “Alışverişin karlı olsun Ya Ebu Yahya!” diye iki kere tekrarladı. Bunun üzerine Cenabı Hak:

 

İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah'ın rızasını kazanmak için kendini feda eder. Allah kullarına karşı çok merhametlidir. 207 (Bakara)

Ayet-i Kerime'sini inzal buyurdu.*

 

 

İmam El Bagavi tefsirlerinde Abdullah Bin Selem, Ehli Kitaptan biriydi ve müslüman olmuştu. Fakat cumartesi günü tazim ediyor, deve eti yemiyor, deve sütü içmiyordu. Yani yahudi geleneğine sadık kalıyordu. (Bu gibi hükümleri Tevrat'ta terk etmek vacip, İslamda ise yapmak mübah oluyor.) -Ey Allah'ın Rasulü! Tevrat da Allah'ın bir kitabıdır. Bizi serbest bırak da geceleri namazlarımızda Tevrat'tan ayetler okuyalım diyorlardı. Bunun üzerine:

 

Ey iman edenler! Hep birlikte barışa gidin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır. 208

Size apaçık deliller geldikten sonra doğru yoldan saparsanız, bilin ki Allah mutlak üstündür. Tam hüküm ve hikmet sahibidir. 209 (Bakara)

Cenab-ı Hak Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurmuştur.

*

 

Onlar, Allah'ın meleklerle birlikte bulut gölgeleri içinde kendilerine gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? İşler yalnız Allah'a döndürülür. 210 (Bakara)

 

Eğer Allah'a inanmanız için “Allah'ın meleklerle birlikte bulut gibi” size gelip de ondan sonra inanmayı bekliyorsanız beyhude, beklemeyin. O zaman herkes inanır. Sizi dünyaya imtihan için göndermeye gerek kalmazdı. Kainatta ve yeryüzünde akıllı insanlar için bazı şifreler verdik anlamanız için. Peygamberler, elçiler gönderdik dinleyin, kitaplar gönderdik okuyup öğrenin diye, daha ne istiyorsunuz. Zaten sizin istediğiniz gerçekleşeceği zaman iş işten geçmiş olacak. O zaman sen istemesen de korkudan, dehşetten iman edeceksin. Önemli olan o an gelmeden hakikati bulmaktır denmektedir.

*

 

İnsanlar tek bir toplum idiler. Sonra Allah peygamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi. Onlarla birlikte anlaşmazlıklara düştükleri konularda insanlar arasında hükmetmek üzere gerçek olarak kitabı indirdi. Halbuki kendilerine apaçık deliller geldikten sonra sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü o kitap hakkında anlaşmazlığa düşenler kendilerine kitap verilenlerden başkası değildir . Allah onların anlaşmazlığa düştükleri gerçekler hakkında iman edenlere, kendi izniyle doğru olanı gösterdi. Allah dilediğini doğru yola iletir. 213 (Bakara)

Burada benim kanaatim müslümanlara şu yönde bir uyarı var. İsrailoğulları'nın durumu malum. Onlar seçilmiş bir toplum idi, ama aralarında ihtilafa düştüler. Bir çok şeyleri de gizlediler fakat biz onların ellerinden bu önderlik durumunu aldık. Size yani müminlere verdik (biliyorsunuz) dikkatli olun, onlar gibi olup yahudileşmeyin, taklitçi olmayın, sizler taklit eden değil, taklit edilen hale gelin! diye müminlere uyarı ve bir tembih vardır.

*

 

Yoksa sizden önce gelip geçenlerin başına gelenin benzeri sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öylesine sarsılmışlardı ki, sonunda peygamber ve onunla birlikte iman edenler; Allah'ın yardımı ne zaman demişlerdi. Dikkat edin! Allah'ın yardımı yakındır. 214

Sana (Allah yolunda) neyi harcayacaklarını soruyorlar. De ki: Verdiğiniz hayır, ana-baba, yakınlar, yetimler, düşkünler ve yolda kalmışlar içindir. Yaptığınız her hayrı hiç şüphe yok ki Allah bilir. 215 (Bakara)

 

Bu Ayetler'in benzeri Mekke Dönemi'nde açıklandığı için burada açıklamayı fazladan görüyorum. Çünkü bu türlü sıkıntılar o dönemde daha çok idi. Cenab-ı Hak tekrar tekrar müminleri ve Peygamberimiz(sav)'i teskin ediyordu. İnfakla ilgili olarak Mekke Dönemi'nde de tavsiyelerde bulunulmuştu.

