MÜNAFİKUN SURESİ

 

Bu Sure'nin inişinin arka planı çok önemlidir. Bu Sure; o zamanki münafıkların başı olan Abdullah bin. Ubeyy'in neden münafık olduğu, bu şahsın ve ekibinin niçin müslümanmış gibi görünüp, içinden müslümanlara karşı fitne fücür düşündüğü, sürekli nizah çıkarıp bozgunculuk yaptığının açıklanmasıdır. Halbuki bu şahıs Peygamberimiz(sav) ‘in meclisinde bulunup namazlarını O'nun arkasında kıldığı, cuma namazında hutbe okunmazdan önce O'na övücü sözler söylediği, O'na itaat edilmesi gerektiğini söylediği halde neden münafıklık yapıyor, bunun sebebini inceleyelim.

Abdullah bin. Ubeyy Es-Selül: Beni Kureyza ve Beni Nadir yahudilerinin lideridir. O'nunla birlikte yüzlerce ve binlerce yahudi müslüman olmuştur. Münafıklık yapmasının nedeni: Bu şahıs, (Abdullah bin Ubeyy) Yahudiler ve Araplar arasında saygın bir kişiydi. Kendisine değer verilir sözü dinlenirdi. Peygamberimiz(sav) Medine'ye hicret etmezden evvel, Medine'ye kral olması için bütün ön hazırlıklar yapılmış, sadece başına tacının giydirilmesi kalmıştı. Tam bu hazırlıklar devresinde Medine'li Araplarla Peygamberimiz(sav) arasında bilinen Akabe Biatları gerçekleşiyor. –ki, Medine'nin nüfusunun çoğunluğu Arapların elindeydi. (Nüfusun üçte biri Yahudi üçte ikisi ise Arap'tı.) Çoğunluk olan arapların müslüman olması ve O'nu Medine'ye davet edip Medine'de Peygamberimiz(sav)'in (Site) Devlet Başkanı olmasını sağlamaları, Abdullah bin Ubeyy'in kral olma hayallerini suya düşürdü. Çoğunluk Araplar'da olduğu için istese de istemese de Peygamberimiz(sav)'in Peygamberliğini ve Devlet Başkanlığını kabul etmek müslim (teslim) olmak zorunda kaldı. Krallığı elinden alınan Abdullah bin Ubeyy, müslümanlığı kabul etmesine rağmen mümin olmadığından, içinden sürekli olarak hasetlik ederek Peygamberimiz(sav)'in hata yapmasını gözlüyor, müslümanlar zor durumda kaldıklarında avanesiyle beraber tıs tıs gülüyor, müslümanların lehine bir şey vuku bulduğunda üzülüyorlardı. Fakat Yüce Allah bunların durumunu Rasülüne haber vererek O'nu bilgi sahibi yapıyor, ancak ensar ve muhacirler onların münafıklıklarından haberdar değillerdi. Gelişen hadiseler, müminlerin de bunların münafıklıklarını bilmelerine yardımcı oluyordu. Örneğin: Bedir Savaşı'nda sözlerinden cayıyorlar, Uhud Savaşı'nda bin kişilik ordularından üç yüz kişisi geri dönüyordu. vs. Gelişen bu hadiselerden münafıkların kimler olduğu yavaş yavaş ashab tarafından anlaşılmaya başladı.

Konunun iyi anlaşılması için Medine'nin yapısını özetlemek gerekirse;

a. Müşrik Araplar,

b. Mümin ensar ve muhacirler,

c. Yahudiler ve hristiyanlar (hristiyanlar azınlıktadır.)

d. Münafıklar.

Peygamberimiz(sav)'i İslam'ı anlatmada en çok zorlayıp sıkıntıya sokanlar ise yahudi münafıklardır. Çünkü: Bu gurup İslam dairesinin içindedirler. Ayırmak için çok feraset sahibi olmak gerekiyordu. İşte böyle bir ortamda onlar için özel Münafıkun Suresi nazil olmuştur.

 

Tirmizi'nin isnadıyla Zeyd ibni Erkam'dan:

Rasülüllah(sav) ile bir gazvede idik. Bedevilerden bir gurup da bizimle beraberdiler. Bir konaklama yerinde herkes suya koştu. O bedeviler bizden önce davrandılar. İçlerinden biri suyun başına ulaştı. Suyun akmayıp toplanması için suyun etrafına taş dizdi ve suyun toplanmasını sağladı. Toplanan suyun üzerine deriden bir örtü örterek arkadaşlarının gelmesini bekledi. Bu arada ensardan birisi o bedevinin bulunduğu yere geldi. Devesinin yularını bırakıp suyun üzerindeki kırbayı (örtüyü) kaldırdı ki, hayvan rahatlıkla suyu içebilsin. Bedevi de devenin su içmesini engelleyerek elindeki sopayı kaldırıp o ensarın başına vurarak yaraladı. Kafası yarılan ensarî Abdullah ibni Ubeyy'in yanına geldi. Çünkü O, O'nun arkadaşlarındandı. Başına gelenleri (bedevinin yaptığını) anlatınca Abdullah ibn. Ubeyy kızarak: Rasülüllah'ın yanındakilere infakta (yardımda) bulunmayın ki, çevresindeki bedeviler dağılıp gitsinler, dedi. Bedeviler yemek vakti olunca Rasülüllah'ın etrafında toplanıyorlardı. Abdullah ibn Ubeyy şöyle devam etti. “ Bedeviler Muhammed'in etrafından dağılıp gittikten sonra O'na yemek götürün. O ve beraberindekiler o zaman yemek yesinler deyip, çevresindeki arkadaşlarına da: Şayet Medine'ye dönerseniz mutlaka aziz olan zelil olanı oradan çıkaracaktır” dedi. Bundan sonrasını Zeyd şöyle anlatmaya devam eder: (Zeyd çocuktur ve Hz. Ömer'in yeğenidir)

Ben bu gazvede Rasülüllah'ın terkisinde idim. Abdullan ibn. Ubeyy'in bu sözlerini duydum ve hemen amcama haber verdim. Amcam da Hz. Peygamber'e gidip durumu O'na haber verdi. Rasülüllah(sav) Ubeyy'i çağırdı. İbn. Ubeyy de yemin edip söylediği sözü inkar etti. Bunun üzerine Allah'ın Rasülü O'nu doğrulayıp beni yalanladı. Amcam da bana gelip; “Bu yaptığınla herhalde sen Rasülüllah'ın sana kızmasını istemiş olmalısın” biliyor musun? Bu yüzden Rasülüllah ve müslümanlar, seni yalanladılar (Yalan söylemişsin anlamında) dedi. Bu hadiseden sonra o kadar üzüldüm ki, daha önce hiç kimse bu kadar üzülmemiştir. Ben üzüntüden başımı eğmiş bir vaziyette Rasülüllah'ın yanında yürürken, Hz. Peygamber(sav) birden bana döndü, kulağımı hafifçe çekti, yüzüme güldü. Dünyada ebedi olarak kalmam dahi bana (Rasülüllah'ın okşamasından) daha sevimli gelmezdi.Yani Rasülüllah'ın bana karşı davranışı çok hoşuma gitti. Sonra Ebubekir(ra) bana ulaştı. Rasülüllah'ın bana ne dediğini sordu. “Ben bir şey söylemedi sadece kulağımı çekti ve güldü” dedim. Sana müjdeler olsun dedi. Sonra Hz.Ömer(ra) bize ulaştı. O da sordu. O'na da aynısını söyledim. Sabah olunca Rasülüllah(sav) bize:

 

(Ey Peygamber!) Münafıklar sana geldikleri zaman: “Şahitlik ederiz ki, elbette sen Allah'ın elçisisin” derler. Allah da biliyor ki, sen elbette O'nun peygamberisin. Allah münafıkların kesinlikle yalancı olduklarını bilmektedir. 1

Onlar yeminlerini kalkan yapıp, Allah'ın yoluna engel oldular. Onların yaptıkları gerçekten ne kötüdür. 2

Bunu sebebi; onların iman edip sonra inkar etmeleridir. Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Artık onlar anlamazlar. 3

Onları gördüğün zaman, kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki elbise giyinmiş kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır. Bu yüzden onlardan sakın. Allah onları kahretsin! Nasıl olupda döndürülüyorlar. 4

Onlara “Gelin Allah'ın Rasülü sizin için mağfiret dilesin” denildiği zaman, başlarını çevirirler ve onların büyüklük taslayarak yüz çevirdiklerini görürsün. 5

Onlar adına bağışlanma dilesende, dilemesende kendileri için birdir. Allah onları bağışlamayacaktır. Çünkü Allah fasıklar topluluğunu doğru yola iletmez. 6

Onlar öyle kimselerdir ki; “Allah elçisinin yanında bulunanları beslemeyin ki, dağılıp gitsinler” diyorlar. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Fakat münafıklar anlamazlar. 7

Onlar: “Eğer bu savaştan geri dönersek, üstün olan, zayıf olanı , kesin olarak oradan çıkaracaktır diyorlar. Oysa üstünlük ancak, Allah'ın Peygamberi'nin ve müminlerindir. Fakat münafıklar bilmezler. 8

Ey İman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın! Kim bunu yaparsa ziyana uğrayanlardır. 9

Sizden biriniz ölüm gelip de : “Ey Rabbim beni yakın bir süreye kadar erteleseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım! demeden önce size rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda ) harcayın. 10

Oysa Allah eceli geldiğinde hiç kimseyi ertelemez. Allah Yaptıklarınızdan haberdardır. 11 (Münafıkun)

Bu Sure'yi sonuna kadar okudu.

 

Zeyd, birden sekizinci Ayet'e kadar ki Ayetler'in bu hadise üzerine nazil olduğunu söyler ve devamla, Hz. Peygamber(sav) bana haber göndermiş, yanına vardım da “Ey Zeyd! Muhakkak Allah seni doğruladı” buyurdu demiştir.

Daha sonra Hz. Ömer(ra) Abdullah ibni Ubeyy'i öldürmek istediği, buna Peygamberimiz(sav)in müsade etmediği vs. ayrıntılı olarak çok hadiseler cereyan ediyor ama hepsini yazıp anlatmak mümkün olmadığından, ben sadece kendi mantığıma uyan, Ayetle uyum halinde olan nüzul sebebini sunmakla yetindim. Ayrıntılı bilgi için Bedrettin Çetiner'in Nüzul sebepleri kitabına başvurulabilir. Ben şahsen en doğru ve mantıklı açıklamayı, Mevdudi ve İzzet Derveze'nin tefsirinde buldum. En doğrusunu Allah bilir.

