Abdullah bin Zübeyr'den rivayet olunmuştur:

“Abdullah Uzza'nın kızı Kuteyle, Ebubekir'den olan kızı Esma'yı görmek için Medine'ye gelmişti. Hz. Ebubekir Kuteyle'yi cahiliyye döneminde boşamıştı. Kadın kızı Esma'ya çeşitli hediyeler getirmiş, ancak müşrik olduğu için Esma ne annesinin hediyelerini almak ne de O'nu evine sokmak istememişti. Nihayet Hz. Ayşe'ye biriyle haber salarak bu konuyu Hz. Peygamber(sav)'e sormasını istedi. Hz. Ayşe bu konuyu Peygamberimiz(sav)'e sorunca Yüce Allah :

 

Allah size, sizinle din hususunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmenizi ve kendilerine adaletli davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adalet gösterenleri sever. 8
Allah, yalnızca sizinle din uğrunda savaşanlara, sizi yurtlarınızdan çıkaranlara ve çıkarılmanıza arka çıkanlara dostluk etmenizi yasaklıyor size. Her kim de onlara dostluk ederse, işte onlar, kendilerine yazık eden zalimlerdir. 9 (Mümtehine)

Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurdu.

 

O zaman Hz. Rasülüllah(sav) O'na annesinin hediyelerini kabul edip O'nu evine almasını emretti.

Ayrıca Ayet-i Kerime'de sözü edilenler sadece Esma'nın annesi değil, Huzza Kabilesi yahut da Mekke'de kalıp düşmanlık yapmayan tüm insanlar kastedilmiştir. Çünkü Ayet-i Kerime çoğul sıygasıyla insanlara hitap etmektedir. Tek kişiye mahsus değildir. Bu Ayet günümüz müslümanlarına da bir örnektir. Düşman olmayan iyi niyetli insanlarla iyi ilişkiler kurmada bir sakınca yoktur. Ta ki, sizdeki sırrı karşı tarafa verme ihtimali söz konusu olmayıncaya kadar. Böyle bir endişe söz konusu ise akraba da olsa ilişki kesilir. Nitekim Tövbe Suresi'nde bu konu detayıyla açıklanmıştır.

*

 

Zühri'den rivayet olunmuştur. Hz. Peygamber(sav)'e Hudeybiye'nin aşağı kısmında bulunduğu bir sırada (Hudeybiye barışında açıklandığı üzere anlaşma gereği Peygamberimiz(sav)'e Mekke'lilerden kim gelirse gelsin geri iade edilecekti.) İçlerinde Hassan'nın karısı Ümeyye, Seyfi bin Rabi'nin karısı Sübeyya'nın da bulunduğu bir çok kadın hicret etmiş ve Hz. Peygamber(sav)'in yanına gelmişlerdi. Bunu duyan ve anlayan Kureyşli'ler, haberciler göndererek bu kadınların Mekke'deki müşrik kocalarına iade edilmelerini istediler. Bu hadiseler üzerine Yüce Allah:

 

Ey iman edenler, mümin kadınlar hicret ederek size geldiklerinde kendilerini imtihan edin! İmanlarını Allah bilir. Eğer siz onların inanan kadınlar olduklarını öğrenirseniz, artık onları kafirlere iade etmeyin! İnanan kadınlar, kafirlere helal değildir, kafirler de mümin kadınlara helal olmazlar. Ancak kafirlerin harcadıkları mehri onlara (geri) verin! kendilerine mehirlerini verdiğimiz takdirde o inanan kadınlarla evlenmenizde de size bir günah yoktur. Kafir kadınların da ismetlerine yapışmayın (onları nikahınızda tutmayın) ve harcadığınızı isteyin; kafirlerde harcadıklarını istesinler. Bunlar, size Allah'ın hükmüdür. Aranızda O hükmediyor. Allah, bilendir, hikmet sahibidir. 10 (Mümtehine) Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

*

 

Eğer karılarınızdan biri kafirlere kaçar, siz de onlardan bunun acısını çıkarırsanız, karıları gitmiş olanlara harcadıkları kadarını ganimetten veriniz ve iman etmiş olduğunuz Allah'tan korkunuz! 11 (Mümtehine)

 

Bilindiği üzere Hudeybiye Antlaşması'nı daha önce açıklamıştık. Antlaşmanın bu şartı gereğince müslümanlardan hangi maksatla olursa olsun Medine'ye gelen herkesi iade etme zorunluluğu yoktu. (zorunluluk genelde erkeklere aitti) Ancak müslümanları ilgilendiren ve zorunluluk eddeden husus, Mekke'den kaçıp gelen diğer kadınlar değil, müslüman kadınlardı. -Onun için zaten Yüce Allah kadınları imtihana tabi tutun diyor. Mümin olanların, takiyye yapmasına gerek kalmadan imanlarını açığa vurmalarında bir sakınca yoktur- Bundan dolayı Peygamberimiz(sav)'in Allah'ın emrini uygulama metodu şöyleydi: “Eğer bir kadın Mekke'den hicret edip Medine'ye gelirse, O'na mümin olmanın kriterleri olan Allah'a iman, O'nun birliği ve Hz. Muhammed(sav)'in O'nun kulu ve Rasülü olduğuna inanıp inanmadığı soruluyordu. Eğer kadın kocasıyla kavga edip ondan kurtulmak maksadıyla veya Medine'deki bir müslümana aşık olduğu ya da dünyevi bir takım çıkarlar elde etmek maksadıyla hicret ettiği anlaşılırsa, antlaşma kuralları aynen uygulanıyor ve kadın geri gönderiliyordu.” Bu Hadis'i ibni Cerir ibni Abbas'tan rivayet etmiştir.

Bu Ayet'te dikkat çekilecek hususu Mevdudi şöyle özetlemiştir: Bu Ayet-i Kerime Hudeybiye Barışı'nı nesh etmek için inzal buyrulmamıştır. Öyle olsaydı müşrikler olayı kabullenmezler, kıyameti koparırlardı. Anlaşma kadınlar için değil erkekler için yapılmıştır. Burada bir kelime oyunu vardır. Peygamberimiz(sav) bunu bildiği için sahabeyi susturarak onlara orada bir şey söylememiş, anlaşma görünüş itibariyle aleyhlerinde gibi görünse bile Rasülüllah'ın basiretiyle bu madde, müslümanların lehine gerçekleşmiştir.

Bilindiği gibi antlaşmayı Süheyl bin Amr yazdırmıştır. Madde şöyledir: “Sana bizden bir Racül (erkek) gelirse o gelen kimse senin dininde olsa bile O'nu bize iade edeceksin”. Süheyl bin Amr antlaşma metnini yazdırırken “Racül” kelimesinin zihninde erkek ve kadını kapsayacağını, yahut kadınların mümin olarak Mekke'den Medine'ye gelemeyeceğini düşünmüş olmasındandır. Bundan dolayıdır ki, antlaşmadan hemen sonra orada Ümmü Gülsüm'ün kardeşleri gelmiş antlaşma gereği erkek olduklarından geri iade edilmişlerdir. Ama kadınlar için böyle bir şey sözkonusu değildir. Antlaşmada da böyle bir boşluk bulunduğu için Cenab-ı Hak. “Gelen kadınları imtihan edin” buyurmuştur. Bu boşluktan faydalanıp başka maksatlarla kadınların Medine'ye gelebileceklerini dikkat cekerek Rasülün'ü ve müminleri uyarmıştır. Bu Racül kelimesinin karşılığı olan Adam'lar bizim Türkçe'de de aynı anlama gelir. Bunun manası cinsiyet olan erkeği değil mert, sözüne sadık, vakarlı ve güvenilir olan erkek ve kadın, her bireyi kapsar. Burada, stratejik olarak yorum farkı vardır. Onun için kanunlarda konuyu açıklık getirecek kelimeler seçilirken anlamı birkaç manaya gelecek kelimeler seçilmemeli. Zaten, bütün proplemler, anlamı birden fazla manaya gelen sözcüklerin yorum farkından doğar.

Peki müfessirler arasındaki bu karışıklık yani açıklananlar hususunda ittifak edememe neden kaynaklanıyor? Raviler ve müfessirler antlaşma metnini lafızca değilde manaca rivayet ettiklerinden. Örneğin: “Sizden bize kim gelirse O'nu iade etmeyeceğiz, ama bizden size kim gelirse siz O'nu bize iade edeceksiniz.” Eğer böyle bir rivayet ve çeviri yapılırsa; kim olursa olsun bu Ayet'i açıklamada zorlanır. Hz. Aişe(ra) rivayetlerinde bu gerçeği dikkat çekmiş: “Hiçbir kimse Rasülüllah(sav)'in ağzından çıkan kelimelerin aynısıyla hadis rivayet edemez, etmemiştir de” buyurmuştur. Yani genelde raviler kendilerinin anladığını nakletmişlerdir.

Zaten beni de ençok etkileyen Hz. Ayşe Validemiz'den nakledilen bu rivayet olmuştur. Bundan böyle her öğrendiğimi beş “N” bir “K” metodunu uygulayarak sorgulamaya başlamışımdır.

*


Ey peygamber, inanan kadınlar Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık yapmamaları, zina etmemeleri, çocuklarını öldürmemeleri, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemeleri ve sana hiçbir iyi işte karşı gelmemeleri şartıyla sana biat etmeye geldikleri zaman biatlarını kabul et ve Allah'tan onların bağışlanmalarını dile! Çünkü Allah çok bağışlayandır. merhamet edendir. 12
Ey iman edenler, Allah'ın kendilerine gazap etmiş olduğu ve kabirlerdeki kafirlerin ümidini kestiği gibi ahiretten ümidini kesmiş olan bir topluluğu dost tanımayın! 13 (Mümtehine)

 

Müfessirler 12. Ayet'in tefsirinde Rasülüllah Mekke'nin fethinden sonra; önce erkeklerden sonra da kadınlardan biat almıştır. Kadınlardan aldıkları sözlerin Ayet'in ibaresiyle aynıdır demişlerdir. Bu bağlamda zikredilen rivayetlerden bir tanesi: “ Ebu Süfyan'ın karısı Hind binti Hutbe, Rasülüllah'a biat etmek için gelen kadınların arasındaydı. Kendisi tanınmayacak bir şekilde örtünmüştü . O öyle inanıyordu ki, Rasülüllah O'na, amcası Hamza'yı Uhut Savaşı'nda yaptıklarından dolayı çok kin beslemiş ve öldürecekti. Çünkü O Hz. Hamza'nın ciğerini ve kalbini çıkarmış ve ağzında çiğnemişti.