*

 

Hoşunuza gitmediği halde savaşmak size farz kılındı. Belki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olabilir. Belki hoşunuza giden bir şey de sizin için kötü olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz . 216 (Bakara)

 

Bu Ayet, görüldüğü gibi güçlü bir ifade tarzına sahiptir. Ayet'in iniş sebebi konusunda bir bilgi yoktur. Ayet kesin hüküm verdiği için yalnız başına indiği kuvvetle muhtemeldir.

Bu Ayet'te artık cihat, (savaş) müslümanlara farz kılınmıştır. Savaşın kuralları başka ayetlerle açıklanmıştır. Artık Medine'de bir devlet vardır. Devlet olmanın gereği neyse o yapılacaktır.

*

 

Cündeb Bin Abdullah'tan rivayet olunmuştur: Rasülullah (s.a.v.) Abdullah Bin Cahş komutasında Medine'nin etrafına devriye amacıyla bir seriyye göndermişti. Yolda Amr Bin El-Hadrami'ye rastladılar. O Mekke'ye ticaret malı taşıyordu. Onlardan ikisini esir aldılar, birini ellerinden kaçırıp geri kalanlarını öldürdüler. Bu hadise Recep ayının başında mı yoksa Cemaziy-el Ahir'in sonunda mı olduğunda ihtilaf edildi. Çünkü Recep Ay'ı Haram aylardandı. İslam'ın dışında da bütün cahiliye toplumu tarafından haram aylarda savaş yapmak ve adam öldürmek yasak ve haramdı.

Mekke'li müşrikler bu olayı Peygamber(sav)'e ve müslümanlara karşı kötü propaganda olarak kullandılar. (yahudiler zaten malum) Peygamberimiz(sav) de bu duruma çok üzüldü. Abdullah Bin Cahş'a kızdı. O sürekli ben Haram ayda öldürmedim diyordu. Rasülüllah (sav) alınan ganimetlerini de ret etti. Bu hadise üzerine Cenabı Hak:

 

Sana haram olan ayda savaş yapmayı soruyorlar. De ki: “O ayda savaşmak büyük günahtır. Fakat Allah yoluna engel olmak, Allah'ı inkar etmek, Mescid-i Haram'ın ziyaretini engellemek ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük bir günahtır.” “ Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha büyük bir suçtur.” Onlar eğer güçleri yetse sizi dininizden döndürünceye kadar durmadan sizinle savaşırlar. Sizden kim dininden döner ve kafir olarak ölürse işte onların yaptığı ameller dünyada da ahirette de boşa çıkmıştır. İşte onlar cehennemliklerdir. 217 (Bakara)

Ayet-i Kerime'sini inzal buyurdu.

 

Kervandakileri, yani El-Hadrami'yi öldürmelerinden dolayı, müslümanların da Abdullah Bin Cahş'ı bu gelişen hadiselerden dolayı bir ecir kazanamadı (günah veya sevap yönünde) demelerinden sonra, “ganimetleri alıp adam öldürmelerinden dolayı suçsuz olduklarına dair” bu Ayet indi. Fakat bu seriyyenin bir gazve sayılıp sayılamayacağı hususunda Peygamberimiz(sav)'e Abdullah Bin Cahş'ın sorması üzerine de Cenabı Hak:

 

Şüphesiz ki iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihat edenler, işte bunlar Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah bağışlayan, çok merhamet edendir. 218 (Bakara)

Ayet-i Kerime'sini inzal buyurdu.

 

Dikkatle incelendiğinde bu Ayetler de öyle ibret alınacak, hüküm çıkarılacak işaretler var ki, nüzul sebebinin hepsini yazmamıştım daha doğrusu öldürme gerekçelerini yazmayı uygun görmemiştim. Fakat konunun önemine binaen kervanın basılması ve öldürme gerekçelerini sunmayı uygun buldum. Bu taktirde konu daha iyi anlaşılacaktır kanaatimdeyim.

Abdullah Bin Cahş Batn-ı Nahle'ye ulaşınca arkadaşlarıyla birlikte Amr İbnil Hadrami'nin ve arkadaşlarının kervanı, bu mevkiye uğruyor. Kervanda şıra, deri ve ticaret malları var. Kervandakiler önce müslüman seriyyeden korktular. Fakat Ukaşe İbn Muhsin'in başını tıraşlı olarak görünce bunlar umreciler deyip rahatladılar.

