BURADA ÖNEMLİ SAYDIĞIM BİR KAÇ AYRINTIYI DİLE GETİRMEK İSTİYORUM:

 

Bazı Alimlerin, Ariflerin hatta Mutasavvıfların Kur'an'dan ve Hadisler'den anladıklarını tamamiyle topluma sunmayıp kendilerinde sır olarak sakladıkları bilgilerin bulunduğu gerçeği. -Ki ben de bazı sırların saklanması gerektiğine inanıyorum-

Kur'an Peygamberimiz(sav)'e nazil olmaya başladığından ve O'nun inişi tamamlandıktan sonra da bazı gerçek ve hakikatlerin, Kur'an evrensel ve Küresel olduğundan o günkü topluma anlatılılıp açıklanmadığı ve sonraki nesillere bırakıldığı kanaatindeyim. Çünkü Peygamberimiz(sav) bir çok gizli dediğimiz, o günkü insanların anlamada zorlanıp bilemeyeceği sırları biliyordu. O fizik ötesini tam anlamıyla kavramıştı. Yüce Allah O'na Miraç'la fizik ötesini göstermişti. O:

1-Gaip dediğimiz, insanların bilip kavrayamayacağı Allah'ın nasip ettiği kadar bilgilere sahipti.

2-Kader mevzuunu çok iyi biliyordu.

3-İnsanın içinden düşündüğünü (zihin okumayı) kendisine bildirilen kadar biliyordu. O bir kaptan şöför gibi hem önü, hem de arkayı görüyordu. Bu nedenle o günkü toplumda dış görünüş ile müslüman olup, gerçekte müslüman olmayan münafıkları yalnızca O biliyordu.

4-Semadaki diğer yaratıkları ve orada gerçekleşen olayları da bildirildiği kadar biliyordu. O, beşeri ve nurani olarak Allah'ın Elçisi, insanların en üstün iradelisi, yani kendine has bazen beşeri, bazen de nurani özel bir varlıktı.

 

Bazı Alim, Arif ve Mutasavvıflara gelince:

 

1-Onlar da bazı gizlenmiş sır ve olayları kavrayıp, anlayabiliyorlar,

2-Fizik ötesini algılayabiliyorlar

3-Diğer insanların bilmediğini biliyorlar. Çünkü onlar üstün akıllılar. Böyle bir özelliğe sahip oldukları halde niye bu kavrayıp algıladıkları sırları topluma anlatmadıklarına ve toplumla paylaşmadıklarına gelince:

a. Yeryüzündeki insanların ve yöneticilerin bilgi ve kültür seviyesi buna müsait değil.

b. İnsanların anlama, algılama ve kavrama yetenekleri eşit değil.

c. Bu bilgiler sadece kendi seviyelerindeki insanların anlayacağı bilgiler.

d. Allah her insanı aynı derecede yaratmamıştır. Bu nedenle herkesin her şeyi bilmesi mümkün değildir. Çünkü insanın altmıştan, iki yüze (yüzyılımızın en üstün zekalısı Eistein'in zeka testinden iki yüz üzerinden 199,37 puan alan Pr. Dr. Nadia camikova'dır) kadar zeka dereceleri varsa, aynı şekilde akıl dereceleri de vardır.

Peki bu bilgileri ve kavradıklarını tamamen topluma anlatsalar ne olurdu?:

 

1- Kendileri halk tarafından anlaşılamayacağından toplum ve yöneticiler tarafından tecrit olunurlardı. Nitekim tarihte bunun örnekleri çoktur. Kendi çağında anlaşılamamışlar, fakat içinde bulunduğumuz çağda kahramanlaşmışlardır. Galile'nin ve Hallac-ı Mansur'un zamanındaki toplum bugünkü toplum olsaydı ve bugünkü bilgilere sahip bulunsaydılar öldürülürler miydi? Bunlar toplum gözünde o günün delileridir. Bilenlerin içinden fırlayıp ölümü göze almışlar, diğer bilenler bildikleri halde susmuştur.

2- Günümüzde de aynı yanlışlık devam etmektedir. Bir çok bilim adamları, ister dünyevi isterse semavi anlamda, çok şeyleri anlayıp kavrıyorlar, fakat topluma ve gidişata bakıyorlar, anlaşılamayacaklarını anlayıp susuyorlar. Hükmeden irade bunların önünü açsa belki toplum daha iyi gelişecek ama ne yazık ki, bu mümkün olmuyor.

3- Tarih boyunca egemenler ve toplum her zaman farklı ve aykırı düşüncelerden (günümüz deyimiyle radikal, fanatik ve marjinal görüşlerden) korkmuşlardır. Halbuki bu tür aykırılıklardan korkmamak lazımdır. Çünkü toplumun önünü açan, toplumu geliştiren toplumu daha ileri götüren bu tür farklılıklardır. Bugün itibariyle babaları aykırı düşünen evlatlarını sahip çıkmazlar, onlar bunun bedelini çok ağır öderler ama, yarın torunları onlara sahip çıkıp kahraman yaparlar. İşte tarihi gerçekler hep böyle devam edip gider. Hiç kimse, tarihte yapılan hatadan ders alıp ben de aynı hataya düşmeyeyim demez. Demiş olsa tarih ve sosyal olaylar tekerrür etmez. Şöyle etrafımıza bir baksak dün kötü dediğimiz bugün iyi, dün hain gördüklerimiz ise bugün kahramandırlar. *

***

 

 

 

 

 

BEYYİNE SURESİ

 

Kitab ehlinden ve müşriklerden inkar edenler, kendilerine apaçık bir delil gelinceye kadar( küfürden ayrılacak değillerdi.) 1

(Bu delil) Tertemiz sayfaları okuyan, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. 2

O sayfalarda en doğru hükümler vardır. 3

Kitap ehli ancak kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler. 4

Oysa onlar dini sadece Allah'a tahsis ederek, Allah'ı belirleyerek, ancak Allah'a ibadet etmekle, namaz kılmakla ve zekatı vermekle emrolunmuşlardı. İşte dosdoğru din budur. 5

Şüphe yok ki kitap ehlinden ve müşriklerden, inkar edenler, içinde sürekli kalmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar halkın en şerlisidir. 6 (Beyyine)

 

Beyyine açık delil anlamındadır. Bu Sure inince Cebrail(as) Hz. Peygamber(sav)'e “Ey Allah'ın Rasülü! Rabb'in sana bunu, Ubeyy ibni Kab'a okumanı emrediyor demiş, Ubeyy de Allah benim adımı mı andı?” diyerek ağlamıştır.

Mufassal Sureler: Hücürat-Bürüc arasına “Tıval Mufassal”, Buradan Beyyine'ye kadar “Evsat-ı Mufassal”, Beyyine'den son Nas suresine kadar da “Kısar-ı Mufassal” denir. İlk guruptan birisini sabah ve öğle namazının farzında- ikinci guruptan birini ikindi ve yatsı namazında- üçüncü guruptan birini de akşam namazında okumak güzel görülmüştür. Zaruret ve hacet dışında normal zamanda bu Sureler kadar okumak sünnet. Her rekatta bunlardan tam bir sure okumak ise müstahsendir denmektedir. Mufassal: Kur'an'dan yedide birin yedide birine denir.

