İnkar edenlere gelince, onların amelleri, dümdüz ve engin çöllerdeki bir serap gibidir ki, susayan onun bir su olduğunu zanneder. Fakat yanına varınca orada hiçbir şey bulamaz. Üstelik onun yanında Allah'ı bulur. Allah onun hesabını tam görür. Allah hesabı çabuk görendir. 39

Yahut(onların amelleri) engin bir denizdeki karanlıklar gibidir. O'nu bir dalga kaplamıştır. O'nun üstünde bir dalga, onun da üstünde bir bulut(kısaca) birbiri üstüne yığılmış karanlıklar. İnsan elini çıkarıp uzatsa, nerdeyse onu bile göremez. Allah bir kimseye nur vermemişse, artık onun için bir ışık yoktur. 40 (Nur)

 

39. Ayet-i Kerime'nin cahiliye devrinde bir zahit (sofi) gibi yaşayan eski ve zayıf palto gibi elbiseler giyip, Hak Dini arayan, Hz. Muhammed(sav)'e Nübüvvet verilince, O'nun Rasüllüğünü kabul etmeyip küfre giren Utbe ibn. Rabia ibn. Umeyye hakkında nazil olduğu söylenir. Mukatil ise rivayetinde bu kişinin isminin, Şeybe ibn. Rabia ibn. Abdi Şems olarak vermektedir.

Her ne kadar bu Ayet-i Kerimeler'in zikredilen şahıs hakkında nazil olduğu söylenmişse de Ayetler tek kişiye değil çoğunluğa hitap etmektedir. Hitap bütün kafirleredir. Sebebi meydana getiren şahıslar birer konu mankeni gibidir. Hükümler (çok azı müstesna) geneldir. Herkes kıyaslama yaparak kendisi için gereken dersi çıkarmalıdır.

40. Ayet'in son kısmı 35. Ayet'ten beri devam eden evrensel anlamda Allah'ın nuru ve onun alametlerinden bir ibret alıp ders çıkarmayanlara ve her yeri kuşatan nurdan hem maddi, hem de manevi aydınlıktan nasiplenmeyenlere hitaptır. Cenab-ı Hak resmen “Ben” görevimi yaptım ama küfre girenler ve bunda inat edenler; her yeri kuşatıp aydınlattığım halde nurumdan faydalanmıyorlar. Gurur, kibir, şan, şöhret, makam ve mevki gibi nefsi emmarelerinin esiri olmayıp o değerleri bir kenara bırakıp ayaklarının altına alıverseler, Ben'i hemen anlayıp kavrayacaklar ama mevcut kabullerini nurumdan daha önemli görüyorlar. Halbuki O nurumun aydınlığında ne kadar güzellikler var bir bilseler ima ve kinayesinde bulunmaktadır. “ Gündüz düşürdüğünü ( yitiğini )aydınlıkta değilde gece (karanlıkta) arayanların güneşten faydalanmaya nasipleri yoktur”.

*

 

Hasan El Basri der ki: Hz Peygamber(sav) zamanında biriyle arasında çekişme, husumet olduğunda aralarındaki anlaşmazlığın çözümlenmesi ve hükme bağlanması hususunda derhal Hz. Peygamber(sav)'in çağrısına icabet ederlerdi. Çünkü Hz. Peygamber(sav)'in kendisine adaletli olarak hükmedeceğini bilirdi. Ancak zulmetmek isteyip çıkacak hüküm işine gelmezse, Hz. Rasülüllah'ın çağrısına icabet etmeyip, “aramızda hükmetmesi için falana gidelim” diyerek Allah Rasülü'nden yüz çevirirdi. Hz. Peygamber(sav) der ki: “Bir kimsenin kendisiyle kardeşi arasında bir çekişme bulunur da, kardeşi O'nu müslümanların hükümlerinden bir hükme çağırır, O da bu çağrıya icabet etmezse, hiçbir hakkı olmayan, zalimin biri olur.” İşte bunun üzerine Yüce Allah:

 

Onlar Peygamber'in aralarında hüküm vermesi için, Allah'a ve Rasülü'ne çağrıldıkları zaman, bakarsın ki içlerinden bir gurup yüz çevirip dönerler. 48

Eğer hüküm kendi lehine olursa itaat ederek gelirler. 49

Kalplerinde bir hastalık mı var? Yoksa şüphe içinde midirler? Yoksa Allah ve Rasülünün kendilerine haksızlık yapacağından mı korkuyorlar? Hayır asıl zalim olanlar kendileridirler. 50

Onlar Peygamber'in aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Rasülüne çağrıldıkları zaman inananların sözü ancak: “İşittik ve itaat ettik.” demeleridir. İşte asıl kurtuluşa erenler bunlardır. 51

Kim Allah'a ve Rasülüne itaat eder, Allah'tan korkar ve O'ndan sakınırsa, İşte asıl kurtuluşa erenler bunlardır. 52 (Nur) Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurdu.

*

 

Allah'ü Teala, münafıkların Hz. Peygamber(sav)'in hükmünden hoşlanmadıklarını beyan buyurunca münafıklar, Hz. Peygamber'e gelip: “Allah'a yemin olsun ki, yurtlarımızdan, kadınlarımızdan ve mallarımızdan çıkmamızı (vazgeçmemizi), bunları bırakıp cihada gitmemizi emretmiş olsaydın, bunları bırakır cihada çıkar ve savaş ederdik.” dediler. Bunun üzerine Allah'ü Teala:

 

(Münafıklar) Sen gerçekten kendilerine emrettiğin taktirde, mutlaka savaşa çıkacaklarına dair, en ağır yeminleriyle Allah'a yemin ettiler. De ki: Yemin etmeyin. Güzel itaat (yeterlidir.) Şüphesiz Allah yapageldiklerinizden haberdardır. 53 (Nur) Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

*

 

Ubeyy bin. Ka'b der ki: “Rasülüllah(sav) ve ashabı Medine'ye geldiklerinde, ensar onları bağrına basmıştı. Bunun üzerine bütün müşrik Arap Kabileleri, onları yok etmek için müminlere karşı birleşmişlerdi. Bu yüzden müslümanlar, gece gündüz silahlarını hiçbir zaman yanlarından ayırmıyorlardı. Bu durum karşısında ashab:

-Acaba silahlarımız yanımızda olmadan, geceleri korkusuzca ve güven içinde gireceğimiz, Yüce Allah'tan başka hiç kimseden korkmayacağımız günleri görecek miyiz? dediler. Bu sözler üzerine Yüce Allah :

 

Allah sizden iman edip salih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri hakim kıldığı gibi onları da yeryüzüne hakim kılacağını, onlar için seçip beğendiği dinlerini, kendilerine sağlamlaştıracağını ve korkularının ardından kendilerini güvene erdireceğini vadetmiştir. Çünkü onlar bana kulluk ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık kim bundan sonra nankörlük ederse işte bunlar fasıkların ta kendileridir. 55 (Nur) Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuştur. *

 

Suddi der ki: Sahabeden bazı kimseler, gusül abdesti alıpda hemen akabinde namaza gitmek için namaz saatlerinden önce kadınlarıyla cinsel ilişkiden hoşlanıyorlardı. Bunu üzerine:

Mukatil bin Hayyam'dan: Bize ulaştığına göre, ensardan bir zatın karısı ile Esma binti Mürsed Hz. Peygamber(sav)'e yemek hazırlamışlardı. Büyük çocukları yanlarına izin almadan girip, çıkıyordu. O zaman Esma:

-Ey Allah'ın Elçisi! Bu ne çirkin bir durum. Çocukları izin almadan anne ve babasının yanına cinsi münasebette bulundukları bir sırada giriyor, dedi. Bunun üzerine:

İbni Abbas'tan: Hz. Peygamber(sav) ensardan Müdlic b. Amr adlı bir çocuğu, çağırması için öğle vakti Hz. Ömer'e göndermişti. Çocuk Hz. Ömer'in yanına girip O'nu hoşlanmadığı bir şekilde gördü. Bu durumdan canı sıkılan Hz. Ömer(ra):

-Ey Allah'ın Elçisi! Keşke Allah, izin istenmesi gereken durumlarda, izin istenmesini emredip izinsiz girilmesini yasaklasaydı, dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:

 

Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunan ve sizden olup henüz ergenlik çağına ermemiş çocuklar üç vakitte: Sabah namazından önce, öğle vakti giysilerinizi çıkaracağınız zaman, bir de yatsı namazından sonra (oadanıza girmek için) sizden izin istesinler. Bunlar sizin üstünüzün açılabileceği üç vakittir. Bu vakitlerin dışında ne size ne de onlara bir günah yoktur. Onlar sizin yanınızda dolaşırlar. Birbirinizin yanına girip çıkarsınız. Allah size ayetlerini böylece açıklıyor. Allah her şeyi bilendir. Tam hüküm ve hikmet sahibidir. 58 (Nur) Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuştur.

*

 

Sizden olan çocuklarınız ergenlik çağına girdiklerinde kendileri de öncekilerin izin istedikleri gibi izin istesinler. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor. Allah her şeyi bilendir. Tam hüküm ve hikmet sahibidir 59 (Nur)

 

Dikkat edilirse ergenlik çağına gelmeyen çocukların günün üç vaktinde izin isteme mecburiyetinin dışında günün diğer zamanlarında izin isteme mecburiyeti yoktu. Sadece vakitle sınırlıydı. Ancak bu 59. Ayet'te ise ergenlik çağına gelen ister erkek ister kız olsun anne ve babalarının odalarına hiçbir zaman izinsiz girilmeyeceği, sadece anne ve babaları izin verdiği taktirde girebileceklerine dair hükümler içermektedir. Ergenlik yaşı ise her bölgeye göre değişiktir. Belirtileri erkeklerde ihtilam, kızlarda ise ay halidir. Yaş ise; 9 ile 15 arası, İmam-ı Azama göre ise son sınır kızlarda 17, erkeklerde 18'dir.

*

 

Evlenme umudu kalmamış yaşlı kadınlara gelince: Süsleriyle açılıp saçılmamak şartıyla “ Dış giysilerini çıkarmalarında, bırakmalarında kendileri için bir sakınca yoktur. Yine de iffetli davranmaları, kendileri için daha hayırlıdır. Allah her şeyi işitendir, bilendir. 60 (Nur)

 

Tefsircilerin çoğunluğunun görüşüne göre: Ayet'te bahsedilen kadınlar, cinsi şehvet sınırını aşmış, yaşları ilerlemiş kadınlardır. Yüzleri çirkin, cinsel yönden cazibesini yitirmiş, yüzleri solgun veya başka türlü hastalıklara mübtela olmuş kadınlar, yaşları ilerlememiş, genç de olsalar, yaşlı kadınlar kategorisinde sayılırlar.

Bu Ayet-i Kerime ibaresi ve ruhu itibariyle, diğer Ayetler'le uyum içersindedir. Aynı zamanda Ayet'in, kadının iffetini ve hayasını koruması, fitne çıkarıp dillere destan olacak sebeblere tevessül etmemesi gerektiğini içermesi açısından diğer Ayetler'le paralellik arzetmektedir. Diğer yönden de bu Ayet-i Kerime, 31 ve Ahzab 59. Ayetler'de ifade edilen normal zamanlarda tanınıp eziyet edilmelerinin olmadığı zamanlarda yüzü örtmenin, peçe takmanın gerekli olmadığı yolundaki hususu ve anlayışı pekiştirmektedir. Buna göre bu hususta kadınlar iki guruba ayrılırlar. (Mevdudi)

1. Fitneye sebebiyet verecek, tanınıp eziyet edilecek ve kamu oyunda sansasyon meydana getirecek olanlar. -Ki böyle kadınlar mahzurlu, sakıncalı olan süs ve cazip çekici yerlerini nerede olursa olsun örtmekle emrolunmuşlardır-

2. Fitneye, kötülüğe, tanınıp eziyet edilme ve tacize sebebiyet verecek pozisyonda olmayan kadınlardır. -Ki birinci guruptakiler gibi şiddetle örtünmeleri emredilmemiş, fakat bununla beraber iffetli ve hayalı bir tutum içinde olmalarına davet ve tavsiye edilmiştir-

Ne yazık ki günümüzde örtünmenin uygulanış ve yaşam tarzına baktığımız zaman, örtmesi gerekenler açılmış, tam tersi örtmesi zorunlu olmayanlar ise örtünmüşlerdir. Asrımızda her şey tersine dönmüş. Gençliğinde ve fiziki güzelliği zirvede olduğu dönemde tesettürlü olması gerekenler o yaşta açılmışlar, tam tersine ihtiyarlıkta örtünmeye başlamışlar. Yaşlandıktan sonra örtünsen, ne olur örtünmesen ne olur. Zaten karşı cinsi tahrik etme, fiziki güzelliğini ve doğurganlık özelliğini kaybetmişsin. Bu durumda, şöyle bir sav ortaya atılabilir. Efendim toplumda sapık ve deliler var. Bırakın gençleri, ihtiyarlara bile taciz ediyorlar. Böyle bir zamanda fetvalarla değil takvayla amel edilmesi gerekmez mi?: Böyle zamanlar olağan üstü hallere girer. Olağan üstü hallerde ister dini ister beşeri bütün kurallar (çok azı müstesna) geçerliliğini yitirir. Böyle hallerde bile bir tehlike hissediliyorsa, onun kuralı bellidir, kararını kişi kendisi verir ve ona göre önlemini alır. Benim anlattığım ve Ayet'te anlatılmak istenen normal şartlarda yaşayan toplumun kurallarıdır. Ayet, yerel değil, küresel yorumlanmalıdır. İnsanlık yurdumuz vatandaşlarından dünya, bölgemiz insanlarından ibaret değildir. Yine en iyisini Allah bilir.