Beri tarafta Abdullah ve arkadaşları durumu istişare ettiler. Sonunda gerekçe olarak, eğer biz bu kervanı bu gece bırakırsak Mekke'ye girecekler ve kervanın taşıdıklarıyla daha çok güçlenecekler. İstişarenin sonunda adamları öldürmeye ve kervanı teslim almaya karar verdiler. Bu hareketin sonucunda kervandan bir kişi kurtuldu. Bütün ganimetleri teslim aldılar. Sonuç:

1. Bütün İslam bilgin ve müfessirleri bu sebepler üzerinde ittifak etmişlerdir. (Siyer kitaplarında mevcuttur.)

2. Bunun sonucu gelen Ayet bellidir. Seriyyedekiler affolunmuşlardır.

3. Affolma yetmemiş, Allah rahmet etmiştir.

Onun için bu hadiseden bir çok dersler çıkarılmalıdır. Günümüzde de böyle hadiseler vuku bulduğunda hemen eşkiyalıkla suçlamamalıdır. Olaylara hep empati yaparak itidalli yaklaşılmalıdır. Çünkü her müslüman ve müslümanların ayrı ayrı görevleri vardır. Örneğin:

a. Parti olmanın görevi var.

b. Cemaat olmanın ayrı bir görevi vardır.

c. Silahla mücadele eden ordunun ayrı bir görevi vardır.

d. Devlet olmanın ayrı bir sorumluluğu ve görevi vardır.

Hiç kimse, hiç kimsenin sorumluluk alanına müdahele etmemelidir. Her kurum ve oluşum birbirini desteklemiyorsa bile Allah'ın hatırı için birbirinin tekerine taş koymamalı yahut susmalı. Peygamberimiz (s.a.v.)'den “ Konuşacaksan ya hayır söyle, ya da sus ” buyurmuştur Bu hadis müslümanlar için bir ölçü olmalıdır diye düşünüyorum. Yine en iyisini Allah bilir diyorum.

*

 

(Ey Resulüm!) Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar. De ki: bu ikisinde büyük bir günah ve insanlar için bir takım yararlar vardır. Fakat bunların günahı yararından daha büyüktür. Ve yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: İhtiyaçtan fazla olanı. İşte Allah size ayetleri böyle açıklar. 219 (Bakara)

 

Bu Ayet-i Kerime, içki ve kumarla ilgili ayetlerin ilkidir. Daha sonra detaylı olarak Maide 90. Ayet'le açıklanacaktır. İçki üç aşamada yasaklanmıştır.

İnfak konusunda da Ayet son derece açıktır. Fazlalıkların verileceği ifade ediliyor. Fazlalıkları yani ihtiyaçtan fazlasını belli bir nisapla sınırlamak mümkün değildir. Çünkü bu dünyanın işleyen düzenine ters olur. İhtiyaç fazlasının sınırı ise, yer, zaman ve gelişen şartlarla doğru orantılıdır. Çünkü öyle zaman olmuştur ki, Peygamberimiz(sav): “üç günlük yiyeceğini evinde bulunduran bizden değildir” buyurmasına rağmen yine öyle bir zaman ve şartlar meydana gelmiştir ki, “Artık bir yıllık yiyeceğinizi stok edebilirsiniz” buyurmuştur. Bu yüzden neyin fazla, neyin değil olduğunu ve bunun miktarını en iyi insanın kendisi ve oluşan şartlar belirler.

Burada konumuzla fazla ilgili olmamasına rağmen bir hususa dikkat çekmek istiyorum.

