Kendisi İslama çağrıldığı halde Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. 7

Onlar ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Fakat kafirler istemese de Allah nurunu tamamlayıcıdır. 8 (Saff)

 

Cenab-ı Hak 8. Ayet-i Kerime'de müslümanlara yeise düşmemeleri gerektiğini söylüyor. Çünkü müslümanlar hicri üçüncü yılda Bedir Savaşı'nda galip ama Uhut'tan yarı zaferle çıkmışlardı. Herkesin morali bozuktu. Belki de ashab günümüzdeki bazı müslümanların düşündüğü gibi sebepleri yerine getirmeden, Allah'ın her zaman yardım etmesini bekliyorlardı. Halbuki, Allah yardım ediyordu ama, emri dinlememe, menfaat ve çıkarı düşünme sonucu savaş kendi aleyhlerine dönmüştü. Daha Medine'deki müminlerin Allah sevgisi, korkusu ve yardım konusu içlerine tam işlemediği için böyle düşünmeleri normaldi. İşte bu ortamda Yüce Allah, kafirler istemese de, onlar hoş görmese de O'na yardım edecek kimse olmasa da Peygamberiyle (nurunu) Kur'an'ı, İslam'ı bütün yeryüzüne yayacaktır fermanıyla, bütün inançsızlara ve insanlığa ültimatom çekiyor. Zaten yapamaz, nurunu tamamlayamaz gibi bir düşünce tarzı da Allah için uygunsuz ve mantıksızdır. Çünkü O istemese ne sen (insan) olacaktın, ne yer, ne de kainat. Hepsi O'nun istemesiyle olmuş ve olacaktır. İnsanoğlunun Allah'a kafa tutması (benzetmek gibi olmasın ama) karıncanın file kafa tutması gibi olur. Bu ayrıntıyı gözden kaçırmamak lazım. Allah isterse karınca, fili yenebilir. Onu yok edebilir. Fil hiçbir şey yapamaz. Ama Cenab-ı Hak insanı yeryüzüne Halife yarattığına, yaratılış ve yok oluş devamlı olduğuna göre sebep ve gerekçeleri (iyi veya kötü yönde) yerine getirip yaşadığın sürece sosyal olarak insanlara müdahele edip düzeni bozacak değildir. İnsanoğlu O'nun düzenini bozmazsa kıyametin kopması uzaktır. O'nun düzenini bozarsa kıyametin kopması yakındır. Zaten Allah dinimizi tamamlamıştır hükmünü bu dünyadaki insanlık için koymuştur. Fakat Ayet'ten de anlaşılacağı üzere Nurunu ise tamamlamaya devam etmektedir. Onun yaratması süreklidir.

Bu Ayet-i Kerime'yi tanrı merkezli düşünenler yani yaratcısını kendinden dışlayarak düşünüp açıklayanlar. “Allah nurunu tamamlayacaktır” diye mana verirler. Yoksa Ayet'in manası, düşünce tarz ve mantıklarına ters gelir. Halbuki Ayet'i Allah merkezli yani Allah'ı kendinden dışlamayarak düşünenler –ki doğru olan mana da budur. O'nun “Şah size damarınızdan daha yakındır” vahyi buna delildir- “Allah nurunu tamamlayıcıdır” diye mana verirler. Bu mana veriş de bütünü tam kavrayıp kavramamakla doğru orantılıdır. İşte Allah'ın istediği tefekkür ve düşünce tarzı budur. Bütün meal farklılıkları bu algılama ve düşünce tarzından doğmaktadır.

Yine en iyisini ve en doğrusunu Allah bilir.

*

 

Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun. Nitekim Meryem oğlu İsa da Havarilere: “Allah'ın yolunda benim yadımcılarım kimdir?” demişti. Havariler: “Allah yolunun yardımcıları biziz” dediler. İsrail oğullarından bir gurup böylece inandı. Bir gurup da inkar etti. Sonra biz inananları, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece onlar üstün geldiler. 14 (Saff)

 

Bu Ayet-i Kerime'de Cenab-ı Hak, müminleri “Allah'ın yardımcıları olun” derken, yani Ben bu dini sizler olmadan yayamam ancak bunu sizinle yapabilirim, sanki (Haşa) ben size muhtacım anlamında değildir. Buradaki anlam tamamen, Ben'im kainatı ve insanoğlunu yaratmamda bir amacım ve gayem var. Siz olmadan bu işi gerçekleştirirsem gaye ve amacıma tes düşmüş olurum. Sonra da siz, Beni yeryüzüne müdahele etmekle suçlarsınız. Halbuki Ben, bu hususta müdaheleci değilim. Siz müttakiler, bu dinin yayılmasında üzerinize düşen görevi Hz. İsa'nın havarileri gibi yaparsanız, sizler ve insanlar açısından daha kolay olur. Hemcinsleriniz sizi daha iyi anlarlar. Bu tür tebliğ yaratılışınıza daha uygun olur anlamında söylenmiştir.

Havariler: Hz. İsa'yı o'nun Allah'ın kulu ve elçisi olduğunu ve göğe yükseldiğini, herkesten önce inanan ve O'na sürekli destek veren on iki adet ihlaslı müminlere denir. Hz. İsa'yı inkar edenler ve O'nu anlamayanlar ise, bu günkü yahudileşen İsrailoğulları ile Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğunu ve üçüncüsünün varlığını söyleyen Hristiyan topluluğudur. Halbuki Hz. İsa'nın ve Havarilerin saf akidesi üzere gidenler, Hz. Muhammed(sav)'in yeryüzüne gelmesiyle ilahi teyide mazhar olup üstünlüğü devralan Allah'ın muttaki kullarıdır. Bu üstünlük de ahiret dahil ilelebet devam edecektir Allah'ın izniyle.*

***

 

 

 

 

 

FETİH SURESİ

 

Biz sana apaçık bir fetih verdik. 1

Ta ki Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın. Sana olan nimetini tamamlasın. Seni doğru yola iletsin. 2

ve Allah sana şanlı bir zafer versin. 3

Müminlerin imanlarını kat kat artırması için, kalplerine güven indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah bilendir. Hakim olandır. 4

(Bütün bunlar) Mümin erkekleri ve mümin kadınları, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere sokması ve kötülükleri örtüp bağışlaması içindir. İşte bu Allah katında büyük kurtuluş ve mutluluktur. 5 (Fetih)

 

Hakim ve diğerlerinin Misver bin Mahreme ile Mervan bin Hakem'den rivayet ettiklerine göre; “Fetih Suresi başından sonuna kadar Mekke ile Medine arasında Hudeybiye Antlaşması hakkında nazil olmuştur.”

Fetih Suresi'nin ikinci Ayet'i nazil olduğunda Hz. Peygamber(sav) ashabına: “Ant olsun ki, bana dünyadaki her şeyden daha sevimli bir ayet nazil olmuştur, diyerek ikinci Ayet-i Kerime'yi ashabına okudu.” Onlar: Sağlık ve mutluluk senin olsun Ya Rasülallah! Allah sana ne yapacağını açıkladı. Acaba Allah bize ne yapacak? dediler. Bunun üzerine de beşinci Ayet nazil oldu buyurmuşlardır.

 

 

 

HUDEYBİYE BARIŞ ANTLAŞMASI

 

Peygamberimiz(sav) hicretin altıncı yılında Mekke'ye gidip Umre ve Hac yapacağı hakkında bir rüya görmüştü. Bunun üzerine müslümanlar 1400 kişi Zilhicce ayında kurbanlıklarını da yanlarına alarak yola koyulmuşlardı. Mekke ile Medine arasında Hudeybiye denilen yerde konakladılar. Bu durumu duyan müşrikler, savaş hazırlığı yaptılar. Fakat Peygamberimiz(sav) Hz. Osman(ra)'ı Mekke'ye göndererek müşriklere niyetlerinin sadece hac ve umre yapmak olduğunu, kötü bir niyetlerinin bulunmadığını, barış içinde Sıla-i Rahim yapacaklarını izah ve beyanda bulundu. Fakat kureyşliler bunu kabul etmediler. Hz. Osman'la birlikte Süheyl bin Amr'ı diplomat olarak antlaşma yapmaları için Hudeybiye'ye gönderdiler. Her iki taraf karşılıklı tartışma ve konuşmalardan sonra antlaşma sağlandı. Bu antlaşmayı Hz. Ömer(ra) ve Hz. Ali(ra) müthiş bir muhalefette bulundular ama sonuç değişmedi.

 

Antlaşma Maddeleri:

1. On sene süreyle iki taraf arasında savaş durdurulacak.

2. Bu süre zarfında müşriklerden Rasülüllah'a sığınan olursa geri verilecek. Müslümanlardan (Mekke'ye) müşriklere giden (sığınan) olursa geri verilmeyecek.

3. Arap kabilelerinden her biri bu antlaşmaya katılarak taraflardan birini seçmede serbest olacak.

4. Müslümanlar bu yıl geri dönerek, gelecek sene umre için üç gün Mekke'de kalabilecek. Yanlarında kılıçtan başka bir şey bulundurmayacaklar. Bu üç gün süre zarfında Mekkeliler güvenlik açısından Mekke'yi boşaltacaklar. Müslümanlar geri dönüşlerinde yanlarında Mekke'den kimseyi götürmeyecekler.

Antlaşmanın akabinde Rasülüllah müslümanlara kurbanlarını kesmelerini, saçlarını tıraş ederek ihramdan çıkmalarını emrederek Medine'ye geri dönüleceğini bildirdi. Hemen, anlaşmanın akabinde daha taraflar ayrılmamışken müslüman olan Ebu Cendel, babası tarafından zincire vurulmuş bir halde iken, zinciri kırarak kaçmış ve o halde Rasülüllah'ın huzuruna gelmişti. Rasülüllah da antlaşma gereği O'na sabretmesini söyleyerek Mekkeli müşriklere geri iade etmişti.

Ek olarak başka rivayetlerde Ebu Cendel gibi Ebu Basir de müslüman olduğundan Hz. Rasülüllah'a sığınmış, Rasülüllah antlaşma gereği olarak O'nu Kureyş'in gönderdiği bir elçi ile Mekke'ye geri iade etmişti. O da kendini götüren elçiyi öldürüp, Ebu Cendel'le birlikte Mekke yakınlarında bir yere mevzilendiler. Sayıları yaklaşık olarak yetmişe ulaşınca, Kureyşliler'e baskı yapmaya, kervanlarının önünü kesmeye ve onlardan yakaladıklarını öldürmeye başladılar. Artık Kureyş bu durumdan rahatsızlanarak, Ebu Cendel ve arkadaşlarının yaptıklarına dayanamayıp, Rasülüllah'a bir mektup yazıp, bunlara ihtiyacı olmadığını ve onları himayesine tekrar almasını bu sayede kendilerinden uzaklaştırılmasını istediler. Artık antlaşma bozulmuş, önce müslümanların aleyhinde gibi görünen sözleşme müslümanların önünün açılmasını Allah'ın yardımıyla vesile olmuş, bundan sonra fetihler ard arda gelmeye başlamış, yahudi yerleşim birimleri, İran, Rum, Mısır krallığı gibi yerlere mektuplar gönderilerek, Arap Yarımadası dışındaki yerler de İslam toprakları içine alınmıştır. Büyük bir ihtişamla Mekke Feth olunarak, Allah'ın vaadi gerçekleşmiştir. Hudeybiye Barışı ile ilgili detaylı bilgi Siyer kitaplarından öğrenilebilir.