*

 

Kör için bir sakınca yoktur. Topal için de bir sakınca yoktur. Hastaya da bir sakınca yoktur. Sizin içinde gerek kendi evlerinizde, gerekse babalarınızın evlerinde, annelerinizin evlerinde, erkek kardeşlerinizin evlerinde, kız kardeşlerinizin evlerinde, amcalarınızın evlerinde halalarınızın evlerinde, dayılarınızın evlerinde, teyzelerinizin evlerinde veya anahtarları ellerinizde bulunan evlerde yahut dostunuzun evlerinde yemek yemenizde bir sakınca yoktur. Bir arada veya ayrı ayrı yemenizde de sizin için bir sakınca yoktur. Evlere girdiğinizde Allah tarafından mübarek ve güzel bir yaşama dileği olarak kendinize(birbirinize) selam verin. İşte Allah ayetleri size böyle açıklıyor ki, aklınızı kullanasınız. 61 (Nur)

 

Bu Ayet-i Kerime'nin nüzul sebebi tek değildir. Her konu ayrı ayrı birikerek sonuçta konuların ve olayların hepsini kapsayacak şekilde Ayet-i Kerime ile hüküm konulmuştur.

Örneğin: Kimisi körün, kimisi topalın, kimisi hasta olanların yemeğini yememiş. Kimisi akrabalık bağlarını koparıp, ayrı ayrı, yer ve odalarda yemek yermiş. Bazısı da o fakir ve fukaradır diye eşinin dostunun yemeğini yemekten imtina edermiş vs. Velhasıl Ayet-i Kerime'nin inmesinin sebepleri bir kaç ile sınırlı olmadığından, Yüce Allah, aile bireylerinin ve dostluk bağlarını kuvvetlendirmek maksadıyla aşağıda açıklayacağımız veçhile Ayet-i Kerime'sini inzal buyurmuştur.

Bu Ayet-i Kerime'nin içeriği incelendiğinde daha ilk bakışta kendinden önceki Ayetler'in devamı olduğu anlaşılacaktır. Yüce Allah ayrı ayrı zamanlarda ayrı ayrı sebepler vasıtasıyla Ayetleri'ni inzal buyurmasına rağmen, Sureler'in konularını ve Ayetleri'ni Peygamberimiz(sav) vasıtasıyla öyle dizayn edip yerleştirmiştir ki, taraflı ve yanlı bakılmadığı, objektif bir düşünceyle değerlendirildiği taktirde bu dizaynı ancak ve ancak kendinde Rab'lık özelliği olan Yüce Allah'ın yapabileceğini her düşünen insan kavrayabilecektir.

Bu ve benzer nüzul sebepleri ve olaylarıyla ve indirdiği Ayetler'in prensipleriyle, öyle bir kaide ve kurallar getirmiştir ki, insanlarla beraber yaşamanın adap ve kuralını öğretme, yöntem ve biçimini müslümanların zorluk çekmeden, dar bir kalıba bağlı kalmadan, nefislerinin rahatlayacağı şekilde ve imkanlarının elverdiği ölçüde görevlerini yerine getirme prensibini kendilerine bırakmaktadır. Karşılıklı saygıyla güzel geçinmeleri, birbirleriyle selamlaşmaları ve birbirlerine güzel temennilerde bulunmaları hususlarına dikkat çekilmektedir. Çünkü bu hasletler insanların arasındaki sevgi ve muhabbet bağını kuvvetlendirir. Zayıflara karşı şefkatli olmaya, onları ruhen sevindirmeye, özür sahiplerinin yükünü hafifletmeye, onlara karşı hoşgörülü olmaya özendirir. Bütün bunlar Kur'an'ın genel teşrii ilkeleriyle uyum halindedir.

Ayet'in hitabı geneldir. Ayet sadece erkeklere değil içerdiği eğitici, öğretici ve uyarıcı öğretilerin erkek- kadın her iki cinsi birden kapsamaktadır. Kadınlı erkekli bir sofrada yemek yemenin, bir sakıncasının olmadığı, beraberliklerinde akraba, mahrem ve dost olmanın fark etmediği (yabancılar müstesna) 31. Ayet'ten ilham aldığımız ve onun siyakında ifade ettiğimiz mana ile bu Ayet uyum halindedir. Babaların, annelerin, kardeşlerin, kızkardeşlerin, amcaların, teyzelerin, dayıların, halaların evlerinin zikredilmesi -ki, bu Ayet'te dostlar da sayılmıştır.- o günkü ve bu günkü müslümanların dağınık durumlarının birleştirilmesi aile ve dostluk bağlarını kuvvetlendirmek ve Sıla-i Rahim'i sağlamlaştırmak içindir.

Aile birliklerinin bozulmaması, birlikteliğin devamlı olarak sağlanması konusunda İslami telkin sürekli ve kesintisiz devam etmiştir. Bunun sebebi de aile ocağını sarsan, Rıla-i Rahim'i bozan, onun arılığını bulandıran, dedi-kodu gibi ihtilaf sebeplerinden uzak olup, sukuneti sağlamak içindir. Bu hususta Ayet-i Kerime'yi destekleyen Peygamberimiz(sav) hadisleri şunlardır.

“Toplu yiyiniz, parçalanmayınız. Çünkü bereket toplulukla birliktedir.”

İnsan olan eve girildiğinde de: “Esselamü aleyküm ve rahmetüllah” Boş eve girildiğinde de: “Esselamü aleyna ve ala ıbadille hissalihıyn” “Bize ve Allah'ın salih kullarının üzerine selam olsun deyin” buyrulmaktadır.

 

 

 

 

 

ÖNEMLİ BİR DEĞERLENDİRME:

Nur ve diğer sureleri incelediğimiz zaman Yüce Allah hep orta yolu tavsiye ediyor. Toplu yaşamak için hep ifrat ve tefritten kaçınmamızı istiyor. (Ademoğlu ben tek başıma yaşayacağım diyorsa, o onun tercihidir. Kişisel görüşüdür saygı gösterilir. Ancak yalnız yaşaması İslam'ın özüne uygun degildir. Bu tercihini İslam adına yaparsa, Hak adına yanlışı tercih etmiş olur.)

Kendimi bildim bileli, sohbet meclislerinde camilerdeki vaazlarda, konferanslarda ve televizyonlarda dini sohbetleri dinlerken, hep kafama takılıp beni rahatsız eden ve yanlış anlaşılmamdan endişe ederek kimseye soramadığım bazı konular vardı. Örneğin Asr-ı Saadet'i öyle anlatıyorlardı ki, hep uç noktalardan ve erişilmesi vasat insanlar tarafından mümkün olmayan menkıbe ve hayat hikayeleri. Yani Peygamberimiz(sav), hanımları, İslam'ın önde gelen şahısları ve sahabelerin hayatlarından misaller veriyorlardı. Verilen örnekler doğru. Fakat şimdi düşünüyorum, bu öğrendiklerimi kendi hayatımda tatbik etsem veya topluma tatbik ettirilse diye. Anlatılanlar doğru ve çok güzel ama mantığa aykırı. Çünkü herkes aynı olamaz. Herkesin sorumluluğu, makamı, mevki ve etki alanı farklı. Bu anlatılanlar seçilmiş örnekler. Ama konu anlatılırken öyle anlatılıyor ki, insan bütün o dönemdeki sahabe, tabiin ve müslümanların hepsi bu anlatılanlar gibi zannediyorsun. Çoluğuna çocuğuna, akrabalarına, yakın arkadaş ve dostlarına o yaşam tarzını tavsiye ediyorsun, yahut zorluyorsun. O zaman da hayat çekilmez bir hal alıyor. Zorlanıyorsun, moralin bozuluyor, insanlara baktıkça o dönemle günümüzü kıyaslıyorsun, sonunda toplumdan soyutlanıp, tedriç oluyorsun

Halbuki, o dönemde de bugünkü gibi yaşayan, rahat ve huzur içinde olan bir toplum var. Bayanlar, ne tamamen feraceli ve çarşaflı ne de herkes tamamen açık. Ne her sahabi dört dötlük (yani hakkı yüzde yüz nefsinde ve toplumda uygulayan) ne de diğerleri sapık ve salak. Halbuki Peygamberimiz(sav)'in yaşantısı ortada –ki O'nun mürebbiyesi Allah.- Kur'an ortada, Hulefa-i Raşidin ve onların idare ettiği toplum ortada, sahih sünnetler ortada. Fakat bugün anlatılanlarla onların yaşantısı tıpatıp örtüşmüyor. Bakıyorsun anlatılanlara: Menkıbeler, kerametler, olağan üstü haller, veliler ve ermişlerin hayat hikayeleri vs. Yahu bunlar din değil ki. Kur'an ve Sünnet'i inceliyorsun son derece fıtri ve insanların toplumsal yaşamına uygun. Fakat içinde bulunduğumuz çağın anlatılanlarına bakıyorsun, ister dini anlamda, isterse din dışı anlamında, bütün bu anlatılanların çoğu Kur'an ve Sünnet'in sanki dışında. İslam fıtrata uygun olarak yaşanabilir halden, yaşanması zor, fıtri olmayan bir din haline getirilmiş. Hele bir de Nur Suresi'ni okuyup anlayınca benim aradığım din buymış da haberim yokmuş. Ne ifrat var, ne de tefrit. Allah insan fıtratına uygun olması gerekeni emretmiş. Herkese, kendine düşen görev ve sorumluluğu vermiş. Her Sure süper olduğu gibi Nur Suresi de süper. Hatta hiper. Kelimeler bile durumun inceliğini ifade etmek için yavan kalır.

Misal alarak kralın davranışını, normal vatandaştan, normal vatandaşın davranışını kraldan istersen yahut, alimin, arifin sorumluluğunu avama yüklersen, veya öyleymiş gibi anlatırsan, bu din yaşanır mı? Elbette yaşanmaz. Herkes ondan kaçar. Bu ne biçim mantık? Süt emen çocuğa et verirsen, bebek eti hazmeder mi? Elbette hazmetmez. Hemen kusar. Nitekim de kusuyor. Yüksek mevkilerdekilerin görev ve sorumlulukları, giyiniş ve davranış tarzları ayrı, avamın, yani normal müslümanların yapması, davranması ve giyinme kuralları ayrı. Bireyden başlayarak bütün “on” halkadan oluşuyorsa, herkes kendi bulunduğu halkadan sorumludur. Hülasa anladığım kadarıyla günümüzde yaşadığımız dinimiz öyle bir hal almış ki, hani Türkçemizde bir deyiş vardır. “Ne İsa'ya yaranabildik, ne de Musa'ya” diye. O misal. Malesef (haşa) her şey birbirine karışarak çorba olmuş. Halbuki küresel ve evrensel dinimiz İslam'ın yaşam ve hayat kılavuzu elimizde. O da Kur'an ve Sünnet. Bunu bir anlayabilsek gerisi hikaye.