Yer, zaman ve şartlara göre infakın miktarı değiştiğine göre; şu anda yurdumuzun, ülkemizin, içinde bulunduğu şartlar, Peygamberimizin birinci hadisinin kategorisine girmektedir. Çünkü: Atalarımızın mirası olan ülkemizin vatandaşları yaklaşık elli yıldır, hayatını dış ülkelerden borç alarak idame ettirmektedir. Bu borçlanma gün geçtikçe de rakamını artırmaktadır. Atalarımızın, torunları olan bizlerin bugün yaşadıklarını tecrübe ettiklerinden “Borç alan emir alır” atasözüyle, yine Peygamberimiz(sav): “Veren el alan elden hayırlıdır “ buyurmakla borçlanmanın veya yardım almanın yanlış olduğunu vurgulamaktadır. Bundan dolayı diyorum ki: Yurdumuzun yurttaşları olarak adam gibi adam olup, başımız dik ve onurlu yaşamak istiyorsak bu borçlanmayı durdurmamız ve bir an evvel aldığımızı geri iade etmemiz lazım. (Bu ülke hepimizin. dünyada insan eli ve ayağı değmeyen bir yer de kalmadı. Yani hepimizin gideceği hicret edeceği yer yok.) Bunun yolu; yorgunluk, bitkinlik, umutsuzluk gibi olumsuz vasıfları üzerimizden atmak ve kızgınlık psikozunu bertaraf etmektir. Bu Ülkemizin vatandaşı olarak yurdumuzu kimsenin kimseden fazla sevme veya sevmeme lüksü yoktur. Herkes bu ülkeyi sevmektedir. Eğer birlik ve beraberliğimizi korumaz, herkes kendisi gibi düşünmeyeni vatan haini olarak suçlarsa, gelen tehlike çok büyüktür. Allah muhafaza hepimiz gelen tehlikenin altında boğuluruz. Bunun bedelini hem kendimiz hem de torunlarımız çeker ki, yüzyıllar boyu, mezarımızda dahi onların beddualardan dolayı rahat olamayız. Çözüm ise şudur.

Ülkemizin, (devletimizin) yetkili ve etkili kurumları olan Cumhurbaşkanı, Genel Kurmay, Yök, Yargı, Hükümet üyeleri, Siyasi partiler, Parlemento ve tüm sivil toplum kuruluşları bir araya gelip aynı karede bir resim çektirmelidir. Yani hiçbir kurumun birbirlerine karşı husumetinin olmadığı bir ve beraber olunduğunun mesajı halka inandırıcı olarak verilmelidir. Bu birlik ve beraberlik görüntüsünden sonra öyle inanıyorum ki, bu millet ayağa kalkar, devletimizin borcunu bir yıl gibi kısa bir müddet içinde varını yoğunu seferber ederek ödeyecektir. Yeter ki, Devletimizin tepesinde böyle bir birlik, beraberlik ve irade oluşsun. Bu yapıldıktan sonra, dünya küresel bir köy olmasına rağmen biz ve torunlarımız millet olarak yine kendi topraklarımızda şanlı, şerefli, başı dik ve onurumuzla yaşamımıza devam ederiz. Aksi halde, bu borçlanma böyle devam eder, devletin kurumları ve vatandaşları arasındaki vurdumduymazlık, halkın devlete, devletin halka güvensizliği devam ederse, herkes ömür boyu Allah'a dua etse yine de güldür güldür gelen tehlikeyi, “Allah dilemedikçe” kimse durduramayacaktır. İnanalım inanmayalım, milliyetimiz Türk, dinimiz İslam olduğu için hepimiz sorunlarda boğulacağız. Zihniyet olarak onlar (Gayri müslimler) gibi olmamız bize avantaj sağlamayacaktır. Yetkili ve etkili çevrelerin dikkatine! Çünkü küresel sistem tek millet, tek devlet üzerine planlanmıştır. Dünya egemenleri yanlış yapmaktadırlar. Onların yanlış yapması bizimde yanlış yapmamız gerektiği anlamına gelmez. Önemli olan necip müslüman Türk milleti olarak varlığımızı bu köyün içindeki bu topraklarda sürdürmektir. Sonra başkaları biz efendiyiz siz kölesiniz, ya köle olmayı tercih edersiniz ya da gidersiniz derlerse iş işten geçmiş, su köprüyü bölmüş olacaktır. Çünkü: Bu dünyada yapılan maddi hataların sehiv secdesi yoktur. Hatanın telafisi ne burada ne de öte dünyada mümkün olur. Ben bir çerçeve çizdim. İçini herkes doldurabilir.

*

 

Dünya ve ahiret işleriniz ile ilgili, yetim konusunda sana soru soruyorlar. De ki: Onlara iyi davranmak kendileri için daha hayırlıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, onlar sizin din kardeşlerinizdir. Allah işleri bozanla düzelteni bilir. Allah dileseydi sizi de zora sokardı. Şüphe yok ki Allah mutlak üstündür. Tam hüküm ve hikmet sahibidir. 220 (Bakara)

 

Bu Ayet-in nüzul sebebi “yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler” Ayet'i (Nisa 10) gelince yanlarında yetim bulunduran kimseler, onların yiyeceğini içeceğini ayırmaya başladılar. Onların yemekleri ve içecekleri hep dökülüp israf oluyordu. Bu durum onlara zor gelince durumdan Peygamberimiz(sav)'e haberdar ettiler. Ve bu Ayet nazil oldu. Onlar da yetimlerle birlikte tekrar yemeye başladılar.