Bu Ayet-i Kerimeler, Nebevi davetin açıkça ortaya konulmasını, Peygamber(sav)'den davetin sıhhatine ilişkin delil isteyenleri kimliğine bakılmaksızın mat eden Hüccet'i ihtiva etmektedir. Onun davetinin özelliği yalnız Allah'a ibadet etmek, namazı ve dini O'na halis kılmak ve zekat vermek suretiyle muhtaçlara yardımda bulunmaktır. Art niyetli ve kötü maksatlı olanların dışında bu davetin doğruluğundan şüphe ederek delil istemez ve O'nu inkara kalkışmaz. (Mevdudi)

*

 

İnanıp iyi işler yapanlarda halkın en hayırlısıdır. 7

Rableri katında onların mükafatı, altlarından ırmaklar akan Adn cennetidir. Orada ebedi olarak kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş ve onlarda Allah'tan razı olmuşlardır. İşte bu mükafat Rabbinden sakınan kimse içindir. 8 (Beyyine)

 

5. ve 7. Ayetler'in muhatabının umumi olduğu bu Ayetler'in tüm müminleri kasdetmesine rağmen Şia bu Ayetleri Ehli Beyt'e maletmişlerdir. Bu tuhaf görüşlerinden kendilerini soyutlayamamışlardır. Hani Allah'ın Kur'an'da ifadesiyle “gözleri kör, kulakları sağır, kalpleri mühürlenmiş olanlar” deniyor ya. Sanki bunlarda onlar gibi. Âşıklıklarından veya taassupluklarından olsa gerek her şeyi Hz. Ali(ra)'a mal ediyorlar. Halbuki müminler açısından Hz. Ali(ra) ile Hz. Ebubekir(ra) ve diğer ashab arasında fark olmaması gerekir. Peygamberimiz(sav)'in yanında belki kendi damadı olduğundan bir derece fark olabilir. O ayrı konu. Fakat sonra gelen müminler açısından olamaz. Ne diyelim aşırı taassup işte böyle bir şey. Allah aklını, gönlüne kaptırmayanlardan eylesin.

Hz. Ali (ra)'ın Kâtibi Yezid bin Sürahil el Ensarî'den merfu olarak yaptıkları rivayette: Hz. Ali(ra)'den şöyle dediğini işittim: Allah Rasülü vefat edeceği zaman Onu göğsüme dayandırdığım halde şöyle buyurdu. “Ey Ali!:

Allah'ü Teala'ya inanıp iyi işler yapanlarda halkın en hayırlısıdır” buyurduğunu işitmedin mi? İşte onlar senin şiandır. Benim ve sizin buluşma yeriniz havz'dır. Ümmetler hesap için toplandıkları zaman, onların alınları, el ve ayakları bembeyaz parıldayarak çağrılacaklardır.”

Bu rivayetteki “Şiatüke” Senin gurubun tabiri, onları yani Şiayı taassupta aşırılığa kaçırmıştır. Halbuki Peygamberimiz(sav) zamanında Hz. Ali'nin gurubu diye bir şey söz konusu değildi. Buna rağmen bu Ayet-i Kerime Hz. Ali(ra)'e delalet etse -ki en iyisini Allah bilir.- Ne olur. Bunda övünülecek veya dövünülecek ne var? Bundan Müminler gocunmaz şeref duyar. Bu tür aşırı taassuba girmenin, dini bir tarafa çekmenin anlamı ne? Sizce Cennet: Bütün müslümanları hatta bütün insanları almayacak kadar küçük mü? Onun için her gurup aşırı taassup ve aşkla ayrı ayrı pencereden bakmayıp müslümanların kendi aralarındaki birlik, dirlik ve düzenini bozmayıp, gerçek ve hakikatlerin objektif bir bakış açısıyla değerlendirilmesi gerekir.*

***

 

 

 

 

NUR SURESİ

 

Bu indirdiğimiz ve uygulanmasını (farz) gerekli kıldığımız bir suredir. Düşünüp öğüt almanız için Onda açık açık ayetler indirdik. 1 (Nur)

 

Bu Surede erkek ve kadının iffetli yaşamı için gerekli önlemler yer almıştır. Hatta Hz. Ömer(ra) Kufelilere mektup yazarak Nur Suresi'ni kadınlara da öğretmelerini istemiştir. Ayet son derece açık. Suredeki bütün kuralların farz olduğunu bildiriyor.

*

 

Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz değnek vurun. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız. Bunlara Allah'ın dini konusunda acıyacağınız tutmasın. O ikisinin cezalandırılmasında müminlerden bir topluluk da hazır bulunsun. 2 (Nur)

 

Bu Ayet'in nüzul sebebi ile ilgili bir rivayet bulamadım. Fakat Ayet'in sertliği o anda zinayla ilgili. Toplumun hoşnut olmayacağı bir hadisenin vuku bulduğu (şahsa özel) izlenimini veriyor. Üslup onu andırıyor. En iyisini Allah bilir.

Zina: Akıllı ve ergin bir erkekle, yine akıllı ve ergin kadının evlilik dışı cinsel ilişkide bulunmasına denir. Zina fiilini yasaklayan Ayetler şunlardır. “ Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, kötü bir iş ve kötü bir yoldur.” İsra-32, Furkan 68,69 bu Ayetler'den sonraki iki Ayet'te tövbe edip imanını yenileyen ve güzel amel işleyenlerin bu azaptan kurtulabileceklerini belirtir. (Furkan 70-71)

Yukarıdaki Ayet-i Kerime, bekar olan erkek ve kadının cezasını yüz değnek olarak belirlemiştir. Celde'nin manası ise, ete geçmeyecek, sadece deriyi etkileyebilecek ölçüde ve elin dirsekten hareketi ile uygulanan sembolik bir vurmadır. Uygulama sırasında kişinin üzerinden, kürk, manto ve palto gibi üst giysileri çıkarılır, Fakihlerin çoğunluğu buna ek olarak bir yıllık sürgün cezasını da gerekli görürler. İmam-ı Ebu Hanife'ye göre ise hadisteki bir yıl sürgün cezası “Celde Ayeti'ne” ilave niteliğinde olup Ayet inince bu ilave kısım nesh edilmiştir der.

*

 

Mersed bin Ebu Mersed adlı biri Mekke'den aldığı esirleri Medine'ye götürürdü. Mekke'de Anak adlı bir fahişe vardı.

Bu fahişe Mersed'in dostu idi. Mersed kadınla evlenmek için Hz. Peygamber(sav)'den izin istedi. Hz. Peygamber O'na bu konuda bir şey söylemedi. Nihayet:

Müfessirlerden bazıları da bu Ayetle ilgili olarak şöyle söylemişlerdir. “Muhacirler Medine'ye geldiklerinde içlerinde malı olmayan fakir kimseler vardı. Medine ise hayat pahalılığının hüküm sürdüğü, yaşanması son derece güç bir şehirdi. Burada hayatlarını fahişelikle devam ettirip iaşelerini onunla temin eden kötü kadınlar mevcuttu. Muhacirlerden fakir kimseler bu kötü kadınların kazançlarına imrenerek:

-Bu kötü kadınlarla evlensek de Allah bizi onlardan müstağni kılana kadar, onlarla birlikte yaşasak dediler. Hz. Peygamber(sav)'e gelip bu konuda ondan izin istediler. Bunun üzerine:

Zina eden erkek, zina eden veya Allah'a ortak koşan kadından başkasıyla evlenemez. Bu müminlere haram kılınmıştır. 3 (Nur)

 

Ayeti'nin nazil olduğunu, diğer rivayetin devamı olarak da bu Ayet-i Kerime nazil olunca Hz. Peygamber(sav) Mersed'e Ayet-i Kerime'yi okuyarak: “Sakın bu kadınla evlenme” buyurduğunu söylemişlerdir.