Bir de öyle bir kural geliştirmişler ki, herkes Kur'an'dan, Hadisler'den anlayamazmış. Onun için bir hocaya veya onun ehline sormak lazımmış. İyi de O gün Kur'an mushaf halinde, Hadisler de bugünkü gibi yazılı halde değildi ki. Yazılı bir bütün olmadığı için her sahabi başına gelen bir müşkilattan ve kafasına takılan bir problemden dolayı en yetkili olan Rasüle ve o konuyu duyan ve bilen ashaba danışıyordu. Bu gün onlar olmadığına göre?.... Diğer bir husus: Kur'an-ı Kerim'de astronomiden, tarihten sosyolojiden, ticaretten, coğrafyadan, hukuktan, tıptan, genetik ilminden ve kozmoloji vs. bilimlerinden bahsediliyor. Hoca veya ilahiyatçı Kur'an'da sayılan ilimlerin hepsinden anlar mı? Daha düne kadar cinsiyetle ilgili “Doğrusu atıldığında meniden erkek ve dişiyi iki çift yaratan O'dur” (Necm 45-46) Ayeti'ni her müslümanın (Hz. Havva'nın Hz. Ademden yaratıldığını bildiği halde), kadının rahmindeki çocuğun kız mı erkek mi? Veya cinsiyette kadının rolünün bulunduğunu zannediyordu. Halbuki, Allah'ın Kitabın'da (ayetinde) ve Peygamberimiz'in Sünneti'nde anlatmak istediği mana ile hiç alakası yoktu. Ama yüzyıllar boyunca bu böyle açıklandı ve kadınlarımız kız çocuğu dünyaya getirdiği için çoğunlukla erkekler, hatta kadınlar tarafından bile kendileri de kadın olduğu halde cahiliye dönemindeki gibi hep suçlandı. Bunun bedelini ve sorumluluğunu kim ödeyecek. Yani herkes her şeyi bilmez. Kimin neyi bildiğini bilmemiz için İslam sadece ilahiyatçılara bırakılamaz. Bırakalım herkes Kur'an'dan ve Sünnet'ten ne anlıyorsa onu anlasın ve yaşasın. Zaten anlayamadığı zaman o soracak adamını bulur. Toplumu Kur'an'dan uzaklaştırmayalım. Artı bir de Kur'an'ın dilini anlayamadığımızı düşünürsek, eh yere postal atanlara gün doğdu. Bu milletin azıcık kafası çalışsa yanlışlığı fark edecek. Yahu hristiyanlar müslümanlara tahrif bile olsa ne dağıtıyor? Türkçe İncil. Biz ne yapıyoruz? Menkıbelerle rivayetlerle dini yaşamaya çalıştırıyoruz. Biraz düşünsek ya..

Şunu da ifade etmek gerekirse, bugün ne Suudi Arabistan veya İran'daki İslami yaşam tarzı hakikat, ne de Türkiye'deki. Ne de dünyanın başka bir İslam Beldesindeki. Suudiler ve İranlılar ifrata gidip aşırı taassup içinde İslam'ı yaşam biçimi seçmişler. Türkiye'de ve Tunus'ta da tamamen tefrite düşmüşler. Hatta ortanın en altında kalmışlar. Peki durum ve gerçek bu olduğu halde tefsirlerdeki bazı ayetlerin yorumları, ayet gayet açık olduğu halde, neden farklı farklı? Çünkü: (Tarafsız olduğunu iddia eden ben dahil) alimler, arifler, akiller, bilginler ve İslam sahasında lider sayılan kişiler, İslam'ı tam olarak evrensel, tarafsız ve objektif bir şekilde zihni arınmalarını tamamlayıp görev ve sorumluluklarını hakkıyla yerine getirememelerinden. Bunun da sebepleri:

a. İçinde yaşadıkları (toplumun) yönetimin siyasi baskısından

b. O güne kadar etrafında topladıkları tabilerinin kendilerini yüz üstü bırakacağından

c. İçinde bulunduğu kavim ve toplumun, töreleri onların özgür olmalarını engellemesinden.

d. Veya bu sahadaki bilgin otoriteler, insanlara Kur'an ve Sünnet'e çağırdıkları halde, sonra gelen tabîleri, (müritleri) Kur'an ve Sünnet'e çağırana (bilgine) çağırdıklarından. (21. Yüzyılın ana problemi budur.)

e. Veya gurur, kibir, makam, mevki, para, servet, vs. gibi kişinin vasıflarından olan duygularını ve sıfatlarını ayakları altına alamayıp, bir önceki bilgileriyle söylemiş oldukları fikirlerin yanlışlığını kabul edip doğrultacakları yerde, önceki yanlış fikrin peşine takılıp gitmelerinden. (Yani yanlışını kabullenmek istemeyişlerinden)

Halbuki yanlıştan dönmek erdemliktir. Bu davranış, fikir sahibini küçültmez. Bu insan olmanın özelliğindendir. İnsan bildikleriyle hüküm verip amel eder. Yeni bilgileri elde ettikçe önceki fikir ve düşüncelerinden vazgeçebilir. Eğer insan bilgilendikce düşüncesini geliştirip değiştirmiyorsa, o programlanmış miadı dolan bir bilgisayara benzer ki, ona insan denemez. İnsan biyolojik özelliği itibariyle, doğar büyür gelişir ve ölür. Bir çok entellektüel ve alim önceden savunduğu fikrin ve görüşünün sonraki yıllarda yine kendisi tarafından çürütülmesinden korkar Örneğin: Bir zamanlar inandığı bir fikri ortaya atıp savunduğunu düşünelim. Zaman geçtikçe bu fikirlerinden bazılarını gelişmenin doğası, gereği vazgeçmesi gerekir. Çünkü o fikir ve düşünce ortaya atıldığındaki yer, zaman ve şartlar farklıdır. Hatta insan, o insan değildir. Her şey değişmiştir. Bu değişikliklere binaen de fikir ve düşüncelerin değişmesi doğaldır. Bu sorunlar bugünün sorunları değildir. Asrı cahiliyye'de bile müşrikler aynı konuyu dile getirerek; Peygamberimiz için: “Muhammed ammada tutarsız ha, dün bir şey söylüyor, bu gün aynı konuda başka bir şey söylüyor” diye tenkitte bulunuyorlardı. Halbuki değişmeyen kendileriydi. Kendileri bile değişiyorlardı da bunun farkında değillerdi. Aslında her insan geçmişteki düşünceleri ve fikirlerini reddetmekten korkmamalı. Reddetmemekten korkmalı. Çünkü herkesin bildiği gibi evrende değişmeyen tek şey sadece değişimdir.*

 

Konu önemli olduğu için anlaşılması bakımından açıklamaya delilleriyle devam ediyoruz. Mesela: Günümüzde neşredilmiş dünyaca ünlü tefsirleri detaylı olarak incelediğimizde, toplum değişime kapalı olduğu için müfessirler, ya anlaşılamamaktan endişe ederek, ya da yöneticiler tarafından özgürlüklerinin kısıtlandığından olsa gerek bazı ayetleri suya sabuna dokunmadan kapalı geçip net açıklamalardan imtina etmişler. Kendilerini en özgür kabul edenler bile. (Bu tesbitleri yapan ben bile şu anda bu yazıları bilgisayara aktarırken özgür olarak yazdıklarımı toplum tarafından doğru anlaşılmama korkusundan etkilenerek doğru bildiklerimi ve düşündüklerimi buraya kaydetmedim. Çünkü; “Her doruyu bilmek senin hakkın her doğruyu her yerde söylemek senin hakkın değil” deyişine kendime şiar edindim) Türkiye'deki müfessirlerin ve dini sahada otorite sahibi olanların da özgür olarak her şeyi açıklama cesaretini gösterdiklerini sanmıyorum. Nedeni de: Ya devlet otoritesinden, ya toplum geleneklerinden ya da içinde bulunduğu dernek vakıf veya sivil toplum kuruluşlarının etki alanında bulunduklarından. Bu etkilenme sonucunda hiçbir aydın düşündüğünü, aynısıyla ifade edip yazılarına yüzde yüz olarak yansıtamaz. (Ben de dahil) Zaten tarihte de yansıtanlar bellidir ve sunucu malumdur. Dün ve bugün dünyanın yönünü değiştirenler onlardır. Ama bunun bir bedeli vardır. Bu bedeli ödemek topluma ve egemen iradeye rağmen aykırı düşünceleri ortaya koymak ve o düşünceleri ifade edilebilmek için dünyada, Galile'ler, İslam dünyasında da Numan bin Sabit'ler olmak gerekir.

Dünya ve İslam Tarihi'nde özgürlüğün düşünce ve ifadede ne kadar etkili olduğunun en büyük delili İmam-ı Şafi Hazretleri örneğidir. Bilindiği gibi O: Şam, Kufe, Bağdat vs. yerlerden kurtulup Mısır'a gidip oranın yönetimi tarafından kabul görüp bütün haklarını elde ettiğinde; Caminin (mescidin) minberine çıkarak (49 yaşında):

“-Ey cemaat! Bu güne kadarki vermiş olduğum fetvalarımın tümünü reddediyorum. Bundan böyle bu fetvalarımla kim amel eder ve gelecek nesillere aktarırsa hakkımı helel etmem diyerek”, hür ve özgür düşüncenin alim üzerinde ne kadar etkili olduğunu bütün cihana haykırmıştır. Genelde Ehli Sünnet İmamları, hatta bu imamlara tabi ve taklit eden müslümanların hak saymadığı alimler bile kendi dönemlerindeki verilen fetvaların o gün için geçerli olduğunu, bu fetvaların kendilerinden sonraki nesillere aktarılmaması gerektiğini, bazıları da aktaranlara haklarını helal etmeyeceklerini bile söylemişlerdir. Bu günkü geldiğimiz noktayı göz önünde bulundurursak durumun vehameti kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Bundan dolayı diyorum ki: Hani her asırda gelecek olduğuna inanılan müceddit (Yenileyici) yahut bütün müslümanların ve hiristiyanların beklediği Mehdi var ya, O asrımızda zuhur edecek olsa, O'na ilk karşı çıkacak olanlar çok azı müstesna yine İslam dünyası, bilhassa yurdumuz müslümanları olacaktır. Çünkü neye inandığını ve neyi yaşadığını bilmemektedirler. Atalarının dinini Kur'an ve sünnet zannetmektedirler.

Bundan dolayı diyorum ki; İnsanlara İslam Dini'nin evrensel olduğunun kanıtlanabilmesi, yeryüzündeki bütün müslümanların İslam'ı hakkıyla anlayabilmeleri ve O'nu yaşam tarzı olarak benimseyebilmeleri için tefsirlerin yerel cemiyetlere ve bölgelere değil, yeryüzündeki bütün müslümanlara ve bütün insanoğluna hitap etmesi gerekmektedir. Tefsirlerin ve fıkhi terimlerin bütün müslümanlara hitap edebilmesi için, dünyadaki her bölgenin ve milletlerin imanlı, ahlaklı, bağımsız ve bütün yerel düşüncelerden zihnini arındırmış, olaylara objektif bakabilen, her bölgede ve her bilim dalında dünyaca kabul görmüş otorite sayılan, aynı zamanda kendi yerel dilini, İslam Dini'nin dili olan Arapça'yı iyi bilen Heyet-i Umumiye'nin bir araya gelip bir tefsir yazıp, İslam'ı gelenek, görenek, menkıbe ve ara vana olan kaynaklardan arındırıp saf ve öz hale getirmek gerekir ki, diğer insanlar tarafından vakıa olarak kabul görsün. Yoksa bu günkü mantıkla İslam dimizin dünyaca kabul görmesi mümkün değildir. Hem dinimizin evrensel olduğunu söylüyoruz, hem de zamanında doğru olan, fakat bugün evrenselliğini yitiren görüş, düşünce ve hükümlerle dinimizi açıklamaya ve yaşamaya çalışıyoruz. Geçmişte açıklanan görüşler ve fıkhi terimler doğruydu. Fakat o tarihlerde dünya hem düz, hem eksik, hem de dinlerin yayılma ve insanların genelde yaşama alanları, dünyanın kuzey kutbundaki ılıman kuşakta idi. Yeryüzü böyle biliniyordu.

Bugün ise dünya yuvarlak, saklı olan ülkeler keşfedilmiş, dinler bütün dünyaya yayılmış ve insanlık tarımı, sanayiyi, uzayı, iletişim ve neredeyse bilişim çağını aşıp, zihin okuma çağına ulaşmış, müslümanlar hala dünün çağında geçerli olan dini bilgileriyle hayatlarını sürdürmekteler ve bundan dolayı düşüncelerini bir türlü yerelden dinimizin istediği genele adapte edemeyip, bocalayıp, iki arada bir derede kaldıklarından Hadisler'i reddedip çareyi son yıllarda moda olan Kur'an müslümanlığında aramaktalar.

Bundan dolayı dünyanın her bölgesinin otoriteleri bir araya gelmeli, Kur'an ve Sünnet'in ışığında günümüz ortam, yaşam ve şartlarına parelellik arz ettirilerek geçmişte es geçilen fakat günümüzde yeni anlaşılan ayet ve bilgi eksikliğinden anlaşılamayan ve reddedilen sanki birbiriyle çelişiyormuş gibi görülen, çelişmediği günümüz bilişim çağında anlaşılan hadislerin ışığında evrensel bir tefsir yazılmalı ve fetvalar yayınlanmalıdır. Bu görevi de bin yıl dünya müslümanlarına bayraktarlık yapmış Osmanlının torunlarının kurduğu Türkiye Cumhuriyetimiz'in Diyanet İşleri Başkanlığı üstlenmelidir diye düşünüyorum.