*

 

Seleme bin Ekva'dan rivayet olunmuştur. O der ki: “Öyle vakti uykuda olduğumuz bir sırada -ki Araplarda öğleyin uyumak adettendir- Hz. Peygamber(sav)'in habercisi:

-Ey insanlar! Haydi kalkın. Peygamber'e biat edilecek, Ruhul kudüs (Cebrail) indi diye seslenmeye başladı. Hepimiz “Semura Ağacı”nın altında bulunan Hz. Peygamber(sav)'in yanına giderek orada O'na biat ettik. Bunun üzerine Yüce Allah:

And olsun ki, Allah sana o ağacın altında biat ederlerken müminlerden razı olmuş, gönüllerindekini bildiği için üzerlerine güven duygusu ve huzur indirmiş ve onlara yakın bir fetih bahşetmiştir. 18 (Fetih)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

*

 

Enes'ten rivayet olunmuştur. O der ki: “Sabah namazı vakti müşriklerden silahlı seksen kişi Tenim Dağı'ndan inerek, Hz. Peygamber(sav)'in ashabına baskın düzenlediler. Hedefleri Rasülüllah'ı öldürmekti. Ancak hepsi de yakalanıp esir edildiler. Kendisini öldürmek istemelerine rağmen Hz. Rasülüllah onları affedip serbest bıraktı. Bunun üzerine Allah:

Onlara karşı sizi muzaffer kıldıktan sonra Mekke'nin göbeğinde onların ellerini sizden, sizinde ellerinizi onlardan çeken O'dur. Allah yaptıklarınızı görendir. 24 (Fetih) Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

*

 

Cüneyd ibni Sebu'dan rivayet olunmuştur. O der ki: Ben günün başında Hz. Peygamber(sav)'e karşı kafir olarak, günün sonunda ise O'nunla beraber bir müslüman olarak kafirlere karşı savaştım. Biz üç erkek, yedi kadın on (başka bir rivayette 9) kişiydik.

 

Onlar inkar eden ve sizin Mescid-i Haram'a ziyaretinize ve bekletilen kurbanların yerlerine ulaşmasına engel olanlardır. Eğer kendilerini henüz tanımadığımız, mümin erkeklerle, mümin kadınları bilmeyerek ezmek suretiyle, size bir vebal isabet edecek olmasaydı, Allah savaşı önlemezdi. Böylece Allah dilediği kimseleri rahmetine sokar. Eğer onlar birbirinden ayrılmış olsalardı. Elbette biz onlardan inkar edenleri can yakıcı bir azaba çarptırırdık. 25 (Fetih)

Bu Ayet-i Kerime bizim hakkımızda nazil oldu, demiştir.

 

Fakat bazı rivayetlerde bu Ayet'in müslüman olup da Mekke'de kalan müminler hakkında nazil olduğu söylenmektedir. Bu rivayeti yapanlar arasına İbni Abbas da dahildir. Ayet-i Kerime'yi kelime ve cümle cümle inceleyecek olursak bence de ikinci görüş daha mantıklı. Ayet'i biraz açarsak, “Mekke'de savaş olsaydı. Orada bulunan müminleri tanımayabilirdiniz. Bilemediğiniz için yanlışlıkla onları öldürebilir veya müşrikler Mekke'deki müminleri size karşı kalkan yapabilirlerdi. Bu nedenle onları bilmeden öldürmek zorunda kalabilirdiniz. Allah bunun için savaşmanızı istemeyip savaşı önledi” gibi bir anlam çıkıyor. Nitekim bu neden, savaşlarda stratejik bir taktiktir. Askere giden veya subay olan erkekler bu taktiği çok iyi bilirler.

Bu Ayet-i Kerime'de dikkat çekilen husus, müminlerle müşriklerin beraber bulunduğu bir topluluğun olduğu, orada herkesin ayrımsız beraber yaşadığı bir mevkide hadisenin vuku bulduğudur. Yani katıksız süzme tarafların oluşmadığı bir toplumda savaşa izin vermediğinin belirtilmesidir. Taraflar süzme olsaydı kafirleri perişan ederdik. Yani müminleri muzaffer kılardık buyrulmaktadır..

Askeri açıdan bu Ayet'ten çıkaracağımız ders çok önemlidir. Karışık olarak yaşanılan yerlerde savaş yapmanın zorluğuna işaret ve böyle durumlarda savaştan vazgeçmenin daha isabetli bir karar olacağının mantıklı ve doğruluğu vurgulanmaktadır. Bunun zorluğunu en iyi Türk milleti bilir. Gerekli şartlar ve techizat oluşmadığı için Kıbrıs'ta 1974'ten önce sayısız Türk ve Müslüman katliamı olmasına rağmen bir türlü çıkartma yapılamamıştır. 1974'te Savaş şartlarının oluşmasına rağmen bile yapılan Barış Harekatı Anavatan Türkiye açısından çok zor olmuştur. Yine Rumlar binlerce Türk katliamı yapmışlardır. Savaşın ve şartların zorluğundan dolayı yanlışlıkla kendi gemimizi bile batırmışızdır. Onun için savaş denen illet mecbur kalınmadıkça yapılmamalı. Ama karşıdan saldırı olduğu taktirde de Din, Vatan ve yaşam adına kanımızın son damlasına kadar Allah için karşı koymaktan çekinilmemelidir.

*

 

Mücahid der ki: “Hz. Peygamber(sav) Hudeybiye'de bulunduğu sırada Rüyasında kendisiyle ashabın, Mekke'ye güven içinde başları tıraş edilmiş veya saçları kısaltılmış olarak girdiklerini görmüştü. Hz. Rasülüllah kurbanları Hudeybiye'de kesince Ashab'tan bazıları: Rüyan nerede kaldı (gerçekleşmedi ya anlamında) -Ey Allah'ın Elçisi! dediler. Bu durumdan sonra müslümanlar çok üzüldü. Bu yetmiyormuş gibi bir de münafıklar şüpheye düşüp ileri geri konuşmaya başlamışlardı. Bunun üzerine Yüce Allah:

 

And olsun ki Allah, Elçisinin rüyasını doğrulayacaktır. Allah'ın dilemesiyle güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan mescid-i Harama gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bildi. Sonra size bundan önce yakın bir fetih verdi. 27

O bütün dinlerden üstün kılmak üzere Peygamber'ini hidayetle ve gerçek din ile gönderendir. Şahit olarak Allah yeter. 28 (Fetih)

Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurmuştur.

 

Burada Allah siz geleceği ve gaybı bilmiyorsunuz. Sonuç sizin isteğiniz doğrultusunda ve Peygamber(sav)'in rüyasını teyit eder biçimde olacaktır diye müminleri teskin ederek umreden önce Hayber'i feth etmeleri gerektiğini müjdeliyor.

Münafıklar dedi kodularına devam ededursun, Yüce Allah'ın izniyle Hudeybiye Barışı'ndan bir kaç hafta sonra Hayber fethedilir, ertesi yıl kaza umresi yapılarak, Peygamberimiz'in rüyası gerçek olur ve iki yıl sonra da Mekke fethedilir.

Mekke'nin Fethi'nde İslam'a büyük zarar veren birkaç kişi dışında bütün halk için genel af ilan edilir. Kabe putlardan temizlenir. Mekke, Medine'ye bağlı vali tarafından yönetilen bir il olur. Ancak, çevredeki müşrik toplulukların Kabe'ye hac ziyareti devam ettiğinden ve bu hac sırasında kadınların genelde Allah'ın karşısına çıplak gideceğiz diye, (bilinen mahrem yerlerinin dışında) çıplak tavaf ettiklerinden ilk yılda Peygamberimiz(sav) edep açısından hac yapmadı. Hac o yıl Hz. Ebubekir(ra) yönetiminde yapıldı. Hz. Ebubekir(ra) yolda iken inen Tövbe Suresi'nin ilk Ayetleri'nde müşriklerin Hicaz'a girişi ve Kabe'yi ziyaretleri yasaklandı. Allah Rasülü bir yıl sonra Veda Haccı'nı ifa ederek yaklaşık üç ay sonra bu fani dünyadan ayrıldı. Allah Rasülü'ne Nübüvvetinde İslami esaslar çerçevesinde bir defa hac yapmak nasip olmuştur. O da hepimizin bildiği Veda Haccı'dır.

Yüce Allah; bu Sure'nin son Ayet-i olan 29. Ayet'inde de artık İslam'ın çığ gibi büyüyeceğini, ekin taneleri gibi yayılacağını, etraftan fevç fevç İslam'a girişlerin olacağını, büyük fetihlerin gerçekleşeceğini haber vermektedir. Gerçekten de sonuç Yüce Allah'ın istediği ve bildirdiği doğrultuda olmuştur. Allah doğru söyledi.*

***

 

 

 

 

 

MAİDE SURESi

 

Ölü, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlananlar –canları çıkmazdan önce kestikleriniz müstesna olmak üzere- boğularak, vurularak, yuvarlanarak veya süsülerek ölen, yırtıcı hayvanlar tarafından parçalananlar, dikili taşlar üzerine(adına) kesilenler ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılınmıştır. Bunlar fasıklıktır. ( sizi günahkar yapar) Bugün küfredenler sizi dininizden etmekten (vazgeçirmekten) umutlarını kesmişlerdir. Öyleyse artık onlardan korkmayın da yalnızca Ben'den korkun. Bugün dininizi kemale erdirdim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım. Din olarak İslamiyeti seçtim. Kim açlıktan darda kalırsa, günaha kaymaksızın (yasak etlerden yiyebilir.) Şüphesiz ki Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir. 3 (Maide)

 

Ayet-i Kerime'de sayılan dört maddelik yenmesi yasak olanların dışında, Peygamberimiz(sav)'in hadisiyle yırtıcı hayvan dediğimiz, sadece leşle beslenenlerle, kendisinden faydalandığımız tek tırnaklı hayvanların etleri yasaklanmıştır. Diğer etlerin hepsi helaldir. Bu helallerin içinden midenin almadığı ve tiksinti duyulanlar varsa, onlar da kişinin kendisine özel, mekruhtur diye düşünüyor - ki, Peygamberimiz(sav)'e ashab kertenkele eti sunmuş ve ben ondan hoşlanmıyorum diyerek yememiş fakat, siz yiyin diye ashabın keler eti yemesine müsaade etmiştir- diğerlerinin yani helallerin tek tek sayılmasını gerekli görmüyorum. Ayet'te ayrıca öldürme şekilleri sıralanmış, fala inanmanın ve onunla rızık aramanın haramlığı da vurgulanmıştır. Bu Ayet-i Kerime'nin Mekke'de Veda Haccı'ndan sonra indiği bildirilmektedir.