*

 

 

İbni Abbas'tan rivayettir. Abdullah Bin Revaha'nın siyahi kadın bir kölesi vardı. Kızarak ona tokat attı. Sonra yaptığından pişman oldu. Peygamberimiz (s.a.v.) Abdullah'ın yanına gelmişti. Peygamberimiz(sav): “Bu köle neyin nesidir?” buyurdu. Abdullah: “Bu müslüman köledir, sana inanır, abdest alır, namaz kılar” dedi. Peygamberimiz(sav): “O halde o mümin bir kadındır” buyurdu. Abdullah “Evet” dedi ve “Seni halka gönderene yemin ederim ki; O'nu azat edip onunla evleneceğim” dedi ve onunla evlendi. Etraf “O bir cariye ile mi evleniyor?” dediler. Çünkü soya sopa önem verdikleri için sadece müşriklerden kız alıp kız vermeyi sürdürmek istiyorlardı. Bunun üzerine Cenabı Hak;

 

Müşrik kadınlarla, onlar iman etmedikçe asla evlenmeyin. Mümin bir cariye, hür olan müşrik bir kadından – bu kadın hoşunuza gitse bile – daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de iman etmedikçe mümin kadınlarla evlendirmeyin. Mümin olan bir köle, hür olan müşrik bir erkekten – bu erkek hoşunuza gitse bile – daha hayırlıdır. Çünkü onlar sizi ateşe çağırırlar. Allah ise sizi cennete ve mağfirete çağırır. Allah düşünüp anlasınlar diye ayetlerini insanlara açıklar. 221 (Bakara)

Ayet-i Kerime'sini inzal buyurmuştur.

 

Bu Ayet bile Peygamberimiz(sav)'in Elçi olduğuna, Kur'an'ın Allah'tan indiğine ve Allah'ın var ve bir olduğuna delildir.

Cennet cehennem olmasa, bunu Peygamberimiz(sav) uydursa, kim kiminle evlenirse evlensin, bunun dünyaya zararı ne. Ama iş ahiret olunca, aile düzeni ahirette bozulacak, mümin cennete, müşrik cehenneme gidecek ve aile parçalanacak. Yüceler Yücesi hem dünyada, hem ahirette müminlerin ailesiyle beraber olmasını istiyor.

*

 

Enes Bin Malik'ten: “Yahudiler bir kadın hayızlı olduğu zaman, onu evden çıkarırlar, onunla beraber yiyip içmezler, onunla bir yerde beraber bulunmazlardı. Ashab'ın bu durumu Peygamberimiz(sav)'e sormaları üzerine:

 

Sana kadınların ay halini soruyorlar. De ki; O bir rahatsızlıktır. Bu yüzden ay halinde olan kadınlarla cinsi münasebetten uzak durun, temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri sever. Çok temizlenenleri de sever. 222 (Bakara) Ayet-i Kerime'si inzal olmuştur.

*

 

Cebir (r.a)'tan rivayettir: Yahudiler “Bir erkek bir kadının fecrine arkadan yaklaşacak olursa, çocuk şaşı doğar” diyorlardı. Bunun üzerine Allah:

 

Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Öyleyse tarlanıza dilediğiniz gibi gelin, kendinize ilerisi için hazırlık yapın. Allah'tan korkun ve bilin ki mutlaka Allah'a kavuşacaksınız. Müminleri müjdele. 223 (Bakara) Ayet-i Kerime'sini inzal buyurdu.

 

Bu Ayet'i Kerime cinsi münasebetin fecr'den olması şartıyla, kadınla istenildiği şekilde birleşmenin mübah olduğuna delalet etmektedir. Buna göre cimanın tarla yerinden yani fecr'den olması şartıyla kocanın eşiyle önden, arkadan, yandan, sırt üstü yatar şekilde cimada bulunması mübahtır. Peygamberimiz(sav) de “hayızlı iken hariç, ister arkadan ister önden yanaş, dübüründen çekin.” (sakın) buyurmaktadır.