Yine en iyisini Allah bilir deyip ve bu kadar yorum, tavsiye ve açıklamalardan sonra Sure'nin son Ayeti'yle mevzumuza noktayı koyalım ve sözü Yüce Mevlamız'a bırakarak bu sureyi bitirelim.

İyi bilin ki göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. O sizin ne iş üzerinde bulunduğunuzu elbette bilmektedir. Kendisine döndürülüp götürülecekleri gün, ne yaptıklarını onlara haber verecektir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. 64 (Nur) * ***

 

 

 

 

 

HACC SURESİ

 

Ey İnsanlar! Rabb'inizden korkun! Çünkü o kıyamet gününün sarsıntısı büyük bir şeydir. 1 (Hac)

 

Bu Ayet-i Kerime Peygamberimiz(sav)'e Tirmizi'de İmran ibni Husayn'dan rivayetle: O bir seferde iken geceleyin, bazı rivayetlerde ise Mustalik Oğulları Gazası'nda veya Tebük Gazası'ndan dönerken Medine'ye yaklaştıklarında nazil olduğunu söylemişlerdir.

Burada Allah'ın “Ey insanlar!” diye hitap etmesi bütün insanlığın kıyametin kopacağını bileceğine delildir. Çünkü: Yeryüzünde yaşayan bütün insanlar neye inanırsa inansın, yahut inanmasın, mevcut maddi varlığın boyut değiştireceğini bilir. Onun için Allah O gün gelmeden Kendisi'nin Rabb olduğunu ve Kendisi'ne inanılması gerektiğini, Kendisi'nden kaçacak yerin olmayacağını, dile getirerek bir kez daha insanlığa çağrı ve nidada bulunarak olayın dehşetini aşağıdaki Ayet-i Kerimeleri'yle vurgulamaktadır.

 

O'nu gördüğünüz gün, her emziren kadın emzirdiğini unutur. Her gebe kadın yükünü düşürür. İnsanları sarhoş görürsün. Oysa onlar sarhoş değildirler. Fakat Allah'ın azabı çok şiddetlidir. 2

İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah hakkında bilmeden tartışırlar. Ve her azgın şeytanın peşinden giderler. 3 (Hac)

 

Suddi'nin Ebu Malik'ten rivayetine göre: Bu üçüncü Ayet-i Kerime, melekler Allah'ın kızlarıdır. Kur'an eskilerin masallarından ibarettir. Allah bu çürümüş, toprak olmuş kemikleri diriltemez diyen En-Nadr ibni Haris hakkında nazil olduğunu söylemiştir.

*

 

Şeytan hakkında şöyle yazılmıştır. “O kendisini koruyucu edinen kimseyi kesinlikle saptırır. Ve O'nu alevli ateş azabına götürür. 4 (Hac)

Bu Ayet-i Kerime, ima olarak Peygamberlik misyonunun temsil ettiği hak içerikli davete karşı duran sapık fikirli kafirleredir. Ayet'te şeytanlaşmış kişiler olarak addedilmişlerdir. “Azgın Şeytan” ifadesinin arkasında ve perde gerisinde bu elebaşılar kastedilmiştir. Kastolunanın en doğrusunu Allah bilir.

*

 

İnsanlardan öyleleri vardır ki, bilmeden, doğruyu ileten bir rehberi olmadan, aydınlatıcı bir kitabı bulunmadan, Allah hakkında tartışmaya girişir. 8

Allah yolundan saptırmak için, kibirlenerek (yanağını) eğip büker. Dünyada horluk onadır. Ve kıyamet gününde ona can yakıcı azabı tattıracağız. 9 (Hac)

 

Müfessirlerin çoğu bu iki Ayet'in Nadr ibni Haris-Ahnes ibni Şürayk ve Ebucehil hakkında nazil olduğunu söylerler. Adları anılan bu üç kişi, Mekke-i Mükerreme'de Hz. Muhammed(sav)'in davetine katı bir muhalefetle karşı duran bu katı müşrikliklerinden dolayı her birinin yaptıkları ve söyledikleri küfür ve inkar üzerine inmiş olmalıdır derler.

Ayet-i Kerime bilmeden, öğrenmeden konuşmanın ve tartışmanın hatta itiraz etmenin yanlış olduğunu, ancak o konuyu bilenlerin ve o konu hakkında fikir sahibi olanların o konu hakkında tartışıp fikir üretebileceklerine dair kesin hüküm içermektedir. (Ayet sanki günümüze işaret ve hitap ederek bu asırda nazil olmuş gibi canlılığını korumaktadır.) Zaten bütün başımıza gelenler bilmeyenlerin karar vermesinden değil mi? Adam iki koyunu güdemez, oturduğu yerden bütün toplum hakkında muhtariyet hakkına sahip olmak ister.

*

 

İbni Mesud der ki: Yahudilerden biri müslüman olmuştu. Bir müddet sonra gözlerini, malını ve oğlunu kaybetti. Bütün bu olayların başına İslamiyet yüzünden geldiğini zannetti. Derhal Hz. Peygamber(sav)'e

-Beni affet. İslam'dan vazgeçiyorum, dedi. Hz. Peygamber(sav):

-İslam'dan vazgeçmek affedilmez, buyurdu. Yahudi:

-Bu dine girdim gireli, başıma hiç iyi bir şey gelmedi. Aksine başıma hep felaketler geldi. Gözlerim kör oldu. Malımı kaybettim. Çocuğum öldü, dedi. Hz. Peygamber(sav) O'na:

“Ateş demiri, gümüşü ve altını eritip curufunu nasıl çıkarırsa, aynı şekilde İslam da insanları eritip, pisliklerini temizledikten sonra onları düzgün bir şekle sokar” buyurdu. Bunun üzerine bu:

 

İnsanların öylesi de vardır ki, Allah'a kulluğu sınırda tutar. Kendisine bir iyilik gelirse, onunla huzura kavuşur. Başına bir kötülük gelirse yüz üstü döner. (dini kötülemeye başlar) O dünyayı da ahireti de kaybetmiştir. İşte apaçık kayıp budur. 11 (Hac) Ayet-i Kerime'si nazil oldu.

 

Aynı zamanda bu Ayet-i Kerime'nin nüzul sebebinde Peygamberimiz'in belirttiği husus, dualar kabul olununca neticenin nasıl tecelli edeceğine dair, mübarek gecelerde dua bölümü olan Kadir Suresi'nde açıkladığımız konunun delilidir.

*

 

Şüphesiz o iman edenler, Yahudi olanlar, sabiiler, Hristiyanlar, mecusiler ve (Allah'a) ortak koşanlar (yok mu?) Allah kıyamet gününde bunların arasını ayıracaktır. Şüphesiz Allah, her şeyi tam olarak görüp bilendir. 17 (Hac)

 

Bu Ayette ifede edilen Sabiiler: Temelde Hz. Davud'a indirilen Zebur'a inanan, fakat zaman içinde yıldızlara tapmaya başlayan bir topluluktur. Bunlar Katade'ye göre; meleklere tapar, Mücahid'e göre ise; yahudiler ve Mecusiler arası insanlar topluluğudur. Fakat bazı müfessirlere göre ise; Hicaz Arapları'ndan bazılarının semavi kitapları inceledikleri, bunun sonucu düşüncelerinin aydınlandığı, ufuklarının açıldığı, dolayısıyla atalarının kulluk ettikleri, Allah'a ortak koştukları düzmece ilahlara tapmanın yanlışlığının farkına vararak, bu şirk esaslı inanç sistemini bırakıp, tevhid akidesine bağlandıkları belirtilir.

Rivayetlerde belirtildiği, Bakara 62 ve Maide 69 Ayetler'de sabiilerden bahsedildiğine göre, bu “Sabiiler” bir arayış içinde olan bir dinin mensupları olmalılar. Nitekim: Bu Sabiilerin bir kısmı Hz. İbrahim'in dini olan İslam'ı aramak için yeryüzüne dağılmışlar, hak din zannederek Hristiyan olmuşlar. Bir kısmı da Mekke ve Medine'ye yerleşerek Hz. İbrahim'in Dini'ne göre ibadet etmeye başlamışlardı. Rivayetlerde bu inanca sahip kişiler olarak; Zeyd bin Amr bin Nufeyl, Varaka bin Nevfel bin Huveyris, Abdullah bin Cahş, Ümeyye bin Said, Ebu Kays el Buhari el Yesribi, Ebul Haysem b. Tayhan el Yesribi, Ebu Amir el Evsi, Selman-ı Farisi ve Ebuzer el Gıfari'nin adı geçmektedir. Bunlar içinden: Selman, Ebuzer ve Abdullah bin Cahş Rasülüllah'a iman ettiler. Zeyd bin Amr ve Osman bin Hüveyris: Peygamberimiz'e Rasüllük görevi verilmeden vefat ettiler. Varaka bin Nevfel, Hz. Muhammed(sav)'in Peygamberliği ilan edildiği gün öldü. Bu kişi Rasülüllah'a şöyle demişti. “Eğer senin tebliğe başladığın günlere yetişirsem, sana bütün gücümle yardımcı olurum.”

Fakat bunların arasından bazıları Nübüvvet, Hz. Muhammed(sav)'e gelince kıskançlıklarından mesajı inkar etmiş, şiddetli bir muhalefete başlamışlardı. Ümeyye bin Said ve rahip diye bilinen Amir El Evsi bu muhalefet edenlerin başındaydı.

Peygamberimiz(sav) Zeyd bin Amr'la karşılaştığında O, “Hz. Muhammed(sav)'e tek bir ümmet olarak dirileceğini” söylemiş hayattayken ve ölmeden önce de şöyle dua etmiştir. “ Buyur! Hak sensin. Gerçek kulluk ve ibadet sanadır. İbrahim'in sığındığı ilaha sığınıyorum. Her zaman emrine amadeyim.” demiştir. Bu zat aynı zamanda Said bin Zeyd'in babasıdır. Said ise, İslam'ı ilk kabul eden öncü kuşağa mensuptu. O ve Hz. Ömer'in kızkardeşiyle birlikte İslam'ı kabul edenlerdendi.

Bazıları bu Sabii olan kişileri; meleklere ve yıldızlara tapan, Şit ve İdris (as)'ye dayandırarak Irak'ın Kuzeyi Urfa bölgesindeki Harran Ovası yakınlarında bulunan sonra kolları tüm Irak'a yayılan, felsefe ve bilimde hayli ileri, tıpta da gelişmişlikleri ile bilinen insanlar topluluğu olarak sayılırlar.

*

 

 

İbni Abbas'tan rivayete göre, Rasülüllah(sav) biri ensardan diğeri muhacirlerden olmak üzere iki kişiyle birlikte Abdullah ibni Üneys'i bir yere göndermişti. Yolda nesepleri hakkında birbirleriyle övünmeye başladılar. Abdullah ibni Üneys sinirlenerek ensardan olan yol arkadaşını öldürdü. Sonra irtidat edip (İslamdan dönüp) Mekke'ye kaçtı. İşte bu hadise üzerine:

Yine İbni Abbas'tan Hudeybiye Barışı'nın yapıldığı yılda Hz. Peygamber(sav) ashabını Mescid-i Haram'a gitmekten ve umre yapmaktan alıkoyan Ebu Süfyan ve ashabı hakkında:

 

Şüphesiz inkar edenlere, Allah'ın yolundan yerli ve yolcu bütün insanlar için, eşit kıldığımız, Mescid-i Haram'dan , alıkoyanlara ve orada zulümle yanlış yola saptırmak isteyene can yakıcı bir azap tattırırız. 25 (Hac) Ayet-i Kerime'si inzal buyrulmuştur.

 

Görüldüğü gibi nüzul sebepleri mana itibariyle Ayet'e uygundur. Yüce Allah bu Ayet'te, kıble kıldığımız yer olan Kabe, ne bir şahsın ne bir ailenin, ne bir kabilenin ne de bir devletin özel mülkü değildir. Orası tüm müminler içindir. Bu nedenle kimsenin başkalarını Kabe'den alıkoymaya hakkı yoktur buyurmaktadır.

Peygamberimiz(sav): “Ey Abdimenaf oğulları! Sizden insanlar üzerinde söz sahibi olanlar kimseyi Kabe'yi tavaftan, Orada gece ve gündüz dilediği zaman namaz kılmaktan alıkoymasınlar.” buyurmuştur.

 

Bu Ayetteki eşitlikten maksadın sadece Kabe ile sınırlı olmayıp, tüm Mekke şehri sınırları dahildir. Yine eşitlikten maksat sadece namaz ve hac ibadeti ile de sınırlı değil, Mekke'deki tüm haklar dahildir.