Hattabi der ki; “Hz. Peygamber(sav)'in bu yasağı sadece bu kadınla ilgilidir. Çünkü kafir bir kadındı. müslüman olan bir erkeğin zani (zina eden) bir kadınla evlilik yapması ise, geçerlidir (meşrudur) nesh olunmaz. Daha sonra Hattabi şöyle devam eder. Alimlerin çoğunluğu bu Ayet-i Kerime'nin Nur Suresi'nin otuz ikinci: “İçinizden bekarları, köle ve cariyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer bunlar yoksul iseler, Allah onları lütfuyla zengin yapar. Allah lütfu geniş olan ve (her şeyi) bilendir.”

Ayet-i Kerimesi'yle nesh edildiği görüşündedirler.

İslam'da zina eden evli kadın ve erkeklerle ilgili Hadis-i Şerif: “Eğer içinizden biri bir ahlaksızlık yaparsa Allah'ın örtüsü altında gizli kalsın. Ama bunu bize açacak olursa kendisine Allah'ın kanununu mutlaka uygularız.” Muaz bin Malik Eslemi zina ettiği zaman, Hanzal bin Meymun'un tavsiyesiyle Hz. Peygamber(sav)'e gelerek yaptığı zina eylemini itiraf eder. Hz. Peygamber(sav) de O'nun recmedilmesini emreder. Ama aynı zamanda şöyle buyurur. “İşi gizli tutsaydın, bu senin için daha hayırlı olurdu.” Bir rivayete göre de: “Deli misin?” diğer bir

rivayete göre de, “öpmüş veya bakmış olmayasın.” Bunların hepsinden “evet” zina ettim cevabını alınca Peygamberimiz(sav) recm edilmesini ister. Çünkü: Ebu Davut ve Nesei'den rivayetle Peygamberimiz(sav): “Öngörülen cezaları hak eden suçluları kendiniz bağışlayınız. Bu tür cezalar benim önüme geldiğinde haddi uygulamak(cezayı vermek) benim üzerime vacip olur.” (Yani böyle suçları bana getirmeyin. Bundan da üzüntü duyarım. Bağışlayıp kendi aranızda kalırsa suçu aleniyet haline getirmezseniz daha iyi olur) buyurmaktadır.

Hatta bu zina itirafında Peygamberimiz(sav) yüzünü çevirip duymak istemedi. Bu hal bir kaç kez tekrar edildi. Zani dördüncü defa itiraf edince, taşlık bir yerde recmedilmesini istedi. Adam taşlar değip üzerine gelmeye başlayınca, kaçmaya başladı. Eline deve kemiği geçiren biri O'na vurdu. Sonra infaz, adam ölünceye kadar devam etti. Bu durum Nebi(sav)'e ulaşınca: “Bırakmadınız mı? (Bıraksaydınızda kaçsaydı ya anlamında üzüntülerini belirtti)

Gerçi bu Ayet-i Kerime'de recm yok ama recm için şunu söyleyebiliriz:

1. Peygamberimiz(sav) zinanın yayılmasını istemeyip gizli tutulmasını tavsiye ediyor.

2. Recmi de itiraf ve işlediği suçtan dolayı bu dünyada cezayı çekmek isteyene uyguluyor. Yani istek zaniden geliyor.

3. İtirafın dışında Ayet-i Kerimeye göre dört şahidin bulunması gerekiyor, bunun da bulunması zordur.

4. Kadının kocası veya kocanın karısı birbirlerini başka biriyle zina ederken gördüğünü iddia etse bunun için birbirlerinden şikayetçi olsalar, dört defa lanet okumaları ve beşincisine de Allah'ın adını anarak O'nun lanet etmesini isterlerse serbest bırakılmaları, yapacak bir şeyin olmadığı açıklanır. O halde kendi itirafları ve kendilerine zina suçundan dolayı bu dünyada cezasının verilmesine dair istekte bulunanların dışında, zina hususundaki hükmün uygulanması mümkün görülmemektedir. Zaten realite de böyledir. Asr-ı Saadet'te, biri erkek biri kadın olmak üzere kendi itirafları sonucu Peygamberimiz(sav), sadece bu iki recm hükmünü uygulamıştır. (Bir de kendi inançları gereği bir yahudiye uygulanan recm cezası olmuştur.) Aksi varit değildir. En iyisini Allah bilir.

*

 

İffetli kadınlara zina isnad edip sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun. Ve artık onların tanıklığını hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar fasıkların ta kendileridir. 4

Ancak bundan sonra tövbe edip durumlarını iyileştirenler, bunun dışındadır. Çünkü Allah çok bağışlayandır. Çok merhamet edendir. 5 (Nur)

 

Zina iftirası: Namuslu kadına atılan ve ona zina isnad edilen suçlamadır. Ayetteki; “Muhsanat” ifadesi, müslüman evli, bekar, namuslu, hür, akıllı ve ergin kadınları kapsar. Bu özellikleri taşıyan kadına zina isnat eden kim olursa olsun en az dört şahitle ıspat etmesi gerekir bu aynı zamanda bir zorunluluktur. Eğer müfteri zina isnadını dört şahitle ıspatlayamazsa, kadın da zina suçlamasını diliyle ikrar edip kabullenmezse müfteri seksen değnekle cezalandırılır. İbret için bundan böyle hiçbir tanıklığı kabul edilmez. Aynı hüküm erkek için de geçerlidir. Bu ayrıntı gözden ırak tutulmamalı.

Hiçbir şeyden habersiz, kendi haline olan namuslu bir kadına da iftira edenin cezası yukarıdakine ek olarak dünya ve ahirette lanetleme ve büyük azap vardır. Nebi(as)'ın Hadislerinden de anlaşılacağı üzere zina iftirasını yedi büyük günahlardan saymıştır. Dikkatinizi çekerim, zina yapan değil, iftira edenin affolması Allah'a kalmıştır. Hemen arkasından gelen Ayetten de anlaşılacağı üzere kendilerini düzeltip Tövbe-i Nasuha ile yani bir daha yapmamak kaydıyla pişman olanlar Allah tarafından bağışlanacaktır. Buradaki bağışlama Ahiret'te vereceği hesapla ilgilidir. Bilindiği gibi bir suçun hem dünyevi hem de uhrevi tarafı vardır.

*

 

İbni Abbas der ki: “İffetli kadınlara zina isnad edip de sonra dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurun!” Ayet-i Kerime'si nazil olunca, Ayet'in zahiri zevcelere ve onlardan gayrısına şamil olduğu için, ensarın efendisinden olan Sad b. Ubade:

-Bu Ayetler bu şekilde mi nazil oldu? Ey Allah'ın Elçisi? dedi. Hz Peygamber(sav):

-Ey Ensar! Efendinizin Sad'ın ne dediğini duyuyor musunuz? buyurdu Onlar(ensar):

-Ya Rasülallah! Siz onun kusuruna bakmayın. Çünkü o çok kıskanç biridir. Vallahi o bakireden başkasıyla asla evlenmez. Son derece kıskanç olmasından dolayı hiç kimse onun boşadığı kadınla evlenmeye cesaret edemez, diye karşılık verdiler. O zaman Sa'd:

-Ey Allah'ın Elçisi! Allah'a yemin ederim ki, O Ayetler'in hak olduğunu ve Allah'tan geldiğini biliyorum. Ne var ki teaccüp ettim.(şaştım) O âdi kadının üzerinde bir erkek görürsem (ne yani, şimdi) dört şahit getirmedikçe o adama bir şey yapmaya hakkım yok, öyle mi? Vallahi ben dört şahit getirmeden adam işini bitirip çekip gider dedi. Aradan çok zaman geçmeden Hilal bin Umeyye çıkageldi. Bu zat haklarında Ayet-i Kerime nazil olan ve Allah tarafından affedilen üç kişiden biriydi. Geceleyin yatsı vakti evine geldiği sırada eşinin yanında bir adam bulduğuna gözleriyle şahit oldu. Konuşmalarını kulağıyla dinledi. Sabaha kadar hiçbir şey yapmadan sessizce bekledi. Sabah olunca derhal Hz. Peygamber(sav)'in huzuruna vararak O'na:

-Eşinin ve dostunun arasında geçen konuşmaları ve gördüklerini Hz. Rasülüllah'a anlattı. Rasülüllah O'nun bu anlattıklarından pek hoşlanmadı. Canı sıkıldı. Ensar bir araya gelerek:

-Sad'ın söylediği başımıza geldi çattıda böylece sınanmış olduk. Şimdi Allah'ın Elçisi, Hilal bin Umeyye'ye seksen değnek vurdurup, onun müslümanlar arasındaki şahitliğini geçersiz kılacak dediler. (Kendi aralarında böyle düşündüler) Bu durum karşısında Hilal:

-Allah'a yemin ediyorum ki, O'nun bana içinde bulunduğum bu zor durumdan bir çıkış yolu nasip edeceğine kuvvetle inanıyorum. Yine Allah'a yemin ediyorum ki, O benim doğru söylediğimi çok iyi biliyor, dedi. Allah'a kasem olsun ki, Hz. Peygamber(sav) Hilal'e değnek vurulmasını daha henüz emretmemişti ki, Allah O'na:

 

Kendi eşlerine zina isnad edip de kendilerinden başka tanıkları olmayanlara gelince, onlardan herbirinin tanıklığı, kendisinin doğru sözlülerden olduğuna, dört defa Allah'ı tanık tutmasıdır. 6

Ve beşincide eğer yalancılardan ise, Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir. 7

Kadınında kocanın yalancılardan olduğuna dair, Allah'a dört defa tanık tutması, kendisinden cezayı kaldırır. 8

Ve beşincide eğer kocası doğrulardan ise, Allah'ın gazabını kendi üzerine olmasını dilemesidir. 9

Ya üzerinizde Allah'ın lütfu ve rahmeti bulunmasaydı. Ve Allah tövbeleri çok kabul eden, tam hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı.( Ne yapardınız?) 10 (Nur)

O anda Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyuruverdi. Bunun üzerine O'na had uygulamasını durdurdular. 6. Ayet nazil olupda vahiy hali sona erince Hz. Peygamber(sav) tekrar rahatladı ve derhal:

-Sana müjdeler olsun Ey Hilal. Allah sana bir çıkış yolu nasip etti, buyurdu. Hilal:

Bunu Rabbim (c.c)'den bekliyordum, dedi. O zaman Peygamberimiz(sav):

-Hilal'in eşine, birini gönderin, buraya gelmesini söyleyin, buyurdu. Kadına birini gönderdiler. Bir müddet sonra kadın gelince Hz. Peygamber(sav) O'na ve Hilal'e nazil olan Ayetler'i okudu. Ve her ikisine de ahiret azabının dünya azabından daha şiddetli olduğunu hatırlattı. Bu hatırlatmayı yaptıktan sonra Hilal:

-Ey Allah'ın Rasülü! Allah'a yemin ederim ki, bu kadın hakkında söylediklerim doğrudur dedi ve kadın da:

-Ant olsun ki, O'nun benim hakkımda söyledikleri yalandır diye karşılık verdi. O zaman Hz. Peygamber(sav):

-Öyleyse birbirlerine lanet etsinler buyurdu. Hilal'e:

-Allah adına dört defa tanıklık et denildi. O da doğru sözlülerden olduğuna, Allah adına dört defa tanıklık etti. Beşinciye gelince Hilal'e:

-Allah'tan kork. Çünkü dünya azabı ahiret azabından daha hafiftir. Şimdi söyleyeceğin bu söz, sana azabı getirecektir denildi. O:

-Vallahi bu kadın yüzünden bana nasıl değnek vurdurmadıysa, aynı şekilde O'nun yüzünden bana azap da etmeyecektir, dedi. Beşinci defa ise, eğer yalancılardan ise Allah'ın lanetinin üzerine olmasını, Allah'a şahit tutarak diledi. Bu sefer kadına:

-Kocanın yalancılardan olduğuna, Allah adına dört defa tanıklıkta bulun denildi. Beşincide ise O'na:

-Allah'tan kork. Çünkü dünya azabı, ahiret azabından daha hafiftir. Şimdi söyleyeceğin söz sana azabı getirecektir, denildi. Kadın bir müddet tereddütte bulunup itiraf etmek istedi ise de vazgeçerek:

- Vallahi kavmimi asla rezil etmeyeceğim dedi. Ve beşinci defa kocası doğrulardan ise, Allah'ın gazabının üzerine olmasını, Allah'ı şahit tutarak diledi. Bunun üzerine Hz. Peygamber(sav) karı kocayı birbirinden ayırarak, doğacak çocuğun, babanın adıyla anılmasına, kadının çocuğuna Veledi Zina denmemesine, kim kadına veya çocuğuna zina suçu isnad ederse, isnad edene had gerekeceğini hükmetti.

Ayrıca Hz. Peygamber(sav) karı koca, bir boşanma veya vefat sonucu birbirlerinden ayrıldıkları için erkeğin kadına ev temin etmekle ve geçimini sağlamakla yükümlü olmadığına hükmetti.

*

 

Hz. Ayşe (ra) der ki: Rasülüllah(sav) sefere çıkacağı zaman, hanımları arasında kurra çeker, kurrada hangisinin adı çıkarsa, O'nu beraberinde götürürdü. Beni Mustalik Gazası'na (Savaşı'na) çıkıldığı zaman, Hz. Peygamber(sav) kurra çekmiş ve o kurrada benim adım çıkmıştı. Bunun üzerine Rasülüllah(sav)'le sefere ben çıktım. Bu Sefer (savaş) hicap (utanma) Ayet'i nazil olduktan sonra gerçekleşmişti. Ben Mahfe'min içine yükletilir, yine konak yerinde Mahfe'min içinden indirilirdim. Bütün yolculuğumuz böyle oldu. Nihayet Rasülüllah(sav) gazasını tamamlayıp, Medine'ye doğru yola çıktı. Medine'ye yaklaştığımız sırada bir konak yerine indik. Gecenin bir kısmını orada geçirdikten sonra Hz. Rasülüllah(sav) yola çıkılmasını emretti. Hareket emri verildiği zaman, ben kalkıp tabii ihtiyacımı gidermek için ordugahtan ayrıldım. İhtiyacımı giderip yerime geldiğimde, göğsümü yokladım. Birde ne göreyim. Yemen'in gözboncuğundan dizilmiş gerdanlığım kopup, düşmüş. Geri dönüp gerdanlığımı aramaya koyuldum. Ancak onu aramak beni yoldan alıkoymuştu. Ben, dönmeden kafilenin yola çıkmayacağını zannederek aramamı sürdürüyordum. Ne var ki, yolda bana hizmet edenler gelip Mahfe'yi beni taşıyan devenin üzerine yüklemişlerdi. Meğer onlar beni Mahfel'in içinde sanıyorlarmış. O zaman kadınlar hafif idiler. Çok yemek yemedikleri için ağır ve şişman da değildiler. Bu yüzden bana hizmet eden hizmetçiler, Mahfe'yi yüklemek üzere kaldırdıklarında Mahfe'nin ağırlığını farkadememişler. Özellikle ben çok küçük yaşta bir kadındım. O yüzden deveyi oradan sürüp uzaklaştırmışlardı. Ordu gittikten sonra gerdanlığımı buldum. Ordu karargahına vardığımda orada ne çağıran ne de cevap veren, görünürde hiç kimse yoktu. Beni Mahfe'de bulamazlar da aramaya gelirler düşüncesiyle, evvelce bulunduğum konak yerine vardım. Bu düşünce ile yerimde oturup beklerken uyuya kalmışım.