Hind böyle bir tedbir almasına rağmen Rasülüllah O'nu tanıdı ve ismiyle hitap ederek yanına çağırdı. O da geldi. Rasülüllah'ın elinden tutunarak korunmaya çalıştı ve Allah geçmişi affetsin Yâ Rasülallah dedi. Rasülüllah yüzünü O'ndan çevirdi. Kadınlardan biat alınırken Hind; kadınlar “Hırsızlık yapmamaları sözünü söylediklerinde duraksadı ve Allah'a yemin olsun ki ben Ebu Süfyan'dan habersiz bazı şeyleri alırım. Bilmiyorum onları helal eder mi etmez mi? dedi, Perdenin arkasındaki erkeklerin arasında bulunan Ebu Süfyan da geçmişte ne aldıysan helal olsun daha alacak olursan onlar da sana helal olsun deyince Rasülüllah güldü. Devamla Rasülüllah kadınlara: “Zina yapmamaları” sözünü söyletince Hind: Yâ Rasülallah hür kadın da zina yapar mı? diye sordu. Rasülüllah: Hayır yapmamalı diye cevap verdi. Devamla Rasülüllah kadınlara: “Uydurdukları bir iftirayla gelmeyecekleri” sözünü söyletince: “Allah'a and olsun ki, bühtan kötü bir şeydir. Sen bize doğruluk ve güzel ahlak dışında bir şeyi emretmiyorsun diyen Hind “Çocuklarını öldürmemeleri” bölümüne gelince; “Onları küçükken koruduk, büyüdüklerinde de siz öldürdünüz. Siz onları daha iyi bilirsiniz dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer sırt üstü düşünceye kadar güldü. Rasülüllah da tebessüm etti. Rasülüllah kadınlara: “İyi bir konuda sana (Peygamber'e) karşı gelmeme”... sözünü söyletince de Hind dedi ki: “Biz bu meclise gelip oturmadan önce nefislerimizde sana karşı gelmek vardı” dedi.

İbni Abbas'tan bir başka rivayet ise:

Bir ramazan bayramında namazda Allah'ın Rasülü ile birlikte hazır bulunmuş, önce namaz kılınıp hutbe okunduktan sonra Nebi(sav) minberden inerek erkekleri elleriyle oturtmuş, sonra safları yararak Bilal (ra) ile birlikte kadınların tarafına geçmiş ve onlara yukarıdaki onikinci Ayet'i sonuna kadar okuyarak “İşte sizler bu Ayet'e göre biat etmiş oluyorsunuz” buyurmuştu. (Orada yalnız bir kadın biat için süre istemiş ve cenaze arkasından ağıtçı bir kadına, ağıdının karşılığı olan bedeli ödedikten sonra gelip biat etmiştir.) O gün bütün kadınlar bu Ayette'ki hükümlere uymaya söz vermişlerdi. Bilal de giysisini çıkarıp yere sermiş, kadınlar bir hayır için yüzük ve bileziklerini onun üzerine atmışlardı .(Buhari)

Biat: Bağlılık yemini olup, bu Ayette'ki altı madde biat yemininin şartlarındandır.

Bu Ayet-i Kerime ile Peygamberimiz(sav)'in kadınlardan biat alması ve bu uygulama erkekler gibi kadınların da seçme hakkının bulunduğunu gösterir. Aksi halde kadınlardan biat alınmazdı. Yine en iyisini Allah bilir.

Ümmü Atiyye şöyle demiştir:

“Biz Rasülüllah(sav)'e biat ettik. O bize Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamamızı söyledi ve ölünün arkasından ağıt yakmamızı yasakladı.” (Buhari)

SONUÇ : Hangi rivayeti ele alırsak alalım, Ayet-i Kerime önce nazil olmuş ve bu Ayet'e binaen biatler gerçekleşmiştir. Biatın maddelerini incelediğimiz zaman bayağı geniş kapsamlı ve kadınlarda bulunabilecek önemli özelliklerin hepsi sayılmış. İslam'ın kemale erdiğini kadınların da erkekler gibi kitleler halinde İslam'ı kabul ettikleri bir ortamın doğduğuna delalet ediyor ki, bu nedenle Bana bu biatler Mekke'nin fethinden sonraki biatletmiş gibi geliyor. Yine en doğrusunu Allah bilir.

Bu Sure'nin son Ayet'i dikkatle incelenirse; müslümanlar iyice çoğalmış, alanları oldukça genişlemiş olduğundan; menfaati göz önünde bulunduran, nimetin İslam'ı kabul etmekte olduğunu farkeden veya korkudan müslümanmış gibi gözükenlerin çoğalacağından nimet külfet ilişkisini kuranların var olabileceği düşüncesiyle Yüce Allah, bütün müminleri uyarıp, kabir ehlinden ümit keser gibi kafir olan topluluklara karşı dikkatli olunmasını tavsiye ederek onlarla dost edinilmemesi gerektiğini vurgulamış. Onlara karşı içinizden sevgi beslemeyin her an ve her zaman tetikte bulunun. Zihninizin bir kenarında size karşı her zaman kötülük yapabileceklerini, her an sizi aldatıp satabilecekleri düşüncesini aklınızdan çıkarmayın diyerek uyarılarda bulunuyor. Ki, Yüce Mevlam'ın uyarma zamanlaması harika. Çünkü her şey O'nun Sünneti çerçevesinde devam ediyor. Bu Ayet-i Kerime Maide 82. Ayet'le uyum içindedir. Müslümanlar bu kriter doğrultusunda hareket etmelidirler. Allah söylerse doğru ve güzel söyler.*

***

 

 

 

 

 

HADİD SURESİ

 

O ilk ve sondur. Açık ve gizlidir. O her şeyi bilendir. 3 (Hadid)

 

Hiçbir şey yokken Allah vardı. Her şey yok olduktan sonra Allah yine varlığını devam ettirecektir. O evvel ve ahirdir. Aynı zamanda zahirdir. Çünkü her şey O'ndan zuhur eder. Her şey O'nun sıfatlarından, fiillerinden ve nurundan meydana gelir. O her şeyden gizli ve saklı olduğu için batındır. O'nun duygularla kavranması mümkün olmadığı gibi akıl ve hayal ile de zatını tasavvur etmek olası değildir.

Bu bağlamda cennet ve cehennem ehline ebedi hayat verileceğine göre Allah'ın ahir olması akıl dışıdır. Şöyleki:

Allah'tan başka her şey maddi olarak yok olacaktır. Diğer bir ifade ile hiçbir mahluk kendiliğinden ebediliğe sahip değildir. O'nun izin verdiği, istediği ve dilediği kadar ebediliğe ve sonsuzluğa sahiptir. Buradaki ebedilik çok uzun bir süre anlamında kullanılmıştır. Ondan sonra tekrar yaratılıp, başka bir boyutta olup olmayacağımızın garantisi yoktur. Orada bizim algıladığımız mana âlemi olarak mı yoksa maddi varlık olarak mı varlığımızı sürdüreceğiz onu bilemiyoruz. Bilmeye çalışmak doğru bir akıl yürütme de değildir.

Bizim kul ve insan olarak bilmemiz gereken, sebep- sonuç, ceza-mükafat ilişkisini iyi kavramaktır. Yani: Ruhlar âlemi sebep, dünya imtihan, ahiret (cennet veya cehennem) sonuçtur. Bizim için sonuç olan ahiretten sonrasını bilmiyoruz. Ondan sonrasını bilmek için etkili ve yetkili de değiliz. Biz insanoğluna düşen görev imtihanı kazanıp ceza almamaktır. Mükafat ise çok çeşitlidir. Bu Ayet-i Kerime'yi iyi anlayan, hem evreni, hem yaşam yeri olan dünyayı, hem de dünyada meydana gelen yapılanmayı ve sosyal olayların şifresini çözer.

Ayrıca bu Ayet-i Kerime'yi anlamak için, başta kozmoloji (buna bağlı olan yan bilimleri), astranomi ve diğer deneye ve araştırmaya dayanan ve insanlar tarafından keşfedilen bilimlerin verilerini çok iyi bilmek ve anlamak gerekir. Bu bilimleri bilip de Allah'ın varlığını kabul etmeyip, İslam Dini'ne inanmayanlara şaşarım.

*

 

O gökleri ve yeri altı günde (aşamada) yaratan, sonra arşa hükmeden, yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni ve O'na çıkanı bilen O'dur. Siz her nerede iseniz, O sizinle beraberdir. Ne yaparsanız Allah hakkıyla görücüdür. 4 (Hadid)

 

Cenab- Hakk'ın bu Ayet'te gün sayısını zikretmesi, bizim anladığımız manadaki yirmi dört saatlik zaman birimi değildir. Bizim için taktir ettiği zaman dilimidir. Yani altı kademe, merhale veya aşama anlamındadır. Cenab-ı Hak; altı aşamada bizim yaşam yerimiz olan varlığı yarattıktan sonra, bize ait olan yerin ve göğün düzenini kurmuş, hüküm vasfını burası için tamamlamış, bizim için maddi ve manevi olan yaratmasını devam etmektedir. Yaratma ve yok etme fiili hiç durmamaktadır. Çünkü bizim âlemimiz dışında ne kadar âlem var biz onu bilmiyoruz. Bilindiği gibi zaman denen şey bizim gibi varlıklar içindir. Allah için böyle bir zaman söz konusu olamaz. Allah bizim anlayabilmemiz için, bizim dilimizde bizim kullandığımız sözcükleri kullanmıştır. Zaman, önü ve sonu olan maddi varlıklar içindir. Hayalde zamanın olmadığı gibi.

Konuyu daha iyi anlamak için somut bir misalle açıklayacak olursak: Düşünelim ki, hepimiz bir anda doğduk. Daha ölen de yok. Öleceğimizi de bilmiyoruz. Olayı şu andaki zaman dilimiyle kavramamız mümkün müdür? Elbette değildir.