1-Abdullah b. Ömer'den Rasülullah(sav): “Mekke yolcuların konaklayacağı yerdir. O halde O'nun toprağı satılamaz. Evlerinden de kimse kira talep edemez.

2-İbrahim En-Nehai'den Peygamberimiz(sav): Mekke Allah tarafından haram bölge ilan edilmiştir. Bu nedenle O'nun toprağını satmak ve evlerinden kira almak haramdır.

3-Alkame der ki: Hz. Peygamber ve üç halife zamanında Mekke toprakları kamu malı kabul edilirdi. Ve dileyen kimse orada yaşar, başkalarının da orada kalmasına izin verilirdi.

Mekke ve Kabe'de olan bir kimseyi; hac ve umreden alıkoymak ve her türlü zulüm tarifi içine giren eylem ve davranışları yapmak haramdır. Bu zulüm ve davranışlar normal anlarda da haramdır. Fakat Kabe'de yapılmamasının önemi daha da büyüktür. Orası Allah tarafından güvenli bölge ilan edilmiştir. Örneğin:

Kabe'ye ve orada haram olan bir bölgeye sığınan bir katile bile yasal işlem yapılmaz. Çünkü o orada güvendedir. Dışarıda yapılan hiçbir suçun infazı da orada yapılamaz. Ömer ve Abbas şöyle ilan etmiştir. “Babalarımızın katili bile olsa orada ona hiçbir müdahelede bulunmayacağız.”

 

Oranın Allah tarafından konmuş, kendisine has kuralları vardır. O kurallar:

1-Kabe'de kan dökmek ve savaş yapmak haramdır.(Yasaktır)

2- Kendiliğinden orada biten, büyüyen ağaçları sökmek ve kesmek haramdır.

3- Yere düşen herhangi bir eşyayı(kaybolanı) almak haramdır.

4- Hac ve umre için oraya gelenin ihramsız girmesi haramdır.

İmam-ı Ebu Hanife'nin görüşü ise Mikat sınırları içinde yaşayanların Mekke'yi ihramsız ziyaret edebilecekleri, dışardan gelenlerin ise ihramsız Kabe'yi giremeyecekleri yönündedir.

*

 

Bir zamanlar İbrahim'e Beytullah'ın yerini hazırlamış ve (O'na şöyle demiştik): “Bana hiçbir şeyi ortak koşma. Beytimi tavaf edenler, namaz kılanlar, rüku ve secde edenler için iyice temizle. 26 (Hac)

 

Bu Ayet-i Kerime Hz. Adem zamanından beri Kabe'nin var olduğu, sonraları kaybolan yerinin Hz. İbrahim'e gösterildiği ve O'na Kabe'nin yeniden inşa ettirildiği, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayıp, tavaf, rüku ve secde edilmesi için O'ranın sürekli temiz tutulması için Hz. İbrahim'e tavsiyelerde bulunulduğu, Hacc'ın da Hz. İbrahim(as)'den beri devam ettiği ve edeceği vurgulanmaktadır -ki cahiliye döneminde de Kabe'de hacc yapılıyordu. Arap müşriklerin, Peygamberimiz'e karşı çıkışlarının sebeplerinden bir tanesinin de Kabe'de sosyal ve iktisadi amaçlı olan Hacc'ın İslam tarafından kaldırılacağı endişesiydi. Çünkü O'raya hacı olmak için gelen kabileler kendilerine ait putlarının arkasına altınlar, gümüşler ve hediyeler bırakarak Mekke'nin ekenomisine katkıda bulunuyorlardı. (Hatta Mekke Feth edildiği zaman, büyük putların arkasından yedi bin kilograma denk gelen altın ve gümüşün bulunduğu rivayet edilmiştir.) Halbuki İslam sosyalleşmeye iktisadi kalkınmaya çok önem veren bir dindi. İslam'ın amacı bozulmuş hacc şeklini ıslah ederek amacına uygun yapılmasını sağlamaktı. Yüzde bir ihtimal dahilinde bile olsa -ki daha fazladır- bugün müslümanların hacılarına misafir olarak konaklatma şekli O'ranın yönetimi tarafından amacından saptırılmıştır. Kabe'nin etrafındaki konaklama yerleri genelde gayri müslimlerin elindedir. Müslümanlar, az da olsa hacc vasıtası ile gayri müslimlere finanse etmektedirler.

*

 

İnsanları hacca çağır. Gerek yaya, gerek her uzak yoldan gelen yorgun argın develerin üstünde sana gelsinler. 27

Böylece onlar kendilerine ait bir takım faydalara tanık olsunlar. Ve (Allah'ın) kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine belirli günlerde (kurban keserken) Allah'ın adını ansınlar. Artık onlardan yiyin. Ve sıkıntı içinde olan yoksullara da yedirin. 28 (Hac)

 

Mücahit der ki: “Hz. Peygamber(sav) zamanında müslümanlar hacca giderken, günah sandıkları için, hayvanlara binmekten sakındıkları gibi ticaret yapmaktan da sakınırlardı. Allah'ü Teala bu Ayet-i Kerime'yi inzal buyurarak, onların hayvanlara binmelerine, ticaret yapmalarına ruhsat verdi. Bu Ayet-i Kerime 26. Ayet'te değinmiş olduğumuz müşriklerin korku ve endişelerini izale etmektedir. Yorumumuz doğrudur.

Buradaki “Faydalara tanık olsunlar.” cümlesi hem uhrevi hem de dünyevidir. Hz. İbrahim(as) ile Hz. Muhammed(sav) arasında geçen 2500 yıl (bugün için 4000 yıldır) boyunca kabile hayatı sürmelerine rağmen Arapların bir tek merkeze bağlı olarak kalmalarının asıl nedeni Kabe idi. Araplar her yıl Arabistan'ın çeşitli bölgelerinden hacc için Kabe'ye gelmeye 2500 yıl boyunca devam etmişlerdir. Bu da onların dillerini, kültürlerini ve Arap kimliklerini korumalarını sağlamıştır. Bundan başka da yolculuk yapabilecekleri, savaşların yasak olduğu dört ay gibi olağanüstü bir barış zamanları da vardı. Bu nedenle hacc, Arap toplumu için çok önemliydi. Bu menasık, ülkenin ekonomik hayatını olumlu yönde doğrudan etkiliyordu.

Ayet'te geçen, “bilinen veya belirtilen günler”in anlamı:

a. Zilhiccenin ilk on günü. Hanefi, Şafi ve Ahmet bin Hanbel

b. Zilhiccenin onuncu ve onu takip eden üç gün. İbni Abbas ve İbni Ömer.

c. Zilhiccenin onuncu ve bunu takip eden iki gün. Hanefiler ve Malikiler bu görüştedir.

*

 

Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Kabe'yi tavaf etsinler. 29

Bu böyledir. Allah'ın yasaklarına kim saygı gösterirse bu Rabb'inin katında kendisi için daha hayırlıdır. Bildirilenler dışında kalan hayvanlar size helal kılınmıştır. Öyleyse putlar pisliğinden kaçının ve yalan sözden sakının. 30 (Hac)

 

Buradaki “kirlerini temizlesinler' den” maksadın: 1.Vücudun kirlerden temizlenmesi olduğu gibi, tırnak, kasık ve koltuk altı tüylerinin temizlenmesidir.

2. Hemen arkasındaki Ayet'te belirtildiği gibi, yalan söylemeyerek hem maddi olan putlardan hem de beyinlerindeki oluşturdukları put, tanrı ve tağut gibi yanlış kavramlardan arındırsınlar, anlamındadır. Ayet'te anlatılan pislik manevidir. Çünkü 30. Ayet'te putlar pislik diye nitelendirilmektedir. Yoksa maddi manada taş yığını pis olsa ne olur temiz olsa ne olur.

Kişi adak adamışsa bu adağını yerine getirmelidir. Fakat adak adamanın iyi bir alışkanlık olmadığını, müminlerin bundan kaçınması gerektiği hususunu Mekki Ayetler'de açıklamasını yapmıştık. Adak hakkında ve adağın Peygamberimiz(sav) tarafından yasaklandığı hususunda bilgi edinmek isteyenler Buhari, Müslim, Müttefegun aleyh ve yedi hadis imamının ittifak ettiği hadis kitaplarının Adak bölümlerinden öğrenebilirler.

*

 

Her ümmet için biz bir kurban ibadeti koyduk ki, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanların üzerine O'nun adını ansınlar. Sizin ilahınız bir tek ilahtır. Öyle ise yalnız O'na teslim olun . (Ey Muhammed!) Allah'a itaat eden alçak gönüllüleri müjdele. 34

Onlar ki, Allah anıldığı zaman, kalpleri titrer, başlarına gelene sabrederler. Namazı kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar. 35 (Hac)

 

Allah'ü Teala bu Ayetler'de de kurban kesmenin fakir fukaraya dağıtmak ve kendisinin adının anılması ve O'na iyi ki, Allah'ım beni hayvan olarak yaratmamışsın, bundan dolayı seni tanımak fırsatı buldum diye şükredilmesi maksadıyla bir emir olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. 35. Ayet'te de mümin olmanın vasıfları sayılıyor.

Sonraki gelen 36. Ayet'te de kurbanlık devenin nasıl kesilmesi gerektiği, O devenin nasıl tasarruf edileceği öğütleniyor. İlgi duyanlar Kur'an-ı Kerim'den aslını okuyup öğrenebilirler.

*

 

İbni Cüreyç der ki: Cahiliye halkı kestikleri develerin etleri ile kanlarını Kabe'nin duvarına sürerlerdi. Bunu gören Hz. Peygamber(sav) ve ashabı:

-Bizler Kabe'nin duvarına et ve kan sürmeye daha layıkız, müşriklerden daha öncelikli olmamız gerekir, dediler. Bunun üzerine :

 

Onların (kurbanların) ne etleri ve ne de kanları hiçbir zaman Allah'a ulaşmaz. Fakat O'na sadece sizin takvanız ulaşır. Sizi doğru yola ilettiğinden dolayı, Allah'ı büyük tanıyasınız diye O, bu hayvanları sizin yararlanmanıza verdi. Güzel davrananlara müjdele. 37

Allah şüphesiz müminleri koruyacaktır. Çünkü O hainleri ve nankörleri sevmez. 38 (Hac)

Ayet-i Kerime'si inzal buyruldu.

 

Bu cahiliye adeti günümüzde de uygulamasını sürdürmektedir. Düğünlerde, nişanlarda, törenlerde vs. etkinliklerde kesilen hayvanların kanları, ya temele ya da gelinin alnına sürülmek suretiyle Allah'ın Ayeti'nde belirttiği amacın dışında bir davranış yapılmaktadır. Bu adet şekli yanlıştır. Bundan kaçınmak gerekir. Hele bir de toplum ekabirlerini karşılama törenlerinde kesilen kurbanlar vardır ki, Allah muhafaza buyursun! Nerdeyse şirke davetiye çıkarma anlamına gelmektedir. Böyle alışkanlıklar İslamî değil, cehalettir.

*

 

Kendileriyle savaşanlarla zulme uğramış olmaları yüzünden (savaş) izni verildi. Şüphesiz Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir. 39 (Hac)

İbni Abbas der ki: Bu savaş (kıtal) hakkında ilk nazil olan Ayet-i Kerime'dir.

 

Onlar sırf “Rabb'imiz Allah'tır” demelerinden ötürü haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah'ın bir kısım insanları diğer bir kısım insanlarla, defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah'ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp giderdi. Allah kendi dinine yardım edene elbette yardım eder. Şüphesiz ki Allah, güçlüdür mutlak galiptir. 40 (Hac)

 

Hakim'in Müstedrak'inde İbni Abbas'tan rivayettir:

Mekke müşrikleri müslümanlara eziyet ve işkence ederlerdi. Bu işkenceye uğramış müminler, kimi taşlarla yaralanmış, kiminin başı yarılmış olarak, Hz. Peygamber(sav)'in yanına gelirler, uğradıkları işkence ve zulmü O'na anlatırlardı. Hz. Rasülüllah(sav) her defasında onlara “Sabredin. Henüz savaşla emrolunmadım” buyururdu. Bu hal O ve ashabı Medine-i Münevvere'ye hicret edene kadar devam etti. Hicretten sonra nihayet bu Ayet-i Kerime nazil oldu da kendilerine işkence eden müşrik düşmanlarıyla savaşmaya izin verildi. 70 küsür Ayet'le o gün müslümanlar savaşmaktan men edildikten sonra kendileriyle savaşanlara karşı savaş izni verilen ilk Ayet budur demiştir.