Dikkat edilirse Sure'nin ikinci bölümü müminlere hitaptır. Münafıkların durumu izah edildikten sonra, onların söylemiş oldukları iftira ve tavsiyelerin tutulmamasına, tutulduğunda ise kendi aralarında nifak tohumlarının yeşermesine, kavmiyetçilik dürtülerinin ve fikirlerinin gelişmesine sebep olacağı bunun ise İslam'ın özüne aykırı olduğu telkininde bulunuluyor. Ayrıca münafıkların söylemiş olduğu nafakanın Peygamber(sav)'in etrafındakilere verilmemesi ve kendi aşiret ve akrabalarından olan ensara verilmesi (açıkcası, münafıkların muhacirlere hazır yiyiciler olarak görmesi) fikrinin geçersiz olduğuna, bilakis Peygamberimiz(sav)'in çevresindekilerin samimi ve ihlas sahibi müslüman olduklarını teyit ve tesbit ediyor ki, birbirleri arasındaki kardeşlik bağları kopmayıp bilakis sabitlensin.

Eğer Ben'im tavsiyelerimi tutmaz emirlerimi yerine getirmezseniz, son pişmanlık fayda vermez, Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Çünkü ne zaman öleceğinizi bilmiyorsunuz. Bu günkü hal üzerine rızıklarınızdan sadaka olarak verirseniz o sizin için kârdır diye Cenab-ı Hak, hatırlatmalarda bulunup infakı ertelememelerini telkin ve tavsiyede bulunuyor.

Bu Ayet-i Kerimeler'in iniş nedenleri ve hitap ettiği müminler geneldir. Ayet, o güne, günümüze ve geleceğe hitap etmektedir. Dikkat edildiğinde çok azı müstesna bütün Ayetler geneldir. Bu Ayetler'i hiç kimse özele indirgememeli. Ayetler'in bazısının bir sebebe dayanarak inmesi kıyamete kadar aynı şartların devamlılığına işarettir. Sonraki yıllarda şartları oluşacak ve bilimsel olan Ayetler bir sebebe dayanmadan inzal buyrulmuştur . Bu hususta biraz kitap karıştıran mümin bu gerçeği hemen anlayabilir. Ayetleri anlamak için, Kur'an okuyan bir müslümanın, Ayetler'in hitabını kendi üzerine alması gerekir. Ötelerde birine hitap etmiş mantığıyla okunduğunda Kur'an'dan alınması gereken mesajın maksadı hasıl olmaz. Bu nedenle, Kur'an'ı ve Peygamber'in Sünneti'ni öteleyip, kendinden dışlayarak okuyan bir mantığın izahı yoktur. Neticesine katlanmak kendine, okuduklarından ilham almak da Allah'a kalmıştır. Dikkat diyorum!!!!!!! *

***

 

 

 

 

MÜCADELE SURESİ

 

Havle Binti Sa'lebe der ki: Amcamın oğlu olan kocam, yaşlanmış kötü huylu biri olmuştu. Bir gün yanıma geldiğinde, onunla bir konuda münakaşa ettim. Bana kızarak:

- Sen bana anamın sırtı gibisin ( Afedersiniz, bizim kırsal kesimde çok kullanılan ve sinirlenince ağzımızdan aniden çıkıveren Türkçe'deki “Anam avradım olsun” anlamındaki cümle veya sen anam gibi ihtiyarlamışşın deme gibi) ) dedi. Bir müddet sonra yanıma gelip benimle sevişerek cinsi münasebette bulunmak istedi. Ben onun bu davetine icabet etmeyerek:

-Aslaa! Havle'nin hayatı elinde olan Allah'a yemin ederim ki, sen bu şekilde konuştuktan sonra, Allah ve Rasülü hakkımızda hüküm verinceye kadar bana dokunamazsın, dedim. Sonra da Hz. Peygamber(sav)'in huzuruna çıkarak O'na:

-Ey Allah'ın Elçisi! Evs b. Semid, benimle evlendiği zaman gençtim. O'na bir çok çocuk verdim. Yaşımın ilerlediği sırada beni anasına benzeterek yalnız bırakıverdi. Daha oradan ayrılmamıştım ki, Hz. Peygamber(sav)'e vahiy gelip, önceden olduğu gibi (vahiy) O'nu yine sarıverdi. Vahyin etkisi geçince bana:

 

Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikayette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah konuşmanızı işitir. Gerçekten Allah işitendir, görendir. 1

İçinizde “zıhar” yapanlar bilsinler ki, böyle yapmakla kendi karıları anneleri gibi olmamıştır. Çünkü anneleri ancak, onları doğuranlardır. Onlar çok çirkin ve gerçeğe uymayan bir söz söylüyorlar. Allah şüphesiz affedendir, bağışlayandır. 2

Karılarını zıhar yoluyla boşamak isteyip, sonra bundan dönenlerin, aileleriyle temas etmeden önce bir köle azat etmesi gerekir. Size bu hususta böylece öğüt verilmektedir. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. 3

Bu konuda azat edecek köle bulamayanın, ailesiyle cinsi temastan önce kesintisiz olarak iki ay oruç tutması gerekir. Bunu yapamayan altmış fakiri doyurur. Bu Allah'a ve Peygamberine inanmış olmanızı göstermeniz içindir. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Kafirler için can yakıcı azap vardır. 4 (Mücadele)

 

Vahiyden sonra Hz. Rasülüllah Ayet'in gereği olan hükümleri kadına, kocasının ne yapması gerektiği hususunda söyleşisine devem ederek:

-O'na bir köle azat etmesini söyle. Ben ise:

-Ey Allah'ın Elçisi! O'nun köle azat edecek durumu yoktur ki, dedim.

-Hz. Peygamber(sav): Öyleyse iki ay, ard arda oruç tutsun buyurdu. Ben:

-Vallahi O yaşlı biridir. O'nun oruç tutmaya takatı yoktur dedim. Hz. Peygamber(sav):

-O halde bir vask hurma ile altmış fakiri doyursun buyurdu. Yine ben:

-Vallahi O'nun buna da gücü yetmez dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber(sav):

-Öyleyse ben O'na bir arak hurma ile yardım edeceğim deyince Ben:

-Ben de O'na bir arak hurma ile yardım edeceğim dedim. Hz. Peygamber(sav):

-İsabetli ve çok iyi bir iş yapmış olursun buyurdu ve haydi git, bu hurmaları O'nun yerine sadaka olarak dağıt, amcanın oğluna iyi bak, O'nunla iyi geçin buyurdu.

Bu olayda Ayet-i Kerime ve Peygamberimiz'in sözlerinden de anlaşılacağı gibi, zıhar yapmanın kötülüğü anlatılmakta, (bundan, dini açıdan) temizlenmek için ne gibi cezaya maruz kalacağı vurgulanmaktadır. Amaç: Öfkeyle ve sinirlenince ağızdan çıkacak olan söze hakim olunmasını sağlamaktır. Yoksa söylenen sözden dolayı o kişinin muhatabı, söylenen sözün gereği olmaz. Böyle bir sözün cezası bu ise; hergün (afedersiniz) sövüp sayıp, sülaleyi sıradan geçirenlerin hatta işin içine dini karıştıranların durumunun ne olacağını siz düşünün.

*

Ey iman edenler! Aranızda gizli konuştuğunuz zaman, günah işlemeyi, düşmanlık etmeyi ve Peygamber'e karşı gelmeyi, fısıldaşmayın. İyilik yapmayı ve Allah'a itaatte takvayı sarılmayı konuşun. Kıyamet gününde huzurunda toplanacağınız Allah'tan korkun! 9

Gizlice konuşmalar, müminleri üzmek için şeytandan olan bir iştir. Ama Allah'ın izni olmadıkça şeytan müminlere hiçbir zarar veremez. Müminler yalnızca Allah'a güvenip dayansınlar.(O'na tevekkül etsinler) 10

Ey iman edenler! Toplantılarda, size, “meclislerde yer açın” denince yer açın ki Allah da size genişlik versin. “Kalkın denildiği zaman da hemen kalkın ki, Allah içinizden mümin olanları ve kendilerine ilim verilenleri yüksek derecelerle yükseltsin. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. 11 (Mücadele)

 

Bu Ayet-i Kerimeler'de müminlerin, toplantılarda, konuşma adabı ve alim kişilere saygı gösterme adabı sıralanıyor, onların yaşam tarzları ve sosyal hayattaki iletişim kuralları ortaya konuluyor. Bunun sonucunu maddeler haline getirirsek:

a. Kuşkulu ve gizli toplantılar yapmamak.

b. Gizli ve açık komplolar kurmamak.

c. Başkalarının yanlış anlamalarına meydan vermemek için fısıltıyla konuşmamak.

d. Selamlaşmada ve insanlar arasındaki ilişkilerde elastikli, imalı sözler söylememek, net ve anlaşılır konuşmak.

e. Her hangi bir toplantıda, yer açın dendiğinde yer açmak.

f. Kalkın veya dağılın dendiğinde de itiraz etmeden kalkmak ve dağılmaktır.

Bu kurallar, kadınlı erkekli hangi tür bir meclis olursa olsun her zaman için geçerlidir. Bana büyüklerimin şöyle bir tavsiyesi vardır. “Oğlum kalkacağın veya kaldırılacağın yere oturma” diye. Ben hayatım boyunca bu kuralı uygulamaya çalışmışımdır. Çok doğru bir söz olarak kabul ettiğimden, genelde toplantı salonlarında bu kurala uyar kendime ortalarda bir yer tutarım.

Tabiki bu tavsiyeler müminleredir. Bu kurallara uymamak münfıklık ve fasıklık alametidir. Zaten bu Ayetler'den önceki iki Ayette onların durumu sıralanıyor. Onların durumu genelde izah edildiği ve tarafımdan mimlendiği için özelliklerini sayan Ayetler'i buraya almadım. Çünkü bizim işimiz müslümanlarla. müslümanın dışındakileri nasıl bakacağımız belli. Onun için her zaman karşımızdakinin (bunlar İslam dairesi içinde sayıldığından) münafık ve fasık olabileceğini düşünerek hareket edilirse, bazı davranışlar karşısında şoke olunmaz.

Peygamberimiz(sav) gizli konuşmanın günah olduğuna ve bunun toplum içinde uygun olmadığına dair birçok Hadis-i Şerifler buyurmuştur. Örneğin:

“Bir mecliste üç kişi varsa, iki kişi kendi arasında gizlice konuşmasınlar. Çünkü üçüncü kişi bundan rahatsız olur.”

Bence hiç kimse gizli konuşmadan dolayı ben rahatsız olmam diyemez. Sadece ses çıkarmaz rahatsızlığını içinde gizler. Realite budur.