Saffan Bin El Muvattal Es Sülemi, arkadan gelip askerin kalmış olan eşyalarını toplamak ve diğer konak yerine götürerek sahiplerine vermekle görevliydi. Bu zat askerin arkasından sabaha yakın yürümüş, benim bulunduğum yere gelmiş ve beni görüp tanımıştı. Bu zat hicap emredilmeden önce beni görürdü. O'nun beni tanır tanımaz derhal: “İnna lillahi ve inna ileyhi râciunn.” Biz muhakkak Allah'ın mülkündeyiz ve O'na geri döneceğiz.” demesi üzerine uyanıp hemen feraceme bürünüp yüzümü örttüm. Allah'a yemin ederim ki, O benimle hiç konuşmadı. Ben onun ağzından ricasından başka bir şey duymadım. Hemen devesini ıhtırıp çöktürdü. Benim binmem için devesinin ön ayağına bastı. Ben de deveye bindim. Saffan da bindiğim deveyi önünden çekerek yürüdü. Nihayet kafile konak yerine indirdikten sonra, öğle sıcağında orduya yetiştik.

Bir müddet sonra Medine'ye vardık. Medine'ye geldiğimizde bir ay müddetle hasta olmuştum. Meğer bu sırada halk arasında iftira sahiplerinin iftiraları dolaşıp duruyormuş. Benim ise olup bitenlerden hiç haberim yoktu. Yalnız hastalığımda beni şüpheye düşüren husus, Peygamberimiz(sav)'den başka zamanlarda hasta iken, görmüş olduğum lütuf ve şefkati bu hastalığım esnasında görmemiş olmamdı. Hz. Peygamber(sav) sadece yanıma girip selam veriyor, sonra da adımı anmadan “Hastamız nasıl?” diyordu. Bu ise beni şüpheye sevkediyordu. Ancak aklıma hiç kötü şeyler gelmiyordu. Nihayet nekahet devresinden sonra bir gece Mıstah'ın annesiyle birlikte tabii ihtiyaçlarımızı giderdiğimiz yer olan “Menasi” tarafına çıktık. Buraya ancak geceden geceye çıkardık. Bu adet evlerimizin yakınında helalar olmadan önce idi. O zamanlar bizim halimiz, ibtidai Arapların sahradaki nezahatine benziyordu. Evlerimizin yakınında helalar olmasından rahatsız olurduk.

İşte ben Mıstah'ın annesiyle birlikte gece dışarı çıktım. Bu kadın Ebu Ruhm b. Abdülmuttalib b. Abdi Menaf'ın kızıdır. Annesi de Sahr bin Amir'in kızıdır ki, bu kadın da Ebubekir Sıddık(ra)'ın teyzesidir. Orada hacetimi gördükten sonra ben Ebu Ruhm kızı ve Mıstah'ın annesi Sema ile eve doğru dönerken, onun ayağı çarşafına, (elbisesinin eteğini) basarak takılıp düşmüştü. Araplar arasında felaket zamanlarında söylenmesi adet olan “Düşmanın helal olsun” bedduası yerine Selma kadın:

Mıstak helal olsun diye (oğluna) beddua etti. Ben de O'na:

-Ne fena söz söyledin! Bedir'de hazır bulunan birine mi bunu söylüyosun? dedim. Kadın bana:

-Ah şu saf taze! Sen onun ne dediğini duymadın mı?

-O ne demiş ki, diye sordum? Bunun üzerine O bana iftiracıların, hakkımda söylediklerini haber verdi. Artık hastalığıma bir hastalık daha ilave olmuştu. Eve dönünce yanıma Rasülüllah(sav) geldi. Selam verdikten sonra:

-Hastamız nasıldır? diye sordu. Ben de:

-Ebeveynimin yanına gitmek üzere bana izin verir misin? dedim. Zira ben bu haberi ebeveynim tarafından tahkik etmek istiyordum. Rasülüllah(sav) bana izin verdi. Ben de ebeveynimin yanına geldim ve Annem Ümmü Rumman'a:

Ey anneciğim! İnsanlar ne konuşuyorlar? dedim.

Annem:

-Ey kızcağızım! Kendini sakın üzme. Sen sadece kendi sıhhatini düşün. Vallahi güzel bir kadın kendini seven bir erkeğin yanında olsun ve onun da bir çok ortakları bulunsun da aleyhinde çok konuşmasınlar. Pek nadirdir dedi. Ben de:

-Süphanellah! İnsanlar bunu mu konuşup duruyorlar? dedim. Bunun üzerine bütün gece ağladım. Sabahlara kadar gözümün yaşı dinmedi. Gözüme bir türlü uyku girmedi. Ağlaya ağlaya sabahladım. Rasülüllah(sav) de o sabah Ali bin Ebu Talip, Usame bin Zeyd'i yanına çağırmıştı. Vahiy gecikirse ailesi ile ayrılması hususunda onlarla istişare etmişti. Üsame bin Zeyd; Peygamber(sav)'in ailesinin kötülüklerden beri olduğunu, onlar için gönlünde muhabbet beslediğini Hz. Peygamber(sav)'e bildirdikten sonra:

-Ya Rasülallah! Onlar senin ehlindir. Biz onlar hakkında hayırdan başka bir şey bilmeyiz. Ali Bin Ebu Talip ise:

- Allah sana dünyayı dar etmemiştir. Ayşe'den başka bir çok kadın vardır . Maamafih Ayşe'nin cariyesi Berire'ye sorsan, O sana dosdoğru söyler demişti. Bunun üzerine Rasülüllah Berire'yi çağırıp:

-Ey Berire! Ayşe'den seni şüpheye düşüren bir durum gördün mü? diye sordu. Berire de: -Seni Hak üzere gönderen Allah'a yemin ederim ki, ben Ayşe'den kendisini ayıplayabileceğim bir kusur olarak şundan fazla bir şey görmüş değilim. Ayşe yaşı küçük bir kadındı. Ailesinin hamurunu yoğururken uyurdu da evin besi koyunu gelir hamuru yerdi demiş. Sonra Rasülüllah(sav) zevcesi Zeyneb bin Cahş'a da:

Ey Zeyneb! Ayşe hakkında ne bilirsin? O'nun hakkında kanaatin nedir? diyerek benim durumumu sormuş. O da:

-Ya Rasülallah! Ben kulağımı, gözümü, duymadığım görmediğim şeylerden muhafaza ederim. Vallahi Ayşe hakkında hayırdan başka bir şey bilmem hüsnü şahadette bulunmuştu.