Allah yeri ve göğü altı aşamada yarattıktan sonra O sizin için yarattığı ve sizin için hükmünü koyduğu âlemde yapılan her şeyi, sizin kontrol ettiğinizi zannettiğiniz ne varsa bilir. Çünkü o sizden ayrı değildir. Sizin varlığınızı devam ettirmeniz bile O'nun varlığına delil olduğu gibi, O'nun her yerde olduğunun ıspatıdır. O sizinle beraberdir. Benden ayrı düşmeniz mümkün değildir. Siz Bana yok bile deseniz, Benim olmadığımı söylemeniz, sizin Beni inkar edip yok saymanız, Benim yok olduğum anlamına gelmez. Sizden birinin benim annem yok diye haykırması sizin için ne kadar inandırıcıysa, Beni inkar edip yok diyen o kadar inandırıcıdır. Beni yok saymak bile benim varlığıma delildir. Eğer ben yoksam yokun varlığını nereden bileceksin. Var olan şeye yok diye inkar edilir. Yok olan şeye senin yok demen mümkün değildir. Onun için her şey vardır. Senin için yok diye bir şey yoktur. Bütün bu inkarlarınıza rağmen Ben sizin ne yaptıklarınızı ve ne düşündüklerinizi biliyorum ve görüyorum, sizlerden pek çoğunuz görmüyorsunuz, deseniz bile.

*

 

Mü'min erkeklerle mü'min kadınların nurlarının, önlerinde ve sağlarında koştuğunu göreceğin gün kendilerine şöyle denir: “Bugün size müjdelenen şey içlerinden ırmaklar akan, ebedi olarak kalacağınız cennetlerdir.” İşte bu büyük başarıdır. 12
Münafık erkeklerle münafık kadınların, iman edenlere, “Bize bakın ki, sizin ışığınızdan biz de aydınlanalım” diyecekleri gün kendilerine, “Arkanıza (dünyaya) dönün de bir ışık arayın” denilecektir. Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilir. Bunun iç tarafında rahmet, onlar (münafıklar) tarafındaki dış cihetinde ise azap vardır. 13

(Münafıklar) mü'minlere şöyle seslenirler: “Biz de (dünyada) sizinle beraber değil miydik?” (Mü'minler de) derler ki: “Evet, fakat siz kendinizi yaktınız. Başımıza musibetler gelmesini gözlediniz, şüphe ettiniz. Allah'ın emri gelinceye kadar kuruntular sizi aldattı. O çok aldatıcı (şeytan) Allah hakkında da sizi aldattı.”( Hadid)= Türkçesi, Şeytan sizi Allah ile aldattı. 14

 

Bu Ayet-i Kerimeler'den anlaşılacağı üzere mahşer meydanında Allah'ın nuru sadece salih müminlere mahsus olacak. Kafir, münafık, facir ve fasıklar ise dünyada müminler gözüyle karanlık ama kendi gözleriyle aydınlık içersinde nasıl yaşamışlarsa yine orada karanlık içersinde kalacaklardır. İmandaki ihlas, hayat tarzlarındaki paklık orada nur olarak tecelli edecektir. Öyle ki, salih amelleri çok olan müminler o nisbetle nur saçacaklardır.

Müminler önlerinde nur saçarak aydınlık içinde cennete giderlerken, arkalarından karanlıklar içersinde münafıklar yürüyecekler ve müminlere; dünyada İslam cemaati içersinde bizde sizinle beraberdik, bize doğru dönün ki, bizde aydınlanalım, diyecekler. Fakat müminler cennete girdikten sonra arkalarından kapılar kapanacak. Kapının bir tarafında cennet ehli refah ve nimet içinde iken, kapının diğer tarafında münafıklar cehennem azabı içinde olacaklardır. Neticede cehennem ehli müminlere biz sizinle birlikte İslam cemiyeti içinde yaşamamış mıydık? Biz de Kelime-i Şahadet getirmiştik, sizinle birlikte namaz kılıyor, oruç tutuyor, hacca gidiyor ve zekat veriyorduk. Toplantılarınıza katılıyor, sizinle bizim aramızda akrabalık bağları olduğu gibi sosyal ilişkilerde dostluğumuz ve arkadaşlığımız devam ediyordu. Bu kadar birbirimize yakın olmamıza rağmen aramızdaki bu fark nereden geliyor diye feryadı figanda bulunacaklar.

Müminler de: Müslüman olduğunuzu söylemenize rağmen ihlaslı olmayıp küfür ile iman arasında duruyordunuz, dünya menfaati ağır bastığından dolayı yalan söylüyordunuz. İmanı ve İslam'ı makam, mevki elde etmek için inanıp tabi oluyordunuz. Tercihinizi Haktan ve nüminlerden yana değil, kişisel menfaatinizden yana kullanıyordunuz. Ben bu mevki ve makamı müminlere faydalı olmak için elde etmek istiyorum demiştiniz, fakat o mevkiyi elde edince makam, mevki ve rızkınızın kesileceğini zannederek, müslümanlara sırt döndünüz. İslam'dan kopup, inanmayanların maşası oldunuz.

İşte böyle en nazik ve kırılgan dönemlerde açıkça inanmayanların yanında değildiniz, ama müminlerin yanında da değildiniz. Adam gibi adam olup dik durmuyordunuz. Haktan ve adaletten yana olmanız gerekirken güçlüden yana oluyordunuz. Bedel ödemeyi bir türlü gözünüze kestirip kabullenemiyordunuz.

Sizler hep şüphe içindeydiniz. Allah'ın varlığına inanıyordunuz ama O'nun Rablığını bir türlü kabullenemiyordunuz. Peygamber(sav)'den ve ahiretin varlığından da emin değildiniz. İmanınız hep taklidi idi. Onun için her denilenin peşinden gidiyordunuz. Kılavuzunuz Kur'an ve Allah'ın Rasülü olması gerekirken siz kendi duygularınızı rehber edindiniz. Tarafınızı belli etmekten sürekli çekiniyordunuz. Hayatınız boyunca hep şüphe içinde kaldınız. Fakat İslam ve müminler zafer kazanıp yönetim gücünü elde edince onların tarafında oldunuz. Bedel ödeyen ise hep müminler oldu. Artık müminlerin tarafında olmak size bir fayda sağlamayacak.

Bu Ayet-i Kerimeler düşünen beyinler için çok önemli. Ahirette müminlerle münafıklar arasında cereyan edecek sözlü diyaloğu anlatıyor. Çünkü münafıklar ve fasıklar İslam dairesi içersindedir. Dünyada iken münafıkların içlerini müminler bilmediklerinden müminlerin çok azı dışında onların münafık olduklarını bu dünyada anlayamazlar. Onların münafık olduklarını müminler ancak ahirette öğrenebilecekler. Müminler de münafıkların vasıflarını önceden bildikleri için onlara karşı cevap vermeleri kolay olacak.

Bu Ayet'te dikkat çekilen bir husus da, Şeytanın yahut şeytanlaşmış insanların, insanlara Allah'ı Allah'la aldatacak olmalarını beyan buyurmasıdır. Yüce Allah kriterleri koymuş. Onun için her konuşanın sözünden ziyade, yapmış olduğu fiil ve davranışları esas alınmalı. Seni aldatacak şahıslar, müminin en yakını olabileceği gibi, cemaat, parti, tarikat vs. ve mezhep de olabilir. Allah burada müminlerin çok uyanık olmalarına dikkat çekiyor. Çünkü yapılan işlerin ve yapılması gerekeni söyleyenlerin, bunu Allah adına yapacağından, bu tuzağa düşmeme ihtimali çok az. Allah'ın Asr suresinde belirttiği gibi, bütün insanlar (çok azı müstesna) dıştan hep iyi gözüküyor ama iyiler hep azınlıkta. Onun için Cenab-ı Hak, müminlerin düşebilecekleri tuzaklara dikkat çekerek muttaki kullarını uyarıyor. En iyisini Allah bilir.

*


Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah'ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir. 20 (Hadid)

 

Bu Ayet-i Kerime de net ve açıktır. Gerçekten de ifede edildiği üzere sayılan maddeler, aynen günümüz için de geçerlidir. İnsanoğlu hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya sarılıyor. Başkalarının hakkını gasp ediyor. Halbuki kainatı ona versen yiyeceği de belli, mezara götüreceği de. İnsanlar hep evlatları için çalıştığını söyler ama, evlatlarının da bir insan, onun da rızkının ayrı olduğunu düşünmez. Halbu ki Yüce Allah ahirette, kendisini evlatlarına mal mülk bırakıp bırakmamasından değil, evlatlarını Allah'a kulluk ve itaat eden, dindar, ahlaklı doğru, dürüst ve düzgün bir egitim vererek, topluma hizmet eden, insanlara faydalı olan, bilinçli ve şuurlu yetiştirip yetiştirmediğinden sorumlu tutar.

Ayrıca Ayet'te de ifade edildiği gibi mal mülk denilen nesne sonunda ekinler gibi çer çöp olup toprağa karışacaktır. İnsan da ekin gibi doğup buyüyecek, tıpkı saman sapı gibi eriyip kaybolacaktır. İnsanla ekin arasındaki fark, ekinin ömrü altı ay, insanın ki ise ortalama altmış yıl. Hepsi bu kadar. Bu Ayet'te dünyanın kötü yanlarından maksadın, insanın yaşam biçimidir. Burada insanlığını unutarak ahireti göz ardı eden Dünya'nın çekiciliğine kapılan insanlara hatırlatma yapılmaktadır.