“Üçüncü kişinin anlamadığı bir dilde de iki kişi konuşmasın.”

Üçüncü kişi hakkında ona ne konuşulduğu imalı bir şekilde belli edilecek olursa bu hepten yanlıştır. Burada yasaklanan gizli konuşma, aleyhte dedi kodu değil, bilakis onun lehinde olan iyilik konuşmadır. Müminler arasında yapılan gizli konuşma, gıybet ve iftirai bir konuşma ise, o bu yasaklamanın içine girmez bile. Gıybet ve iftiranın müeyyidesi daha serttir. İyi düşünmek lazım.

Yine onuncu Ayet-i Kerime'de Allah gizli konuşmanın şeytandan ve şeytanın işi olduğunu beyan ediyor. Müminin değil de, şeytanın işini yapanın durumu malum. Burada yine sebep-sonuç ilişkisi mevcut. Kul neyi murat ederse neyin sebeplerini hazırlarsa Allah onu yaratıyor. Şeytan Allahtan izin alarak ve Allah'ın müsadesinde kişinin murat ve isteğini yerine getirir. Her yaptığı kötülüğü ve yanlışı şeytandan bilen müslümanların üzerinde düşünmesi gereken bir konu. Yanlışlığı ötelerde değil kendinde araması gerekir. Allah Ayetin'de; müminler işlerini sağlama alıp, sebepleri yerine getirdikten sonra Bana dayansınlar. Bana tevekkül etsinler. Gerisine karışmasınlar. Onların işleri düzgün gider, Benim iznim olmadıkça zaten şeytan onlara hiçbir şey yapamaz demektedir.

*

 

Mukatil ibn. Hayyam der ki:

Zenginler Hz. Peygamber(sav)'e geliyor, O'nunla özel olarak konuşuyorlar, bu konuşmalarını uzatıyorlar ve fakirlerin de gelip özel konuşmalarına fırsat vermiyorlardı. İşte bunun üzerine:

 

Ey iman edenler! Peygamber ile gizli bir şey konuşacağınız zaman bu konuşmadan önce, yoksullara bir sadaka veriniz. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şayet bir şey bulamazsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir. 12 (Mücadele)

Ayet-i Kerime nazil oldu.

 

Fakat bu Ayet-i Kerime'nin inmesiyle fakirler sadaka olarak verecek bir şey bulamadılar. Zenginler de cimri davranarak, sadaka vermek istemediler. Netice olarak bu Ayet'in hükmü sahabeye çok ağır ve zor geldi.

Süfyan ibni Vekil kanalıyla Ali bin Ebi Talip'ten rivayete göre, 12. Ayet nazil olunca, Hz. Peygamber(sav) Bana: “ Ne dersin sadaka bir dinar olsun mu?” diye sordu. Ben de buna güçleri yetmez dedim. Peki yarım dinar olsun mu? dedi. Ben buna da güçleri yetmez dedim. Bu konuşma böyle devam etti. Ben yine fazla dedim. En sonunda ne kadar olsun diye bana sordu. Bir arpa tanesi dedim. “bana ne kadar da az malın var. Ne kadar yoksulsun dedi. Bunun üzerine:

 

Gizli konuşmanızdan önce sadaka vermekten korktunuz mu? Bunu yapmadığınıza ve Allah da sizi affettiğine göre, artık namazı kılın, zekatı verin Allah ve Rasülüne itaat edin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 13 (Mücadele)

Ayet-i Kerime'si nazil oldu, demiştir.

 

Dikkat edilirse bu Ayet-i Kerime'ler Peygamberimiz'e ve O'na soru sormak isteyen sahabilere özeldir. Ancak günümüze de mesaj olarak ilim sahibi olanların yanında, işi gücü olmayanların fazla oturmamaları gerektiğine dairdir. Bu mesaj bence hayatın her kademasinde geçerliliğini sürdürmektedir Örneğin: Tükçede bazı kurumlarda yazılı bir tabela vardır. “Senin boş vaktin, karşındaki muhatabın iş vakti olabilir” diye. Bence çok mantıklı bir deyiştir. Onun için sohbetleri, konuşmaları ve misafirlikleri kısa kesmede fayda vardır diye düşünüyorum. Bu kural randevusuz çat kapı ziyaretleredir. Randevulularda zaten zamanları sınırlandırılmıştır. Allah her şeyin iyisini ve doğrusunu bilir.

*

 

Mukatil der ki: Allah'ü Teala müslümanlara Mekke'nin, Taif'in, Hayber'in ve bunların etrafında olan yerlerin fethini nasip edince müslümanların: “Allah'ın bizi İranlılar'a, Rumlar'a (Bizans) galip getireceğini umuyor ve inanıyoruz” demeleri üzerine münafıkların başı Abdullah ibn. Ubeyy: İranlılar'ın ve Bizanslılar'ın galip geldiğiniz bazı şehir ve kasabalar gibi zayıf olduğunu mu sanıyorsunuz? Hayır Allah'a yemin olsun ki, onlar sayıca ve hazırlıkça elbette feth ettiğiniz yerlerden çok daha fazla güçlüdür, demiş ve bunun üzerine Allah'ın:

Şeytan onları kuşatmış, onlara Allah'ı anmayı unutturmuştur. İşte bunlar şeytanın partisidir. İyi bilin ki, şeytanın partisi kaybedecektir. 19

Allah'a ve Rasülüne karşı çıkanlar. İşte onlar en aşağıların arasındadır. 20

Allah: “Elbette Ben ve elçilerim üstün geleceğiz” diye yazmıştır. Şüphe yok ki Allah güçlüdür. 21 (Mücadele)

Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurduğunu söylemiştir.

 

Hakikaten bu Ayet-i Kerimeler'in hükmü sonraki yıllarda gerçekleşmiş, müslümanlar iranlıları ve bizanslıları yenmişlerdir.

*

 

İbni Cüreyç naklediyor: Bana nakledildiğine göre bir gün Hz. Ebubekir'in babası Ebu Kuhafe, Hz. Peygamber(sav)'e sövmüş. Orada bulunan Hz. Ebubekir de babasına öyle bir vurmuş ki, darbenin şiddetinden Ebu Kuhafe yere düşmüş. Daha sonra Hz. Ebubekir bunu Hz. Peygamber(sav)'e anlatmış, Hz. Peygamber(sav): “Gerçekten bunu yaptın mı?” demiş Hz. Ebubekir'in “Evet” yaptım demesi üzerine, Hz. Peygamber(sav); “Bu yaptığını bir daha yapma” buyurmuşlar. Ebubekir: “Vallahi kılıç yanımda olsaydı O'nu öldürürdüm” demiş ve bunun üzerine:

Suddi'den, O şöyle anlatıyor: Bir gün Abdullah Ubeyy'in oğlu Abdullah Hz. Peygamber(sav)'in yanına gelip oturmuş. Abdullah otururken Peygamberimiz(sav) su içmişler. Abdullah: Ey Allah'ın Elçisi! İçtiğin (kaptaki) sudan birazını bıraksan da babama götürüp içirsem, belki Allah O'nun kalbini bununla yıkayıp temizler” demiş.

Hz. Peygamber(sav) (kaptan) içtiği suyu bitirmeyip, kalanını Abdullah'a vermiş. O da suyu götürüp babasına içirmek istemiş. Babası: Bu nedir? diye sorduğunda da: Hz. Peygamber(sav)'in içtiği suyun artanıdır, sana getirdim ki, içesin. Belki bununla Allah senin kalbini temizler demiş. Bu olaya çok kızan Abdullah bin Ubeyy oğlu Abdullah'a: “Annenin sidiğini getirseydin ya. O bundan daha temizdir” demiş. Babasına sinirlenen Abdullah Hz. Peygamber(sav)'in yanına gelmiş ve: “Ey Allah'ın Elçisi! Bana izin ver babamı öldüreyim” demiş. Hz. Rasülüllah da: “Hayır. Aksine O'na yumuşak davran ve ihsanda (iyilikte) bulun” buyurmuş. Bunun üzerine:

 

Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir toplumun, babaları veya oğulları yahut kardeşleri veyahut akrabaları bile olsa, Allah'a ve Rasülüne karşı gelenlerle dostluk ettiğini göremezsin. Allah onların kalplerine iman yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları altlarından ırmaklar akan, cennetlere sokacak orada sürekli olarak kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, Onlarda O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah'ın taraftarlarıdır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecek olanlar sadece Allah'ın taraftarlarıdır. 22 (Mücadele)

Allah'ü Teala'nın bu Ayet-i Kerime'yi inzal buyurduğunu söylemişlerdir. En iyi ve doğrusunu Allah bilir.

Burada dikkat edilecek husus, Abdullah bin Ubeyy: Münafıkların ve Peygamberimiz(sav)'e karşı olan muhalefetin lideridir. Oğlu da saf ve temiz müminlerden bir sahabidir. Adı da Abdullahtır. Bir diğer uyarım da, yeni neslin, Abdullah'ın isteği olan Peygamberimiz(sav)'in içtiği sudan arta kalanını ifdesini yanlış anlamamaları. Eskiden bu günkü gibi su içilen küçük cam veya madeni bardak yoktu. Genelde insanlar, büyük bir tasın veya ibrikin içine konan suyu içerler beraber ve sırayla içmede bir mahzur görmözlerdi. Düşünürken bu husus göz ardı edilmemeli. *

***

 

 

 

 

 

HÜCURAT SURESİ

 

İbni İshak der ki: Müstalik Oğulları müslüman olduktan sonra Rasülüllah(sav) zekatlarını toplamak ve teslim almak üzere El Velid ibni Ukbe ibni Ebu Muayt'ı gönderdi. Mustalik oğulları, Velid'in kendilerine zekat memuru olarak gelmekte olduğunu duyunca O'nu karşılamaya çıktılar. Velid karşılamaya gelen atlıları görünce kendini öldürmeye geliyorlar diye korkup geri döndü ve Rasülüllah'a geldi. Müstalik Oğulları'nın kendini öldürmeye kalkıştıklarını, zekatı da vermediklerini söyledi. Müslümanlar bunun üzerine zekatı reddeden ve zekat memurunu öldürmeye kalkışan Müstalik Oğulları'yla savaş konusunu sıkça konuşmaya başladılar. Bu düşünce müslümanlar arasında iyice yayıldı. Hatta Rasülüllah bile onlar üzerine bir savaşa çıkmaya niyetlenmişti ki, Müstalik Oğulları'ndan bir elçi heyeti Medine'ye çıkageldi. Ve “Ey Allah'ın Elçisi! Bize göndermiş olduğun elçinin gelmekte olduğunu duyunca, O'nu karşılamaya çıktık. Niyetimiz O'na ikramda bulunmak ve zekatımızı kendisine vermekti. Fakat elçi bizi görünce geri dönüp hızla kaçtı. Bize gelen habere göre, Allah'ın Rasülüne; kendisini öldürmek üzere yola çıktığımızı söylemiş. Halbuki biz, Allah'a yemin ederiz ki, O'nu öldürmek için gelmedik dediler. Allah'ü Teala O ve Müstalik Oğulları hakkında:

 

Ey iman edenler! Eğer size fasık birisi bir haber getirirse, Onun doğru olup olmadığını araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da sonra yaptığınıza pişman olursunuz. 6 (Hücürat)

Bu Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

 

Bu Ayet-i Kerime: Her müslümanın kendine kriter yapması gereken bir Ayet. Bilhassa günümüzde. Ülkemizde bazı yazılı ve görsel basının dışında birçok medya organları müslümanlar hakkında kasıtlı, yanlış haber verirken, bizler de müslümanlar olarak hiçbir teste tabi tutmadan, onların müslümanlara vermek istediği mesajları aynen kabul edip müslümanlar ve İslam dünyası hakkında yanlış yargılara varabiliyoruz. Kendi aramızdaki birliğimizi bozuyoruz. Bu Ayet'in nüzul sebebi örnek alınacak bir hadisedir. Tarihimizi incelediğimiz zaman bazı savaşlar bile, incir çekirdeğini doldurmayacak bir hiç uğruna veya yanlış anlamalardan çıkmıştır. Bana bir dostum şöyle derdi. “Gördüğünün yarısını, duyduğunun hiçbirini araştırmadan inanma.” Gerçekten çok doğru bir söz. Her zaman ihtiyatı elden bırakmamamızı öğütlüyor.

*

 

Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Ve Allah'tan korkun ki, size rahmet edilsin. 10 (Hücürat)

 

Bu Ayet-i Kerime; bin dört yüz yıl önce inmemiş te sanki 21. Yüzyıl müslümanlarına inmiş –ki öyledir- İslam dünyasına, bilhassa ülkemize baktığımızda Ayet-i Kerime'nin vermek istediği mesaj ve tembih dört dörtlük oturuyor. Ülkemizde bir çok dini cemaat, vakıf ve dernek var. Bir türlü bir araya gelip de hem dinimizin değerlerinde hem de ülkemizin değerlerinde birleşip yek vücut olamıyorlar. Sanki Allah'ın cenneti dar da onu bir türlü paylaşamıyorlar. Ah nerdesin büyük yıldızım Ebubekir(ra)? Nerdesin? Yurdumuz'da öyle müslümanlar var ki, hem senden feyiz aldığını söylerler hem de senin dediğine, inadına arka dönerler. Sen ne buyuruyordun: “Ya Rabb! Benim vücudumu öyle büyüt ki, bütün cehennemi ben doldurayım. Oraya başka insan girmesin.” diye Allah'tan merhamet ve şefkat diliyordun. Ama günümüz Müslümanında ne şefkat kaldı ne merhamet. Bir türlü cenneti paylaşamadılar. Öyle umut ediyorum ki, bu gün sizler yaşasaydınız. Haşa “Alın kendi cennetinizi başınıza çalınız” ne bu tefrika diye isyan ederdiniz. Yâ Rabb! Ayeti'nde “Müminler kardeştir, buyuruyorsun” ama Müslümanlar kardeşi düşman anlıyorlar. Onun için Ülkemiz'in neredeyse %98 müslüman olmasına (müslüman olduğunu söylemesine) rağmen: Dostları düşman, düşmanları dost bildik. Sonunda düşmanlar dost olmadı, fakat dostlarımız düşman oldu. Neticede onları da kaybettik. Kaldık yapayalnız. Allah birliğimizi dirliğimizi bozmasın. Amin...

*

 

1. Beni Temim Kabilesi'nden Bilal, Şuhayb, Ammar Selman, Habbab ve Huzeyfe'nin kölesi Salim ile alay eden bir topluluk hakkında:

2. İbni Abbas'tan: Huyey ibn. Ahtab'ın kızı olan Safiyye bir gün Peygamberimiz(sav)'e gelmiş ve “Ey Allah'ın Elçisi! Kadınlar beni ayıplıyor ve “-Ey iki yahudinin kızı olan yahudi kadın” diyorlar diye şikayette bulunmuştu Hz. Peygamber(sav)' de O'na: “Babam Harun, Amcam Musa ve Zevcim de Muhammed deseydin ya” buyurmuşlar. Bunun üzerine:

3. Mukatil der ki: Ka'b ibn. Malik ve Abdullah ibni Ebu Harrad arasında bir tartışma olmuş, Ka'b: “-Ey Bedevi.” Abdullah da O'na: “-Ey yahudi” demiş. Birbirlerini ayıplama üzerine:

4. Abdullah ibni İshak'tan Ebu Cübeyre kanalıyla: Rasülüllah Medine'ye geldiğinde bizden kişilerin (insanların) iki, üç, dört çeşit adları olurdu. Bunlardan adının birisiyle çağrılması adamın hoşuna gitmedi ve sinirlendi. Hoşuna gidilmeyen isimle çağrılan taraf sinirlendiği için Rasülüllah'a şikayette bulundular. Bütün bu sebeplerden dolayı Yüce Allah:

 

Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin. Belki de onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlarda kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın. İnandıktan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim de tövbe etmezse işte onlar zalimlerdir. 11 (Hücürat) Ayet-i Kerime'si inzal buyrulmuştur.

 

Bu Ayet-i Kerime'nin nüzul sebebi rivayeti hayli çoktur. Yukarıdaki ve bunun gibi bir çok olay vuku bulmuş. Bunun üzerine vuku bulan olaylarla ilgili olarak Ayetler kısım kısım tamamlanınca, Allah bilir ama belki de Ayet-i Kerime topluca inmiştir. Ayetler'i mutlaka bir sebebe bağlamak doğru olmadığından, sebeplerin hepsini buraya almadım. Sadece konu anlaşılsın diye Ayeti'n cümlelerine mantık olarak bağlantılı olanları aldım. Diğerlerini pek mantıklı bulmadım.

Ayet-i Kerime'nin vermek istediği mesaja gelirsek: Mesaj son derece açıktır. Müminlerin birbirlerine alay etmeleri, birbirlerine kötü lakap takıp çağırmaları, kişinin kendini beğenmeyip aşağılık hissine kapılıp ayıplaması, fasıklık alameti olarak belirlenmiştir. Buna göre kişinin hoşlanmayacağı kötü bir lakapla çağrılması caiz değildir. Toplumda müminim diyen bir insanın, her ne olursa olsun başkasının hoşuna gitmeyen lakapla hitap etmeyeceği gibi, böyle bir alışkanlığa da engel olması gerekir. Lakap takana lakap takarlar. Bu dünyada hiçbir şey karşılıksız değildir. Yalnız, İslam'da kötü lakap yerine, güzel ve kişinin hoşuna gideceği lakap ve künye caiz görülmüştür. Örneğin: Hz. Ebubekir'e=Sıddık, Hz. Ömer'e=Faruk, Halid bin Velid'e=Seyfullah(Allah'ın kılıcı) Hz. Ali'ye= Allah'ın Arslanı gibi. Yalnız Allah'ın Arslanı ve Allah'ın kılıcı gibi ifadeler izafidir ve mecazidir. Gerçek anlam yüklenerek düşünülmemeli. En iyi ve doğrusunu Allah bilir.

*

 

Ey İman edenler! Zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir bölümü günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinin arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir. 12 (Hücurat)

 

Bu Ayet-i Kerime'de Allah'ü Teala kötü zan beslemenin çirkin olduğunu, ifade ediyor. Buradaki “Zan”nın manası ise iyi bir kişiye karşı beslenen, kötü düşüncedir.

Peygamberimiz(sav) Hadis-i Şeriflerin'de: Allah'ü Teala müslümandan kanını, ırzını ve kendisine kötü zanda bulunulmasını haram kılmıştır. Bilindiği gibi ifk hadisesi kötü zannın sonucundan doğmuştur. Bu hadiseden ibret almak gerekir. Peygamberimiz(sav)'in “İyi ve güzel zan imandandır.” Hadis-i Şerifi Ayet-i Kerime'yi desteklemektedir. Yine bir başka Hadis-i Şerif'te Peygamberimiz(sav):

“Müslümanların ayıplarını ve eksiklerini araştırmayın. Kim müslümanların ayıplarını araştırırsa, Allah'ü Teala O'nun ayıbını izler. Sonunda onu, onun evinin içinde bile olsa rezil ve rüsvay eder.” (Tirmizi birr-83)

Konumuzla tam birebir örtüşmüyor ama ibret olması bakımından başımdan geçen şu hadiseyi anlatırsam Rasülüllah'ın ne demek istediği daha iyi anlaşılacaktır.

Allah nasip etti hacca gittim. Arefe günü Arafat'a gitmek için kafile hazırlandı. Hepimiz otobüsün gelmesi için otelde bekliyoruz. Gece saat 24'de geldi, hala otobüs gelmedi. Tabi biz, bilindiği gibi ihramlıyız. Bazı arkadaşlar beklemekten yorgun düştü ve uyuyakaldı. Uyuma sonucu arkadaşımızın görünmemesi gereken yeri açılarak görünmüş. Kafile başkanlığından sorumlu arkadaş, kimsenin haberi olmadan uyuyan arkadaşı uyarsa kimsenin olaydan haberi olmayacak. Kafile başkanı böyle yapmayıp kahkaha ile gülmeye başladı. Bunun sonucu herkes olayın farkına vardı. Bu gürültüden arkadaş uyandı ve çok utandı. O'nun adına ne yalan söyleyeyim ben de çok üzüldüm, nerdeyse yerin dibine girecektim. Neyse beklerken otobüs geldi ve biz Arafat'a çıktık. Öğle olmazdan bir kaç saat önce bizim kafile başkanı da yorgun düşmüş ki, oteldeki olan hadisenin aynısı kendi başına geldi. Açılarak görünmemesi gereken yerleri göründü. Hele ki biz, onun gibi yaparak gülmedik. Sessizce arkadaşı uyararak bunun son derece doğal olduğunu kendisine hissettirdik. Olayın aynısıyla tecelli etmesi beni çok etkiledi. Herhalde kafile başkanı gereken dersi almıştır, diye düşünüyorum. Böyle hadiseler herkesin başına gelebilir. Sessizce kusuru örtmekte fayda var. Cenab-ı Hakk'ın ve Peygamberimiz(sav)'in vermek istediği mesaj da bu istikamettedir.