Bunun üzerine Rasülüllah(sav) O gün Mescid-i Saadet'te minber üzerine ayağa kalktı ve bu iftirayı ilk önce ortaya çıkaran Abdullah b. Ubeyy b. Selül'den dolayı söz söylemekten mazur tutulmasını isteyerek kendisi minber üzerinde olduğu halde hitap edip:

-Ey Müslüman cemaati! Ev halkım hususunda ezası bana ulaşan bir şahsa karşı, bana kim yardım eder? Vallahi Ben Ehlim hakkında hayırdan başka bir şey bilmiş değilim. Bu iftiracılar bir adamın da ismini ortaya koydular ki, bu zat hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Bu kimse(şahıs) bensiz ailemin yanına girmiş değildir. buyurmuştu. Bunun üzerine ensardan Evs Kabilesi'nden olan Sa'd bin. Muaz, derhal ayağa kalkarak

-Ya Rasülallah! O kimseye karşı sana ben yardım edeceğim. Eğer bu iftirayı çıkaran Evs'ten biri ise onun boynunu vururuz. Eğer Hazreç'li kardeşlerimizden ise, sen ne emredersen onu yaparız, demiş. Bu defa Sa'd bin. Ubade ayağa kalkmış, Sa'd da Hacreç Kabilesi'nin Efendisi idi. Sa'd salih biri idi. Ancak bu defa kabilenin hamiyet ve gayreti O'nu cahilliğe sürüklediği için Sa'd bin Muaz'a:

-Sen yalan söylüyorsun. Allah'ın Ebediyetine yemin ederim ki, sen Abdullah bin. Ubeyyi öldüremezsin. O'nu öldürmeye gücün yetmez demiş. Bu defa Sa'd bin. Muaz'ın amcasının oğlu Useyd bin Hudayr ayağa kalkarak Sa'd bin Ubade'ye:

Allah'ın beka ve ebediyetine yemin ederim ki, sen yalan söylüyorsun. Vallahi biz onu öldürürüz. Sen münafıkın birisin ki, savunuyorsun diye karşılık vermiş. Böylece Evs ve Hazreç Kabileleri ayaklanmışlar. Hatta birbirleriyle bile vuruşmayı arzulamışlar. Bütün bunlar Hz. Peygamber(sav) daha minberdeyken olmuş. Hz. Peygamber(sav) hemen minberden inip, onları teskin edinceye kadar yumuşak sözler söylemiş, onlar susunca kendisi de susmuş.

(Bana gelince) Ben o gün ağladım. Ne gözümün yaşı dindi ne de gözüme uyku girdi. Ertesi gece de ağlayıp durdum. Ebeveynim ise ağlamaktan ciğerimin parçalanacağını sanıyorlardı. Ebeveynimin yanımda oturdukları, benim de ağlamakta olduğum bir sırada ensardan bir kadın izin istemişti. Ben de o kadına izin vermiştim. O da oturup benimle ağlamaya başladı. Biz bu şekilde ağlaşırken Hz. Peygamber(sav) içeri girdi. Selam verdikten sonra yanıma oturdu. Oysa hakkımda dedikodular başladığından beri yanımda hiç oturmamıştı. Hz. Peygamber(sav) bir ay beklediği halde kendisine hakkımda bir şey vahyolunmamıştı. Şahadet kelimelerini söyledikten sonra:

-Ey Ayşe! Hakkında bana şöyle şöyle sözler ulaştı. Eğer sana isnad edilen suçtan beri isen yakında Allah seni temize çıkarır. Yok eğer böyle bir günaha yaklaştınsa, Allah'tan mağfiret dile. Allah'a tövbe et. Çünkü kul günahını itiraf ederse, Allah onun tövbesini kabul buyurur, dedi. Rasülüllah(sav) konuşmasını bitirince gözümün yaşı kesildi. Hatta göz yaşımdan bir damla bile bulamıyordum. Hemen Babama:

-Rasülüllah'a benim adıma cevap ver, dedim. Babam:

-Vallahi Rasülüllah'a ne cevap vereceğimi bilemiyorum dedi. Sonra Anama:

-Öyleyse Rasülüllah'a sen cevap ver, dedim. O'da:

-Vallahi Rasülüllah'a ne cevap vereceğimi ben de bilemiyorum dedi.

Bunun üzerine ben genç yaşta bir kadın olduğum ve Kur'an'nın büyük bir kısmını ezbere bildiğim halde:

-Vallahi sizin bir dedikodu duyduğunuzu, bu dedikodunun gönüllerinize yer ettiğini, dolayısıyla o dedikoduya (inanıp) doğruladığınızı gayet iyi biliyorum. Bu yüzden Allah benim suçsuz olduğumu bildiği halde, size suçsuz olduğumu söylesem, yine de benim sözümü doğrulamayacaksınız. Allah benim suçsuz olduğumu bildiği halde, bir günah işlediğimi itiraf edecek olsam hemen beni doğrulayacaksınız. (Yani siz benim bu isnad edilen iftira günahını işlediğime inanıyorsunuz) Artık bu durumda benim sizin için Yusuf'un Babası'nın söylediği şu sözden başka bir mesel bulamıyorum. “Artık bana düşen güzelce sabretmektir.” Sizin bu anlattıklarınıza ancak Allah'tan yardım istenir dedikten sonra dönüp yatağıma yattım. Vallahi masum olduğum için Allah'ın beni temize çıkaracağını çok iyi biliyordum. Ancak hakkımda okunur bir vahiy indirileceğini hiç ummuyordum. Çünkü kendimi, Allah'ın hakkımda vahiy gönderemeyeceği kadar hakir görüyordum. Fakat Rasülüllah(sav)'in uykuda iken bir rüya görmesini ve bu rüya sayesinde Allah'ın beni temize çıkarmasını umuyordum.

Vallahi Rasülüllah oturduğu yerden kalkmamıştı ve ev halkından hiç kimse dışarı çıkmamıştı ki, Allah(cc)'ü Peygamber'ine vahyi indiriverdi. O'na vahiy gelirkenki gelen şiddetli hal yine geldi. Öyle ki, vahiy esnasında kış gününde bile indirilen sözün ağırlığından dolayı alnından inci tanesi gibi ter dökülürdü. Rasülüllah(sav)'den vahiy hali zail olup da açılınca sevincinden gülüyordu. Söylediği ilk söz şu oldu.

(Peygamber'in eşine) bu ağır iftirayı uyduranlar şüphesiz sizin içinizden bir guruptur. Bunu kendiniz için bir kötülük sanmayın, aksine o, sizin için bir iyiliktir. Onlardan her bir kişiye, günah olarak ne işlemişse (onun karşılığı ceza) vardır. Onlardan (elebaşılık yapıp) bu günahın büyüklüğünü yüklenen kimse için de çok büyük bir azap vardır. 11

Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: "Bu, apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi? 12

Onların (iftiracıların) da bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki şahitler getiremediler, öyle ise onlar Allah nezdinde yalancıların takendisidirler. 13

Eğer dünyada ve ahirette Allah'ın lütuf ve merhameti üstünüzde olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap isabet ederdi. 14

Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük (bir suç) tur. 15

Onu duyduğunuzda: "Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz. Hâşâ! Bu, çok büyük bir iftiradır"

Demeli değil miydiniz 16

Eğer inanmış insanlarsanız, Allah, bir daha buna benzer tutumu tekrarlamaktan sizi sakındırıp uyarır. 17 Ve Allah âyetleri size açıklıyor. Allah, (işin iç yüzünü) çok iyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir. 18 İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de çetin bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. 19 Ya sizin üstünüze Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, Allah çok şefkatli ve merhametli olmasaydı (haliniz nice olurdu)! 20 (Nur)