*

 

Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan (fiiliyata dökülmeden) önce, bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır. 22
Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye (böyle yaptık.) Çünkü Allah, kendini beğenip övünen hiçbir kimseyi sevmez. 23 (Hadid)

 

Bu Ayet-i Kerimede'ki “Kitaptan” maksadın bireysel olarak insanın alın yazısı ve kaderidir. Allah'ın yarattığı mahlukatın dünyada ne yapacağı bellidir. İnsan ruhlar âlemindeyken bu imtihan dünyasında Allah tarafından kendisine itaat edip etmeyeceği de bellidir. Dünyadaki itaat veya isyanı oradaki zihniyetinin ve sebeplerinin yansımasıdır. Bu dünyada imtihan olmaktadır. Yani insan ruhlar âleminde hangi düşünce ve zihniyette ise yeryüzünde maddi varlık olarak onu yaşamaktadır. Bu dünyada bireyin ve toplumun yapacak oldukları her şey Yüce Allah tarafından bilinmektedir. Ama kulun imtihanına Cenab-ı Hak müdahele etmemektedir. Allah kulun fiillerini mevcut haliyle irade buyurduğu için değil, kul kendi iradesi ile öyle davranış ve fiillerde bulunacağı için kitapta yazmıştır. Daha doğrusu Allah yarattığı kulunun hem ruhlar âleminde hem de bu dünyada hangi zihniyet ve davranışta olacağını bilmektedir. Fakat yaratılan kul bunu bilmediği için, O'na düşen görev, bu dünyadaki yaşamında akıl ve iradesiyle Allah'a inanıp Kur'an ve Sünnet'e tabi olarak gereken yaşam tarzını belirleyip ona göre fiil ve davranışlarda bulunmasıdır.

Ensar ve muhacirlerden olan müslümanlar, içinde bulundukları menfi durumdan aynen günümüzde olduğu gibi zaman zaman yeise düşmektedirler. Bu nedenle Yüce Allah sanki, merak etmeyin benim açımdan kafirde bellidir mümin de. Herkesin ne yapacağı Benim tarafımdan bilinmektedir. Size herhangi bir kötülük gelmeyecek, endişelenmenize gerek yok diye müminleri teselli etmektedir.

Nimet de külfet de Benden ve Benim tarafımdan bilindiği için sebeplere sarılmak şartıyla size bir külfet gelirse üzülmeyesiniz, nimet gelince de sevinmeyesiniz diye size ayetlerimle uyarıda bulunuyorum. Sakın nimeti , kendinizden menkul bir değermiş gibi bilmeyin. Külfeti de altından kalkılmayacak zorluk zannetmeyin. Sebep-sonuç ilişkisini iyi kurun buyurmaktadır.

*

 

Andolsun, biz elçilerimizi açık mucizelerle gönderdik ve beraberlerinde kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler. Kendisinde müthiş bir güç ve insanlar için birçok faydalar bulunan demiri yarattık (ki insanlar ondan yararlansınlar). Allah da kendisine ve Resüllerine gayba inanarak yardım edecekleri bilsin. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir. 25 (Hadid)

 

Allah, Rasüllerini apaçık belge ve kanıtlarla yeryüzüne göndermiştir. Onlara insanların kendi aralarında yapmaları gerekenleri bildirmiş, adaleti ve hakkı tesis edecek terazinin (ölçünün) yerine tutabilecek kitapları indirmiştir. Allah demiri yaratmış bunu kullanabilme bilgisini kendilerine ilham etmiştir. Demirde insanlar için bir çok yararlar olmasının yanında aynı zamanda o güç, baskı ve kuvvet aracıdır. Allah tüm bunları insanları sınamak ve onların ileri sürecekleri mazeretleri engellemek -her ne kadar onlar işin sırrını idrak edemiyorlarsa da- onlardan bazısının Allah'a ve Peygamberler'e yardım ettiğini, onları ve o Peygamberler'in getirdiği gerçekleri tasdik ve teyit ettiğini ortaya çıkarmak için yapmıştır.

O Allah ki, güçlüdür, kuvvetlidir ve insanlara muhtaç değildir, istediği her şeye güç yetirendir.

Taberi ve diğer müfessirler, Allah'ın Peygamberleri'ne indirdiği mizan ve demir hakkında ceşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. İbni Ömer'den merfu bir Hadis'te Hz. Peygamber(sav): “Allah gökyüzünden yeryüzüne dört bereket indirmiştir: Demir, ateş, su ve tuz.” buyurmuştur. Bunun yanında şöyle bir görüş de mevcuttur. Mizandan kastın, adalet olduğu, demirin indirilmesinin amacının ise; O'nu yaratmak, insanların yeri ve dağları kazmalarını sağlamak, özellikle insanların kendilerini korumak için “Demirde büyük bir güç vardır” cümlesiyle ifade edilenin demirin gücünün belirtilmesi ve silah yapımında kullanılması gibi anlamlar yüklenmiştir. Bence de bu görüş, düşünce ve anlamlandırmada bir sakınca olmadığı gibi eksik bile bırakılmıştır diye düşünüyorum. Çünkü demir(hadid), bin yıllar boyu kullanılma ve ihtiyaç olma vasfını hiç yitirmemiştir.

*


Ey iman edenler; Allah'a karşı gelmekten sakının ve peygamberine iman edin ki, Allah size rahmetinden iki kat versin. Size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur versin ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. 28
Bunları açıkladık ki, kitap ehli, Allah'ın lütfundan hiçbir şeyi kendilerine has kılmaya güçlerinin yetmeyeceğini ve lütfun, Allah'ın elinde olduğunu, onu dilediği kimseye vereceğini bilsinler. Allah büyük lütuf sahibidir. 29 (Hadid)

 

İbni Ömer'den Taberi, Abdullah bin Dinar'dan şöyle dediğini işittim: Rasülüllah(sav) Benim ümmetimle, yahudi ve hristiyanların durumları, vereceğim şu örneğe benzer: Bir adam, Sabah erkenden günün ortasına kadar bir kırat karşılığında kim çalışacak dedi. Yahudiler biz çalışırız deyip çalıştılar. Sonra bu adam yine, günün yarısından ikindiye kadar bir kırat karşılığı kim çalışacak dedi. Hristiyanlar biz çalışırız dediler ve çalıştılar. Adam devamla siz müslümanlar ise ikindi vaktinden akşama kadar iki kırat karşılığı çalışır mısınız? Bunun üzerine yahudi ve hristiyanlar sinirlenerek itiraz edip, biz çok çalışıp az karşılık mı alacağız? dediler. Rasülüllah(sav) Ben sizin ücretlerinizden kısarak size haksızlık yapıp zulmettim mi? dedi. Onlar da hayır dediler. O halde bu benim lütfumdur. “Dilediğime veririm” buyurdu. Ayet-i Kerime'yi tam açıklayan ve dileme (tercih etme) hususunu tam tasvir eden bir Hadis-i Şerif. Rasülüllah'ın tasvirinin üzerine açıklama yapmayı uygun bulmuyorum.

Yalnız bu Sure'nin başında olduğu gibi sonunda da müslümanları Allah'tan sakınmaya ve Rasülüllah'a iman etmeye çağrılmaları ve davet edilmeleriyle Sure'nin başı ve sonu bir paralellik arzetmektedir. Yeri geldikçe söylediğimiz gibi bu Surede de Kur'an'ın sure başlarında ve sonlarında takip ettiği eşsiz güzellik ve belağatın bir örneği daha görülmektedir. Allah her şeyi iyi ve güzel yapar.*

***

 

 

 

 

 

TÖVBE SURESİ (BERA'E)

 

Hicretin 8. Yılında Mekke fethedilmiş Ahtab ibn. Esed Mekke'ye vali olarak atanmıştı. Hicretin 9. Yılının başlarında da Tebük Seferi vuku buldu. Allah'ın Rasülü aynı yıl hac mevsiminde Hz. Ebubekir'i Hac emiri olarak tayin etti. İlk İslam'i Hac yapıldı. Tövbe Suresi de hac kafilesi yola çıktıktan sonra nazil oldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber(sav) bu Sureyi Hac da olan müminlere ve İslam'a girmeyen müşriklere tebliğ etmek üzere Hz. Ali(ra)'yi görevlendirdi.

Hz. Ali(ra) bayramın birinci günü Akabe yanında Rasülüllah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu bildirerek bir konuşma yaptı. Tövbe Suresi'nin başından 30 veya 40 Ayet okuyarak dedi ki:


Allah ve Resûlünden, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere bir ültimatomdur: 1
Yeryüzünde dört ay daha dolaşın. Şunu bilin ki, siz Allah'ı âciz bırakacak değilsiniz; Allah ise, inkârcıları perişan edecektir. 2
Hacc-ı ekber gününde, Allah ve Resûlünden bütün insanlara bir bildiridir: Allah ve Resûlü, Allah'a ortak koşanlardan uzaktır. Eğer tövbe ederseniz, bu sizin için hayırlıdır. Ama yüz çevirirseniz, şunu iyi bilin ki, siz Allah'ı âciz bırakabilecek değilsiniz. İnkârcılara, elem dolu bir azabı müjdele! 3
Ancak Allah'a ortak koşanlardan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da antlaşmalarında size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever. 4
Haram aylar çıkınca bu Allah'a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. 5
Eğer Allah'a ortak koşanlardan biri senden sığınma talebinde bulunursa, Allah'ın kelâmını işitebilmesi için ona sığınma hakkı tanı. Sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir kavim olmaları sebebiyledir. 6
Allah'a ortak koşanların Allah katında ve Resûlü yanında bir ahdi nasıl olabilir? Ancak Mescid-i Haram'ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız başkadır. Bunlar size karşı dürüst davrandığı sürece, siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah kendine karşı gelmekten sakınanları sever. 7
Onların bir ahdi nasıl olabilir ki! Eğer onlar size üstün gelselerdi, ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirlerdi. Ağızlarıyla sizi hoşnut etmeye çalışıyorlar, oysa kalpleri buna karşı çıkıyor. Onların pek çoğu fasık kimselerdir. 8
Allah'ın âyetlerini az bir karşılığa değiştiler de insanları onun yolundan alıkoydular. Bunların yapmakta oldukları şeyler gerçekten ne kötüdür! 9
Bir mü'min hakkında ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirler. İşte onlar taşkınlık yapanların ta kendileridir. 10
Fakat tövbe edip, namazı kılar ve zekâtı verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir. Bilen bir kavme âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklarız. 11
Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozup dininize dil uzatırlarsa, küfrün ele başlarıyla savaşın. Çünkü onlar yeminlerine riâyet etmeyen kimselerdir. Umulur ki, vazgeçerler. 12
Yeminlerini bozan, peygamberi yurdundan çıkarmaya kalkışan ve üstelik size tecavüzü ilk defa kendileri başlatan bir kavimle savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Oysa Allah, -eğer siz gerçek mü'minler iseniz- kendisinden korkmanıza daha lâyıktır. 13
Onlarla savaşın ki, Allah onlara sizin ellerinizle azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size yardım etsin, mü'min topluluğun gönüllerini ferahlatsın ve onların kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 14-15
Yoksa; Allah içinizden, Allah'tan, Resûlünden ve mü'minlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeksizin cihad edenleri ayırt etmeden bırakılacağınızı mı sandınız?Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. 16
Allah'a ortak koşanların, inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah'ın mescitlerini imar etmeleri düşünülemez. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir. Onlar ateşte ebedî kalacaklardır. 17
Allah'ın mescitlerini, ancak Allah'a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur. 18
Siz hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram'ın bakım ve onarımını, Allah'a ve âhiret gününe iman edip Allah yolunda cihad eden kimse(lerin amelleri) gibi mi tuttunuz? Bunlar Allah katında eşit olmazlar. Allah zâlim topluluğu doğru yola erdirmez. 19
İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimselerin mertebeleri, Allah katında daha üstündür. İşte onlar, başarıya erenlerin ta kendileridir. 20
Rableri onlara, kendi katından bir rahmet, bir hoşnutluk ve kendilerine içinde tükenmez nimetler bulunan cennetler müjdelemektedir. 21
Onlar orada ebedi kalacaklardır. Şüphesiz, Allah katında büyük bir mükafat vardır. 22

Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir. 23
De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticâret ve beğendiğiniz meskenler size Allah'tan, peygamberinden ve onun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah fasık topluluğu doğru yola erdirmez.” 24
Andolsun, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde size yardım etmiştir. Hani, çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat (bu çokluk) size hiçbir yarar sağlamamış, yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihayet (bozularak) gerisin geriye dönüp kaçmıştınız. 25
Sonra Allah, Resûlü ile mü'minler üzerine kendi katından güven duygusu ve huzur indirdi. Bir de sizin göremediğiniz ordular indirdi ve inkar edenlere azap verdi. İşte bu, inkârcıların cezasıdır. 26
Sonra Allah, bunun ardından yine dilediği kimsenin tövbesini kabul eder. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. 27
Ey iman edenler! Allah'a ortak koşanlar ancak bir pislikten ibarettir. Artık bu yıllarından sonra, Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 28
Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah'ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslam'ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın. 29
Yahudiler, “Üzeyr Allah'ın oğludur” dediler. Hristiyanlar ise, “İsa Mesih Allah'ın oğludur” dediler. Bu onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkar etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar! 30
(Yahudiler) Allah'ı bırakıp, hahamlarını; (Hristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır. 31
Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler hoşlanmasalar da Allah, nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı olmaz. 32
O, Allah'a ortak koşanlar hoşlanmasalar bile dinini, bütün dinlere üstün kılmak için, peygamberini hidayetle ve hak dinle gönderendir. 33
Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah'ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele. 34
O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve, “İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi tadın bakalım biriktirip sakladıklarınızı”! denilecek. 35
Şüphesiz Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu Allah'ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin. Fakat Allah'a ortak koşanlar sizinle nasıl topyekûn savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekûn savaşın. Bilin ki Allah, kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir. 36
Haram ayları ertelemek, ancak inkarda daha da ileri gitmektir ki bununla inkar edenler saptırılır. Allah'ın haram kıldığı ayların sayısına uygun getirip böylece Allah'ın haram kıldığını helal kılmak için Haram ayı bir yıl helâl, bir yıl haram sayıyorlar. Onların bu çirkin işleri, kendilerine süslenip güzel gösterildi. Allah inkarcı toplumu doğru yola iletmez. 37
Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız.Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir. 38

 

Eğer Allah yolunda sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir toplum getirir. Siz ise ona hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir. 39
Eğer siz ona (Peygamber'e) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkar edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke'den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, “Üzülme, çünkü Allah bizimle berâber” diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz bir takım ordularla onu desteklemiş, böylece inkar edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah'ın sözü ise en yücedir. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. 40 (Tövbe)

 

Size dört şeyi tebliğ ile görevlendirildim.

1. Bu yıldan sonra hiçbir müşrik hac etmeyecek.

2. Hiçbir kimse Beytullah'ı çıplak olarak tavaf etmeyecek.

3.Müminlerden başkaları cennete girmeyeceklerdir. (Burada kastedilen direkt olaraktır)

4. Karşı tarafça bozulmamış antlaşmalar sürelerinin sonuna kadar yürürlükte kalacaktır.

 

Bera'e: Çirkin bir şeyden kurtulmak ve uzaklaşmak anlamına gelir. Hukuk dilinde: Kişinin suçtan ve borçtan arınmış olarak temizlenmesini (suçunu itiraf etmesini) ifade eder. Beraat-i zimmet asıldır.

Uluslararası hukuk dilinde ise: Beraat: Dostluk antlaşmalarının kesilmesi, dokunulmazlıkların kaldırılması ve sağlanmış olan Eman'ın (Pasaport vizesinin) sona erdirilmesi demektir. Ayet-i Kerime, uluslar arası hukuk dilindeki şartları anlatıyor.

Cenab-ı Hakk'ın müşriklere ültimatomu verdiği tarih: Zilhicce'nin On'u. Yani Kurban bayramının birinci günüdür. Rabüüssani ayına kadar mühlet veriliyor. Bundan böyle bu dört ay içersinde müşriklere:

1. Ya müminlerle savaşmak için hazırlık yapınız,

2. Ya bu verilen zaman zarfında Mekke'yi terk ediniz,

3. Ya da İslam'ı kabul ederek güvenlik içinde yaşayınız.

Bu dört ay zaman zarfında bu üç maddeden hangisini kabul ediyorsanız kararınızı veriniz denmektedir.

 

Bu Tövbe Suresi iktidar olunduktan sonraki uygulanacak stratejiyi bildirmektedir. Surenin 16. Ayet-i Kerimesi'nde yukarıdaki verilen ültimatom gereği İslam'ı seçmiş mümin olmayı kabul etmiş, yeni müslümanlara Allah'ü Teala: Artık siz İslam'ı kabul etmiş bulunuyorsunuz. İslam'ı müminlerin gayretleriyle bölgenizde hakim güç haline geldiği için değil, hakkın rızası ve iradesi onda olduğu için kabul etmiş olduğunuzu ispatlayarak imtihan konusunda inandırıcı bir delil getirmek mecburiyetindesiniz. Canınızı, malınızı, yakınlarınızı ve dostlarınızı Allah rızası ve O'nun yolunda feda etmeniz gerekmektedir. Bu konuda vereceğiniz imtihan sizin mümin olmanızın özünü teşkil eder. Ancak siz bu imtihanı kazandıktan sonra gerçek mümin olarak kabul edileceksiniz buyrulmaktadır.

Bence çok mükemmel bir strateji. Çünkü nimette herkes iktidarın yanında olur. Olmama diye bir şansı yok ki. Onun için, iktidar nimetinden faydalanmak isteyenlere sınava tabi tutmak çok yerinde. Bu stratejiyi o günden bu güne Hulefa-i Raşidin Devri dahil İslam dünyası tam olarak uygulasaydı, bugün müslümanlar yeryüzünde bu kadar rezil ve zelil duruma düşmezlerdi. Yalnız şunu da ifade etmek gerekir ki, bu Sure'de anlatılmak istenen stratejiyi uygulamak için uygulayacak kişide mangal gibi yürek olması lazım. Zaten Tarihte Efendimiz(sav)'den başkası da dört dörtlük uygulayamamış.

 

Yine bu Surede ki 17 ile 24'e kadar olan Ayet-i Kerimeler; müslümanlardan bir gurup ile müşriklerden bir gurubun, Mescid-i Haram'ı tamir etme, Kabe'de yapılacak olanı yapıp, O'nu iyi bir şekilde koruma, hacılara su verme ve esirleri kurtarma gibi davranışlarla övünmeleri, ve içlerinden bazılarının bu amelleri Allah'a ve ahiret gününe imandan ve Allah yolunda cihat etmekten daha üstün tutmaları, Mekke'de ailesi ve aşiretleriyle birlikte kalmak istemeleri, bazılarının ise; Allah Rasülü'yle hicret etmeye O'na katılmaya, Allah'a ve Rasülüne iman etmeye, Allah yolunda cihatta bulunmaya tercih etmeleri üzerine nazil olduğu rivayet edilmektedir. Bundan dolayıdır ki, Yüce Allah:

Bu Ayet-i Kerimeleri'nde Allah ve Rasülüne, Ahiret gününe iman edilmedikçe bu amelleri saymanın bu fiilleri işlemenin hiçbir yararının olmayacağı belirtilmiştir.

Yine Hz. Peygamber(sav)'in amcası olan Abbas'ı Hz. Ali(ra) haydi Medine'ye hicret etmeyecek misin? dediğinde, O da ben hicretten daha faziletli işle uğraşıyorum. Mescid-i Haram'ı onarıyor, Allah'ın evine gelen hacılara su dağıtıyorum diyerek hicret etmekten imtina etmişti. Bundan dolayı Yüce Allah; iman ve hicret etmedikçe bu yapmış olduğun fiillerin hiçbir faydasının olmayacağını Ayet-i Kerimesi'nde belirtiyor ve müminleri bu konuda uyarıyor.

Ayet-i Kerime'de küfrü tercih eden babaların, kardeşlerin ve akrabaların dost edinilmemesi hususu mümin, münafık ve fasığı ayırt etmek içindir. Masiyetle emredilmedikçe birlikte olmayı ve onlara saygı göstermeyi emretmiştir . (Lokman 14- Nisa 36) Ancak burada çok ince bir ayrıntı mevcuttur. Müşrik olan yakınlarla ilişkinin kesilmesi, müminler amir ve hakim duruma geldikten sonraki emirdir. Çünkü insanoğlu yetkiyi eline geçirince bir nüfuz elde etmiş olur. Onun, yani nüfuzu elde edenin ben nüfuzumu kullanmıyorum adaletli davranıp kimse beni etki edemez demesi, O'nun nüfuzu kullandırmadığı anlamına gelmez. Her zaman nüfuzu elde edenin yakın çevreleri bu nüfuzdan, nüfuz sahibinin haberi olarak veya olmayarak faydalanmak isterler. Veya bu yakın çevreleri aracı yaparak, makam ve mevki elde etmek isteyenler olur.