Zannın bir versiyonu gıybettir. Gıybet ise: Kişinin arkasından hoşlanmayacağı şeyi söylemektir. (Doğru bile olsa) Söylenen şey onda mevcutsa bu gıybettir. O da Allah'ın Ayeti'nde söylediği ölü eti yemek gibidir. O haslet onda yoksa o zaman o çekiştirme gıybet değil en büyük günahlardan olan iftiradır.

Gıybet: Karşıdaki kişinin tanınması için onun konuşulanı duyduğu zaman hoşlanmadığı tarzda olana denir. Eğer gıybet edilen kişi toplum için tehlikeli ve bu kişinin şerrinden korunmak, kötülüğüne engel olmak ve bunun için fetva veya görüş almak, yahut da aşağılamadan, topal vs. demek gibi tarif etmek maksadıyla olursa, gıybet olmaz.

*

 

Mekke fethedildiği gün Bilal ezan okumak için Kabe'nin Damı'na çıkmıştı. Bunu gören bazı kimseler:

-Ne! Kabe'nin Damın'da bir siyah köle mi? ezan okuyacak derlerken diğerleri ise:

-Allah bir şey isterse O'nu değiştirir dediler. Bunun üzerine:

Zuhri'den: “Hz. Peygamber(sav) Beni Beyada Kabilesi'ne, Ebu Hint adlı bir kişiyi kendi kabilelerinden bir kadın ile evlendirmelerini emretmişti. Onlar:

-Ey Allah'ın Elçisi! Kızlarımızı kölelerimizle mi evlendirelim? dediler. Bunun üzerine:

 

Ey İnsanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için, sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Şüphe yok ki Alllah yanında, en üstün olanınız, Takvaca O'ndan en çok korkanınızdır. Gerçekten Allah her şeyi bilendir. Her şeyden haberdar olandır. 13 (Hücürat)

Ayet-i Kerime'si inzal oldu buyurmuşlardır.

Cenab-ı Hak bu Ayet-i Kerimede:

-Ey İnsanlar! Biz sizi Adem ile Havva'dan, veya birbirinizi bir anne ve babadan yarattık. Bu yüzden hepiniz de yaratılışta insan olarak eşitsiniz. Sakın soyla sopla böbürlenip gururlanmayın. Benim açımdan hiçbirinizin diğerine (normal şartlarda) karşı bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak Bana karşı olan kulluk vazifenizdeki yaklaşımınızla doğru orantılıdır, Bana karşı kulluğu en iyi ve güzel kim yaparsa, o üstündür, buyurmaktadır.

Kabile : Bir babanın sulbünden gelip çoğalan, topluluğa denir.

Millet: Bu kabilelerin oluşumundan meydana gelen daha büyük bir insanlar topluluğuna denir ki, millet olmanın amacı da çeşitli kültür yeteneği ve ortamlarında , rekabet şartları içinde, hür olarak yetişip, medeniyetler kurma amacı güdülerek oluşturulan topluluklardır. Yoksa, yıkıcı rekabet, birbirlerini yok etme, asimile etme, sürekli savaş ortamı yaratma amacıyla değil.

Tanışma: Birbirini sevme, işbirliği yapma gibi olumlu amaçlar için takdir edilmiştir. Buna göre İslam; ırk görüşüne dayalı milliyetçiliği geçersiz saymakta, ırk, renk, dil ve din farkı gözetmeksizin insanlar arasında adaleti, ihsanı ve iyiliği emretmektedir.

 

Takva: Yeryüzüne dağılan insanlardan Allah'a en yakın olanı, O'ndan en çok korkanı ve O'nu en çok sevenidir. Burada soy, sop, makam, mevki, din, dil, ırk, millet ve servet gibi dünya metaı dikkate alınmaz. İnsanın tamamen Allah'la başbaşa olmasıdır. Eskiden elde etmiş olduğu veya kendisine giydirilen, gelenek, görenek, töre, örf, adet gibi sonradan edinilmiş sıfatlardan arınması düşüncesiyle Allah'la kendisi arasında ona engel olacak hiçbir şeyi aracı olarak kabul etmemesidir.

Takvaya ulaşabilmek için insanın kesinlikle büyük günahlardan kaçınmış olması ve o günahları işlememiş bulunmasıdır. Bu hususta alimler arasında görüş birliği vardır. Hadis-i Şerif'te Peygamberimiz(sav): “Kul zararlı olan şeyden sakınmak için kendisine zararı olmayan şeyi terketmedikçe takva sahiplerinden olamaz” buyurmuşlardır. Buna göre; kişi haram şüphesi olan şeylerden kaçındığı gibi tenzihen mekruh olan şüpheli şeylerden de kaçınması gerekir.

Takva, nefsi günahlardan korumaktır. Bunu ise haramın terkinin yanında işlenmesi şüpheli olan şeyleri yapmamak tamamlar. Çünkü; “Haram ve helal bellidir. Bu ikisinin arasında şüpheli şeyler vardır.” Hadis-i Şerif'i uyarınca “Korunun çevresinde otlayan, korunun içine düşebilir. Yani korunun etrafında otlayan davarın, her an korudan yeme ihtimali vardır. İşte takva sahibinin değil korudan yemesi, korunun çevresinden de yememesidir. Ehl-i Sünnet imamlarımız olarak kabul ettiğimiz alimlerimizden Ebu Hanife, sırf faiz olur endişesiyle alacaklısının duvarının gölgesinde bile oturmamıştır. İkinci ve hepimizin daha iyi anlayacağı bir misalle konuyu tamamlayalım. Örneğin:

Bir gün nehrin üst kısmından kurt, nehrin alt kısmında da bir kuzu su içiyormuş. Kurt kuzuyu yemeye karar verdiği için kendisi üstte olduğu halde, kuzuya suyumu bulandırıyorsun demiş. Kuzu da sen benden yukarıdasın ben senin suyunu nasıl bulandırırım? diye itirazda bulunmuş. Bu itiraz kuzuyu yenmekten kurtaramamiş. Sonunda kurt fıtratının gereği kuzuyu yemiştir. Halbuki aslolan kuzunun kurdun olduğu yerde bulunmamasıdır. Kurdun bulunduğu bölgede kuzunun bulunması ona haklılık kazandırmayacaktır. Çünkü kurt fıtratının gereğini yerine getirecektir. İşte takva sahibi de bırakın haklıyı haksızı ayırt etmeyi beklemeyi, günaha götürecek ihtimal olan yerlerde ve ortamlarda bulunmamasıdır. Takvalı yaşamak isteyen bir müminin günah işlenen ve günah işleme ihtimali olan yerlerde bulunduğunda elinde olmayarak günah işlese bile kuzu misali kurda, ben senin suyunu bulandırmıyorum (Ben bu günahı kendi isteğimle işlemedim) deme hakkı yoktur. En iyisini Allah bilir.

*

 

Bedeviler “inandık” dediler. Deki: “Siz inanmadınız.” Ama bari “Müslüman (teslim) olduk” deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah'a ve elçisine itaat ederseniz, Allah yaptıklarınızdan hiçbir şey eksiltmez. Allah çok esirgeyen çok bağışlayandır. 14 (Hücurat)

 

İbni Kesir der ki: Bu Ayet-i Kerime kendilerine Beni Esed denilen bedevilerden bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Ulaşmadıkları halde iman mertebesine ulaştıklarını iddia etmişlerdi. Bu Ayet-i Kerime ile iman mertebesine ulaşmadıkları tesbit edilmiştir. Bu haberi Mücahit mana olarak nakletmiştir. 17. Ayet'te de bahsedilen kabile bu kabiledir.

Burada bir hususa dikkat çekmek gerekirse:

Müslim=Teslim: Yerel manada İslam'ın nimetlerinden faydalanmak maksadıyla bu dine girenlere veya o dinde bulunmada fayda ve kaçınılmaz olduğuna inanarak zorunluluk karşısında kabul edenlere denir ki, kanaatimce insanların çoğunluğu bu kategoriye girer. Pragmatistdirler. -ki Bence cennet ve cehennem korkusuyla inanmak da bir menfaat karşılığıdır.-

Mümin ise: Değil dinden bir menfaat edinmeyi, İslam Dini'ni içine sindirmiş, ondan hiçbir çıkar ve menfaat gözetmeden, kendi nefsi aleyhinde de olsa sadace ve sadece Allah'ın rızasını gözeten kişilerdir. Burada Allah gizli bir ifade ile; müslümanlar eğer gücü (iktidarı) elde etmemiş olsalardı siz İslam'ı kabul etmeyecektiniz diye kabile reislerinin kalplerindekini adeta deşifre etmiştir. Bunun böyle olduğunu Yüce Allah:

 

Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve Rasülüne iman ettikten sonra şüpheye sapmayıp Allah yolunda mallarıyla canlarıyla savaşırlar. İşte onlar sadık olanların ta kendileridir. 15

De ki: “Siz dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Halbuki Allah, göklerde ne var, yerde ne varsa bilir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. 16 (Hücurat) Ayeti'yle gizlediklerini kendi yüzlerine vurmuştur.

*

 

İbni Abbas'tan rivayet olunmuştur. O der ki: İçlerinde Talha bin Hüveylit'inde bulunduğu, Beni Esed Kabilesi'nden on kişi Hicretin 9. Senesin de Hz. Peygamber(sav)'in huzuruna gelmişlerdi. Hz. Peygamber(sav) ashabıyla birlikte mescitte bulunuyorlardı. Hz. Peygamber(sav) ve ashabını bu heyet selamladılar. Sözcüleri Peygamberimiz(sav)'e:

- Ey Allah'ın Elçisi! Biz şeriki olmayan bir Allah'tan başka ilah olmadığına, senin O'nun kulu ve Rasülü olduğuna tanıklık ettik. Bize bir heyet göndermeden sana geldik. Falan kabilenin seninle savaştıkları gibi biz seninle savaşmadık. Üstelik biz arkamızdakilerin öncüleriyiz. Onlar bizim sayemizde müslüman olacaklardır dedi. Bu hadise üzerine Yüce Allah:

Onlar İslama girmelerini, senin başına kakıyorlar. De ki: Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Tersine eğer doğru kimselerseniz, sizi imana ilettiği için asıl Allah, sizin başınıza kaksa yeridir. 17 (Hücürat)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuştur.