*

 

Ebu Rafi'den rivayet olunmuştur. O der ki: “Cibril Hz. Peygamber(sav)'e gelerek içeri girmek için izin istedi. Hz. Peygamber(sav) O'na izin verdi. Cebrail'in içeri girmemesi üzerine Hz. Peygamber(sav) ridasını üzerine alıp kapıda duran Cebrail'in yanına gitti. O'na:

-Sana izin verdim, niçin girmedin? dedi. Cebrail:

-Evet içeri girmeme izin verdin ama biz içeride suret ve köpek bulunan bir eve girmeyiz buyurdu. Cebrail'in bu sözü üzerine evi aradılar ve evin bir köşesinde bir köpek yavrusu buldular. O zaman Hz. Peygamber(sav) Ebu Rafi'ye Medine'de ne kadar köpek varsa hepsinin öldürülmesini emretti. Bunun üzerine insanlardan bazıları Hz. Peygamber(sav)'e gelerek:

-Ey Allah'ın Elçisi! Öldürülmesini emrettiğin köpekler içinde bize helal olan nedir? diye sordular. Bunun üzerine:

 

De ki ey Muhammed! Sana kendilerine neyin helal kılındığını soruyorlar. De ki: Size iyi ve temiz şeyler helal kılındı. Bir de yırtıcı hayvanlardan olan Allah'ın size öğrettiği ile eğitip yetiştirdiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin. Ve üzerine Allah'ın adını anın. Allah'tan sakının. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. 4 (Maide) Ayet-i Kerime'si inzal buyruldu.

 

Bu Ayet-i Kerime'nin nüzul sebebi çoktur. Ben en mantıklı bulduğumu aldım. En doğrusunu Allah bilir.*

 

 

Bugün size iyi ve temiz şeyler helal kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yemeği size helal, sizin yemeğiniz de onlara helaldir. Zina ve gizli dost edinmeksizin mehirlerini verdiğiniz zaman, müminlerden hür ve iffetli kadınlarla kendilerine kitap verilenlerden yine hür ve iffetli kadınlar, size helaldir. Kim imanı inkar ederse, ameli boşa gitmiş olur. O ahirette de zarara uğrayanlardandır. 5 (Maide)

 

Ayet-i Kerime'de, temiz olan şeylerin helal kılındığını, kendilerine kitap verilen Ehli Kitap'tan olanlarla müslümanların karşılıklı olarak yemek yemeleri ve yedirmelerinin helallığı, zina ve gizli dost edinmeksizin meşru yoldan Ehli Kitap'tan olan hanımların da müslümanlara mehirlerini vermek şartıyla evlenmelerinde bir sakıncanın bulunmadığını, imanı inkar edenlerin amellerinin boşa gideceği bildirilmektedir.

*

 

Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız vakit, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin ve topuk kemiklerinize kadar ayaklarınızı da. (Yıkayın) Eğer cünüpseniz yıkanıp temizlenin. Şayet hasta veya yolculukta iseniz veya içinizden biri ayak yolundan(tuvaletten) gelmişse yahut kadınlarla cinsel ilişkide bulunmuş da su bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin. Yüzlerinizi ve ellerinizi onunla meshedin. Allah size hiçbir güçlük çıkarmak istemez. Fakat O sizi arıtıp üzerinize olan nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz. 6 (Maide)

 

Bu Ayet'te abdestin farzları sayılılıp teyemmümün hangi şartlarda ve nasıl yapılacağını açık açık bildiriliyor. Bu Ayet'ten benim anladığım, abdest almanın vücutta bulunan maddi temizlikten ziyade, sayılan uzuvların su ve toprakla namaz için Allah'ın huzuruna konsantrasyon sağlanmış bir vaziyette durulmasının teminini sağlamak maksadıyla emir buyrulduğudur. En doğrusunu Yine Allah bilir.

*

 

Ey iman edenler! Allah için adaletle hakkı gözetenler, şahitlik edenler olun. Herhangi bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe götürmesin. Adaletli olun. Bu takvaya daha yakındır. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 8 (Maide)

 

Bu Ayet de iyiliklerin ve hakkın ayakta kalabilmesi için iman eden müminleri, adaletli olmaya davet ediyor. Dikkat edilirse bu ayet bazı ayetlerde belirtilen adaletli davranmayı tavsiye niteliğinden ziyade emir buyrulmuş. Hem karar merciinde olanlara, hem de insani ilişkilerden dolayı şahitlikten kaçınılmaması hususunda, şahit olması gereken müminlere. Takva sahibi olabilmenin sadece düşünce olarak adaletten yana olanların olacağı, adalet düşünce sistemini benimsemeyenlerin ise takvaya ulaşamayacakları vurgulanıyor. Başka düşünce sistemini benimseyenlerin ise hiçbir zaman takva sahibi ve şuurlu bir müslüman olamayacağının altı çiziliyor. Bunun ölçüsü net bir şekilde ortaya konuluyor.

Ben şahsen bu Ayetler'i okuyup anladıktan sonra ayrı ayrı zekada, akılda ve fıtratta yaratılan insanların ve çeşitli deneyimlerle bazı mevkileri elde edenlerin nasıl eşit olabildiğini bir türlü anlamış ve çözmüş değilim. Demokrasi adı altında bana ve herkese sunulan oy(rey) hakkının gözden geçirilmesi kanaatindeyim. –Akademik kariyeri ve seviyesi eşit olan topluluklarda seçim olursa demokrasiden söz edilebilir ve bu seçim doğru bir tercih ve olması gerekendir. Yoksa, toplumda böyle bir eşitlik gözetilmeden yapılan şeçimlerde demokrasiden söz edilemeyeceği gibi yapılan seçim sonuçları toplumun nitelikli azınlığa zulum olur. Bundan dolayı gücü elinde bulunduran vasıflı, nitelikli azınlık oluşan vakıayı reddeder- Çünkü insanların bilgi, kültür, eğitim ve içinde bulundukları mevki, makam ve şartlar eşit değil. Köylerimizdeki bir muhtarı seçen bireysel irade ile Devlet Başkanı'nı seçen irade eşit olamaz. Böyle bir eşitlik tarihe, sosyolojiye, müsbet bilime, Sünnetüllah'a ve bilhassa akla aykırıdır. Akla ve bilime uygun olan, adalet gereği, düzendeki kurumlarda yatay kullanılan reylerin eşitliğidir veya hiyerarşik seçim sistemidir. Adalet düzenine uygun olmayan eşitlikte sistem ters çalışır. O zaman da eşitlik adına toplumun çoğunluğunun hakları gasbedilip onlara zulmedilmiş olur ki, realite de zaten böyledir.

*

İkrime'den rivayet olunmuştur. “Hz. Peygamber(sav), Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha ve Hz. Abdurrahman bin Avf'la birlikte ödenmesi gereken bir diyet için yardım istemek maksadıyla Kab bin Eşref'le birlikte Beni Nadir yahudilerine gitmişlerdi. Yahudiler, yardım etmeye olur cevabını verdikten sonra, Peygamberimiz ve heyetine, yardım hazırlanıncaya kadar oturun da size yemek ikram edelim, dediler. Hz. Peygamber(sav) oturdu. Yahudiler birbirleriyle yalnız kaldıkları bir sırada, Huyey bin Ahtab, arkadaşlarına:

-Görmüyor musunuz? Ayağımıza kadar geldi. Bize O hiç bu kadar yakın olmamıştı. Gelin üzerine büyük bir kaya yuvarlayıp O'nu öldürelim ve O'ndan kurtulmuş olalım. Bundan sonra O'ndan hiçbir kötülük görmeyiz, dediler. Hz. Peygamber(sav)'in üzerine atacakları büyük bir kaya parçasını getirdiler.

-Ancak Allah'ü Teala onların bu suikastini önlemek üzere Cibril'i Hz. Peygamber'e göndererek onların suikast planlarını haber verip O'nu oturduğu yerden kalkmasını sağladı. Bu hadise üzerine:

 

Ey iman edenler! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani bir kavim size tecavüze yeltenmişti de Allah onlara mani olmuştu. Allah'tan sakının. Öyleyse iman edenler Allah'a güvensinler. 11 (Maide)

Ayet-i Kerime'si inzal olmuştur.

*

 

Biz nasranileriz diyenlerden kesin söz almıştık. Sonuçta onlar da verilen öğütlerden bir pay almayı unuttular. Biz de kıyamet gününe kadar, onların arasına düşmanlığı ve kini saldık. Yakında Allah onlara yapmakta oldukları şeyleri haber verecektir. 14 (Maide)

 

Şu bir gerçektir ki, Hz. İsa (as) Havarileri'ne hiçbir zaman Hristiyanlar veya Mesihiler dememiştir. Çünkü O hiçbir zaman kendi adına yeni bir din kurmak için gelmemişti. Hz. Musa(as)'ın ve kendinden önceki peygamberlerin getirdikleri aynı dini diriltmek için gelmiştir. Bu bakımdan İsrail Oğullarından başka yeni bir ümmet oluşturmamıştır. İsrailliler de yeni bir ümmet olarak var olmamış, kendileri için ayrı bir isim ve sembol benimsememişlerdir. Diğer soydaşlarıyla birlikte tapınağa (Kudüs'e) giderler ve kendilerini Hz. Musa'nın kanun ve kurallarına bağlı sayarlardı. Daha sonra iki taraf için ayrılma süreci başladı. Hz. İsa'nın bir izleyicisi olan St. Paul(Pavlos) Hz. Musa'nın kanununa uymayı son verip, kurtuluş için gerekli tek şeyin Mesih'e inanmak olduğunu ilan etti. Öte yandan yahudi hahamlar, onların sapık bir mezhep olduklarını ilan edip, Hz. İsa(as)'ın bağlılarıyla olan ilişkilerini kestiler. Bu ayrılığa rağmen başlangıçta Hz. İsa (as)'ın bağlılarına verilen hiçbir ayrı ad yoktu. Onlar kendilerini şakirtler, kardeşler, müminler ve azizler gibi sembol ve sıfatlarla çağırırlardı.

Fakat, yahudiler onları küçümseyip, kınayarak Galili'ler veya Nasiri'ler mezhebi derlerdi. Aradan uzun zaman geçince bu Hz. İsa'ya tabi olan müminler Hristiyan adının kendilerine düşmanları ve muarızları tarafından yakıştırılan ve yapıştırılan bir ad olduğunu unuttular. Halbuki, Yüce Allah onlara Hristiyanlar dememiş, asıllarına uygun olarak Allah'ın yardımcıları demişti.

Burada şunu izah etmek gerekir ki: Cenab-ı Hak tarafından yeryüzünde bütün Peygamberler vasıtasıyla tebliğ edilip yaşam tarzı haline getirilen dinin adı İslam'dır. Ondan başka ne yeryüzünde ne de Allah katında bir din yoktur. İnsanlar için İslam'dan başka bir din de gelmemiştir. Bütün semavi kitaplar (Allah benzetmemden dolayı beni affetsin) kainatın kullanma kılavuzu, Peygamberler de somut ifade ile O kainatın kullanılmasını öğreten teknik servis elemanı, Onların sünnetleri de aracı kullananlara yapmış oldukları tarif ve fiili uygulamalar gibidir. Ne Allah tarafından gönderilmiş Kitap(kullanma kılavuzu), ne de teknik (servis elemanı) Allah'ın Elçisi (Peygamberler), ne de onların açıkladığı tarif ve uygulamalar (sünnetler) olmadan yeryüzünde yaşamak ve o materyalleri kullanmak mümkün değildir. Bugüne kadar Allah'ın dediğini kaale almadık. Sonucun ne olduğunu ve ne olacağını Allah nasip ederse, insanlık olarak ya biz, ya da torunlarımız hep birlikte göreceğiz.