*

 

Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir . 23 (Tövbe)

İşte Cenab-ı Hak bu 23. Ayet'te müşrik olup makam, mevki ve iktidardan faydalanmak veya onları kullanarak nüfuz elde etmek, akrabalık bağlarından dolayı yetki elde etmek isteyen iki yüzlülerin olabileceğine, bunun da yönetimde sıkıntılar meydana getireceğine dikkat çekmek ve bu ihtimali ortadan kaldırmak maksadıyla, müşrik baba ve kardeşlerden ilişkinin kesilmesini istiyor ki, bence çok isabetli ve strateji olarak yerinde bir emirdir. Bunu anlamak için gerilere gitmeye gerek yok. Günümüzün siyaset arenasında leş yiyiciler her zaman iktidarın yanındadır. Onlar iktidardan hiç düşmezler. Bunun için kendileri aynı görüşten olmadıkları halde yeni mevkiler elde etmek veya elde etmiş oldukları konumu kaybetmemek maksadıyla hatırlı ve yetki sahibinin yanında kim varsa görüşüne bakılmaksızın onlarla dostluk kurmaktan çekinmezler. (Halbu ki; nüfuzu elde edenin yahut âmir konumunda olanların bir beldeyi iyi yönetebilmeleri için gerekli olan memurları o mevkiyi talep edenlerden değil, talep etmeyenlerden liyakatli, ehliyetli, ferasetli ve sadakatli olanları kendi istişaresi sonucu tesbit edip seçmesi en uygun olanıdır.) Uygulanan gerçek buysa, mevcut şekilde düzenin devam etmesinin ne zararı var? denilecek olursa, “Olmaması gereken işler olur, olması gereken işler olmaz.” Zaten bütün âmirlerin de yakındığı bu değil midir? Ya Rabbim!!! Sen ne büyük stratejistsin.

*

 

Yine ibretlik ve çok önemli bir konu: Huneyn Gazası esnasında (Mekke'ye üç günlük yaya mesafesinde) bulunan müslümanlar düşmanları olan Sakiyf Kabilesi'nin kaç kişi olduğunu öğrenmek maksadıyla bir adamı gözlemci olarak gönderdiler. Toplanılan bilgi sonucu düşman ordusunun başında Malik bin Avf'ın bulunduğunu, sayılarının dört bin kadar olduğunu öğrendiler. Müslümanların sayısı ise iki bini Mekke'den olmak suretiyle on iki bin kişiydi.

Müslümanlar bu sayılarına güvenerek, düşmanı küçümsediler.(Bu konuda rivayetler hayli değişik) Hz. Peygamber(sav), Hz. Ebubekir(ra) veya ordudan bir askerin; “Biz bugün düşmanın azlığı nedeniyle mağlup olmayız”. Yani karşı taraf az, biz ise hayli çoğuz diye söylenmeye ve gururlanıp, böbürlenip düşmanı küçümsemeye başladılar. İki ordu karşı karşıya geldi. Şavasın sonucunda ise müslümanlar darmadağın oldu. Çünkü, düşman askerleri azdı ama son derece eğitimli ve profesyonel okçuları mevcuttu. Sonunda; Hz. Peygamber(sav), Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Abbas, Hz. Ali ve Rasülüllah'ın samimi ve yakın arkadaşları dışında herkes savaş meydanından kaçmaya başladı. Hz. Rasülüllah(sav) askerlerine: Ey Allah'ın yardımcıları! Ey Allah'ın yardımcıları! diye çağrıda bulunurken, müslümanların korkusu yatıştı, müslümanlar tekrar “Lebbeyk, Lebbeyk” diyerek geri dönüp savaş yeniden başladı ve Allah'ın yardımı da ulaşarak, o bölgeyi komple ele geçirip; 6 bin esir, 24 bin deve, 40 bin koyun ve 4 bin okka gümüşü ele geçirerek savaşı zaferle tamamladılar. Bu hadise ile ilgili olarak Cenab-ı Hak:


Andolsun, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde size yardım etmiştir. Hani, çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat (bu çokluk) size hiçbir yarar sağlamamış, yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihayet (bozularak) gerisin geriye dönüp kaçmıştınız. 25
Sonra Allah, Resûlü ile mü'minler üzerine kendi katından güven duygusu ve huzur indirdi. Bir de sizin göremediğiniz ordular indirdi ve inkar edenlere azap verdi. İşte bu, inkârcıların cezasıdır. 26 (Tövbe)

Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurmuştur.

 

Bu hadiseden sonra Taif fethediliyor ama müslümanlar çok zorlanıyorlar ve 12 kişiyi şehit veriyorlar.

Özellikle bu konuyu ele aldım ki, günümüz müslümanları, yetkililerimiz ve gücü elinde bulunduranlar, bunun sorumluluğunu taşıyan amirlerimiz gereken dersi çıkarsınlar diye. Çıkarılması gereken dersler:

1. Hiçbir zaman rakip küçümsenmemeli. (bir kişi bile olsa.)

2. Her zaman üzerlerine düşen görevleri hakkıyla yerine getirmeli ve sürekli konsantre halinde bulunulmalı.

3. Yönetici ve lider olanlar çok sabırlı ve cesaretli olmalı, panik yapmamalı.

Bütün sebepler yerine getirildikten sonra samimi olarak Allah'tan yardım dileyerek tevekkül etmeli.

 

SONUÇ OLARAK:

a. Hz. Peygamber(sav) Allah tarafından seçilerek gönderilmiş bir elçi.

b. Yanındaki arkadaşları müslüman İbrahim-i haniflerdir.

c. Bu dinin yeryüzüne yayılması için ashab numune seçilmiş insanlardan müteşekkil örnekler ve temsilciler.

d. Bu ashab ve müminler Allah'ın yardımını biliyor ve görüyorlar. Çünkü önlerinde canlı şahit Rasülüllah var.

e. Bütün bu maddelerin yanında artı olarak Peygamberimiz(sav)'e münafıklar bildirilmiş. Dostu düşmanı belli.

Rüzgar müslümanlardan yana esmesine ve bütün delillerin kendi lehlerine olmasına rağman müslümanların tavırları malum.

 

Şimdi Yarabbim! Ümitsizliğe düşmememiz gerektiğini söylüyorsunuz ve doğru söylüyorsunuz ama halimizi sen görüyorsun sen biliyorsun! İşimiz 21. Yüzyılda çok çok çok zor, yardım eyleeee!!!! Bu fetret devrinde yanlış yapacağımızı biliyorsun günahlarımızı affeyle. Gücümüz yok. Ülke olarak, millet olarak, İslam dünyası olarak. Ancak sen istersen güçleniriz, Senin dilemenin dışında yapacağımız bir şey kalmadı. Yurdumuzda ve İslam dünyasında taşları bağladılar, değil dünyadaki köpekleri, arslanları serbest bıraktılar, bizim köpeklerimiz ise dünya arslanlarına karşı sürüyü korumaları gerekirken arslanları sürüye davet ettiler. Bu nedenle kaçacak ve kurtulacak yerimiz yok. Dünya ceylanları arslan ve kaplanların insiyatifine kaldı. Şartlar senin gücün ve yardımın dışında onlardan yana. Yardım Eyle!!! Yardım Eyle!!! Yardım Eyle!!! Amin... Amin...Amin...

*

 

İbni Abbas'tan: Müşrikler Kabe'ye gelirken beraberlerinde gıda maddeleri getirip onları satarlardı. “müşrikleri Mescid-i Haram'a pis olduklarından dolayı yaklaştırmayın” Ayet'i inince onların Kabe'ye gelmeleri yasaklandı. Bu durum müslümanlara çok zor geldi. Bazı müslümanların:

-Gıda maddelerini, ihtiyaç duyduğumuz malları bize kim getirecek demeleri üzerine, “Eğer fakirlikten korkarsanız bilin ki Allah sizi lütfu kereminden zenginleştirir” Lafz-u Celilesi'ni inzal buyurdu. Sonra: “müşrikler onlardan uzaklaştırılınca Allah onlara rahmet olarak bol bol yağmur yağdırdı. Böylece toprak verimli hale gelince, her türlü bitki, hayır ve bereket çoğaldı.

 

Ey iman edenler! Allah'a ortak koşanlar ancak bir pislikten ibarettir. Artık bu yıllarından sonra, Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 28 (Tövbe)

Bu Ayet-i kerime müslümanların rızk endişesi ve korkularını gidermiştir.