Müfessirler ilk cihat Ayet'i hakkında ihtilaf etmişler. Kimi Bakara 190- kimi tövbe 111 olarak düşüncelerini ileri sürmüşlerdir. Bunlar önemli değildir. Böyle tartışmalara girmek anlamsızdır. Maksat cihadın müsade edilmesidir. Bizim için zaman ve sıra önemli değildir.

*

 

Onları ( Müminleri) yeryüzünde iktidara getirsek, namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir. 41 (Hac)

 

Bu Ayet-i Kerime'de müminlere iktidar verilince nasıl çalışacakları, yönetici olmanın asıl gayesinin, neler olduğu, iktidar olanların özellikleri geniş ve detaylı olarak değil de kısaca değinilmektedir. Çok uzun olarak onların vasıflarını saymaya gerek yok. Zaten Allah'a yardım eden ve O'nun yardımını hak edenler, doğru davranışlarda bulunur, namazı kılar, zekat toplamak için gerekli düzenlemeleri yapar, yetki ve güçlerini her zaman iyiliği emir, kötülüklerden sakındırma yolunda harcarlar.

Ayet-i Kerime'de Yüce Allah devamla zaten yeryüzünde kime, ne zaman iktidar verileceğine karar veren Benim demekle, (Allah'tır) yeryüzünün ve orada yaşayanların kaderlerinin kendi ellerinde olduğunu ve bu gücü ellerinden alacak başka bir gücün bulunmadığını, zanneden, gururlu, kibirli ve kendilerini beğenmiş insanların bu asılsız zanlarını ortadan kaldırmaktadır. Bilakis Allah Kendisi'nin her şeye kadir ve en güçlü olduğunu göstermek için olağan üstü bir şekilde iktidarı kuvvetli görünenden alıp güçsüze verebileceğini vurgulamaktadır.

Allah iktidarı takva sahibi ferasetli ve salih müminlere verdiğimiz taktirde onların adaletli davranacaklarını, yeryüzünü barış ve huzur içinde yöneteceklerini, bundan emin olduğunu bu Ayeti'yle beyan ediyor. Ancak dikkatimi çeken ve farklı olduğunu düşündüğüm bir nokta var ki, okuduğum tefsirlerde bu farklılığa rastlamadım. Ben de onların düşündüğü gibi düşünerek düz mantıkla bu Ayet'i açıkladım. Bunun yanında 15'e yakın meallere baktım, çeviri hatası var mı? diye. Yok. Hemen hemen her tercüman aslından aynı çeviriyi yapmış. Doğruluğundan eminim. Cenabı Hak bu Ayet-i Kerimesi'nde diyor ki: “- Onları (müminleri, kendisine yardım edenleri) Yeryüzünde iktidara getirsek - iktidar sahibi kılsak - iktidar mevkii versek. ” diyor. “İktidar olduklarında, iktidarı ellerine geçirdiklerinde” demiyor. Ya ne diyor? “ Yeryüzünde iktidara getirirsek.” Yani Allah; dilesek ve istesek yeryüzünde iktidar sahibi olanları, insanlara kötülük ve zulüm yapmalarından dolayı yok ederiz. Bu iradenin Kendinde var olduğunu, bütün kötülüklerin devam etmesine rağmen, Kendinde saklı olan gücünü göstererek, adaletli yöneticilere daha yeryüzünde iktidara getirmediğini beyan ediyor. Hala bu gücü iradeyi Kendinde saklı tuttuğunu bildiriyor. Gerçi bir önceki Ayet'te bunu muhacirler ve ensar için söylediği anlaşılıyor ama, Peygamberimiz(sav) dahil onların ve ondan sonra gelenlerin, bilindiği üzere iktidar yeryüzünün tamamında değil, bilinen bölgesel bazda yönetici oldukları gözden ırak tutulmamalıdır. Ayet genel ve küresel düşünüldüğünde Ya müminlerin yönetici hale gelmedikleri ya da yeryüzünün tamamında yönetici olamayacakları anlaşılmaktadır. Benim kanaatim odur ki, Yüce Allah: “İktidara getirsek” dediğine göre sürecin daha dünya çapında tamamlanmadığını, İslam'ın tamamen yeryüzüne gelecekte hakim olacağını gösteriyor. Farklı bir bakış açısı ise: Kıyametin kesin olarak kopacağını bildiğimize ve inandığımıza göre –kıyamet şu üç madde gerçekleşince kopar. Diğerleri Peygamberimizin bildirdiği gibi sadece alamettir- :

a. Mevcut yeryüzündeki ahlakın bozulup fuhşun hayvanlar gibi İslam dünyasında meşruluk kazanıp, ( dört şahit ancak o zaman bulunur) hırsızlık ve adaletsizliğin toplumu sarması.

b. Bilim ve teknolojilerle ihtiyaç adına yeryüzünün ekolojik dengesinin bozulması (Yeraltı ve yerüstü kaynaklarının bilinçsizce tahrip edilmesi),

c. Yine bilim adına insanlığın (yaratmada) Allah'la yarışırcasına, -ki Allah yoktan var etmeyi yaratılana müsade etmez- boyut değiştiren yahut enerji haline gelen maddenin, bu enerjileri toplayarak tekrar eski haline getirme çalışmaları. Yani insanın madde yaratır hale gelmesi. (ki bugün insanoğlu enerjinin yüzde seksenini toplar haline gelmiştir) İşte kıyamet; bu olayların ve hadiselerin cereyan etmesinden ve insanlığın enerjiyi yüzde doksan dokuza kadar toplayıp madde haline getirme çabasından (yüzde yüzü Allah kendine sakladığından) kopacaktır.– Böyle bir zamanda müminlerin iktidara gelmesi ise, kıyametin kopmasına engeldir. Çünkü onlar bu yanlış gidişe müsade etmezler- O halde müminler dünya çapında iktidar olamayacak mıdır acaba diye düşünüyorum.? En iyisini ve en doğrusunu Allah bilir.

Ayet-i Kerime için bu yorumları yaptıktan sonra düz düşünmeye devam edelim. Belli bir mevkiyi elde eden müminlerin şu dört maddeye dikkat etmeleri istenmekte ve emredilmektedir. Namaz kılmaları, zekat verip infak etmeleri -ki zekatı yüzde iki buçukla sınırlamamak gerekir. Yüzde ikibuçuk verilmesi gereken en düşük orandır- iyiliği emretmeleri ve kötülüklerden vazgeçirmeleri. İyiliği emretmek, kötülüklerden vazgeçirmek yönetim gücünü elinde bulunduranlarla ümeranın ve aydınların görevidir. Yoksa yetki ve sorumluluğu olmayan halkın böyle bir emretme ve nehyetme gibi bir görevi yoktur. Ancak onlar Peygamberimiz(sav)'in ifadesiyle buğz edebilirler.

*

 

Hiç yeryüzünde gezmediler mi? ki; düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Gerçek şu ki, gözler kör olmaz. Fakat, asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur. 46 (Hac)

 

Bu Ayet-i Kerimedeki “Kalpler kör olur” cümlesinin anlatmak istediği cismani biyolojik manadaki körlük değil, tüm duygular, hisler, zihni ve ahlaki niteliklerin merkezi olan yürek kabul edildiğinden mecazi ve duygusal manadaki körlük kabul edilmiştir. Akıl ile yürek arasındaki ilişki; akıl öğrenerek ve algılayarak edindiği bilgileri yüregine indirerek onu yumuşatıp, uygulanabilir hale sokar. Aksi halde yüreğe inmeyen bu bilgiler insan için bir nükleer bombadan farksız olur ki, işte günümüzde yaşanan olumsuzluklar yüreğe inmeyen bilgilerden kaynaklanmaktadır. Bunun adını ister devlet terörü, ister bir örgüt terörü, isterse bireysel terör deyin, adı ne olursa olsun durum değişmez.

Ayrıca bu Ayet-i Kerime'de ima olarak dünyayı gezip seyahat eden insanların düşünce ufuklarının gelişeceği, buna bağlı olarak da farklı bakış açılarının oluşacağını ve kalplerinin yumuşayacağına dair bir işaret vardır. Gerçekten bu tesbitimin doğru olduğu inancındayım. Çünkü kendim de bunu bizzat müşahede ettim. Şu anda katı ve uzlaşmacısız olan insanlara dünyanın çeşitli ülkelerini gezdirin, gerçeklerin kendilerine sunulan gibi olmadığını, anlayacaklar, düşüncelerinde değişiklikler olup, kalpleri yumuşayıp, insanlar ve dünya olayları için farklı bir bakış açısına sahip olacaklardır. Çünkü bizler, yerimizde bize verilmek ve gösterilmek istenen kadar bilgi ve görgü sahibi oluyoruz. Gerçekler ise bize anlatılanlardan, gösterilenlerden ve öğretilenlerden ibaret değildir.

*

 

Hz. Peygamber(sav)'e kavmi olan Kureyş'in yüz çevirmesi, onların kurtuluşu için kendilerine getirdiklerinden uzaklaşmaları, O'na çok zor ve ağır geliyordu. Kavminin iman etmelerine çok istekli ve hırslı olduğu için Allah'tan kendisiyle kavmi arasını yakınlaştıracak bir şeyler gelmesini ve çözüm bulunmasını arzu ediyordu.

Bir gün Mescid-i Haram'da Kureyş'ten bir çok kişinin bulunduğu bir mecliste O da oturuyordu. Allah'ü Teala o sırada kendisine “İndiği zaman yıldıza yemin olsun ki;” Ayeti'yle başlayan Necm Suresi'ni indirdi. O da yeni inzal olan sureyi okumaya başladı. Bu Sure'nin 19 ve 20. Ayetleri olan; “Gördünüz mü? O Lat ve Uzzayı ve üçüncüleri olan Menatı...” Ayeti'ni okuduktan sonra Şeytan, kendi kendine söylemekte olduğu ve temenni ettiği; “Onlar o beyaz kuğulardır ki, şefaatleri umulur.” Sözünü Peygamberimiz(sav)'den önce söyleyiverdi. Bunu duyan Kureyşli'ler (Bu cümleyi Muhammed söyledi sanarak çok sevindiler. Hz. Peygamber(sav) sureyi sonuna kadar okuyarak bitirdi. Surenin sonunda secde Ayet'i olduğu için Hz. Peygamber(sav) secde etti. Müslümanlar da Hz. Peygamber(sav)'e uyarak secde ettiler. Müslüman, müşrik herkes secde etmiş oldu. Hatta çok yaşlı oldukları için secde edemeyen El Velid İbnül Muğıyra ve Ebu Uhayda Said ibnül As da elleriyle yerden toprak alarak alınlarına kaldırıp öylece secde ettiler. Herkes oradan ayrılıp dağıldı. Bilhassa Kureyşli'ler oradan ayrılırlarken çok sevinçliydiler. “ Nihayet Muhammed bizim ilahlarımızı da güzel bir şekilde andı. “deyip şöyle devam ediyorlardı . “Biz zaten Allah'ın dirilten, öldüren, yaratan ve rızık veren olduğunu biliyorduk. Bizim tanrılarımız, putlarımız, sadece Allah'ın katında bizim için şefaatçilerimizdir. Muhammed böylece bizim ilahlarımıza bir pay verdiğine göre artık bizler de onunla beraberiz.” dediler

Akşam olunca Cibril Rasülüllah'a geldi ve “Ne yaptın? İnsanlara Allah'tan benim sana getirmediğim şeyler okudun. Benim sana söylemediğim şeyler söyledin” dedi. Hz Peygamber(sav) o kadar üzüldü ve Allah'tan o kadar büyük bir korkuya kapıldı ki, bunun sonucu Allah'ü Teala kendisine (özel):

 

Biz senden önce hiçbir Rasül ve Nebi göndermedik ki; o bir şey temenni ettiği zaman, Şeytan onun temennisine bir düşünce atmış olmasın. Fakat Allah, şeytanın attığını siler, sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırır. Allah her şeyi bilendir. Tam hüküm ve hikmet sahibidir. 52 (Hac)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuştur.

 

Bu Ayet geldikten sonra Kureyş müşrikleri: “Muhammed bizim tanrılarımızı (putlarımızı) hayırla yad etmekten ve onların Allah katında değerli olduklarını söylediğinden pişman oldu” deyip küfür ve kötülüklerini daha da şiddetlendirerek devam ettiler.