Günümüzde İslam'dan başka semavi din adının bulunmasının sebebi; o adın ya kendileri ya da başkaları tarafından verilmesindendir. İnsanların o adı koymaları O dinin adının, o olduğu anlamına gelmez.. Örneğin: gümümüzde bile bazı cemaatler ve tarikatlerin malum adlarını kendileri koymadıkları halde, başkaları bunu dillendire dillendire aradan uzun zaman geçince kendileri de o ismi benimser hale gelmişlerdir. İş aslından ve mecrasından sapmıştır. Bu gün bile tâbi olduğumuz hiçbir mezhep imamımız, ben mezhep kurayım, insanlar bana tabi olsunlar diye ortaya çıkmadıkları, sadece İslam'ın daha iyi anlaşılaması için müslümanlara yardimcı oldukları halde sonuç malum. Nerdeyse günümüzdeki mevcut mezheplerden birine tabi olmayana veya her görüşü harmanlayıp doğru olduğuna inandığı kurallara uymayı kendine şiar edinenleri dinsizlikle suçlar hale gelindiği gibi. Demek istiyorum ki: Müslümanların bile eleştirdikleri mantıkla, kendi yaşadıkları mantık aynı. Allah mesajında müslümanlara ibret olsun, Onlar (yahudiler) gibi taklitçi olmasınlar diye, taklitçilikleri yüzünden yahudiler için; “Biz onları maymunlar kıldık” buyurmasına rağmen yirmi birinci yüzyılda bilhassa Yurdumuz'da (çok azımız müstesna) başkalarını taklit eder hale geldik. Müslümanlar taklitçi olacaksa Allah'ın: “Bizim Ayetlerimiz'i ancak aklı olanlar veya üstün akıllılar anlar” demesine ne gerek vardı. Sizden öncekileri taklit edin yeter derdi. 23 yıl gibi uzun bir zaman zarfında insanlara vahiy indirmesine gerek kalmazdı. Allah'ın Rasülü'ne yeryüzünde peygamberlik vermesi atalarını taklit etmelerinden değil miydi? Allah bütün müslümanlara akıl, iz'an ve mantık versin. Ne diyelim. Başkalarına fazla söz söylemeye hakkım yok. Çünkü Yüce Allah, Kur'an'ın başındaki Bakara suresinin ilk Ayeti'nde: “Bu kitap (Kur'an) muttakiler için yol göstericidir” buyuruyor. Kur'an'ın müslümanların kılavuzu olduğunu söylüyor. Yoksa biz kendimizi mümin zannediyoruz da .............değilmiyiz? Düşünmekte ve kendimizi testten geçirmekte fayda var.

*

 

İkrime'den rivayet edilmiştir. “Bazı yahudiler Hz. Peygamber(sav)'in yanına gelerek O'na recm cezasını sordular. Hz. Peygamber(sav) Onlara:

-İçinizde en alim olanınız kim? diye sordu. Yahudiler İbni Sürya'yı gösterdiler. Hz. Peygamber(sav) Musa'ya Tevrat'la indirilen Misak'ı kabul etmeleri için Tur'u kaldıran adına yemin verdirerek İbni Sürya'ya Recm'i sordu. Bu büyük yemin karşısında İbni Sürya'yı bir korku sardı. Titremeye başladı. Bunun üzerine İbni Sürya Recm cezasını inkar edemeyerek:

-Ey Muhammed! İçimizde zina çoğalınca recmi terkettik. Zina edenlere sadece yüz değnek vurduktan sonra başlarını traş edip halk arasında teşhir ettik, dedi. İbni Sürya'nın itirafı üzerine Hz. Peygamber(sav) yahudilerden zina edenlerin recmedilmesine hükmetti. Bunun üzerine :

 

Ey kitap ehli! Kitaptan gizlemekte olduğunuz şeylerin çoğunu açıklayan ve çoğundan da vazgeçen Rasülümüz size gelmiştir. Gerçekten size Allah'tan bir nur ve açık bir kitap gelmiştir. 15

Allah O'nunla rızasına uyanları kurtuluş yollarına götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp dosdoğru bir yola iletir. 16 (Maide )

Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurmuştur.

 

Demek ki, konulan kanunların ve kuralların yazılı olması bir şey ifade etmiyor. Aynen günümüzdeki gibi. Onun için her şey kurumların başındaki hakim iradede düğümleniyor. Onların düşünce melekeleri değişti mi kuralların yorumları da değişir. Kaide ve kuralları yorumlayacak olanlar insandır. İnsanların düşünce tarzları veya hükmedenler değişmedikçe hiçbir şey değişmez. Burada dikkat çekmek istediğim bir husus da yapılan yeminlerdir. Ayet'in nüzul sebebini incelediğimizde İbni Sürya'ya inandığı değerler üzerine yemin ettiriliyor ve gerçek ortaya çıkıyor. Günümüzde de kişi sistemin inandığı değerlerle değil de, kendi inandığı ve sorumlu tutulduğu değerler üzerine yemin ettirilse, eminim ki mahkemeler yarı yarıya boşalır. Suçlu doğruyu itiraf etmek zorunda kalır. Olay kendiliğinden çözülür. Çünkü içinde bulunduğumuz toplum dinini tam yaşamasa da müslümandır. Çok azı müstesna Allah üzerine yalan yere söz verip yemin edemez. Ben burada mevcut sistemi veya kuralları eleştirmiyorum. Mevcut devlet yapımızın durumu ayrı konu. Beğensen de beğenmesen de kurallara uyacaksın. Ben mevcut yapının kendi içindeki çelişkisini ve tutarsızlığını dile getiriyorum. Hangi sistem olursa olsun, bireyin değerlerine göre sorgulamazsan o yapılanmada problem hiç bitmez. Bireyin yargı ve inanç değerlerini ön planda tutarsan sistem yanlış bile olsa, orada hiyerarşik düzen tıkır tıkır işler. İşleyiş tarzının doğru veya yanlış olması gerçeği değiştirmez. Ben sadece olması gerekeni söylüyorum.

*

 

İbni Abbas'tan rivayettir. “Bir gün Bahrey b. Amr ve Numan b. Eda Hz. Peygamber(sav)'in huzuruna gelip, O'nunla konuştular. Hz. Peygamber(sav) de onlarla konuştuktan sonra onları Allah'a imana ve İslam Dini'ne davet etti. Davete icabet etmedikleri taktirde başlarına gelecek olan Allah'ın azabından onları sakındırmaya çalıştı. O zaman yahudiler de tıpkı hristiyanlar gibi:

-Ey Muhammed! Sen bizi Allah'ın azabı ile korkutamazsın. Çünkü biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz dediler. Bunun üzerine:

 

Yahudiler ve Hristiyanlar: “Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz” dediler. De ki öyleyse günahlarınızdan ötürü size niçin azap ediyor? Aksine siz O'nun yarattığı insanlarsınız. Allah dilediğini bağışlar, dilediğini azap eder. Göklerin, yerin ve ikisinin arasındakinin hükümranlığı Allah'ındır. Dönüş O'nadır. 18 (Maide)

Ayet-i Kerime'si inzal buyruldu.

*

 

Yine İbni Abbas'tan rivayettir. O der ki:

Hz. Peygamber(sav) yahudileri İslam'a davet ederek onların müslüman olmalarını teşvik etti. Ancak yahudiler her zaman olduğu gibi yine kabul etmediler. Bunun üzerine Muaz b. Cebel ve Sad b.Ubade onlara:

Allah'tan korkun Ey yahudi cemeati! Allah'a yemin ederiz ki, siz O'nun (Allah'ın) Elçisi olduğunu biliyorsunuz. And olsun ki, O gönderilmeden önce siz bize O'nu anar, bize O'nu sıfatlarıyla açıklardınız dediler. -ki Medine yahudileri, Arap kabilelerine yeni bir Rasül gelecek, o zaman biz sizi çok rahat yenecek ve size üstün geleceğiz diye korkuturlardı. Araplar da Peygamberimiz'in geleceğini onlardan öğrenerek bildikleri için Hz. Peygamber(sav)'e biatlar çok çabuk gerçekleşti- Rafi b. Hüreymile ile Vehb b.Yahuza:

-Hayır biz böyle bir şey söylemedik. Allah Musa'dan sonra kimseye kitap indirmemiştir. Ondan sonra ne bir müjdeci ne de bir uyarıcı göndermemiştir dediler. Bunun üzerine:

 

Ey kitap ehli! Peygamberlerin arası kesildiğinde, “Bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi” demeyiniz diye size apaçık anlatan Rasülümüz geldi. Böylece müjdeci de, uyarıcı da gelmiştir artık. Allah her şeye kadirdir. 19 (Maide) Ayet-i Kerime'si inzal buyrulmuştur.

*

Bunun içindir ki İsrailoğullarına : “Kim bir canı bir can karşılığında veya yeryüzünde bir fesat çıkarmaktan dolayı olmaksızın öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur.” Hükmünü yazdık. Şüphesiz ki peygamberlerimiz onlara açık deliller getirdiler. Sonra buna rağmen onların çoğu yeryüzünde taşkınlık göstermektedirler. 32 (Maide)

 

Bu Ayet-i Kerime açık açık belirtmektedir ki, Hz. Musa (as)'a indirilen Tevrat'ta bir insan ancak, nefsini savunmak için ve yeryüzünde fesat çıkarmaktan dolayı öldürülebilir. Bunun dışında öldürmenin yasaklandığı belirtilmektedir.

Mevdudi tefsirinde belirttiğine göre: Bu hükümler bu günkü Tevrat'ta yer almamaktadır. Tevratta yer almadığı şöyle dursun aksine tam tersi yer almakta ve yeryüzünde bu ters hüküm uygulanmaktadır. Örneğin, Talmut'ta şöyle buyrulur:

“İsrail Oğulları'ndan tek bir kişiyi öldüren tüm ırkı öldürmüş gibi cezalandırılacaktır. Ve İsrail Oğulları'ndan tek bir kişiyi koruyan, Allah'ın Kitabı'na göre tüm dünyayı korumuştur.” Ve yine Talmut'ta: “İsrail Oğullarından bir hakimin öldürme (katl) olayında tanığa: “İsrailden bir tek kişiyi öldürenin tüm ırkı öldürmüş gibi cezalandırılacaktır diyerek uyaracağı” yazılıdır.

Cenab-ı Hak ne diyor? Onlar ne yapıyor. İşte 21. Yüzyıl'da dünyanın başına gelen, anarşi ve kargaşanın sebebi bugünkü mevcut Talmut'taki hükmün uygulanışıdır. Başka yerde sebep aramaya gerek yoktur. Ne yazık ki, dünya insanları, bilhassa müslümanlar bu hükmü bildikleri halde onların yanlış inanışlarının neticesinin sebebini oluşturmaktadırlar. Kuzunun kurda ben senin suyunu bulandırmıyorum deme hakkı yoktur. En doğrusu kuzunun o anda cevap vermemesi ve özür dileyip oradan uzaklaşmasıdır. Zaten kurdun amacı, kuzuyu yemek için onu tahrik ederek karşılık vermesini sağlamaktır. Kuzu karşılık vermezse kurtulma ihtimali vardır. Karşılık verip itiraz ederse kurtulmak için hiç sansı yoktur. Ta ki kuzuların efendileri birleşip tek vücut oluncaya kadar. Bunun için de akıl gerekir. Akıl olmazsa bu dünyada ki hiyerarşik sistem ve ekolojik düzen, güçlünün zayıfı ezerek ve yiyerek büyümesi üzerine bina edilmiştir. Bu güç ister maddi ister manevi olsun, netice değişmez.