*

 

Sard Bin El-Müseyyib'ten rivayetle, “İla” yani erkeğin kadınla cinsi müsabette bulunmamaya yemin etmesi, cahiliye ehlinin kadına yaptıkları kötülüklerden ve zararlardandı. Buna göre onlardan biri kadını sevmez ve başkasının da onunla evlenmesini istemezse ona ebediyen yaklaşmayacağına yemin ederdi. Böylece o kadın ne dul ne de kocalı olurdu. İslam'ın başlangıcında durum böyleydi ve Yüce Allah (c.c.):

 

Kadınlara yaklaşmamaya yemin edenler (ila yapanlar) için dört ay beklemek vardır. Eğer bu süre içinde yeminlerinden dönerlerse şüphe yok ki Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. 226 (Bakara)

Ayet-i Kerime'sini inzal buyurdu.

Yemini 4 ayla sınırladı. (Tabi ki o zaman bir erkeğin birden çok karısı vardı.)

*

 

Esma Bin Yezid şöyle der: Hz. Peygamber(sav) zamanında, ben kocamdan boşanmıştım. O zaman boşanan kadın için iddet bekleme söz konusu değildi. Yüce Allah boşanan kadının iddeti ile ilgili aşağıdaki Ayet-i Kerime'yi inzal buyurmuştur.

 

Boşanmış kadınlar kendi başlarına 3 ay hali süresince beklerler. Eğer onlar Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorlarsa, rahimlerinde Allah'ın yarattığını gizlemeleri helal olmaz. Barışmak isterlerse kocaları bu bekleme süresi içinde onları geri almakta daha çok hak sahibidir . Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Ancak erkekler kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler. Allah mutlak üstündür, tam hüküm ve hikmet sahibidir. 228 (Bakara)

*

 

Yine İbni Cureyş'ten rivayettir. Sabit Bin Kays Bin Şemmas karısı Habibe Binti Şehl El Ensari'yi sevdiği halde hanımı ondan hoşlanmıyordu. Bir gün kocası ile kavga ettiler. Kocasını şikayet etmek için babasına gitti. “Baba kocam beni hem dövüyor, hem de sana sövüyor” dedi. Babası kızını kocasının yanına geri gönderdi.” “Karısının kocasından şikayet edeninden hoşlanmam” dedi. Aynı şey yine vuku buldu. İkinci defada babası yine geri gönderdi. Bunun üzerine Habibe Peygamberimiz(sav)'in huzuruna çıktı. Peygamberimiz(sav) kocası Sabit'i çağırttı. Aradaki durumu sordu ve Sabit: “Hiçbir şey yok. Ben karımı çok seviyorum” dedi. Hanımı Habibe'ye sen kocanı sevmiyor musun? dedi ve kavganın sebebini sordu. Habibe” Kocamın beni helak etmesinden korkuyorum. O beni seviyor biliyorum, ne var ki ben onu sevmiyorum” dedi. Sabit de “Ona bir hurma bahçesi vermiştim, onu geri versin boşanayım” dedi. Bu teklifi Habibe kabul etti. Peygamberimiz(sav) Sabit'e: “ Ey Sabit! Ona verdiğini al, kadını boşa ve serbest bırak” dedi. Sabit Peygamberimiz(sav)'in dediğini yaparak Habibe'yi boşadı. Bunun üzerine:

 

Boşanma iki defadır. Bundan sonra ya iyilikle tutmak ya da güzellikle bırakmak gerekir. İki tarafın Allah'ın sınırlarını koruyamamaktan korkmaları dışında kadınlara verdiklerinizden bir şey geri almanız size helal değildir. Eğer siz karı-kocanın Allah'ın sınırlarını koruyamayacaklarından korkarsanız o zaman kadının (ayrılmak için) verdiği fidyede her ikisinde de bir günah yoktur. İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Bunları aşmayın, kim Allah'ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerdir. 229 (Bakara)

Ayet-i Kerime'si inzal buyruldu.

*

 

Bir gün Atik El-Kurazi Peygamberimiz(sav)'in huzuruna vararak;

“Ya Rasülallah! Ben Rıfaa'nın karısı idim. Ancak o beni üç talakta boşayınca Abdurrahman Bin Zübeyr ile evlendim ama Abdurrahman'ınki şu elbisenin saçağı gibi yumuşak.” Hz. Peygamber(sav) gülümseyerek ona:

-Tekrar Rıfaa'ya dönmek mi istiyorsun?

-Evet

-Hayır! Sen onun balcağınızı, o da senin balcağınızı tatmadıkça (Yani cinsel ilişkide bulunmadıkça) tekrar varamazsın dedi.

Diğer bir ifadede:

-Ey Allah'ın elçisi! O bana dokunmadan boşadı. İlk kocama varabilir miyim?