 

Yani bir nevi Allah: Ey Müslümanlar! Siz İslam'ı kabul ettiyseniz bunu başkası için değil kendiniz için yaptınız. Sizin müslüman olmanız başkasına fayda vermez. Ancak kendinize fayda verir. Onun için ikide bir başa kakma gibi müslümanlığınızı ortaya koyup durmayın. Her nefis kendinden sorumludur anlamında bütün müslümanlara mesaj vermektedir. Tam da günümüze uygun. Birinin ahlakını soruyorsun: Adam cevap veriyor. Namazında niyazında kendi halinde bir adamdır, iyidir, diyor. Halbuki namazı niyazı onun kendine özel ibadetidir. Aslolan kişinin sosyal ve toplum içindeki ilişkileridir. Ticaretinde, halkla olan ilişkilerinde doğru ve dürüst müdür? İyi insan toplum içindeki eminliği ve dürüstlüğüyle belli olur. Günümüzde bu kriter fazla göz önünde bulundurulmuyor.

Benim kanaatime göre, 14. Ayet'ten sonraki Ayetler Sure'nin sonuna kadar siyak bakımından birbiriyle ilintili ve tamamlayıcısıdır. Ayrı ayrı gibi yazmamın nedeni net alarak birbirini tamamlıyıcı bir kayıt bulamadığımdandır. Belki de vardır ama ben bulamamışımdır. En iyisini Allah bilir.

Şüphesiz göklerin ve yerin gaybını Allah bilir. Allah ne yapıyorsanız hakkıyla görücüdür. 18 (Hücürat)

***

 

 

 

 

TAHRİM SURESİ (Haram kılma)

 

İbni Abbas'tan rivayettir:. Hz. Peygamber(sav) Eşi Sevde'nin yanında bal şerbeti içerdi. Hz. Ayşe'nin yanına geldiğinde Hz. Peygamber(sav)'e, Hz. Ayşe:

-Sende bir koku duyuyorum dedi. Bir müddet sonra eşi Hz. Hafza'nın yanına vardığında O da aynı şeyi söyledi. Bunun üzerine Hz. Peygamber(sav):

-Öyle sanıyorum ki, bu koku Sevde'nin yanında iken içtiğim şerbetten kaynaklanıyor. Allah'a yemin ederim ki, bir daha asla şerbet içmeyeceğim diye kendine bal şerbetini yasakladı. Bunun üzerine olayın devamında Hz. Ayşe Peygamber(sav)'e:

- Galiba arılar urfut yemişler dedi. Urfut: Kokusu şarap kokusuna benzeyen kötü kokulu bir bitkinin adıdır. Hz. Peygamber(sav) melek ile konuştuğu için, kendisinde güzel koku bulunmasından ya da güzel koku duymaktan çok hoşlanırdı. Bu nedenle ağzım kokmasın diye kendine balı ve şerbetini içmeyi yasakladı. Bu hadise üzerine Yüce Allah:

 

Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine yasaklıyorsun? Allah, çok bağışlayan çok esirgeyendir. 1

Allah şüphesiz size, gerektiğinde yeminlerinizi keffaretle bozmanızı meşru kılmıştır. Allah sizin mevlanızdır. O her şeyi bilendir, hakimdir. 2 (Tahrim)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

 

Burada bir rivayeti daha anlattıktan sonra hem birinci, hem de 5. Ayet'i çok iyi anlayacağız inşallah.

Hz. Ayşe(ra)'dan rivayet olunmuştur: Rasülüllah(sav) Zeyneb bin Cahş'ın yanında uzun müddet kalır. O'nun hazırladığı ayran, ya da bal şerbetini içerdi. Hz. Ayşe devamla: “Hafza ile Ben Rasülüllah hangimize gelirse O'na:

-Ben senden urfud kokusu duyuyorum, diyelim diye anlaştık. Rasülüllah(sav) sırasıyla herbirimizin yanına varınca O'na aramızda kararlaştırdığımız gibi sende urfut kokusu duyuyorum sözünü söyledik. O zaman Hz. Rasülüllah(sav):

-Zeyneb'in yanında bal şerbeti içtim, belki bu koku ondan dolayıdır, bir daha asla içmeyeceğim diye yemin etti. Eşine bunu kimseye söyleme diye tembihledi. Bunun üzerine bu Ayet'in nazil olduğunu söylemiştir.

*

 

Hz. Peygamber(sav) Hafza'nın evinde diğer eşi Maria ile beraber olmuş, Bu durumu gören Hz. Hafza O'na çok ağır sözler söylemişti. Bunun üzerine Hz. Hafza'yı yatıştırmak maksadıyla bir daha Maria ile beraber olup ilişki kurmayacağına söz vermiş ve Hafza'ya da bu durumu kimseye söylememesini sıkı sıkıya tembih etmişti. Ancak Hz. Hafza Peygamberimiz(sav)'le arasında geçen hadise ve durumdan Hz. Ayşe'ye haberdar etmişti. Yine birinci Ayet-i Kerime'nin nüzul sebebinde bahsettiğimiz bazı hanımlarının yanında uzun müddet kalmasını kıskanan bazı eşleri, bunu içtiği bal şerbetine bağlamışlar, O'nun bazı eşlerinin yanında uzun müddet kalmasını engellemek için bir araya gelerek yukarıda da bahsettiğimiz hileye başvurmuşlardı. Bunun üzerine Yüce Allah:

 

Bir ara peygamber, zevcelerinden birine, sır kalmak üzere bir söz söylemişti. O bunu peygamberin diğer bir zevcesine haber verince, Allah da bunu peygambere bildirmişti. Bunun üzerine peygamber bunun bir kısmını yüzüne vurmuş, bir kısmını da yüzüne vurmaktan kaçınmıştır. Zevcesine o sözü başkasına naklettiğini bildirince zevcesi: “Bunu sana kim haber verdi?” diye sordu. Peygamber de: “Onu bana, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah haber verdi” dedi . 3 (Tahrim)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu. Hz. Peygamber(sav)'de Allah'ın 3. Ayeti'yle olayı deşifre edip gerçeği öğrendikten sonra, eşlerinin arasındaki bu kıskançlıklarına ve geçimsizliklerine kızarak, kadınlarından bir ay uzak kalmaya yemin etmişti. (Ayetten anlaşıldığına göre Allah isteyene boşayabileceğini de söylüyor) Çok geçmeden Medine'de Hz. Peygamber(sav)'in hanımlarını boşadığı haberi çalkalanmaya başladı. Bunu duyan Hz. Ömer(ra):

-Ey Allah'ın Elçisi! Kadınların hususunda seni üzen nedir? Şayet onları boşamışsan, (hiç endişelenme anlamında) Allah'ın melekleri, Cibril, Mikail, Ebubekir, ben ve bütün müminler seninle birliktedir dedi. O zaman Hz. Peygamber(sav):

-Başım üzerine yemin ederim ki, Ben kadınlarımı boşamadım buyurdu. O zaman Hz. Ömer: Kadınlarını boşamadığını bütün müminlere haberdar edeyim mi? dedi. Hz. Peygamber(sav) O'na: İstersen (dilersen) haber ver buyurdu. Hz. Ömer(ra) der ki:

Mescid'in kapısına dikilip avazım çıktığı kadar: Hz Peygamber(sav) kadınlarını boşamadı diye bağırmaya başladım.” Bunun üzerine :

(Ey peygamber zevceleri!) Eğer ikinizde Allah'a tövbe ederseniz ne iyi. Çünkü: Kalpleriniz tövbeyi gerektiren bir şeye yöneldi. Yok peygamberin aleyhinde yardımlaşarak bir şey yapmaya kalkarsanız, bilinki Allah Onun mevlasıdır. Ayrıca Cebrail, iyi müminler ve melekler Onun yardımcısıdır. 4

Ey Peygamber eşleri! Eğer o sizi boşarsa, Rabbi O'na sizden daha hayırlı olan, kendisini Allah'a teslim eden, iman eden, gönülden itaat eden, tövbe eden, ibadet edip oruç tutan dul ve bakire eşler verebilir. 5 (Tahrim) Ayet-i Kerimeleri'nin nazil olduğunu söylemiştir. En iyisini Allah bilir.

 

Peygamber(sav)'i insan üssü görenler bu tür Ayetler'i nasıl yorumlarlar, nasıl anlarlar, nasıl izah ederler anlamak mümkün değil. Onun hayat tarzı, yeryüzünde yaşayan her insan gibi olağandır. Yani fıtridir. Bizim gibi sade insanların başına ne gibi hadiselerin gelmesi gerekiyorsa O'nun başına da onlar gelmiştir. Tek farkımız O'na Allah'tan direkt olarak vahiy gelmesidir. Ayetler'den de anlaşılacağı üzere, O bize yani insanlara bir numune ve örnektir. Mesela, benim bu Ayetler'den kendi hesabıma çıkardığım ders:

Yüce Allah'ın: Ey müminler! Ey İnsanlar! Bakınız. Eğer çok kadınla evlenirseniz, bu tür kıskançlıklar, çekememezlikler ve eşleriniz arasında komplolarla karşı karşıya kalabilirsiniz. Bundan da çok üzülürsünüz. Eğer üzülmemek istiyorsanız. Her ne kadar adaleti gözetmek şartıyla son sınır olan dörde kadar evlenmenize müsade ettimse de –ki orada adaleti sağlayamayacağınızı ve tek kadınla evli olmanızı tavsiye etmiştim- tek kadınla evli kalın. Onunla huzur içinde yaşayın. Peygamberim'in eşleri bile, Rasülüm'ün benden vahiy aldığını, hiçbir şeyin gizli kalmayacağını bildikleri halde bu şekilde davranıyorlar. Size ise vahiy gelmiyor. O'nun için tavsiye ve emirlerime uyun. Rasülüm'ün Sünneti'nden ayrılmayın. Ancak sosyal düzen böyle sağlanır ve sizlerin başına gelebilecek hadiseleri, Rasülüm'ün şahsında size numune olarak gösteriyorum ki, aynı olayı siz tekrarlamayasınız, buyurmaktadır diye düşünüyor ve gereken dersimi aldığıma inanıyorum. Bunun için her mümin almak istediği dersi almalı diye düşünüyorum.

*

 

Ey iman edenler! Samimi bir tövbe (Tövbe-i Nasuha) ile Allah'a tövbe edin.(Allah'a dönün) Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter. Allah'ın peygamberini ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde, sizi altlarından ırmaklar akan cennete sokar. Çünkü onların nuru, önlerinden ve sağ yanlarından koşar. Onlar şöyle derler. “Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla. Bizi bağışla. Çünkü senin her şeye gücün yeter. 8 (Tahrim)

 

Tövbe-i Nasuha: Günahlardan pişmanlık duyup, kesinlikle o ve onun gibi günahı tekrar işlemeyeceğine karar verip Allah'a söz vermektir.