Başımdan geçen bir anımı nakletmek suretiyle Fesatçıların bahane için nasıl bir yöntem uyguladıklarını belirterek konunun daha iyi anlaşılacağı düşüncesindeyim. Ben Eğitim Enstitüsü'nü Türkiye'de anarşinin en zirvede olduğu dönemde okudum. Okulda hem devrimci sosyalist, hem de milliyetçi arkadaşlar çoğunlukta idi. O zaman da CHP hükümetteydi. Hükümetten güç alan devrimci sosyalist veya kendilerini komünist diye adlandıran öğrenciler, çeşitli kargaşa ve törör olaylarını bahane ederek okul yönetimiyle birlikte milliyetçi arkadaşların okuldan sürgüne gönderilmesine veya okulu bırakmalarına sebep oldular. Okul idaresi ve öğrenciler sol görüşlülerin elinde kaldı. Benim de o zaman mütevazi ve dindar olduğumu kampüsteki solcular tipimden anladılar. Ben cedelleşme sırasının bana geldiğini okuldaki öğrencilerin davranış biçimi ve hareket şekillerinden anladım. Yolda veya bahçede gezinirken solcular beni de okuldan kovmak veya dövüp okuldan uzaklaştırmak için dirsek vurarak bahane arayıp karşılık vermemi istediler. Ben ise niyeti anladığım için hiç karşılık vermedim. Ses çıkarmayıp karşılık vermeden yürümeye devam ederdim. Çoğunlukla beni tanıyanların olduğu yerlerde bulunmazdım. Sonunda kaçarak, gizlenerek zor zahmet okulu bitirdim. Eğer onların plan ve oyunlarına gelmiş olsaydım, Allah bilir ama belki de ya yaşamıyor olacaktım, ya da okulu bitirememiş olarak hayata devam edecektim. Onun için diyorum ki, akıllı fareler kapana konan peynirin lezzetindan ziyade, o peynirin oraya niçin konduğu üzerinde düşünürler ve kurulan tuzağa düşmezler. Peynirin tuzak için konduğunu bilmeyen acemiler kapana kısılıp düşüncesizliklerini hayatlarıyla öderler. Tabi kapana kısılmamak için de, akıl ve feraset gerekir. O'nun için demiyor mu Yüce Mevlam: “Aklı olmayanın dini yoktur” diye. Bu mevzumuza ana fikir olarak, İmam-ı Gazali Üstadımızın şu deyişi konumuzu dahada açıklık getirmektedir. “Dünya leşlerle dolu bir tarladır. O leşe talip yahut o leşten pay sahibi olmak isteyenlerin köpeklerle boğuşmayı göze almaları gerekir.” Kendinde onlarla boğuşmaya cesaret bulamıyorsan, onların bulunduğu yerlerde dolaşmayacaksın. Yahut, onlarla boğuşmak için onların uyguladığı metodu uygulayacaksın. Bir kere daha tekrar etmek gerekirse, kuzunun kurda, ben senin suyunu bulandırmıyorum deme hakkı yoktur. Çünkü: Kurdun kuzuyu yemesi fıtridir. Fıtri olan özellikler sorgulanmaz. Sorgulanan, o fıtratın üzerine sonradan kendi iradesiyle eklenen ve edinilen dini ve ahlaki değerlerdir.

Yine en iyisini Allah bilir deyip fazla dallandırıp budaklandırmadan konuyu kapatalım.

*

 

Zeyd bin Ebu Habib'ten rivayet olunmuştur. Abdülmelik bin Mervan Enes'e bir yazı yazarak bu 33. Ayet-i Kerime'yi sormuştu. Ureyne kabilesinden olan ve İslam Dini'nden irtidat eden bazı kimseler hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Bu kimseler bir çobanı öldürüp develerini gaspedip götürmüşlerdi.

Enes bin Malik: Meşhur Uki veya Ureyne Kabilesi'nden (yahut her iki kabileden) bazı kimseler Hz. Peygamber(sav)'in huzuruna vararak müslüman olmuşlardı. Ancak Medine'nin havası ağır geldiği için hastalandılar. Hz. Peygamber(sav) onlara zekat develerinin yanına gidip (şifa için) sütlerinden içmelerini emretti. Onlarsa (hiyanet edip) çobanı öldürerek develeri önlerine katarak sürüp oradan uzaklaştılar. Hz. Peygamber(sav) durumdan haberdar olur olmaz, derhal peşlerinden bir seriyye gönderdi. Kısa sürede yakalanarak geri getirildiler. Hz. Peygamber(sav) ceza olarak, ellerini ayaklarını (çapraz) kestirip gözlerini oydurdu. Onları öldürmeyip o halde kendileri ölünceye kadar bıraktı.

 

Allah ve peygamberiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya uğraşanların cezası: Ya öldürülmeleri ya asılmaları, ya elleriyle ayaklarının çapraz kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyada çekecekleri rezilliktir. Ahirette ise onlar için büyük azap vardır. 33 (Maide)

Allah bu Ayet-i Kerime'yi onlar hakkında inzal buyurdu demiştir.

 

Enes rivayetinin devamında deveyi çalanların gözlerinin oyulması, ayaklarının ve ellerinin çapraz kesilmesinin nedeninin, develerin bekçisi (çobanı) olan kişiyi aynı şekilde öldürmelerinin olduğunu söyler, kendilerine çobana yapılanın aynısıyla mukabele edilmiştir der. Zaten Ayet de bunu teyit ediyor. Ayet-i Kerime yalnız başına okunduğunda insanı dehşete düşürüyor ama sebebi nüzul anlaşılınca olaylar daha iyi aydınlanıyor. İnsanın üzerindeki o ürperti izale olup, haklılığını teyit ediyor. Yoksa durup dururken Yüce Allah hiç kimsenin öldürülmesini istemez. Ayet'ten ve nüzul sebeplerinden anlaşıldığına göre cezanın nedeni hem iyiliğe, hem emanete suistimal, bu da yetmiyormuş gibi suçsuz günahsız olan çobanın ayet'te belirtildiği şekilde katledilmesidir.Yoksa Yüce Allah hiç kimsenin öldürülmesini istemediği gibi haksız yere bir insanı öldürmeyi, bütün insanlığı öldürmekle eşit tutmuştur. Bunun böyle olduğu 32. Ayet'te açıklanmıştı. En iyisini Yüce Allah bilir.

*

 

Abdullah bin Amr'dan rivayettir.

Hz. Peygamber(sav) zamanında bir kadın hırsızlık yapmıştı. Kadının kabilesi beş yüz dinar fidye vererek kadını cezasından kurtarmak istedi. Ancak Hz. Peygamber(sav) teklif edilen fidyeyi kabul etmeyerek kadının sağ elini kestirdi. Kadının:

-Ey Allah'ın Elçisi! Tövbe etmem mümkün mü? diye sorması üzerine:

 

Hırsızlık yapan erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah'tan bir ceza olmak üzere ellerini kesin. Allah mutlak üstün, tam hüküm ve hikmet sahibidir. 38

Kim yaptığı haksızlıktan(zulümden) sonra tövbe eder durumunu düzeltirse, şüphesiz Allah, onun tövbesini kabul eder. Şüphe yok ki Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. 39 (Maide)

Ayet-i Kerimeleri'nin inzal buyrulduğunu söylemiştir.

 

Bir başka rivayette ise, Hz. Peygamber(sav) kadının elinin kesilmesinden sonra devamla O'na: “Senin günahına gelince; sen bugün annenin yeni doğurduğu gün gibi temizsin” buyurmuştur.

Peygamberimiz(sav): “Üç kişiden kalem (hüküm) kaldırılmıştır. Ergenlik çağına kadar çocuktan, iyileşinceye kadar akıl hastasından ve uyanıncaya kadar uyuyandan.”

Hz. Ömer(ra), kıtlık ve yoksulluk yüzünden yapılan hırsızlıkta had cezası uygulamamıştır. Bu kural çok önemlidir. İlletler, sebebler ve gerekçeler ortada dururken, ceza-i müeyyide uygulanması, abesle iştigal olduğu gibi akıl, fikir ve naslara aykırıdır. Bu görüş, İslam'ın ceza-i müeyyidelerinden korkanlara bir ışıktır.

Çalınan mallarla ilgili şartlar:

1. Malın alım ve satımının caiz olması.

2. Malın nisap miktarında olması. Hanefilere göre hırsızlık nisabı 10 dirhem gümüş, yaklaşık bir gram altındır. Bugünkü değeri yaklaşık 30 YTL'dir.

3. Çalınan malın koruma altında olması, açıkta olmayıp terkedilmiş bulunmaması.

4. Çalınan malın biriktirmeye elverişli olması ve çabuk bozulan türden olmaması. Bir yıldan az dayanan mallarda had cezası uygulanmaz. (Ebu Hanefiye göre)

5. Çalınan malın aslı mübah olmaması: Av hayvanı, balık, mera otu, odun ve kamış gibi.

6. Çalınan malda hırsızın alma hakkının bulunmaması. Ortağı, işçisi, tezgahtarı ve vekili gibi.

7. Çalınan malın net olması, yoruma dayanan şüphesinin bulunmaması. Devlet malı vakıf malı gibi olmamalıdır. Bu gibi malların haramlığı helallığı yoruma dayalıdır.

8. Hırsızın koruma altındaki yere girme izninin bulunmaması. Hizmetçi, işçi, misafir, mahrem akrabalar v.s. * (Daha geniş bilgi için Hamdi Döndüren'in İslama son çağrı cilt 1 sayfa 217'ye müracat edilebilir)

 

 

 

Bera bin Azib'ten rivayet olunmuştur. “Bir gün yüzü karartılmış ve değnekle dövülmüş olan bir yahudiyi gösterip O'nu yanına çağırarak:

-Sizler zina eden kimsenin cezasını kitabınızda böyle mi buluyorsunuz? diye sordu. Onlar:

-Evet dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber(sav) yahudi alimlerinden birini çağırıp:

-Sana, Tevrat'ı indiren Allah adına yemin verdirerek soruyorum. Kitabınızda zaninin haddini böyle mi buluyorsunuz? buyurdu. Yahudi Alim:

-Hayır ama böyle yemin verdirmeseydin sana öyle söylemezdim. (Tevrat adına yemin verdiğim için doğruyu söylüyorun anlamında) Biz zina edenin cezasını “ Tevrat'ta recm olarak buluyoruz. Ancak eşrafımız arasında zina çoğaldı. Biz şerefli kimseyi zina ederken yakaladığımız zaman Onu bırakır recm etmezdik. Basit halktan biri zina ederse onu haddi tatbik ederdik. Nihayet bu böyle olmayacak deyip, hem şerefli kimseyi hem de basit kimseyi uygulayabileceğimiz ve tatbik edebileceğimiz bir orta yol bulup o ceza üzerinde birleşelim dedik. Neticede Zina edenlerin yüzünü karartmayı ve değnekle dövmeyi “Recm” yerine ikame ettik. Bunun üzerine Rasülüllah:

-Ey Allah'ım senin (recm ) emrini ihya edenlerin ilki benim. Çünkü öldürmüşlerdi buyurdu. Sonra o zina eden kimsenin recm edilmesini emretti ve recm tatbik edildi. Bunun üzerine Yüce Allah:

 

Ey Peygamber! Kalpleri inanmadığı halde, dilleriyle “inandık” diyenlerden ve Yahudilerden küfürde yarış edenler seni üzmesin. Onlar yalana çok kulak veren, sana gelmeyen başka bir topluluk adına casusluk eden kimselerdir. Onlar kitabın kelimelerinin konulduğu yerlerini değiştirirler, kendilerine uyanlara: “Bu değişik şekliyle size verilirse alın verilmezse kaçının” derler. Allah birini şaşırtmak isterse sen onun için Allah'a karşı hiçbir şey yapamazsın. İşte onlar Allah'ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Dünyada onlar için bir zillet ve ahirette de onlar için büyük bir azap vardır. 41