-Sana dokunmadıkça hayır!

Bunun üzerine:

 

Eğer erkek (bu iki boşanmanın ardından) kadını bir daha boşarsa bundan sonra kadın başka bir erkekle evlenmedikçe kendisine helal olmaz. Eğer ikinci koca, kadını boşarsa ve onlar da Allah'ın koyduğu sınırları koruyacakları kanaatinde iseler yeniden evlenip, birbirlerine dönmelerinde her ikisine de bir günah yoktur. İşte bunlar bilen bir toplum için Allah'ın açıkladığı sınırlardır. 230 (Bakara)

Ayet-i Kerime'sini Allah (c.c.) inzal buyurdu.

 

Burada Yüce Allah'ın boşanmayı ikiyle sınırlaması, aile müessesesinin çok önemli olduğunun ciddiyetini belirtmek içindir. Yani evlenme çoluk çocuk oyunu gibi bir akit değildir. O ciddi bir müeessesedir diyerek boşamaya engel olmak ve evlenirken neye akit yaptıklarının bilincine varmalarını sağlamaktır. Ayet-i Kerime'den anlaşılan günümüzde algılandığı gibi boşanma kolaylaşmamış, bilakis zorlaştırılmıştır. Çünkü: Üçüncü defa boşadığı kadını başkası ile evlendikten ve onun da o kadını boşamasından sonra tekrar alması her erkeğin kabulleneceği bir durum değildir. Bence Hüküm tam isabet. Erkeğin ağzından çıkaracağı sözü boğaz fırınında pişirmeden öyle ulu orta söylemesini engellemektir.

*

 

Bazı kimseler karılarını boşarlar. Sonra da iddetleri sona ermeden onlara dönerler. Sonra yine onları boşarlar yine iddetleri sona ermeden tekrar geri dönerlerdi. Yani bunu sırf karılarına eziyet etmek için yapıyorlardı. Böyle hareket eden birisi de Sabit Bin Yaser idi. O da karısını boşamış, iddetinin bitmesine iki ya da üç gün kala tekrar ona dönmüş, sonra da eziyet için onu tekrar boşamıştı. Bunun üzerine Allah (c.c.):

 

Kadınları boşadığınız da iddetlerini tamamlayınca ya onları iyilikle tutun ya da iyilikle bırakın. Fakat haklarına tecavüz etmek için zarar verecek şekilde onları nikahınız altında tutmayın. Kim bunu yaparsa şüphesiz kendisine kötülük etmiş olur. Allah'ın ayetlerini alay konusu yapmayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini ve size öğüt vermek için kitaptan ve hikmetten size indirdiklerini düşünün. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah her şeyi bilir. 231 (Bakara) Ayet-i Kerime'sini inzal buyurmuştur.

 

Bu Ayet-i Kerimeler'den de anlaşılacağı üzere; Evliliğin çocuk oyuncağı gibi sürekli evlenilen ve boşanılan bir müessese olmadığı, iki defa boşamanın normal olduğu, fazlasının ise, evliliği sulandıracağı, bundan dolayı erkeği erdirmek ve olgunlaştırmak maksadıyla, üçüncü evliliği kadının başka birisi ile evlenip ondan da boşanılması şart koşuluyor ki, evlilik sağlam zemin üzerine bina edilsin. Veya bu şartı göz önünde bulundurarak erkek kadını boşarken iyice düşünsün, ona eziyet vermesin, kötü maksatlı erkeklerden kadının hakkı korunup, erkeğin cahiliye ve nefsi davranışları kontrol altına alınsın.

Bu ayetlerden bazılarının yanlış (veya kasıtlı olarak) anladığı gibi, İslam'da boşanmanın kolaylaştırıldığı değil, bilakis zorlaştırdığı anlaşılır.

*

 

Makil Bin Yaser'den rivayet olunmuştur. Makil kız kardeşini müslüman biriyle evlendirmiş fakat bir müddet sonra adam karısını boşamış. İddet süresi sona erdiği halde karısı ona geri dönmemişti. Ne var ki bir müddet sonra tekrar karı-koca bir araya gelmek istemişler. Kız kardeşini almak için tekrar Makil'in yanına varmış. Makil O'na: “Ey adi adam! Sana ikramda bulunup, kız kardeşimi verdim ve evlendirdim. Sen ne yaptın, O'nu boşadın. Şimdi tekrar evlenmek istiyorsun ha. Allah'a yemin ederim ki, O asla sana bir daha geri dönmeyecektir” dedi. Ancak Allah adamın karısına, karısının da adamına olan ihtiyacını bildiği için:

 

Kadınları boşadığınızda, iddetlerini tamamlayınca kendi aralarında iyilikte anlaştıkları taktirde onların eski kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. İşte bununla içinizden Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimseye öğüt verilmektedir. Bu sizin için daha faziletli ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz. 232 (Bakara)

Ayet-i Kerime'sini inzal buyurmuştur.