Müfessirlerin bir çoğu bu Ayet-i Kerime'nin nüzul sebebi olarak yukarıda belirtmiş olduğumuz “Garanik hadisesi” ni anlatırlar. Bu sebebin mürsel olduğunu, sahih bir raviden gelmediğini beyan ederek hadiseyi reddederler (Mürsel: Ravisiz olarak Peygamberimiz'e nisbet edilerek anlatılan olaylar ve hadiselere denir.) Ancak Ayet'i ve nüzul sebebini incelediğimiz zaman ikisi sebep ve vahiy olarak birbiriyle uyumsuz değildir. İtiraz edilen nokta ise Peygamberimiz'in böyle bir hataya düşmeyeceği noktası. Zaten Peygamberimiz hataya düşmüyor ki. O okumasına devam ediyor. Kuğular bölümünü ise şeytanlaşan insan söylüyor. İlaveyi müşrikler duyuyor ama tilavet eden Peygamberimiz olduğu için O'nun şeytanın attığı ilaveyi duymuyor ve duymaması da son derece normaldir. Topluluğa konferans veren hatip, cemiyetin içindeki başka konuşmayı kendisi susmadan duyamaz ve anlayamaz. Said ibni Cüreyçten gelen başka bir rivayete göre de söz konusu ilaveyi okuyup okumadığını test etmek için Cibril hemen gelmiş, Peygamberimiz(sav)'e Sureyi yeniden okutturarak Kuğular bölümüne gelince ben sana bunları getirmedim, diyerek ilaveyi kaldırtmıştır, denilmekle olayın bir gerçek olduğu teyit edilmektedir.

Belkide bu hadiseden maksadın Peygamberimiz'in korumalığının Allahın himayesi altında olduğunu bütün insanlığa gösterip, eğer Ben Allah olarak O'nu kendi haline bıraksam O da sizin gibi beşer olduğu için hataya düşer düşüncesiyle Rasülü'nün kendi koruması altında olduğunu insanlara göstermek, kendilerini her an uyanık tutmayan müslümanların da şeytanın müdahelesiyle karşı karşıya kalacağını bildirmektir. Cenab-ı Hak, kendi iradesiyle bir örnek olması bakımından insanlara mesaj vermek maksadıyla olayın gelişmesine müdahele etmemiştir.

Diğer bir görüşüm de; orada bu hadisenin cerayan etmesi, bu din kıyamete kadar devam edeceğinden bu gün ve bundan sonraki müslümanların inançlarını test etmelerini sağlamak. O günkü müşriklerin neden müşrik olduklarını hatırlatmak, onların putlara tapmadıklarını, Allah'a inandıklarını sadece Benimle kendileri arasında bir aracı, vasıta yaptıklarından dolayı müşrik olduklarını zinde ve canlı tutmak maksadıyla bu olay Allah'ın izni ve müsadesi altında gerçekleşmiştir. Bence oldukça mantıklı ve gerçekçidir. İslam'ın evrensel olduğunu ve kıyamete kadar gelecek insanlara, ayetlerin hitap ettiğini dikkatimizi çektiğimizde, gelişen hadise son derece doğaldır. Çünkü günümüz teknolojisiyle ve içinde yaşadığımız bilişim çağıyla bu olayı en iyi bizler anlarız. Bu realiteyi belleğimizden ve zihnimizden ırak tutmayalım. Herkes her konumdaki bilgisiyle kendisine gerekli olan mesajı alır. Yeter ki aşırı taassup içinde olmayalım. Zaten bunun böyle olduğunu bu olayın imtihan için gerçekleştiğini bundan sonraki ayetler açıklıyor. Yüce Allah devamla:

 

( Böylece) Allah, şeytanın attığını, kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için bir imtihan yapsın. Şüphe yok ki zalimler uzak bir ayrılık içindedirler. 53

Ve kendilerine ilim verilmiş olanlarda o Kur'an'ın Rabbinden gelen bir gerçek olduğunu bilsinler de O'na inansınlar. Böylece kalpleri O'na saygı duysun. Şüphesiz ki Allah, iman edenleri doğru bir yola iletir. 54 (Hac)

 

Bu Ayet-i Kerimeler 52. Ayet'in devamı niteliğindedir. Benim okuduğum kitapların müfessirleri ve diğer müfessirlerin çoğu yukarıdaki nüzul sebebi olarak verdiğimiz Garanik hadisesini reddetmektedirler. Detaylı incelendiğinde reddediliş sebebinin aşırı olarak Peygemberimiz(sav)'e sevgi ve saygı taassubundan ileri gelmektedir. Bu aşırı aşk gözleri kör etmiş ve duyguları aklın önüne geçirmiştir. Hadise objektif bakıldığında tamamen Ayet-i Kerimelerle uyuşmaktadır. Ayetler'de haşa kusur olamayacağına göre kusur insanların anlayışındadır.

Bilindiği üzere Peygamberimiz(sav) melek değildir. O iki boyutludur. Hem insani hem de nurani. Nurani boyutu Allah' la Rasülü 'nün arasındadır. Bizim onu anlamamız bugünkü maddi boyutumuzla mümkün değildir. Ancak Allah'ın ve Rasülü'nün bildirdiği kadar bilebiliriz. Peygamberimiz'in maddi boyutuna gelince; O'da bizim gibi etten kemikten yaratılmış bir insandır. İnsan olduğuna göre biz nasıl hatadan âri değilsek O'da değildir. O'nun kini ise Cenab- Hak Cibril vasıtasıyla fiilen hatayı anında telafi edip düzeltmektedir. İnsanların hata yapabileceğini hatasız kulun olmayacağı mesajını, Yüce Allah bize Rasülü'yle verecektir ki, yeise düşmeyip tövbe kapımız açık olsun. Peygamberler, bilhassa bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed(sav)) özel seçilmiş insanlardır. İnsanların başına gelebilecek hadiseleri, dayanamayacakları eski alışkanlıkları ve töreleri onun şahsında yıkacak ki, maksat hasıl olsun. Cenab-ı Hak, müdahelesini aradan çektiğinde bizler nasıl en mükemmel değilsek, O'da en mükemmel olamayacaktır. Ancak veliler, sıddıklar ve muttakiler seviyesine ulaşabilecektir. O'nu farklı yapan Cenab-ı Hakk tarafından özel seçilmiş olmasıdır. Eğer Peygamberler hata yapmasa, Onların hatasını insanlara ve müminlere göstermese o zaman insanlar Allah'ı göremeyeceğinden haşa Allah'ı değilde Peygamberlere ilah diye tapmaya başlarlar ki, onların gönderilme nedeninden doğacak olan maksat hasıl olmaz. Çünkü hata yapmayan ve tapılacak olan yegane Rabb sadece Allah'tır. Peygamberler hatasız, kusursuz birer Rabb olmadığına göre!!!! Bu hassasiyetten dolayı bırakalım Peygamberimiz(sav)'in hatasız ve kusursuz olmasını, O kendisinin övülüp sevgili denmesine bile karşı çıkmıştır. “Bana Allah'ın kulu ve Rasülü deyin demiştir.”

Bu Ayet-i Kerimeler'de Cenab- Hak tarafından verilmek istenen mesaj: Ey müminler! Eğer Ben olmasam Şeytan Peygamberleri bile yanıltır. Onların arkasında direkt olarak Ben varım. Siz ise kendi iradelerinizle başbaşasınız, şeytan sizi daha çok yanıltır. Onun için İlahi mesajım Kur'an'a ve Rasülüm'ün Sünneti'ne sıkı sıkı sarılın demektedir. Bence tam isabetli bir mesaj. Bu hadiseler bile Allah'ın muhteşemliğine delildir. Şahsen bu hadise değil benim inancımı zayıflatmayı, İnşallah kat kat artmasına bile vesile olmuştur.

İşte tarihimizde ve günümüzde de devam eden Peygamberimiz(sav)'e gösterilen aşırı taassub, İslam'ın kolay yaşanan ve insan fıtratına uygun olan bir din olduğu halde, O'nu zorlaştırarak yaşanmaz hale getirmiştir. Sözü fazla uzatmadan bir şeyi dikkatlerden kaçırmamak gerekir:

Bu hadiseyi kabul etmeyen bir müfessir veya bir alim, Kur'an'ı yorumlarken çok çelişki ve hataya düşer. Çünkü dini doğallıktan olağan üstü bir hale çıkarır ki, ya açıklayacağı Ayet'i es geçer ya da yanlışını devam ettirerek diğer müfessir ve fakihlerle çatışır.

Garanik Hadisesi'nin reddedilmesinin bir sebebi de; hikayenin sonunda müşriklerin putları hakkında söylediği sözlerdir. Bu sözler, müşriklerin Allah'a nasıl şirk koştuklarını, onların niye müşrik olduklarını putları ne maksatla kullandıklarını Allah'la kendileri arasında ne gibi bir görevleri olduğunu açık açık anlatılıyor. Anlayan anlar. Allah idrak ve şuur vermemişse, meşhur atasözümüz gibi “Vermeyince Mabut, neylesin Sultan Mahmut.” Yine en iyiyi ve doğrusunu Allah bilir diyelim ve bu konuyu bitirelim.

*

 

Ashabdan bazıları “Elbette Allah yolunda ölenle, öldürülen eşittir” derken bazıları “Hayır aksine Allah yolunda öldürülen, diğerinden daha üstündür” demişler. İşte bu hadise üzerine Allah'ü Teala:

 

Allah yolunda hicret edipde sonra öldürülen veya ölenlere gelince, Allah onlara hiç kuşkusuz rızıktan güzel bir pay verecektir. Çünkü Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır. 58 (Hac)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuş.

Ashab arasında çıkan bu ihtilafın Osman ibn. Muaz'ın ve Ebul Seleme ibni Abdül-Esed'in ölmeleri üzerine olduğu rivayet edilmiştir.

Yine rivayete göre Sahabeden bazıları: “Ey Allah'ın Elçisi! Allah yolunda öldürülenlere Allah'ın ne gibi hayırlar vereceğini biliyoruz. Bizlerde onlar gibi Allah yolunda seninle birlikte cihad ediyoruz. Peki bizler savaşta değil de normal bir ölümle ölürsek, bize neler var” diye sormaları üzerine, Yüce Allah:

 

O onları hoşnut olacakları bir yere sokacaktır. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir. Kullarına yumuşak davranandır. 59 (Hac)

Ayet-i Celilesi'ni inzal buyurmuştur.*

 

İbni Hatim'in Mukatil'den rivayetine göre:

Hz. Peygamber(sav)'in göndermiş olduğu bir seriyye yolda müşriklere rastlamıştı. Bu rastlama Muharrem'in bitmesine iki gün kala olmuştu. Müşrikler: “Gelin müslümanlara saldıralım. Onlar nasıl olsa haram ayda savaşmayı kerih görür ve bizimle savaşmazlar, biz de böylece onların hakkından geliriz” diyerek o müslüman guruba hücum ettiler. Gerçekten müslümanlar, haram ayda savaşı kerih görerek müşriklerden kendileriyle savaşmamalarını istedilerse de müşrikler müslümanların bu teklifini kabul etmeyerek saldırdılar. Müslümanlar da her ne kadar haram ayda savaşmayı hoş görmeselerde saldırıya ilk başlayan kendileri olmayıp yerlerinde sebat ederek saldırıya karşılık verdiler. Zafer müslümanların oldu. Bu hadise üzerine Cenab-ı Hak:

 

Bu böyledir. Kim kendine yapılan haksızlığı, benzeriyle mukabele eder de sonra yine kendisine saldırılırsa elbette Allah O'na yardım eder. Şüphe yok ki Allah çok affedicidir. Çok bağışlayıcıdır. 60 (Hac)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

*

 

Ey İnsanlar! Size bir misal verildi. Şimdi onu dinleyin: Sizin Allah'ı bırakıpda taptıklarınız, hepsi bir araya gelseler, gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapacak olsa bunu ondan geri alamazlar. İsteyende istenende ne kadar güçsüz. 73

Onlar Allah'ın kadrini hakkıyla ölçemediler. Şüphe yok ki Allah yegane kuvvet sahibidir, mutlak galiptir. 74 (Hac)

 

Cenab-ı Hak müşriklere, kendi anlayacakları dilde ve uyguladıkları fiillerle öyle güzel örnekler vermiş ki, aklı olanın silkinip uyanması lazım. Günümüzde de bu putların yerini sistemler ve ideolojiler almış. O ideolojiler kimin tarafından üretilmiş? İnsanlar tarafından. Burada Allah isteyen de derken, insanı tarif ediyor. İnsan ise bir sivrisineği yaratabilecek güçte olmadığı ve onu yaratmaktan aciz olduğu halde, nasıl olur da kendi yaptıklarınıza tapıyorsunuz, diye uyarıda bulunuyor. O gün anlamamışlarda bugün anlıyorlar mı? Heyhaaat.