*

 

İbni Abbas der ki: Sellem bin Mişkem, Numan bin. Evfa ve Malik bin Es-Sayf Rasülüllah(sav)'in huzuruna gelerek O'na:

-Kıblemizi terketmiş, “Üzeyir'in Allah'ın oğlu” olduğunu reddetmiş olduğun halde sana nasıl tabi oluruz? demeleri üzerine:

Yahudiler, “Üzeyr Allah'ın oğludur” dediler. Hristiyanlar ise, “İsa Mesih Allah'ın oğludur” dediler. Bu onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkar etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar! 30 (Tövbe)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

*

 

Tebük gazası yaz mevsiminin en sıcak günlerinde, meyvelerin olgunlaştığı bir zamanda vuku bulmuştu. Bu yüzden bazı kimseler savaşa çıkacak yerde, ağaçların gölgelerinde dinlenmeyi arzuluyorlardı. Bu seferde (savaşda) Hz. Peygamber(sav)'e katılmayanlar müminlerden ve münafıklardan olmak üzere iki guruba ayrıldılar. Münafıklar birbirlerine:

-Bu sıcakta sefere çıkmayın diyerek orduya katılmayıp geri kalmak için birbirlerini teşvik ediyorlardı. Müminler de sefere çıkmayı pek arzulamıyorlardı. İşte bunun üzerine Allah seferden kaçınan müminleri kınamak üzere:


Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız.Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir. 38
Eğer Allah yolunda sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir toplum getirir. Siz ise ona hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir. 39
Eğer siz ona (Peygamber'e) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkar edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke'den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, “Üzülme, çünkü Allah bizimle berâber” diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz bir takım ordularla onu desteklemiş, böylece inkar edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah'ın sözü ise en yücedir. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. 40
Ayet-i Celileleri'ni inzal buyurdu. Ve yine Allah:

 

Gerek yaya olarak, gerek binek üzerinde Allah yolunda sefere çıkın. Mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. 41 (Tövbe)

Ayet-i Celilesini inzal buyurarak, müminlere zor veya kolay olsun, isteyerek veya zoraki olsun, her türlü şartlarda Allah yolunda mallarıyla canlarıyla savaşmalarını emretti. Daha sonra Yüce Allah mazeretleri olmadığı halde, mazeretleri varmış gibi göstererek Tebük Savaşı'na katılmamak için Hz. Peygamber(sav)'den izin isteyen ve onlara izin verilip yerlerinde kalan münafıkları kınamak üzere:


Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, (sefere katılmayan münafıklar da) mutlaka sana uyarlardı. Fakat meşakkatli yol, onlara uzak geldi. Gerçi onlar, “Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber çıkardık” diye Allah'a yemin edeceklerdir. Onlar kendilerini helâke sürüklüyorlar. Allah biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar. 42
Allah seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin? 43
Allah'a ve âhiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten geri kalmak için senden izin istemezler. Allah kendine karşı gelmekten sakınanları çok iyi bilendir. 44
Ancak Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp kendileri de o şüphelerinin içinde bocalayan kimseler senden izin isterler. 45
Onlar eğer savaşa çıkmak isteselerdi, elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların harekete geçmelerini istemedi de onları geri bıraktı ve onlara, “Oturun oturan acizlerle beraber” denildi. 46
Eğer onlar da sizin içinizde (sefere) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuşturacaklardı. Aranızda onları dinleyecek kişiler de vardı. Allah zalimleri hakkıyla bilendir. 47
Andolsun bunlar daha önce de fitne çıkarmak istemişler ve sana karşı türlü türlü işler çevirmişlerdi. Nihayet hak geldi ve onlar istemedikleri halde Allah'ın dini galip geldi. 48
Onlardan “Bana izin ver, beni fitneye (isyana) sevketme” diyen de vardır. Bilesiniz ki onlar (böyle diyerek) fitnenin ta içine düştüler. Şüphesiz ki cehennem kâfirleri elbette kuşatacaktır. 49
Sana bir iyilik gelirse, bu onları üzer. Eğer başına bir musîbet gelirse, “Biz tedbirimizi önceden almıştık” derler ve sevinerek dönüp giderler. 50
De ki: “Bizim başımıza ancak, Allah'ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O bizim yardımcımızdır. Öyleyse mü'minler, yalnız Allah'a güvensinler.” 51 ( Tövbe)

Ayet-i Kerimelerini inzal buyurdu.

 

Ancak Yüce Allah; münafıkları kınadığı bu Ayetler arasında, bazı savaşa katılmak istemeyerek mazeret ileri süren kimselerin mazeretlerinin gerçek olup olmadığını araştırmadan izin veren Rasülü(sav)'e de kınamaktan geri kalmamıştır. (Tövbe 43)

Yine devamla seferden geri kalan münafıklar arasında savaşa katılmamak için, mazeret olarak kadınlara düşkün olduğunu, onlara karşı direnci olmadığını, Rum kadınlarının kendilerini baştan çıkarmalarından korktuğunu bahane ederek, Rasülüllah'a bedeniyle değil de malıyla yardım etmeyi teklif eden kimseler de vardı. Yüce Allah onlar hakkında da:

 

Onlardan “Bana izin ver, beni fitneye (isyana) sevketme” diyen de vardır. Bilesiniz ki onlar (böyle diyerek) fitnenin ta içine düştüler. Şüphesiz ki cehennem kâfirleri elbette kuşatacaktır. 49
Yine de ki: “İster gönüllü, ister gönülsüz olarak harcayın, sizden asla kabul olunmayacaktır. Çünkü siz fasık bir topluluksunuz.” 53 (Tövbe)

Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurdu.

 

Müfessirlerin naklettiğine göre hadise şöyle cereyan eder. Rasülüllah(sav) bu mazereti sunan Cidd b. Kays'a:

-Beni Esfar (Rumlar) la savaşmak istemez misin? diye sordu. O:

- Ey Allah'ın Elçisi! Kavmim bilir. Benim kadar kadınlardan hoşlanan kimse yoktur. Bu yüzden Beni Esfar (Rumlar)'ın kızlarını görürsem, onların beni yoldan çıkarmalarından, onlara karşı dayanamamaktan korkarım. Bu nedenle bana izin ver, başımı belaya sokma. Sana malımla yardımda bulunayım dedi. Hz. Peygamber(sav) onlara izin verdi. İşte 49 ve 50. Ayetler'in nüzul sebebi bu anlatılan hadisedir.

Kendilerine izin verilen bu münafıklar Medine'de oturmuş:

-Muhammed ve ashabı yolda perişan olup helak oldular diyerek Allah'ın Elçisi hakkında kötü haberler yayıyorlardı. Ancak; Rasülüllah ve ashabının sıhhat ve afiyet içinde bulundukları, düşmana karşı zafer elde ettikleri haberi onlara ulaşıp da sözlerinin yalan olduğu anlaşılınca büyük bir üzüntüye kapıldılar, Yüce Allah onlar için:

 

Sana bir iyilik gelirse, bu onları üzer. Eğer başına bir musîbet gelirse, “Biz tedbirimizi önceden almıştık” derler ve sevinerek dönüp giderler. 50 (Tövbe)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

 

Yine bu münafıklar içinde Huneyn'de elde edilen ganimetleri taksim ettiği sırada Rasülüllah'ın yanında hazır bulunup da O'na:

-Adil davran. Çünkü bu taksimle Allah'ın rızası istenmemiştir diyen de vardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber(sav) O'na:

-Yazıklar olsun sana! Ben adil davranmamışsam kim adil davranır. Eğer adil davranmadıysam, yok olup hüsrana uğradım demektir. Hz. Ömer O'na:

-Ey Allah'ın Elçisi! İzin ver de şu münafığın başını vurayım dedi. Hz. Rasülüllah(sav) Hz. Ömer'e onu bırak dedikten sonra: Allah'ın rahmeti Musa'nın üzerine olsun. O benden çok eziyetlere maruz kalmasına rağmen yine de sabretmesini bilmiştir buyurduktan sonra:

 

İçlerinden sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da var. Kendilerine ondan bir pay verilirse, hoşnut olurlar; eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse, hemen kızarlar. 58
Eğer onlar Allah ve Resûlünün kendilerine verdiğine razı olup, “Bize Allah yeter. Lütuf ve ihsanıyla Allah ve Resûlü ileride bize yine verir. Biz yalnız Allah'a rağbet eder (onun ihsanını ister)iz” deselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu. 59 (Tövbe)

Ayet-i Kerimeleri'nin nazil olduğunu rivayet etmişlerdir. En iyisini Allah bilir.

*

 

Bundan sonra da Yüce Allah tarafından ganimetlerin kimlere dağıtılacağını bildiren:

 

Sadakalar (zekatlar), Allah'tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslam'a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 60 (Tövbe)

Ayet-i Kerime'si inzal buyrulmuştur.

 

Yine aynı topluluk içinde Hz. Rasülüllah'ın huzurunda oturup da O'ndan duyduklarını münafıklara aktaran ve “Muhammed bir kulaktır” yani kim ona bir şey söylerse ona inanır” diyen kimse de vardı.

Başka bir rivayete göre bu Ayet-i Kerime münafık bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Bu münafıklar Hz. Peygamber(sav)'e eziyet etmek istemişler fakat birbirlerine, konuştuklarımızın Muhammed'e ulaşıp bize kötülük yapmasından korkarız diyerek bundan vazgeçmişlerdi. Ancak içlerinden bazısı:

-Rahat konuşun, çekinmenize gerek yok. Çünkü Muhammed kendisine ne söylense ona inanır. Biz de O'na yemin eder böyle bir şey söylemedik deriz. O da bizi doğrular demiştir. Bunun üzerine Yüce Allah:

 

Yine onlardan peygamberi inciten ve “O (her söyleneni dinleyen) bir kulaktır” diyen kimseler de vardır. De ki: “O sizin için bir hayır kulağıdır ki Allah'a inanır, mü'minlere inanır (güvenir). İçinizden inanan kimseler için bir rahmettir. Allah'ın Resûlünü incitenler için ise elem dolu bir azap vardır.” 61 (Tövbe)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

*

 

Münafıklardan bir topluluk yine bir araya gelmiş, Hz. Peygamber(sav) ile ashabı aleyhinde konuşmaya dalmışlardı. Bu cemiyet içinde bir iş için tesadüfen orada bulunan Amir bin Kays adlı gerçek bir mümin bulunuyordu. Münafıklar konuşmaları arasında:

-Mühammed'in söyledikleri gerçek ise biz eşekten daha kötüyüz demektir demişlerdi. Onların bu sözlerine hiddetlenen Amir bin Kays:

-Hiç şüphe yok ki, Muhammed'in söyledikleri gerçektir. O daima doğru söyler. Siz ise eşekten de kötüsünüz diye çıkıştı. Bu söz üzerine oradaki münafıklar O'nu öldürmek istediler. Münafıkların reisi de orada hazır bulunuyordu. O:

-Vallahi Muhammed'in durumunu şu ata sözü ne güzel dile getiriyor. “Besle kargayı oysun gözünü” Ant olsun ki, Medine'ye dönersek daha güçlü olan daha zelil olanı mutlaka oradan çıkaracaktır dedi.