-Ey Ayşe! Müjdeler olsun! Allah seni temize çıkardı. Bunun üzerine Annem bana:

-Kızım kalk da Rasülüllah'a teşekkür et dedi. Ben:

-Vallahi ne kalkarım, ne de Allah'tan başkasına hamd ederim. Çünkü beni temize çıkaran O'dur dedim. Allah'ü Teala benim suçsuzluğum hakkında Nur Suresi'nin Yirminci Ayeti'ne kadar ki on Ayet-i Kerime'yi inzal buyurdu. Allah suçsuz olduğum bu Ayetler'i indirince (babam) Ebubekir, akrabası ve fakir olduğu için kendisine yardım ettiği Mıstah bin Usame için:

-Kızım Ayşe'ye bu iftirayı attıktan sonra vallahi ben de bundan böyle Mıstah'a artık hiçbir şey vermem diye yemin etti. Bunun üzerine Allah:

İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler akrabaya, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere (mallarından) vermeyeceklerine yemin etmesinler; bağışlasınlar, feragat göstersinler. Allah'ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir. 22

Nur Yirmi ikinci Ayet-i Kerime'sini indirince Ebubekir:

-Vallahi Allah'ın beni mağfiret etmesini arzu ederim. Vallahi O'na nafaka vermekten asla vazgeçmeyeceğim diyerek Mıstah'a vermekte olduğu nafakayı tekrar vermeye başladı.

Bu Ayet-i Kerimeler'den ve nüzul sebeplerinden anlaşılacağı üzere esas iftiracı ve yaygaracı Abdullah ibn. Ubeyy İbni Selül'dür. Ki bu kişi; Peygamberimiz(sav) Medine'ye hicret etmezden önce O beldenin (Medine'nin) kral adayı idi. Hz. Rasülüllah'ın Medine'ye hicret etmesi ve Arapların O'na biat edip sahip çıkmasıyla O'nun kral olma hayali suya düşmüş oldu. Hatta bazı kaynaklar krallık tacının bile şipariş verilip hazırlandığını söylerler. Onun için bu İfk olayında Peygamberimiz(sav) yönetici sıfatıyla Devlet Başkanı olduğu için, karşısında muhalefet olduğundan eşi olan Hz. Ayşe'yi kendi söz ve davranışlarıyla iyi bildiği halde temize çıkarmamış yargı kararı olan Allah'ın Ayetleri'yle temize çıkmasını beklemiştir. Çünkü yargının kararı olmadan bir insanı temize çıkarmak söylentilerin önünü kesmez. Uzamasını neden olurdu. Bu durum ve ibretlik olan hadisenin neticesinden çıkarılacak ders:

Bu olay, sanıkların haklarında yargı kararı olmadan suçlanılmaması gerektiğine dair bir delildir. Artı yöneticilerin de dedikoduyu meydan vermemek için her an yargılanmalarını beklemeden kendi kendilerine temize çıkarmamaları hususunda da bir uyarıdır.

İbni Müleyke'den O şöyle demiştir. İbni Abbas Hz. Ayşe'yi ziyaret için izin istedi. Ayşe “O'nun beni övmesinden korkarım” dedi. O Rasülüllah'ın Amcası'nın oğlu ve itibarlı müslümanlardandır. Hz. Ayşe izin verdi. İbni Abbas “Kendini nasıl buluyorsun?” dedi. Hz. Ayşe , “Allah'tan sakınırsam hayırdayım” diye cevap verdi. İbni Abbas: “İnşallah sen hayır üzeresin. Rasülüllah(sav)'in eşisin. O senden başkasını bakire olarak nikahlamadı. Senin özrün gökten indi” buyurdu. Onun ardından Abdullah İbn. Zübeyr girdi. Hz. Ayşe O'na dedi ki, “Biraz önce İbni Abbas gelmişti. Beni övdü. Oysa ki ben, unutulup gitmeyi arzu ederdim.” buyurmuştur.

Dikkat edilince bu hadiseden çıkarılacak çok dersler vardır. Toplumun en alt kademesinden en üst kademesine kadar herkes çıkarılmak istenen dersi çıkarmalı diye düşünüyorum. *

 

Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, muhakkak ki o, edepsizliği (yüzkızartıcı suçları) ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir. 21 (Nur)

21. Ayet-i Kerime'yi tahlil ettiğimizde: “Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, içinizden asla hiç kimse temize çıkamazdı.” Neden temize çıkamazdı? diye sorduğumuzda gizlenen cevap şudur. Ben sizin ne yaptığınızı biliyorum. Hepinizin bir eksik yanı vardır. Eğer benim lütfum olmasaydı hepinizin suçlu olması gerekiyordu. Çünkü ben sizin gizlinizi de biliyorum, açık açık yaptığınız hareketlerinizi de. Onun için kötü söz söylemekten, başkalarını ayıplamaktan sakının. Ben biliyorum ki, çok azınızın dışında, hepiniz kendi gözünüzdeki odunu görmeyip, başkalarının gözündeki kibrit çöpünü görüyorsunuz anlamında, Cenab-ı Hak imalı olarak bütün müminleri uyarıyor.

Cenab-ı Hakk'ın buradaki insanlarla ilgili iması son derece tutarlı, gerçek ve hakikattir. Bu konuyu günümüze adapte edecek olursak, Allah'a yemin ediyorum ki, (çok az insan müstesna) herkesin suçlanarak cezaevine girmesi gerekir. Yurdumuz ve dünya bir cezaevine dönüşür. Sadece bir tane örnek veriyorum.

Eski ve yeni kabul edilen Türk Ceza Kanunu'nda dolandırıcılık, özel evrakta sahtecilik ile ilgili bir madde var. Bu maddenin getirdiğini, halk diliyle tanımlarsak: Kişinin hakkı olmadığı halde, hakkıymış gibi evrak toplaması, düzenlemesi veya hileli bildirimlerde bulunarak bir menfaat elde etmesidir. Bilindiği gibi menfaatin azı da birdir çoğu da. Zaten azı yapan çoğunu da yapacak demektir. Çoğunu yapamıyorsa, çoğunu yapacak şartların eline geçmeyişindendir. Şimdi soruyorum, bu maddenin içersine girmeyen yurdumuzda kaç insan vardır. Benim kanaatime göre (çok azı müstesna) hemen hemen hiç kimse yoktur. Neden? Herkes kendi kendine sorsun? Bu topraklarda yaşayıp da gayri menkullerini (zorunluluk dışında) gerçek değerinde maliyeye bildiren vatandaş, küçüğünden büyüğüne vergisini kazancının gerçek değerinden veren esnaf, sanayici işadamı vs. Hakkı olmadığı halde başkasından vergi iadesinde kullanılmak üzere fiş fatura toplamayan işçi, memur, emekli vs. var dır? Hemen hemen yok gibidir. Peki hal böyleyse, yargılanıp cezaevlerine girenler kimler? Söyleyeyim. Ya sürünün arkasında kalanlar (mecazi manada), veya takipte olup ceza verilmek istenenler, ya da tombaladan çıkanlardır. Burada şunu belirtmek istiyorum. İstenirse bu dünyada herkeste bir suç bulunur. Bulunmuyorsa burada devreye lütuf, rahmet ve merhamet giriyor demektir. Bu konu daha da genişletilebilir. Ben sadece bir gerçeği vurgulamak istedim. Sonuçta Cenab-ı Hakk'ın iletmek istediği mesaj: Hemen hemen hepiniz aynı olduğunuza, Ben'im de sizlerin gizlinizi açığınızı bildiğimi bildiğinize göre, kendinizi haşa fasülye gibi nimetten saymanız doğru değildir. Onun için her şeyin arkasına düşmeyin. Benim rahmet ve merhametimi dileyin buyurmaktadır .