Onlar yalana çok kulak veren ve çok haram yiyenlerdir. Eğer sana gelirlerse, aralarında hüküm ver. Veya onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen, Sana hiçbir zarar veremezler. Eğer hüküm verirsen, aralarında adaletle hükmet. Şüphesiz Allah adalet yapanları sever. 42

İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat, yanlarında dururken, nasıl oluyor da senin hakemliğine baş vuruyorlar. Sonra bunun ardından yüzçevirip gidiyorlar. Onlar inanmış kimseler değildir. 43

Şüphesiz içinde bir hidayet ve nur bulunan Tevrat'ı biz indirdik. Allah'a teslim olan peygamberler, Yahudilere O'nunla hükmederlerdi. Rablerine samimi olarak kulluk edenler ve bilginlerde Allah'ın kitabından korunması istenilenle (hüküm verirler) ve O'nun Allah'ın kitabı olduğuna şahitlik ederlerdi. İnsanlardan korkmayın benden korkun. Ayetlerimizi az bir paraya satmayın. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse; işte onlar kafirlerin ta kendileridir. 44

Biz Tevrat'ta onlara şu hükümleri farz kılmıştık. Cana can, göze göz. Buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşı kısas vardır. Bununla birlikte kim kısas hakkını bağışlarsa, bu kendi günahları için keffaret olur. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse; işte onlar zalimlerin ta kendileridir. 45 (Maide)

 

Bu zikrettiğimiz Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurdu. Yahudiler:

-Muhammed'e gidiniz. Eğer size zina edenin, yüzünü karartma ve değnekle vurulması yolunda fetva verirse fetvasını alın. Recm cezası uygulanması yolunda fetva verirse sakının diyorlardı. “Yegulüne in ütiytüm” lafzı celili de yahudilerin bu sözleri üzerine inzal olmuştur.

Bu Ayet-i Kerimeler'in inzal buyrulmasının nedenleri. Yine İbni Abbas'tan devamla: Beni Nadir Kabilesi, Beni Kureyza'dan daha şerefli idi. Öyle ki: Beni Nadir'den biri öldürülürse, Beni Kureyza tam diyet öderdi. Beni Kureyza'dan biri öldürülürse Beni Nadir Beni Kureyza'ya yarım diyet öderdi. İki taraf da aralarında hüküm vermesi için Hz. Peygamber(sav)'e başvurdular. Bunun üzerine Allah Ayet-i Kerime'yi bu cemaat üzerine inzal buyurdu. Hz. Peygamber(sav) de onları hakka yönelterek bundan böyle aralarındaki diyeti eşit kıldı.

İbni Kesir der ki: “Ve ketebnee aleyhim fiyhee” Lafz-ı Celilesi nüzul sebebinin kısas meselesi olduğu görüşünü kuvvetlendirmektedir, demiştir.

Enes bin Malik'ten: Enes'in halası Rubiyye, ensardan bir cariyenin ön dişini kırmıştı. Mağdurun ailesi Hz. Peygamber(sav)'den kısas uygulanmasını istedi. Enes'in amcası Enes bin Nadr. “Suçlunun dişi kırılmaz” diye karşı çıkınca Nebi(sav) Allah'ın Kitabı'nda kısas var buyurdu. Sonunda mağdurun ailesinin razı olması üzerine ceza tazminat olarak uygulandı. Hz. Rasülüllah affedici davranan aile için “Allah'ın öyle kulları vardır ki, Allah adına yemin etse Allah onu yalancı çıkarmaz.”buyurdu.

Yukarıdaki Ayet ve nüzul sebepleri ayrı ayrıdır. Nüzul sebeplerine baktığımızda kısas hükümlerinin önceki Semavi Dinler'de de olduğunu teyit etmekte ve Ayetler daha kolay anlaşılmaktadır. Günümüzdeki Tevrat'ta da “Bir kimseyi vurarak öldüren kimse mutlaka vurularak öldürülecektir” denmektedir. Her ne kadar nüzul sebeplerinde Arap kabileleri ve ensarla ilgili görüşler varsa da Ayetler'den anlaşılan ve benim kanaatime göre konu tamamen Medine'de bulunan yahudilerle ilgilidir. Ayetler onların dini ve Tevrat'ın hükümlerini yanlış uygulamaları dolayısıyla inmiştir. Mesaj; bu şekilde davranan bütün müminlere ve insanlara şamildir. Bu görüşümüzü hemen devam eden 48. Ayet doğrulamaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

 

Ey Muhammed! Sana da kendinden önceki kitabı doğrulayıcı ve onu kollayıp koruyucu olarak bu kitabı hak ile indirdik. Artık onların aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen haktan (ayrılarak) onların heva ve heveslerine uyma. Biz sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı. Fakat size verdikleriyle sizi denemek istedi. Öyleyse hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O hakkında görüş ayrılığına düştüğünüz şeyleri size haber verecektir. 48 (Maide)

Cenab-ı Hak ayrı ayrı kitap ve şeriatler göndermesinin sebebini kavimleri ve insanları deneme maksadıyla olduğunu dile getiriyor. Allah'ın Kitabı'ndan ayrılıp, kavmiyetçilik ve adam kayırmacılık yapıp yapmayacaklarını sınıyor, sınavdan geçenlerin yerinin ve dönüşünün yine Allah'a olduğunu hatırlatıyor.

*

 

Ey iman edenler! Yahudi ve Hristiyanları veliler (dost ve idareci) edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalim olan toplumu doğru yola iletmez. 51

Bu sebeple kalplerinde hastalık olanların “Başımıza bir felaket gelmesinden korkuyoruz!” diyerek onların içinde koştuklarını görürsün. Ama olur ki Allah bir fetih veya katından bir emir getirir de içlerinde gizlediklerine pişman olurlar. 52

Ey iman edenler! Sizinle beraber olduklarına dair bütün güçleriyle Allah'a yemin edenler bunlar mıdır?” derler. Bütün yaptıkları boşa gitmiştir de hüsrana uğrayanlardan olmuşlardır. 53

Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah, öyle bir kavim getirecektir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise güçlüdürler. Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah'ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah'ın lütfu geniştir. O her şeyi bilendir. 54 (Maide )

*

 

İbni Abbas der ki: Rifa bin Zeyd ile Süveyt bin. El Haris, müslüman olduklarını ilan etmişlerdi. Aslında ikisi de gerçekte müslüman olmamışlardı. Münafık idiler. Ancak onların bu durumlarını bilmeyen bazı müminler onlarla muhabbet ve dostluklarını sürdürüyorlardı. Bunun üzerine Allah müminleri uyarmak maksadıyla:

 

Sizin dostunuz Ancak Allah'tır. O'nun peygamberidir. Bir de Allah'ın emrine boyun eğerek, namazı dosdoğru kılan ve zekatı veren müminlerdir. 55

Kim Allah'ı peygamber'ini ve müminleri dost edinirse kesinlikle bilsin ki, galip gelecek Allah'tan yana olanlardır. 56

Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve eğlence konusu edinenler ile kafirleri dost edinmeyin. Eğer müminlerseniz Allah'tan korkun. 57 (Maide)

Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurdu.

*

 

Namaza çağırdığınız zaman, O'nu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır. 58 (Maide)

Bu Ayet-i Kerime namazın ezan okuyarak çağrılacağını, yahudilerin, münafıkların ve müşriklerin okunan ezanla alay ettiklerine delalettir.

*

 

De ki! Allah katında bir cezaya çarptırılma bakımından bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Allah kime lanet etmiş ve gazabına uğratmışsa, kimlerden maymunlar, domuzlar tağuta tapanlar yapmışsa işte bunların yeri daha kötüdür. Dümdüz yoldan daha çok sapmışlardır. 60 (Maide)

Bu Ayet-i Kerime'de Yüce Allah; cazaya çarptırılma bakımından en şiddetlisinin hangi eylem olduğunu ve o cezaya çarptırılanların kimler ve vasıflarının ne olduğunu haber veriyor. Bu hususta müslümanlara bir tembih, adı sayılan vasıfları üzerlerinde taşıyanlara da bir uyarı vardır.

*

 

İbni Abbas'tan Rivayettir. Yahudilerden Nebbaş bin Kays veya Finhas'ın Peygamberimiz(sav)'e:

- Senin Rabb'in cimridir, infak etmiyor, bize ihsanda bulunmuyor demeleri üzerine:

 

Gerçek din bilginlerin ve hahamların onları yalan söylemek ve haram yemekten men etmeleri gerekmez miydi? Yaptıkları şey ne kötüdür. 63

Yahudiler: Allah'ın eli bağlıdır(sıkıdır) dediler. Söyledikleri söz yüzünden onların elleri bağlansın ve lanete uğrasınlar! Hayır Allah'ın iki eli de açıktır. Dilediği gibi verir. Şüphesiz ki, Rabb'inden sana indirilen, onların çoğunun azgınlığını ve inkarını artıracaktır. Biz onların arasına kıyamet gününe kadar düşmanlık ve kin atmışızdır. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa Allah O'nu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Şüphesiz ki, Allah bozguncuları sevmez. 64 (Maide)

Ayetleri'nin inzal buyrulduğunu rivayet etmişlerdir.

*

 

Eğer ehl-i kitap iman etseler ve karşı gelmekten sakınsalardı elbette günahlarını örterdik ve onları mutlaka naim cennetlerine sokardık. 65

Eğer onlar Tevrat'ı İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirileni doğru dürüst uygulasalardı elbette hem üstlerinden hem de ayaklarının altından (çeşitli ürünlerden) yerlerdi. Evet onlardan ılımlı bir gurup var. Fakat onların çoğu ne kötü işler yapmaktadırlar! 66 (Maide)

 

Ayet-i Kerimeler son derece açık. Dikkat çekilmesi gereken ise yahudilerin iki gurup olduğu, bir gurubun hakiki Tevrat'a inanan mutedil ılımlı, diğer gurubun ise inkarcı, yeryüzündeki insanlar aleyhine çok kötü işler yaptıkları dile getirilmektedir. Günümüzde de realite bu doğrultudadır. Aklı ve feraset sahibi olanlar anlasın. İnsanlık dün neyse bu gün de odur. Sadece araçlar değişmiştir.

*

 

Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçilik görevini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz ki, Allah kafirler topluluğunu doğru yola iletmez. 67 (Maide)

 

Hz. Ayşe(r.anha)'dan rivayettir. Hz. Peygamber(sav) bu Ayet-i Kerime ininceye kadar yanında muhafız (koruma) bulundururdu. Bu Ayet nazil olunca Hz. Peygamber(sav) başını dışarıya çıkararak:

-Ey İnsanlar! (korumalar) Artık yerlerinize dönünüz. Artık Allah beni kendi koruması altına almıştır buyurdu.

Bu Ayet de gösteriyor ki; Allah'ın izni olmadıkça, müşriklerin ve diğer muarızlarının Rasülüllah(sav)'e maddi ve manevi zarar vermeleri mümkün değildir. Realite de öyle olmuştur. Allah ne yaptıysa en doğrusunu yapar.

*

 

Said bin Cübeyr'den rivayet olunmuştur.