*

 

Allah meleklerden de peygamberler seçer. İnsanlardan da. Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, görendir. 75

O onların önlerindekini de, arkalarındakini de bilir. Bütün işler Allah'a döndürülür. 76

Ey İman edenler! Ruku edin, secde edin, Rabbinize ibadet edin. Hayır işleyin ki, umduğunuza eresiniz. 77 (Hac)

 

75. Ayet'te Allah; sizin ilah olarak kabul ettiğiniz melekler ve peygamberler, sadece Allah'ın Elçileri'dir. Allah onları, emirlerini size tebliğ etmek üzere seçmiştir. Bu ne onları ilah yapar, ne de O'nun ilahlığına ortaklık kılar. Bu Ayet-i Kerime düz mantıkla müfessirler tarafından böyle açıklanıyor. Ayet-i Kerime'nin nüzul sebebi de pek bilinmiyor. Allah, mutlaka bir sebebe dayanmadan da bütün insanlara bir mesaj verebilir. Mesajı sebebe dayanarak vermesi şart değildir. Ayet'te anlatılmak isteneni ters ve farklı bir mantıkla düşündüğümüz zaman ben şahsen şöyle bir anlam çıkarıyorum. Bilindiği üzere insanlardan yeryüzüne Rasüller ve Nebiler (Elçiler) seçilerek Allah tarafından tebliğ maksadıyla gönderildiğini biliyoruz. Hakikat denen mutlak doğru az olup, insanların bu gerçeği bulmaları zor olduğundan, Allah binlerce Peygamberler gönderiyor. Yeryüzüne binlerce Peygamber'in gelmesi oldukça isabetlidir. Çünkü milyonlarca yanlışın içinden mutlak doğruyu bulmak çok zordur. Zaten vakıa da öyle cereyan etmektedir. Ayet'te diyor ki: “Allah meleklerden de Peygamberler seçer.” Acaba Allah'ın buradaki ifade ettiği melek, bizim algıladığımız sadece Allah'ın emirlerini yerine getiren nurani olan varlıklar mı? Yoksa kötülüklerin lideri olan şeytan (İblis) mi? Çünkü O da Hz. Adem yaratılmazdan önce Allah'ın emirlerini yerine getiren bir melekti. Hz. Adem(as)'den sonra lanetlenerek kötülüklerin elçisi oldu. İnsanlar nefis taşıyıp kötülüklere meyyal yaratıldığı için sayı olarak fazlaya ihtiyaç olmayacağından, İyilik elçisi Peygamberler'e oranla çok az sayıda kötülük elçisi yeterli gelir. O Allah, insanı sınadığına göre kötülüklere de lider elçi göndermemesi mümkün değildir. Peygamberler de Allah'ın emrinden dışarı çıkamayacaklarına göre, bu dünyada İyiliklerin Rasülleri inananlarıyla birlikte, kötülüklerin elçileri de inananlarıyla birlikte olacaklardır.

Ayetler dikkatle incelenirse, müminlerden bazıları sır olması gerekeni anlamış, buna binaen Peygamberimiz'e soru sormuş , bu sorunun karşılığı olarak ona Cenab-ı Hak sanki azarlar gibi bir üslup kullanarak cevap vermiş. Ben istediğim şekilde elçi gönderirim sana ne dercesine. Sonra müminlere siz işinize bakın anlamında, ne yapmaları gerektiğini, asıl görevlerinin 77. Ayet'te belirtilenler olduğunu bildirmiş. Diğer yandan benim önsezim, bu Ayetler'de bir sır olduğunu, bu sırrı da sadece Peygamberlerin bilmesi gerektiğini düşündürüyor. Bence olması gereken oluyor. Elimde bulunan tefsirlerde bu Ayetler'le ilgili mantıklı bir açıklama bulamadım. En iyisini Allah bilir deyip konuyu kapatalım.

*

 

Allah yolunda gerektiği gibi savaşın. O sizi seçti ve din konusunda üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. Atanız İbrahim'in dinini izleyenlerden olarak.- ki O, daha önce sizi teslim (müslüman) olanlar olarak adlandırmıştı. Bunda da böylece elçi size tanık olsun. Ve siz de insanlara tanık olasınız. Öyleyse namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın. O sizin mevlanızdır. O ne güzel mevla ve O ne güzel yardımcıdır. 78 (Hac)

 

Bu Ayet-i Kerime'yi incelediğimizde bir çok konu ve mesele kendiliğinden çözülür.

1. Bu Ayet'in direkt olarak muhatabı Peygamberimiz(sav) ve O'nun ashabı.

2. Allah, muhataplarına gerektiği gibi savaşacaksınız, size bu bir emirdir buyuruyor.

3. Bu size ait (gerekli) olan dinin tamamlanmasında görevli olarak sizi seçti. Bu görevi yerine getirmek zorundasınız. İtiraz hakkınız yoktur.

4. Kaldıramayacağınız hiçbir yükü de üzerinize yüklemedim. 5. Siz müminler, atanız olan İbrahim'in Dini'ni izleyenler ve O'na teslim ve tabi olanlardansınız. Siz zaten katıksız, saf ve diğer dinlerden etkilenmemiş olarak hak din üzereydiniz. Bulunduğunuz toplumun yanlışlığı ise, sadece Ben'imle aralarında putları vasıta olarak kullanmaktı. Putları aradan kaldırdığınız taktirde inanç yönüyle maksat hasıl olacaktır. Bu da sizin için inat edilmedikçe kolay bir şeydi. Ayet-i Kerime'nin bu bölümü, o dönemde (Mekke ve Medine'de) İbrahim-i Din'den olan Hanifler'in kayda değer çoklukta varlığına delil olduğu gibi, bence Mekke ve Medine'li arapların Hz. İbrahimden sonra Hz İsmail(as)'in soyu olarak devamla günümüze kadar kesintisiz erkek çocuklarını sünnet ettirmeleri ve Kabe'yi tavaf, arafat ve müzdelifede vakfeden müteşekkil olan hac ibadetinin varlığı, putları aracı olarak kullanan ve Allah tarafından müşrik sıfatı verilenlerin de özü kaybolup sözü kalmış, Hanif (müslim) dairesi içinde olduklarına bir başka delildir. Prof. Hamdi Döndüren İnsanlığa Son Çağrı. Sayfa 37-38 Hanif ve Haniflik

 

6. Bütün bunlardan sonra Rasülüm size tanık olup şahitlik yapsın. Siz de insanlara tanıklık ve şahitlik yapın. Yaşam bakımından onlara örnek olun buyrulmaktadır. Onlar bize örnek (şahit) olacaklarına göre, İslam Dini mıh gibi yerinde çakılı sabit kurallar bütünü değil, O'nun her insanın fıtratına uygun olan şeklini yaşayabileceğine ve yaşanabileceğine delildir. Onların çeşitliliği bizim çeşitliliğimiz demektir. Herkes kendi fıtratına uygun sahabeyi seçip kendine kılavuz edinebilir. Kimse kimseyi sen niye şöyle düşünüyorsun, niye böyle yaşıyorsun diye yargılamamalıdır. Önemli olan ana kriterlerden sapmamaktır. Çeşitlilik bir kazançtır. Bu açıklamalar muhakeme gücüne sahip olanlar içindir. Ben taklitçiyim, benim bu hususta bir fikrim yok diyenlere diyeceğimiz bir şey yok. Siz taklitçiliğinize devam edin. Bu din aklı olup muhakeme gücüne sahip olanlara hitap ediyor. Taklitçiysen, bilsen ne yazar, bilmesen ne yazar. Bizi taklitçi hale getirip muhakeme gücünden yoksun bırakanlar utansın

Durum bu mihvalde olduğundan dolayı “Namazınızı kılın. Zekatınızı verin. Allah'a sarılın. Çünkü O, sizin Mevlanız'dır. O ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcıdır.” buyrulmaktadır.

Denilebilir ki, burada sadece Allah namaz ve zekattan bahsediyor. Oysa İslam Dini'nin bir çok kuralı var. Bu kurallar ne olacak?

Önce cahiliye ve sonraki dönemlerde İslam (Hanif) dairesinin içinde hangi görüşler var ona bakalım, ondan sonra konumuza devam edelim. Teslim olmak veya haniflik bütünü ihata edip kapsadığından O dairenin içine; müminler, müttakiler (takvalılar), müşrikler, fasıklar, münafıklar zalimler vs. sınıfı girer. Eğer müşrik addedilen Peygamber(sav)'in düşmanları bu hitaba dahil olmamış olsalardı, Halit bin Velid'ler, Vahşiler, Abu Süfyan, karısı Hind vs. Bunlar sahabe ünvanını alamazlardı. Bu nedenle Allah'ın “siz de bütün insanlara tanıksınız” dediği kesim; sahabiler, mümin ve takvalı olanlardır . Bu ayrıntıyı tesbit ettikten sonra konumuza devam edelim :

Dikkat edilirse Peygamberimiz(sav)'e vahiy sadır olalıdan beri Cenab-ı Hak müminlere hitabında üç kural üzerinde önemle durmuştur. Bir- kendisine ortak koşulmaması. (Yani kendine aracısız iman) İki- Namazın kılınması. Üç- Zekatın (infakın) verilmesi. Namazı ele alırsak: Namaz: Dinin direği, Müminin Miracı. Aynı zamanda namaz, mümini kötülüklerden ve fuhşiyattan arındıran bir ibadet ve duadır. Zaten sen namaz kılıyorsan, diğer emir ve yasakları nefsinde uyguluyor, kötülüklerden arınıyorsun, demektir. Tek tek diğer emir ve yasakları saymak anlayanlar için zaittir. Ben namaz kılıyorum ama; küçük ve büyük günahları işliyorum diyorsan o senin sorunun. O zaman sen namaz kılmayıp, kıldığını zannediyorsundur. Allah yalan söylemez. O doğru söyledi. Problem varsa kendine bak. İyi düşün!!!

Bir hususu tekrar dikkat çekmek istiyorum. Yukarıda da izah ettiğimiz gibi Kelime-i tevhit ve Kelime- Şahadet'le, kilitli kapıyı açıp, İslam dairesinin içine girdikten sonra, Cenab- Hak mesajlarında sürekli namaz ve zekatı (infakı) (yaklaşık Kur'an'ın otuz iki yerinde) beraber zikrederek emir buyurur. Akıl sahipleri için bu boşuna değildir. Bunda bir incelik vardır. Şöyle ki:

Ateşin, altın filizini eritip curufunu dışarı atarak saflaştırıp arındırdığı gibi, namaz da insanı kişisel yönden kötülüklerden arındırıp masum, saf ve günahsız hale getirir. Yani namaz kişinin fiziki beden gücünü olgunlaştırır. Hayvani istek ve arzularını firenler

Zekat da; İnsanın sosyalleşmesini sağlar, toplumsal yönünü geliştirip olgunlaştırır. Çünkü zekat ve infak maldan verilir. Mal, canın yongasıdır, derler. Yani insan malından verirse yonganın ağacı çıplak bırakacağı gibi kendisinin çıplak kalıp fakir düşeceğini zanneder. Bu nedenle malından pek vermek istemez. Onun için Rasülüllah(sav): “Veren el alan elden üstündür” buyurmuştur. İnfak, toplum içinde insanı eritir. Gösteriş için vermemek kaydıyla. Dikkat: Zekatın % 2,5 en alt sınırıdır ve zorunludur. Zekatta üst sınır yoktur. O nedenle herkesin yapması gerekeni yapması, lütuf ve ihsan değildir. Aslolan % 2,5 ‘un üstüne çıkarak tasattuk etmektir. Bizim anlatmak istediğimiz de budur. (Bir ayrıntı: Zekat zenginin vermesi gerekendir. sadaka ise herkesin vermesi gerekendir. Bunda sınır yoktur. Bu da müminlere emirdir. Zekatı vermeyenin cezası bu dünyada hakim güç tarafından verilir. Ve o hakim güç zorla alma yetkisine de sahiptir, vergide olduğu gibi. İnfakın sevabı ve cezası ise Allah'ın indindedir.)

Netice: Namaz kılan müslüman kötülük yapamayıp, zekatla ve infakla insanlara yardımda bulunduğu için sadaka almayıp hep vereceğinden başkasının hakkını yiyemez. (Zaten yeryüzündeki kavgalar vermekten değil de hep almaktan çıkmıyor mu?) Öyleyse olay kapandı. Mesaj yerine ulaştı. Bu davranışta olan kişinin yanında Allah her zaman mevcuttur. O kulunu korur. Şeytan denen varlık onun çevresine bile yaklaşamaz. Denemek zor değil. Bir deneyin Lütfen!

Yani: Kelime-i Şahadet; İslam'ın anahtarı, Namaz; Dinin Direği, Müminin Miracı, İnfak ve zekat da dinin çadırıdır. Zaten bu üç şeyi kavrayan insana başka bir şey öğretmeye gerek yok. O öğrenmak istediğini kendisi arar, bulur ve öğrenir. Mevlasını isteyen mevlasını, b……sını isteyen b….sını ve/veya aradığını bulur.

***