Allah Rasülü(sav)'e “Tövbe-i Nasuha” sorulduğunda şöyle buyurmuştur. “Kulun yapmış olduğu günahtan dolayı pişmanlık duyup Allah'a özrünü arz edip, sonra sütün memeye tekrar geri dönmediği gibi o günahı (tekrar) işlememektir (tövbesinden dönmemektir).”

Hz. Ali(ra) bir soru üzerine kesin tövbenin nasıl olması gerektiği hususunda aşağıdaki altı niteliği taşıması gerektiğini söylemiştir.

1. Geçmiş günahlardan pişmanlık duymak.

2. Yapamayıp eksik bıraktığı farzları yerine getirmek.

3. Kul hakkını ifa etmek (dikkat etmek).

Yeri gelmişken bu maddeyi biraz açmak istiyorum. Kul hakkı insanlarla olan ilişkilerinden doğan haklardır ki, bu hak, maddi de olabilir manevi de. Bundan dolayı herkes birbirlerinden ayrılırken haklarını helalleşerek ayrılmalı. Kimse kimsenin aleyhinde dedi kodu yapmayıp düşmanlık beslememeli. Ve ticaretlerinde yahut sosyal hayatlarında (ilişkilerinde) hak ihlali yapmamalı. Çünkü Yüce Allah'ın Ayetlerin'de buyurduğu gibi, “O içimizden geçenleri de biliyor geçmeyenleri de. Açıktan yaptığımızı da, gizli yaptığımızı da. Başkaları duymasa da O duyuyor. Başkaları bilmese de O biliyor.” Bilindiği gibi her ölen müslüman ahirette hesaba çekilecek ve orada kul hakları birbirlerine iade edilerek mizanda hesap tamamlanacak. Orada müslümanların kendi aralarında hesaplaşmaları ve helalleşmeleri olasılık dahilinde. Onları orada görüp bulma ve helalleşme ihtimalleri var. Fakat kafirler ve müşrikler (gayri müslimler) müslümanlarla birlikte hesaba çekilmeyeceklerinden, onlarla olan haklarını orada helalleşmeleri asla mümkün değil. Çünkü kafirler ve müşrikler hesaba çekilmeden direkt olarak ateşe gideceklerdir. Yani mizan, yahut terazide hesap verecekler müslümanlardır. Kafirler değil. O'nun için gayri müslimlerle yapılan alışverişlerde veya ilişkilerde hak geçmemeli. Hak ihlali yönünden daha da dikkatli olunmalıdır. müslümanların ahirette onlarla olan kul haklarında helalleşme şansları yoktur. Bu husus dikkatlerden kaçmamalı diye düşünüyorum.

4. Hasımlarla helalleşerek küskünlükleri gidermek

5. Bir daha günaha dönmemek.

6. Nefsini masiyetlerden uzaklaştırmak gayesiyle ve Allah'a itaat etmek amacıyla nefsini eğitime tabi tutmaktır.

Onun için Tövbe-i Nasuha ile tövbe ettikten sonra temizlenip arınmak gerekir. Bu arınma sonucu günahlarla kazandığın malından eksilmeler, zulmettiğin insanlar tarafından haklarının alınması, nefsine ağır gelecek olayların cereyan etmesinden tövbe edenin üzülmeyip sabretmesi gerekir ki, günahların cezasını ahirete bırakmamış olsun. Zaten Tövbe-i Nasuha günahları ahirete bırakmadan Cenab-ı Hakk'ın huzuruna saf ve temiz olarak çıkma sözleşmesidir. Yoksa tekrar tekrar günah işleyip nasıl olsa Allah affeder diye yapılan tövbelerden maksat hasıl olmaz. Yapılan tövbenin Allah tarafından kabul edilip edilmediğini kişi az da olsa kendi sezer. Çünkü beyninde ve bu dünyadaki hayat tarzında devrim niteliğinde değişmeler olur. Eğer bir değişiklik yoksa, kendi anlayışını tekrar gözden geçirip iman ve amelinde bir proplem var mı, yok mu, yahut pişmanlığında samimi mi değil mi? veya Yaratanla arasındaki sözleşme şartlarını yerine getirip getirmediği hususunda nefsini tekrar teste tabi tutması gerekir. Tövbe-i Nasuha; günahkar müslümanların yaptığı tövbedir. Müminlerin ve takva sahiplerinin yaptığı tövbe ise, “ Su içindeki taşın tekrar su ile temizlenmesi” gibidir. Onların hayatlarında fazla bir değişiklik olmaz. Yani onların tövbesi nur üstüne nurdur. Hiçbirimiz Allah'ın kat'i olarak muttakî kulu olduğumuzu bilmediğimize göre, günahlardan pişmanlık duyup tövbemizi eksik etmemeliyiz. Ancak Türkçemizdeki bir deyim olan “yalama” olmamak kaydıyla. Yine en iyi ve en doğrusunu Allah bilir deyip konumuzu kapatalım.

*

 

 

Allah inkar edenlere, Nuh'un karısı ile Lut'un karısını örnek verdi. Bu ikisi kullarımızdan iki salih kulun (nikahı) altında idiler. Fakat kocalarına hiyanet ettiler. Kocaları Allah'tan gelen, hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara: Haydi ateşe girenlerle birlikte sizde girin denildi. 10 (Tahrim)

 

Hz. Nuh'un hanımı Vahile, kendi kabilesindeki zalimlere müminleri ihbar edip “Nuh bir mecnundur” derken Hz. Lut'un hanımı Vaile de kocası Lut'un yanına gelen misafirleri ahlaksızlara jurnallayıp ihbar ediyor ve gece ateşle gündüz de duman çıkarmak suretiyle gelen misafirleri, Lut'un Kavmi'nin erkeklerine haber veriyordu. Ayet'ten anlaşıldığına ve tarihi kayıtlara göre her iki kadında kocalarına ve Allah'a iman ve itaat etmiyorlar. Kocalarına düşmanlık yapıyorlardı. Her iki Peygamber de kadınlarına karşı çaresiz kalmışlardı.

*

 

Allah'a iman edenlere, Firavun'un karısını da örnek verdi. O şöyle demişti. “Ey Rabbim! Bana yanında cennetin içinde bir ev yap. Beni Firavundan ve O'nun (kötü) işinden kurtar ve beni şu zalimler topluluğundan kurtar . 11 (Tahrim)

 

Firavun'un karısı da mümine bir kadın olup adı Asiye binti Müzahim'dir. Hz. Musa(as)'a inandığı için el ve ayakları dört kazığa bağlanmış, göğsüne büyük bir taş konmuş ve öylece yakıcı güneşe karşı bırakılmıştı. Yukarıdaki niyazın arkasından ruhu kabzolunmuş ve ruhu bedenden ayrılıp ebedi âleme irtihal etmiştir.

*

İmran'ın kızı Meryem'i de. (örnek verdi) O ırzını korumuştu. Biz de O'na ruhumuzdan üfledik ve Rabb'inin sözlerini ve kitaplarını doğruladı. O gönülden boyun eğenlerdendi. 12 (Tahrim)

 

Hz. Meryem de çok büyük bir imtihana tabi tutulmuştur. Zaten Allah'ın emirlerini uyduğu ve saliha bir kız olduğu için Allah O'na ihsanda bulunmuştur. Realite odur ki, yeryüzünde Hz. Meryem'in dışında gencecik bir kız, böylesine zor bir imtihandan geçmemiştir. O bir bakire iken Allah kendisine mucize olarak hamile kılar ve bu görevi Ondan yerine getirmesini ister. Hz. Meryem de hiçbir şikayette bulunmaksızın hakiki müttakiler gibi görevi kabullenir. Allah'ın emrini yerine getirir. Sonuçta Allah O'nu cennetteki kadınların Seyyidesi kılar .(Ahmet bin Hanbel)

Bu Sure için genel bir değerlendirme yaparsak:

1. Allah'ın Rasülü Hz. Muhammed(sav) bir insandır. O nedenle normal insanlar, ne gibi hata yapma olasılığına sahipse O da o ihtimale sahiptir ve hata yapma olasılığından münezzeh değildir. Fakat Allah Onun için, O Benin kontrolümdedir. Hatasını Ben müdahele ederek düzeltirim. Onun için O'ndan hata sadır olmaz. O masum suçsuz ve günahsızdır. Siz sadece O'na saygı ve itaatte bulununuz. O'nun dışındaki insanlar ise sahabeler dahil hatadan münezzeh değildir, buyrulmaktadır.

Bu hatadan münezzeh olmayan insanları, Peygamber hanımları dahil kim olursa olsun insanları yüceltme konusunda ileri gitmeyip aşırılığa kaçmamaları, aşırı taassup ve sevgi göstermemeleri, onları beşer hüviyetinden çıkarıp, ilahlaştırmamaları için, onların hatalarını bizzat açığa çıkararak, hem onların düzelmesini sağlamak, hem de bir ibret ve numune olduklarını insanoğluna bildirmektir.

2. Son üç Ayet'te de kafire ve mümine kadın ve kızlardan örnekler vererek Peygamberimiz(sav)'in eşlerine dikkat çekilmiştir. Genel anlamda düşünürsek, onlar bizim için birer numune ve örnektir. Asıl Allah'ın mesajı sonradan gelen insanlara ve müslümanlaradır. Biraz mantıklı düşünülürse mümine annelerimiz olan Hz. Muhammed(sav)'in hanımları, eşinin Peygamber olduğunu bildikleri halde sırrı ifşa etmeleri ve sır ifşa edilince O'na Allah'ın haber vermesini bilmemeleri mümkün olmadığı gibi mantıklı da değildir. Bütün bu gelişen hadiseler Allah'ın takdiriyle sonraki insanlara birer mesajdır.

Bu güne kadar kafama takılan bir soru vardı. O da bu Sure'nin üçüncü Ayeti'yle giderilmiş oldu. Bu soru işareti Peygamberimiz'e Kur'an'ın dışında bilgi ve vahyin gelip gelmediği konusuydu. Çünkü Kur'an, incelendiğinde yeryüzünde ve kainatta meydana gelecek hadiseler bütününün bir özeti veya bir devlet sisteminin anayasası gibi. Oysaki, hayat bir özet değil. Bundan yola çıkarak Peygamberimiz(sav)'in bize ulaşan Kur'an ve Sünnet'in dışında çok şeyleri bildiği ve gördüğü, fakat insanların bilgi, kültür ve eğitim seviyeleri bu bilgileri kaldıramayacağından bu bilgilerin kendinde sır olarak kaldığı, sadece bazılarını sahabeye anlattığı, bize ulaşanların olağan, ulaşmayanların ise feraset sahibi insanların kavraması gereken sırlar olduğu düşüncesiydi. Öyle de olmalıydı. Her insanın beyni ve vücut kimyası bazı sır ve olağan üstü bilgileri kaldırabilecek fıtratta değildir. Sahabeden bir çoğu da bu sırları biliyorlardı. Hatta onlardan sonra gelen üstün yetenekli takva sahibi mütedeyyin büyüklerimiz bile bazı elde ettikleri sır ve bilgileri ifşa etmemişlerdir. İçinde bulunduğumuz 21. Yüzyıl'da bile bu sırların, alimler tarafından gizlendiğini bir çok hadiseler karşısında toplumun moralini bozmamak onları demoralize etmemek için açıklamadıklarına inanıyorum.