Bütün bu konuşulanlar Hz. Peygamber(sav)'e aktarılınca münafıklar Hz. Peygamber(sav)'in huzuruna çıkıp Amir bin Kays'ın yalan söylediğine yemin ettiler. Bunun üzerine Amir de yemin edip, onların yalancı olduklarını söyledikten sonra:

-“Ey Allahım! Peygamberine doğru söyleyenin doğruluğunu, yalan söyleyenin ise yalanını ortaya koyacak bir ayet indirmeden bizi buradan ayırma” diye dua etti. Bir süre sonra münafıkların büyük lideri Abdullan bin Ubeyy gelip, hiçbir şey söylemediğine dair yemin etti. Bunun üzerine Allah:

 

Sizi razı etmek için, Allah'a yemin ederler. Eğer gerçekten mü'min iseler (bilsinler ki), Allah ve Resûlü'nü razı etmeleri daha önceliklidir. 62

Bir şey söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar. Halbuki o küfür sözünü söylediler ve (sözde) Müslüman olduktan sonra inkar ettiler. Ayrıca başaramadıkları şeye (peygamberi öldürmeye) de yeltendiler. Sırf, Allah ve Resûlü kendi lütfu ile onları zengin kıldığı için intikam almaya kalktılar. Eğer tövbe ederlerse kendileri için hayırlı olur. Şayet yüz çevirirlerse Allah onları dünyada ve ahirette elem dolu bir azaba çarptıracaktır. Artık onlar için yeryüzünde ne bir dost ne de bir yardımcı vardır. 74 (Tövbe)

Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurmuştur.

 

Diğer bir rivayete göre bu 74. Ayet-i Kerime: Tebük Seferi esnasında, geceleyin yola devem edildiği bir sırada Hz. Peygamber(sav)'i öldürmeye kalkışan ve sayıları on iki kadar olan münafıklar hakkında nazil olduğu, bazı müslümanların bu münafıkları öldürmelerini önermeleri üzerine Hz. Peygamber(sav)'in: “Böyle bir şeyi asla yapmam. Çünkü Arapların, kendi aralarında “ Muhammed bir topluluk ile savaştı. Fakat Allah O'nu onlar ile muzaffer kılınca, onları öldürmeye kalkıştı.” diye konuşmalarını (ve dedi kodu yaymalarını) istemem buyurarak bu öneriyi kabul etmemiştir.

*

 

Hz. Peygamber(sav) Tebük'e varmak üzere yol aldığı bir sırada münafıklardan bir gurup O'nun önünde ilerliyordu. Kendi aralarında:

-Bu adam Bizans'ın saraylarını feth edip kalelerini istila mı etmek istiyor? Heyhat! diye konuşuyorlardı. Ancak Allah onların kalplerindeki geçeni ve konuştuklarını Rasülü'ne bildirdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber(sav):

Önde giden şu gurubu durdurun buyurdu. Bir müddet sonra huzuruna geldikleri zaman Hz. Peygamber(sav) onlara:

- Sizler şöyle şöyle dediniz dedi. Onlar da:

-Eğlenip oynuyorduk. Yol bitsin diye aramızda konuşuyorduk diye yemin ettiler. Bunun üzerine Allah:

 

Şâyet kendilerine (niçin alay ettiklerini) sorsan, “Biz sadece lâfa dalmıştık ve aramızda eğleniyorduk”, derler. De ki: “Allah'la, onun âyetleriyle ve peygamberiyle mi eğleniyordunuz?” 65
Boşuna özür dilemeyin! Çünkü siz, (sözde) iman ettikten sonra küfrünüzü açığa vurdunuz. İçinizden (tövbe eden) bir zümreyi affetsek bile, suçlarında ısrar etmeleri sebebiyle, diğer bir zümreye azap edeceğiz. 66 (Tövbe)

Ayet-i Kerimeleri'ni onlar hakkında inzal buyurdu.

 

Bu Ayetler'in nüzul sebebiyle ilgili olarak diğer bir rivayette: “Münafıklardan biri Ashabı kastederek, bunlar gibi aç gözlü yalancı, düşman karşısında korkak kimse görmedim demişti. Durum Rasülüllah'a bildirilince, münafık devesine binerek yola çıkıp Rasülüllah(sav)'in yanına geldi. Hz. Peygamber(sav)'e:

-Biz sadece eğlenip oynuyorduk dedi. O zaman da Hz. Rasülüllah(sav):

-Siz Allah'ın ayetleri'yle ve O'nun Rasülü ile alay ediyordunuz buyurdu.”

Bu hadiseden ve Ayetler'den sonra Cenab-ı Hak: Erkek ve kadın münafıkların karakterleriyle ilgili onların çekecekleri azap ve gidecekleri cehennem ile ilgili olarak geniş ve kapsamlı bir şekilde:


Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir (birbirlerinin benzeridir). Kötülüğü emredip, iyiliği yasaklarlar, ellerini de sıkı tutarlar. Onlar Allah'ı unuttular; Allah da onları unuttu. Şüphesiz münafıklar, fasıkların ta kendileridir. 67
Allah erkek münafıklara, kadın münafıklara ve kafirlere, içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşini vadetti. O, onlara yeter. Allah onlara lanet etmiştir. Onlar için sürekli bir azap vardır. 68
(Ey münafıklar!), siz de tıpkı, sizden öncekiler gibisiniz: Onlar sizden daha güçlü, malları ve çocukları daha fazlaydı. Onlar paylarına düşenden faydalanmışlardı. Sizden öncekilerin, paylarına düşenden faydalandığı gibi siz de payınıza düşenden öylece faydalandınız ve onların daldığı gibi, siz de (dünya zevkine) daldınız. İşte onların dünyada da ahirette de amelleri boşa gitmiştir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir. 69 (Tövbe)

 

Ayet-i kerimelerini peş peşe indirerek kendinden öncekilerin de kuvvetce, malca ve evlatca daha üstün olduklarını, fakat onların yaptıklarının boşa gittiği gibi sizin de yaptıklarınız dünya ve ahiret hayatı için boşa gidecektir diye bildirimde bulunmakta ve yine onlar kendilerinden evvelki peygamberlere ve kavimlere ne yaptılarsa siz de onları yapıyorsunuz diyerek aslında kendi kendilerine zulmettiklerini açıklamaktadır.

*


Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah'a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. 71

Allah mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara, ebedi olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde çok güzel köşkler vadetti. Allah'ın rızası ise, bunların hepsinden daha büyüktür. İşte bu büyük başarıdır. 72(Tövbe)

 

Yüce Allah bu Ayetler'de de mümin olmanın özelliklerini, onların kendilerinde bulunan vasıfları yaşadıklarını bunun mükafatının da Adn Cenneti olduğu vadinde bulunarak müminleri motive ediyor.

Münafıklar kendi aralarında “Allah bizi Fazl-u Keremi'yle zenginleştirirse and olsun ki, sadaka vereceğiz. O'nun emirlerine itaat eden, hükümlerini uygulayan salih kimselerden olacağız”diyerek Allah'a yemin edenler vardı. Ancak Allah onların bu arzularını gerçekleştirip de nimetleriyle garkettiği zaman, verdikleri sözü tutmamış, ahitlerini yerine getirmemişlerdi. Aksine Allah'ın kendilerine vermiş olduğu malları Allah yolunda hayır için harcama hususunda cimrilik etmişler, İslam Dini'nin esaslarından yüz çevirerek O'na itaatten vazgeçmişlerdi. Onların bu şekilde cimri davranmaları, Allah'ın emirlerine yüz çevirmeleri, kaplerine iyice pekişerek iki yüzlülüklerini sabitlediler. Bu iki yüzlülüklerinin, Ahiret'te Allah'a karşı hesap verecekleri zamana kadar onları terketmeyeceğine dair Yüce Allah:

 

İçlerinden, “Eğer Allah bize lütuf ve kereminden verirse mutlaka bol bol sadaka veririz ve mutlaka salihlerden oluruz” diye Allah'a söz verenler de vardır. 75
Fakat Allah lütuf ve kereminden onlara verince, onda cimrilik ettiler ve yüz çevirerek dönüp gittiler. 76
Allah'a verdikleri sözü tutmadıkları ve yalan söyledikleri için o da kalplerine, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar (sürecek) bir nifak soktu. 77 (Tövbe)

Ayet-i Kerimeleri'ni bu tür münafıklar hakkında inzal buyurmuştur.

*

 

Münafıkların yaptıkları işlerden biri de mallarından gönüllü olarak sadaka veren müminleri ayıplamalarıydı. Abdurrahman bin. Avf gibi müminlerden biri, çok sadaka verirken gördükleri zaman –Vallahi o bunu gösteriş için yapmıştır. Yoksa vermiş olduğu sadaka ile Yüce Allah'ın rızasını kazanmayı asla kastedmemiştir diyorlardı. Buna mukabil birini çok az sadaka verirken gördükleri zaman:

-Allah'ın bu sadakaya ihtiyacı yoktur diyorlardı.

Bu konuyla ilgili olarak Buhari İbni Mesut'tan şu haberi nakletmiştir. Sadaka Ayet'i nazil olduğu zaman, para karşılığı hamallık yapıyordu. Biri çıkıp çok sadaka verince Münafıklar, bunu gösteriş için yaptı diyorlardı. Buna karşılık bir başkası da yarım Sa' ya da bir Sa'lık sadaka verince münafıklar:

Allah'ın bu sadakaya ihtiyacı yoktur demelerinin sonucu:

Müslim de, rivayetinde: (müminler olarak biz) para karşılığında sırtımızda yük taşıyarak hamallık yapıyorduk. Sonra da kazandığımızın bir kısmını ya da tamamını sadaka olarak veriyorduk. Bunun üzerine:

 

Sadakalar hususunda gönüllü bağışta bulunan mü'minlerle, güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya; işte Allah asıl onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için elem dolu bir azap vardır. 79 (Tövbe)

Ayet-i Kerimesi'nin inzal buyrulduğunu naklederler.

*

 

Tebük Seferi'ne, havanın sıcaklığını bahane ederek çıkmayan münafıklar hakkında da Yüce Allah:

 

Allah'ın Resûlüne karşı gelerek (sefere çıkmayıp) geri bırakılanlar, oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad etmek hoşlarına gitmedi ve “Bu sıcakta sefere çıkmayın” dediler. De ki: “Cehennemin ateşi daha sıcaktır.” Keşke anlasalardı. 81 (Tövbe) Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuştur.

*