“Necaşi ashabının (tabilerinin) iyilerinden otuz kişiyi Hz. Peygamber(sav)'e göndermişti. Hz. Rasülüllah onlara Yasin Suresi'ni okudu. Kur'an'ı duyunca ağlayıp, O'nun Hak olduğuna inandılar. Bunun üzerine Allah:

 

And olsun ki, insanlar arasında iman edenlerin en azılı düşmanı olarak Yahudiler ile Allah'a ortak koşanları bulacaksın. İman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da “Biz Hristiyanlarız” diyenleri bulacaksın. Bunun sebebi, onların içinde bilginlerin ve rahiplerin bulunması ve onların büyüklük taslamamalarıdır . 82 (Maide)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

 

Yine bu Ayetle ilgili Urve bin Ezzübeyr'den rivayettir:

Hz. Peygamber(sav) bir mektup yazdırarak Necaşi'ye vermesi için Amr bin Umeyye'yi gönderdi. Amr Necaşi'nin huzuruna varıp mektubu teslim etti. Necaşi Hz. Peygamber(sav)'in mektubunu okuduktan sonra Cafer bin Ebu Talip ile yanındaki muhacirleri çağırttı. Rahipler ve keşişlere de haber gönderip onları biraraya getirdi. Sonra Cafer bin Ebu Talib'e okumasını emretti. Cafer onlara Meryem Suresini okudu. Hepsi de gözyaşları dolup taşarak Kur'an'a iman ettiler. İşte Allah'ın haklarında Ayeti'ni indirdiği kimseler bunlardı buyurmuştur.

*

 

Elçiye indirileni dinlediklerinde hakkı tanıdıklarından dolayı gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görürsün. Derler ki: “Rabbimiz inandık. Öyleyse bizi şahitlerle birlikte yaz. 83 (Maide)

 

Bu ve bundan önceki Ayet-i Kerime dikkatle incelendiğinde, Cenabı Hak bizim dost ve düşmanlarımızı belirlemiş. O halde müslümanlar olarak solumuzda, düşman veya karşı cephe olarak daha önceki Ayetler'de de belirtildiği gibi iki kategoriye ayrılan yahudilerden şedit ve bozguncu olan ikinci kategorideki yahudilerle Allah'a şirk koşan kafirleri, sağımızda da hristiyanları görüp onlarla fikirlerimizi paylaşmalıyız. Zaten müminler birbirleriyle kardeştirler. Efendim! Bu kural dün için geçerliydi. Bu gün ise hristiyanlar müslümanlara daha çok düşman denilebilir. Şahsen ben bu görüşe katılmıyorum. Allah söyledi ise doğru söyledi. Eğer bugün Hristiyanları kendimize daha çok düşman görüyorsak, onlar da bize daha fazla düşman ise, kusuru karşılıklı olarak her iki tarafta aramalıyız. müslümanlar ve Hristiyanlar dünyaya hükmeden egemen senarist ve yönetmenlerini görmeleri gerekirken, onlar sürekli oyuncuları görüyorlar. Kışkırtmalara karşı uyanık olmaları gerekirken, hep kışkırtılanları görüyorlar. Bu nedenle problem her iki tarafın bakış açısından kaynaklanmaktadır. O halde müslümanlar ve hristiyanlar bakış ve görüş alanlarını değiştirmelidirler. müslümanların görevi sivrisineği öldürmek değil bataklığı kurutmaktır. Bataklığın kim olduğunu –ki bataklık ayette açık açık belirtiliyor- en iyi, ferasetli müslümanlar bilir. Bu Ayet-i Kerime'yi her müslümanım diyenin, ezberlemesini ve anlamasını tavsiye ederim.

*

 

İbni Abbas'tan rivayettir. “Bir adam Peygamberimiz(sav)'e:

-Ey Allah'ın Elçisi! Et yediğim zaman kadınlara karşı şehvetim artıyor. Bu yüzden eti kendime haram kıldım, dedi. Yine İbni Abbas'tan: “İçlerinde Osman bin Muaz, Abdullah bin Amr, Ebu Zer, El Mikdat ve Ebu Huzeyfe'nin azatlısı Salim'in de bulunduğu Hz. Peygamber(sav)'in ashabından bir gurup gündüzleri oruç tutacakları, geceleri ise ibadetle geçirecekleri, yatakta uyuyamayacakları, et ve yağ yemeyip sadece kendilerine yetecek kadar yemek yiyecekleri, kıldan elbise giyecekleri, erkekliklerini giderip kadınlardan ayrı kalarak, yeryüzünde dolaşacakları, kendilerini iyice ibadete verecekleri ve her şeyden el etek çekeceklerini kendi aralarında anlaşarak görüş birliğine vardılar. Hz. Peygamber(sav) durumdan haberdar olunca birini gönderip hepsini bir araya toplattı ve onlara:

- Siz böyle bir karara mı vardınız? diye sordu. Onlar:

- Evet dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber(sav):

- İyi bilin ki, içinizden Allah'tan en çok korkanınız, O'ndan en çok sakınanınız Benim. Ancak Ben hem oruç tutar hem yerim. Hem namaz kılar hem uyurum ve kadınlarla da evlenirim. O halde kim Benim Sünnetim'e uyarsa o Bendendir. Kim Benim Sünnetim'den yüz çevirirse, o Benden değildir buyurdu. Bir müddet sonra:

 

Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı güzel ve temiz şeyleri haram kılmayın. Haddi de aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez. 87

Allah'ın sizin için helal ve temiz rızk olarak verdiği nimetlerden yiyin ve kendisine iman etmiş olduğunuz Allah'tan korkun! 88 (Maide)

Ayet-i Kerime'si nazil oldu, demiştir.

Yukarıdaki Ayetler'in nüzul sebeplerinde geçen şahıslar aynı zamanda bu akitleşmeyi yeminle pekiştirmişlerdi. Bu yeminlerinden dolayı sorumlu olup olmadıkları endişeleri üzerine:

 

Allah, kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerden sizi sorumlu tutmaz. Fakat bilerek yaptığınız yeminlerden sizi sorumlu tutar. (ve bu yemin bozulduğu taktirde) bunun keffareti, ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on fakiri doyurmak veya onları giydirmek, yahut bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan kimse üç gün oruç tutar. İşte bu yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin keffaretidir. Ama yeminlerinizi koruyunuz. Şükredesiniz diye Allah size ayetlerini böylece açıklamaktadır. 89 (Maide) Ayet-i Kerime'si nazil olmuştur.

*

 

İbni Abbas'tan rivayet olunmuştur. O der ki:

Şarabın haram kılınmasıyla ilgili Ayet, ensardan iki kabile hakkında nazil olmuştur. Bu iki kabile sarhoş olduklarında birbirleriyle şakalaşır, birbirlerine oyunlar yaparlardı. Ayrıldıklarında ise onlardan biri, yüzünde, başında ve sakalında şakadan kalma izler görür bunu bana falan kardeşim yaptı, vallahi kardeşim bana acımış ve merhamet etmiş olsaydı, bunu bana yapmazdı derdi. Böylelikle birbirlerine kin bağlar, buğz ederlerdi. Oysa şarap içmezden önce birbirleriyle kardeş idiler ve kalplerinde de kinden eser bulunmazdı. Bunun üzerine Allah:

Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar) ve şans okları şeytanın işi olan birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz. 90

Şüphesiz şeytan, şarap ve kumar yolu ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçiyorsunuz değil mi? 91 (Maide)

Şarapla ilgili Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

 

Bu Ayet'ten sonra dini konularda titiz davranan bazı kimseler :

-O pis olan şey falan kimsenin midesinde. O kimse ise Uhud Savaşı'nda öldürüldü dediler. Bunun üzerine de Yüce Allah:

 

Ey iman edip salih amel işleyenler! Allah'tan korktukları iman edip salih amel işlemeye devam ettikleri, sonra Allah'tan sakındıkları, imanlarından ayrılmadıkları, yine Allah'tan korktukları ve iyilikte bulundukları sürece, daha önce yediklerinden dolayı kendilerine bir günah yoktur. Allah iyilikte bulunanları sever. 93 (Maide)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurarak daha önce içmiş oldukları veya yedikleri haram şeylerden sorumlu tutulmayacaklarını bildirmiştir.

Bu Ayet-i Kerimeler içki, kumar ve fal ile ilgilidir. Artık bundan sonra Ayet'te dile getirilen hususlar kesinlikle yasaklanmıştır. Bu konudaki eğitim süreci son bulmuş ve müminler hedeflenen nihai olgunluğa ulaşmışlardır.

*

 

Hz. Ali (ra)'dan rivayettir. Hac Ayet'i nazil olduğu zaman bazı müslümanlar:

-Ey Allah'ın Elçisi! Her sene mi hac yapacağız diye sordular. Hz. Peygamber(sav) cevap vermedi. Onlar yine sormaya devam ettiler. Hz. Peygamber(sav):

-Hayır her sene değil dedi. Bunun üzerine:

 

Ey iman edenler! Size açıklandığında hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın . Eğer onları Kur'an indirilirken sorarsanız size açıklanır. Halbuki Allah onlardan sizi bağışlamıştır. Allah çok bağışlayan çok yumuşak davranandır. 101 (Maide)

Ayet-i Kerime'si inzal buyruldu.

 

Peygamberimiz(sav) devamla eğer, evet deseydim her yıl Hac yapmak müslümanlara vacip olacaktı buyurmuştur.

Bu Ayet-i Kerime'den ve nüzul sebebinden anlaşılacağı üzere Peygamberimiz(sav) de müslümanların ve ashabın bilmediği bir çok bilgi ve karineler mevcuttur. O, bu bilgi ve karineleri ümmetine ağır ve zor geleceği için açıklamamıştır. Cenab-ı Hak da bazı hükümleri kendi bilgisi dahilinde Rasülü'nün iradesine bırakmıştır. Örneğin:

Bu Hac mevzuunda olduğu gibi zina suçunda da recm cezası Ayet'le sabit olmadığı halde bazı müslümanların ısrarla yapmış oldukları zina eylemini Peygamberimiz'e itiraf etmeleri sonucu recm cezasını uygulamak zorunda bırakılmıştır.

Bilindiği gibi Peygamberimiz (sav) zamanında, kendisinin müslümanlardan zinaya verdiği recm cezası biri erkek, biri kadın olmak üzere (bir yahudinin dışında. O da yahudilerin kendi kitapları olan Tevrat'a göre verilmiştir.) sadece iki tanedir. Bu cezayı uygulaması, kendisine gelen müminlerin ısrarla suçlarını itiraf etmeleri ve yapılan kötü eylemin karşılığını bu dünyada çekmelerini ısrarla istemeleri yüzündendir. Nitekim Peygamberimiz(sav) itiraf edilen zina eylemini ısrarla duymamazcılıktan gelmiş, yanılmış olmalarını ısrarla söylemiş. Fakat ısrar üçüncü kez olunca, recmi uygulamak zorunda kalmıştır. Hatta erkek itirafçının kaçarken kemikle öldürüldüğünü duyunca; “bıraksaydınızda kaçsaydı ya” buyurmuştur. Sözünü devamla söyle sürdürmüştür. Böyle şeyleri aranızda halledin, bana getirmeyin. Eğer bana getirirseniz. Hükmü uygulamak benim için vacip olur. Haddi uygulamamak elimden gelmez diyerek üzüntülerini belirmiştir.