Çünkü; bilindiği gibi sahabeler hadis rivayeti'nde oldukça ketum davranmışlardır. O dönemdeki bir çok Hadis Ravisi, Peygamberimiz(sav)'in bütün sahabeyi Mescid-i Nebevi'ye topladığını sabahtan gece geç vakitlere kadar Nebi(sav)'in çok şeyler anlattığını söylemişler, fakat orada ne konuşulduğu hususunda bilgi vermemişlerdir. Nitekim bahsettiğimiz Ayet-i Kerime'yi ele alırsak:

Mümine Annemiz Hz. Aişe, Hafza'nın bunu bana söylediğini sana kim haber verdi deyince: “Bunu bana Allah haber verdi diyor” ama bu sır haber Kur'an'da yok. Kur'an'ın dışında Hz. Rasülüllah, Allah'tan vahiy veya ilham almamış olsaydı, bu sır haberin Kur'an'da olması gerekirdi. Olmadığına göre diyorum ki, Hadisler de birer vahiy çeşididir. Yine en iyi ve en doğrusunu Allah bilir.*

***

 

 

 

 

 

TEGABÜN SURESİ

 

İbni Abbas'tan rivayettir. Mekke halkından müslüman olmuş bazı kimseler Hz. Peygamber(sav)'le birlikte Medine'ye hicret etmek istemişlerdi. Ancak eşleri ve çocukları kendilerini terk edip hicret etmelerine razı olmamışlardı. Daha sonra Medine'ye hicret edip Peygamber(sav)'in yanına vardıklarında oradaki müslümanların (hicret edenlerin) kendilerine nazaran daha bilgili olduklarını gördüler. Kendileri de bu bilgi ve ilimden geri bırakılmalarının sebebi olarak eşlerini ve çocuklarını suçlayıp onları cezalandırmak istediler. Bunun üzerine:

Ata bin Yaser'den de: Tegabün Suresi'nin 13. Ayeti'ne kadar olan Ayetler'in Mekke'de nazil olduğunu, 14. Ayet'in ise Avf bin Malik hakkında inzal buyrulduğunu söylemiştir. Avf bin Malik; çoluk çocuk sahibi bir kimse idi. Savaşa çıkmak istediği zaman eşi ve çocukları onu yumuşatıp savaşa katılmasını önlemek için: Bizi kimlere bırakacaksın? diyerek etrafında ağlaşırlardı. O da onların bu ağlayıp sızlanmalarına dayanamayarak yanlarında kalıp savaşa gitmezdi. Bunun üzerine:

 

Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama siz affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir. 14

Mallarınız ve çocuklarınız ancak sizin için bir imtihandır. Büyük mükafat ise Allah'ın yanındadır. 15 (Tegabün)

Ayet-i Kerimeleri'nin inzal buyrulduğunu söylemişler ve bu Ayetler'den itibaren Sure'nin sonuna kadar olan Ayetler'in Medenî olduğunu bildirmişlerdir.*

 

 

O halde gücünüzün yettiği ölçüde Allah'tan korkun. Dinleyin itaat edin ve kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. 16

Eğer Allah'a güzel borç verirseniz, Allah onu sizin için kat kat yapar ve sizi bağışlar. Allah şükrün karşılığını veren ceza vermede ise acele etmeyendir. 17

O görüneni ve görünmeyeni bilir. Mutlak üstündür. Tam hüküm ve hikmet sahibidir. 18 (Tegabün)

 

Mal ve çocukların kişiyi meşgul edip, Allah yolundan alıkoymaması gerekir.

Bir gün Allah Rasülü hutbe irat ederken, torunları Hasan ve Hüseyin ayaklarını yere sürçerek geliyorlardı. Rasülüllah hemen minberden inerek onları kucakladı ve önüne oturttu. Sonra şöyle buyurdu: “Allah ne kadar doğru söylemiş, mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer imtihandır, diye. Bunları ayaklarını sürçerek yürürken görünce dayanamadım ve sözümü keserek onları kaldırdım” buyurmuştur . (Tirmizi)

İlk okuduğumda bu Hadis-i Şerif bana mantıksız gelmişti. Sonra Peygamberimiz'in geliş gayesini O'nun evini ve mescidini düşündükce meseleyi kavradım. İnsanın aklına hutbe deyince hep düz mantıkla Cuma namazı geliyor. Halbuki Peygamberimiz(sav) bütün dünya ve ahiret işlerinin konuşmasını Mescid-i Nebevi'de yapıyorlardı. Bunları düşününce hadisin sahihliğine karar verip buraya aldım.

Demek ki, düşünmeden araştırmadan bir şey hakkında hızlıca karar vermeyip, sözü boğaz fırınında güzelce pişirip, dil kepçesiyle ağızdan öyle çıkarmak lazım.

17. Ayet'in son kısmında Cenab-ı Hak: “Şükrün karşılığını hemen verip, cezanın karşılığını vermede ise acele etmediğini beyan buyuruyor” Bu Ayet-i Kerime müminler için mihenk taşı veya turnusol kağıdı olmalı diye düşünüyorum. Çünkü genelde müminler, zulme sabredemediklerinden cezanın zalimlere hemen verilmesini isterler. O zulmü yapanın da bir gün yaptığından pişman olup, tövbe ettikten sonra salih bir mümin olabileceğini hiç düşünmezler. Bu Ayet bence müminlere bir uyarıdır. Zaten Allah 18. ve son Ayet'te bizim bilmediğimizi kendinin bildiğini beyan ederek müminlerin sabırlı olmasını tavsiye imasında bulunuyor, diye düşünüyorum. En iyisini Allah bilir.*

***

 

 

 

 

 

SAFF SURESİ

 

İbni Abbas'tan rivayettir. Müminlerden bazı kimseler cihat farz kılınmazdan evvel :

-Allah bize en çok sevdiği amelleri gösterse de onunla amel etsek, bunu çok istiyoruz derlerdi. Bunun üzerine Allah'ü Teala Peygamber'ine en çok sevdiği amellerin: “Şüpheye düşmeden Allah'a iman etmek ve imanı kabul etmeyip ona karşı çıkan isyankarlara karşı cihad etmek olduğunu bildirdi.” Ama bu Cihad Ayet'i nazil olduğu zaman müminlerden bir kısmına cihad etmek zor geldiği için bundan hoşlanmadılar. Bunun üzerine Allah:

Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? 2

Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında en şiddetli buğza sebep olur. 3 (Saff)

Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurdu.

 

Bu nedenle bir insan bir şeyi iddialı konuşurken çok dikkatli olmalı. Başkalarının verdiği gaz ve telkinlerden etkilenip, anında karar verip büyük söz söylememeli. Bundan önce de ifade ettiğimiz gibi söyleyeceği sözü boğaz fırınında pişirip ondan sonra söylemeli. Çünkü; Atasözümüzde değinildiği gibi “Bekara karı boşamak kolaydır.” Hep itidalli davranıp her zaman orta yolu bulmalı. Söyleyeceğimiz sözler ağzımızdan darı patağı gibi fırlayıp çıkmamalı.

*

 

Meryem oğlu İsa da: “Ey israiloğulları! Ben size Allah'ın elçisiyim. Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve bundan sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici olarak (geldim)” demişti. Fakat O apaçık deliller getirince : “Bu apaçık bir büyüdür” dediler. 6 (saff)

 

İslam Dini'nin son Din, gelmiş geçmiş diğer dinlerden üstün, gelişmiş ve bağlayıcı olacağını, Yüce Allah ilk olarak bu Ayet-i Kerimesin'de dile getiriyor. Son Kitabımız Kur'an ve son Peygamber Hz. Muhammed(sav): Bütün yeryüzündeki kitapların en gelişmişi ve en ihata edenidir. Bu kitap ve Rasül en evrensel, en küresel ve en son uyarıcıdır.

6. Ayet üç anlama gelmektedir.

1. Hz. İsa: “Ben yeni, garip ve ender bulunan bir din getirmedim. Bu dini daha önce Musa(as) getirmişti. Ben Tevrat'ı tekzip etmeye değil, bilakis tasdik etmeye geldim. Aslında tüm peygamberler öteden beri kendilerinden önce gelen peygamberleri teyit ve tasdik etmişlerdir. Dolayısıyla Benim Peygamberliğimi reddetmenizin bir anlamı yoktur.

2. Benden önce Tevrat'ta benim gönderileceğime dair verilen müjde işte şimdi gerçekleşiyor. Tevrat'taki kayıtların doğru olduğunu ispatlamak için Rabb'im Beni size göndermiştir. Bu yüzden bana karşı çıkmayın. Aksine geçmişteki peygamberlerin müjdelediği peygamberlere sevinin.

3. Bu Ayet ile daha sonraki Ayet birleştirilirse şöyle bir anlam ortaya çıkar. “Ben Allah'ın Rasülü Ahmed'in gelişine dair Tevrat'ın verdiği müjdeyi tasdik etmek üzere dünyaya geldim. Ben de O'nun geleceğini bildirdim.

Kitab-ı Mukaddes'te Hz. Muhammed(av)'in sadece İsrail Oğulları'na değil bütün milletlerin Peygamberi olarak geleceğine dair deliller vardır. İsrail Oğulları'nın kavmiyetçilik fikirlerinden veya düz mantıkla düşündüklerinden yahut çıkarcılıklarından dolayı ayetlerin ifade ettiği manayı bildikleri halde yanlış yorumlayarak kendilerini katı bir daire içine hapsederek hakikati gizlemeye çalışmışlardır. Yine o dönemde Tevrat ve İncil'de son Peygamberin adının Ahmed olacağı açık açık zikredilmiştir. Yine Hz. İsa ile ilgili ve İncil'in sonradan bozulduğunu, Hristiyanlar'ın da aşırı taassup içine girdiklerini öğrenmek için Mevdudi 6. cilt 267-287 sahifelerini bakabilirler.

*