Makil Ayet'i duyunca “Rabb'imin emri başım üstüne” deyip, adamı çağırarak onu kız kardeşiyle tekrar evlendirmiş, Makil yeminin kefaretini ödeyerek tekrar onunla evlendirdim demiş ve Ayet-i Kerime'nin de kendisi hakkında nazil olduğunu söylemiştir.

*

 

Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Bu emzirmenin tamamlanmasını isteyen içindir. Annelerin yiyecek ve giyeceğini, iyi geleneğe uygun olarak sağlamak çocuğun babasına aittir. Bir kimse ancak gücünün yettiğince yükümlü tutulur. Hiçbir anne çocuğu yüzünden ve hiçbir baba da çocuğu yüzünden zarara uğratılmasın. Mirasçının da bu şekilde davranması gerekir. Eğer anne baba aralarında anlaşarak ve danışarak çocuğu sütten erken ayırmak isterlerse kendilerine bir günah yoktur. Çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz, anlaştığınız ücreti iyilikle verdiğiniz taktirde sizin için bir günah yoktur. Allah'tan korkun ve bilin ki; Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 233 (Bakara)

Ayet son derece açık, emzikli kadınlar hakkındadır. Çocuğun emzirilmesinin son sınırının iki yıl olduğunu, istenildiği taktirde de cocuğun daha erken sütten ayrılabileceğine delalet eden Ayettir. Başka yorumlara da gerek yoktur.

*

 

Sizden ölenlerin geride bıraktıkları hanımları dört ay on gün iddet beklerler. İddetlerini tamamlayınca kendileri hakkında iyi geleneğe uygun olarak yaptıklarından dolayı size bir günah yoktur. Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır. 234

İddet beklemekte olan kadınlara evlenme isteğinizi üstü kapalı bir biçimde bildirmenizden veya bunu içinizde saklamanızdan dolayı size bir günah yoktur. Çünkü Allah sizin onları yakında anacağınızı bilmektedir. Fakat meşru sözler söylemeniz dışında sakın onlara gizlice buluşma sözü vermeyin. Farz olan iddet süresi bitinceye kadar evlilik akdi yapmaya kalkışmayın. Bilin ki Allah kalbinizde olanı bilir. Bu sebeple Allah'tan sakının ve yine bilin ki; Allah çok bağışlayan ve çok yumuşak davranandır. 235

Kendileriyle birleşmediğiniz veya kendilerine bir mehir belirlemediğiniz kadınları boşarsanız size günah yoktur. Bu durumda onlara zengin olan kendi gücüne göre, yoksul olanda kendi gücüne göre olmak üzere uygun bir teselli hediyesi (mut'a) veriniz. Bu iyilikte bulunanların üzerine bir borçtur. 236

Eğer onları cinsel birleşmeden önce boşamışsanız ve mehir miktarını da belirlemiş bulunursanız, belirlediğiniz bu mehrin yarısı onlarındır. Ancak kadınların haklarından vazgeçmesi veya nikah düğümü elinde bulunan kimsenin bağış yapması durumu buna dahil değildir. Siz erkeklerin bağışlaması takvaya daha (uygundur) yakındır. Aranızdaki karşılıksız iyiliği unutmayın. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı çok iyi görür. 237 (Bakara)

 

Ayette “dört ay on gün beklerler”cümlesi, bu süre içinde gösterişli elbiseler giymelerinin, takılar takmalarının ve evlenmelerinin kesinlikle yasak olduğunu belirler. Ayette belirtilen dört ay on günlük süre konusunda ve iddetin ölen kocanın evinde geçirilmesi gerektiği hususunda; bizim dört imamımız ve Hz. Ömer, Hz. Osman ve İbni Ömer hemfikirdirler.

Yukarıdaki kadın, boşanma ve evlenmeyle ilgili Ayetler genelde hüküm Ayetleri'dir. Son derece anlaşılır bir üslupla ifade edilmektedir. Tevil ihtiyacı yoktur kanaatindeyim.

*