Buradan haraketle diyoruz ki, etkili yetkili ve bilgili olan herkese her şey ısrarla sorulmamalı. Çünkü onlar, hükmü uygulamak ve bilginin doğrusunu vermek mecburiyetindedirler. Esnek davranmak onların irade ve bilgisi dahilindedir. Israr edilmesi sonucu edinilen bilgi ve karar, soranın aleyhine işleyebilir. Soran da bundan memnuniyetsiz kalabilir.

Ayet'in daha iyi anlaşılabilmesi için kısa bir örnekle müşahhas hale getirelim. Diyelim ki, bir vatandaşımız devletin bakmadığı, fazla ilgilenmediği hazineye veya ormana ait bir araziyi boş kalmasın diye ekip biçiyor. Yetkililer de bu durumu biliyor ve onların bilgisi dahilinde bu ekip biçme gerçekleşiyor. Boş duracağına vatandaş bir müddet faydalansın istiyorlar ve ses çıkarmıyorlar. Fiiliyat böyle devam ederken, vatandaş da araziden faydalandığı yetmiyormuş gibi bir de Milli Emlak yahut Orman Müdürü'nün yanına çıkarak kullandığı araziyi ekip biçtiğini itiraf ederek, kendince, yarın başıma bir sorumluluk gelmesin diye yazılı müsade belgesi istiyor. Sonucun ne olacağı malum. Dimyat'a pirince giderken eldeki bulgurdan olur. Ayet-i Kerime yalın olarak bakılsa bile durumu çok güzel açıklıyor. Onun için sorular sorulurken sorunun arkasından gelecek cevabın ne olacağı tahmin edilmeli.

*


Allah bütün Resulleri toplayacağı o günde: "Size ne cevap verildi." diye soracak. Onlar da: "Bizim bir bilgimiz yok, gizli olanları bilen ancak Sensin Sen!" diyecekler. 109
Allah o günde şöyle buyuracak: "Ey Meryem oğlu İsa, sana ve anana olan nimetimi düşün; hani seni Cebrail ile destekledim, insanlarla hem beşikte hem de yetişkin iken konuşuyordun; sana yazı yazmayı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğrettim. Hani Benim iznimle çamurdan kuş biçiminde bir şey yapıyordun, içine üflüyordun da Benim iznim ile bir kuş oluveriyordu; anadan doğma körü ve abraşlıyı Benim iznimle iyi ediyordun; hani ölüleri Benim iznimle diriltiyordun ve hani İsrailoğullarına açık delillerle geldiğinde, onlardan inkar edenler: "Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir." demişlerdi de, seni onlardan kurtarmıştım. Allah bütün Resulleri toplayacağı o günde: "Size ne cevap verildi." diye soracak. Onlar da: "Bizim bir bilgimiz yok, gizli olanları bilen ancak Sensin Sen!" diyecekler. 110
Ve hani Havarilere: "Bana ve Resulüme iman edin!" diye emretmiştim, onlar da: "İman ettik, bizim şüphesiz Müslüman olduğumuza şahit ol!" demişlerdi. 111
Bir vakit Havariler: "Ey Meryem oğlu İsa, Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?" demişlerdi de İsa da: "İnanıyorsanız Allah'tan korkun!" demişti. 112
Onlar: "Biz istiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz mütmain olsun da senin bize doğru söylediğini bilelim ve onu -Allah'ın indireceği sofrayı- bizzat görenlerden olalım."dediler. 113
Meryem oğlu İsa şöyle yalvardı: "Allah, ey bizim yegane Rabbimiz, bize gökten bir sofra indir ki, bizim için, önce ve sonra gelenlerimiz için bir bayram ve kudretinden bir nişane olsun! Bizleri rızıklandır. Sen rızık verenlerin en hayırlısısın!" 114
Allah buyurdu ki: "Ben onu size muhakkak indiririm. Fakat bundan sonra içinizden kim nankörlük ederse, Ben onu kainatta hiç kimseye yapmayacağım bir azap ile cezalandırırım. 115

Ve Allah şöyle buyurduğu zaman: "Ey Meryem oğlu İsa, sen misin o insanlara "Beni ve o anamı Allah yanında iki tanrı edinin." diyen?" "Haşa, dedi, sen her türlü eksikliklerden münezzehsin ya Rab! Benim için gerçek olmayan bir sözü söylemem bana yakışmaz. Eğer söylemiş olsaydım elbette Sen bilirdin. Sen benim içimde olanı bilirsin, ben ise Senin zatında olanı bilmem! Şüphesiz Sen, gizlilikleri çok iyi bilensin. 116
Sen bana ne emrettinse, ben onlara sadece onu söyledim. Hep "Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin!" dedim. Aralarında bulunduğum müddetçe üzerlerinde kontrolcü idim. Ne zaman ki beni içlerinden aldın, onları gözetleyen yalnız Sen kaldın. Zaten Sen her şeye şahitsin. 117

Eğer Sen onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır, eğer onları bağışlarsan yine şüphe yok ki sen çok güçlü ve hikmet sahibisin." 118
Allah buyurur ki: "İşte bu, doğrulara, doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlar için, altlarından ırmaklar akan, içlerinde ebedi kalacakları cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan. İşte o büyük kurtuluş budur. 119
Bütün o göklerin, yerin ve onlarda olan her şeyin hükümranlığı Allah'ındır. O, her şeye daima gücü yetendir. 120 (Maide)

 

Bu Ayet-i Kerimeler son derece açık bir dille ifede edilmiştir. Tevile gerek duyulmayacak kadar da nettir. Yalnız Maide'nin (sofranın) indirilip indirilmediği hususu Kur'an'da zikredilmemiştir. Fakat sofranın indirildiğine dair Peygamberimiz(sav)'in Hadis-i Şerifleri mevcuttur. Peygamberimiz(sav): “Allah onlara etten ve ekmekten sofra indirdi. Fakat onlar bu sofrayı sakladılar, ihanet ettiler. Bunun sonucu maymunlara ve domuzlara dönüştüler” buyurmuştur. Bazı rivayetlerde de: Gökten çok çeşitli yiyecekler indirilmiş ve bu yiyecekleri kırk kuşluk vakti herkes yemiştir. Ayetler'in ve hadiselerin siyakına bakıldığında da Maide'nin gökten Allah tarafından indirildiği yönündedir. Yine en iyisini ve doğrusunu Allah bilir.*

***

 

 

 

 

MÜMTEHİNE (İMTİHAN) SURESİ

 

Humeydi kanalıyla Hz. Ali(ra)'den rivayetle: “Rasülüllah(sav) Beni Zübeyr ve Migdad ibni Esved'i, “Ravzat-u Hah” denilen yere gönderip, (Medine'ye on iki mil mesafede olan bir yerin adı) gidin orada bir kadın bulacaksınız. Yanında bir mektup var, o mektubu kadından alıp bana getiriniz” buyurdular. Hemen atlarımıza binip Ravzat-u Hah denilen yere ulaştık. Baktık ki orada bir kadın var. Kadına: “Yanındaki mektubu çıkar” dedik. Bende mektup filan yok diye itiraz etti. Biz: “Ya mektubu çıkarırsın, ya da elbiselerini çıkarıp seni soyarız” dedik. Bu tehtitten sonra kadın dayanamayıp, saç örgülerinin arasına sakladığı mekrubu çıkardı. Biz de mektubu alıp Hz. Peygamber(sav)'e getirdik. Mektup açılıp okundu. Görüldü ki, mektup Hatıb ibni Ebi Belta'dan, Mekke'deki bazı müşriklere yazılmış ve mektubun içeriği de Hz. Peygamber(sav)'in bazı hallerini (Mekke'yi fethetmeye çıkmak için hazırlık yaptığını) onlara haber verir nitelikte.

Hz. Peygamber(sav), bu nedir? -Ey Hatıb! diye sordular. Hatıb: Benim hakkımda hüküm vermede acele etme -Ey Allah'ın Rasülü! diyerek kendini savunmaya başladı. Ben Kureyş'ten idim. Fakat onlarla nesep bağım ve akrabalığım yok. (Hatıb: yemen asıllı olup, Mekke'de Zübeyr ibnül Avam'ın Kabilesi olan Esed İbnül Abdül Uzza Oğulları'nın halefi imiş.) Yanındaki muhacirlerin Mekkeliler'le akrabalıkları var. Bu akrabalıklarıyla Mekkede'ki ailelerini ve mallarını korurlar. İstedim ki, neseb yoluyla kaçırdığımı, onlara böyle bir iyilikte bulunarak telafi edeyim de benimle olan akrabalık yerine geçsin. Bunu İslam'dan sonra küfre razı olduğumdan veya dinimden döndüğüm için yapmadım” dedi. Hz. Peygamber(sav): “O muhakkak ki size doğruyu söylemiştir” buyurdular.

Hz Ömer(ra): Ey Allah'ın Elçisi! Beni serbest bırak da şunun (şu münafığın) boynunu vurayım dediyse de, Efendimiz(sav): “O Bedir'de bulunmuştur. Nereden bilirsin ki Allah Bedr Ehli'ni muttali olmuş ve “ dilediğinizi işleyin muhakkak ki, sizi bağışladım. buyurmuştur” dedi. Hz. Ömer (ra) der ki:

 

Ey iman edenler, düşmanımı ve düşmanınızı dostlar edinmeyin! Onlar, size gelen gerçeği inkar etmişken siz onlara dostluk gösteriyorsunuz. Onları Rabbiniz olan Allah'a iman ettiğiniz için peygamberi ve sizi (yurdunuzdan) çıkarıyorlardı. Eğer sizler, Benim yolumda ve hoşnutluğum uğrunda savaşa çıktıysanız (böyle yapmazsınız). Siz, dostluk göstererek onlara sır veriyorsunuz, oysa Ben sizin gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı da tamamen bilirim ve içinizden her kim onu yaparsa, artık düz yolun ortasında şaşırmış olur. 1 (Mümtehine)

Ayet-i Kerime'si Hatıb ve bu hadise hakkında nazil olmuştur.

*

 

Eğer onlar sizi yenip de ele geçirirlerse, hepinize düşman kesilirler, sizlere ellerini ve dillerini kötülükle uzatır, hepinizin kafir olmasını isterler. 2
Kıyamet gününde ne yakınlarınız, ne de evlatlarınız size fayda vermezler. O, aranızı ayıracaktır. Allah, bütün yaptıklarınızı görür. 3 (Mümtehine)

Ayetler'in siyakından da anlaşılacağı üzere müşriklere karşı sevgi beslemeniz, ailelerimize kötülük yapmayıp korusunlar diye bir düşünce ile hareket etmeniz ve onlara yaranmaya çalışmanızın, hiçbir yararı olmayacaktır. Onlar yine size sövecekler ve dövmeye devam edeceklerdir. Zaten onların amacı, eskiden beri sizi İslam'dan vazgeçirip tekrar küfre dönmenizi sağlamaktır.

-Ey müminler! Ailelerinizi korumaları ve onları gözetmeleri için müşriklere, müminlerin sırrını verdiniz, bu dünya için bir fayda beklediniz, fakat bu sır verdiğiniz müşrik akraba ve çoluk çocuğunuzun, iman hususunda size bir fayda sağlamayacağı gibi ahirette de herhangi bir yararı dokunmayacaktır. Çünkü onların (müşriklerin) hesap yeri ayrıdır sizinki ayrıdır. Birbirlerinizle mümin olmadıkça buluşmanız mümkün değildir, diye Yüce Allah müminlere ikazda bulunmaktadır.

*