*

 

 

 

Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lanetlenmişlerdir. Onlar için çok büyük bir azab vardır. 23

O gün dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarından dolayı aleyhlerinde şahitlik edecektir. 24

O gün Allah onlara gerçek cezalarını tastamam verecek ve onlar Allah'ın gerçek olduğunu anlayacaklar. 25

Kötü kadınlar, kötü erkeklere, kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır. İşte bu temiz olan, (iftiracıların) söylediklerinden çok uzaktırlar. Kendileri için bağışlanma ve güzel bir rızık vardır . 26 (Nur)

*

Bu Ayet-i Kerimeler, Hz. Ayşe Validemiz'in başından geçen ve tarihte İfk Hadisesi olarak bilinen, yukarıda izahına çalıştığımız Ayetler'in devamıdır. Yüce Allah hadiseyi en ince ayrıntısıyla dile getirip açıkladıktan sonra bu zina isnadında bulunanların dünya ve ahiret'te ne durumda olacaklarının izah ve bilgisini vermektedir.

*

 

Adiy bin Sabit der ki: Ensardan bir kadın Hz. Peygamber(sav)'in huzuruna gelerek:

-Ey Allah'ın Elçisi! Bazen evimde öyle durumlarda bulunuyorum ki, o anda ne babamın, ne oğlumun, ne de başka birinin, beni o halde görmesini istemem. Buna rağmen ben bu halde iken, ailemden yanıma gelenler de eksik olmuyor. O halde benim bu gibi durumlarda ne yapmam gerekir? diye sorması üzerine:

Ey İman Edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, izin alıp selam vermeden girmeyin. Bu sizin için daha hayırlıdır. Umulur ki düşünüp öğüt alırsınız. 27

Eğer orada kimseyi bulamazsanız. O zaman size izin verilmedikçe oraya girmeyin. Size “geri dönün” denirse dönün. Bu sizin için daha temizdir. Allah yaptıklarınızı bilendir. 28 (Nur)

Ayet-i Kerimeleri nazil oldu.

Ebu Eyyüb El Ensari der ki; Hz. Peygamber(sav)'e: -Ey Allah'ın Elçisi! Allah'ın Ayeti'nde bize: “İzin alıp selam vermeden girmeyin” de ki, “Selamı” anladık da “İstinas'sın” ne olduğunu bilmiyoruz dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber(sav):

“-İstinas; bir kimsenin (geldiğini belli etmek için) Sübhanallah, Elhamdülillah, Allah'ü Ekber demesi veya öksürüp ev halkına haberdar edip, izin istemesidir” buyurdu. *

Mukatil der ki: “Evlere girmek için izin istemenin gerekli olduğunu bildiren Ayet-i Kerime nazil olduğu zaman Ebubekir:

-Ey Allah'n Elçisi! Mekke, Medine ve Şam'a gidip gelen Kureyşli tüccarların durumu ne olacak. Onların yol boyunca belli yerlerde evleri vardır. Ama içinde oturan hiç kimse yoktur. O halde nasıl izin alıp selamlayacaklar diye sordu. Bunun üzerine:

İçinde size ait bir eşyanın bulunduğu, oturulmayan evlere girmenizde sizin için bir sakınca yoktur. Allah açığa vurduğunuzu da gizlediğinizi de bilir 29 (Nur ) Ayet-i Kerimesi inzal buyruldu demişlerdir. *

 

İbni Merduye'nin Hz. Ali'den rivayetle açıkladığı bir haberde O şöyle anlatıyor: Rasülü Ekrem'in Asr-ı Saadeti'nde Medine-i Münevvere'ye giden yolların birinden yürümekte olan bir adam, yine yolda yürümekte olan bir kadına bakmış ve şeytan her ikisine de vesvese vererek birbirlerini beğenen bir gözle baktıklarını düşündürmüş. Onlar böyle birbirlerine bakarlarken önüne bakmayan adamın karşısına birden bir duvar çıkıvermiş de duvara çarpmış ve burnu yarılıp kanamaya başlamış. Nasıl bir suç (günah) işlediğinin farkına varan adam: Vallahi Rasülü Ekrem'e varıp ne olduğunu anlatmadan bu yaramın çaresini bakmayacak, kanı da silmeyeceğim, demiş. Hz. Peygamber (sav)'e gelerek olanı biteni anlatmış. Allah'ın Rasülü (sav) “İşte bu işlediğin günahın cezasıdır” buyurmuş. Bunun üzerine Allah'ü Teala:

 

Mümin erkeklere söyle! Gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu onlar için daha temizdir. Şüphesiz Allah onların her yaptıklarından haberdardır. 30 (Nur)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuştur.

 

Tirmizi'de Abdullah bin Büreyde'den Rivayetle: Rasülüllah(sav): Ey Ali! Bir bakış diğerini izlemesin. Birinci bakış senindir. Ancak ikinci senin değildir.” buyurmuştur

Yine Ebu Said El Hudri'den Allah Rasülü(sav): Erkek erkeğin, kadın da kadının avretine bakmasın. Erkek erkekle bir yatakta, kadın da kadınla bir yatakta yatmasın” buyurmuştur.

Evlenmek maksadıyla bir erkekle bir kadın birbirlerine bakabilirler. Hatta bu bir emirdir. Birbirini görmeden evlenme İslam usullerinde yoktur.

Muğıyre bin Sube anlatıyor: Belli (tanınmış) bir aileden kız almak istedim. Hz. Peygamber(sav) kızı görüp görmediğimi sordu. Ben hayır cevabını verince; “Ona bak, bu aranızdaki ilişkinin ahenkli olmasını sağlar.” buyurdu. Hz. Peygamber (sav) evlenmek maksadıyla kızın kendisinin haberi olmadan bakılmasına ve görülebilmesine izin vermiştir. Tabi ki, bu görme ve bakma usulleri, normal hallerde. Suçlular için emniyetin ve hakimin, hastalar için doktorun dikkatli olarak incelemesi ve muayene etmesi için bakmasında bir sakınca yoktur. Ancak bakan bu şahsın da iyi niyetli olması gerekir. Çünkü, kötü niyette bütün olağan şeyler, olağan üstü şartlara girer. Bu bakma niyetini de kişinin kendisi ve Allah'tan başkası bilemez. Takva da burada devreye girer.

Burada “Fecrlerini Koruma”: Mana itibariyle gayri meşru cinsel ilişki ve avret yerlerini başkalarına açmaktan ve göstermekten sakınmaktır. Avret yeri erkekler için göbekle diz arası olup, erkegin karısı dışında bir başkasının önünde vücudun bu bölümünün gösterilmesine izin yoktur. Bunun için yine illet, sebep ve gerekçelere bakmak lazımdır. Kadınların açık, erkeklerin kapalı olduğu bir toplumda kadınlar açısından erkeklerin göbek ve diz kapağı dışındaki yerlerden de tahrik olunabilir. Bunu en iyi kadınlar bilir. Onun için nasıl ki kadınların erkeklere tahrik edici giyim ve davranışlarda bulunması istenmiyorsa, erkeklerin de kadınlara tahrik edici giyim ve davranışlardan kaçınması gerekir. Mümin olmanın vasıfları budur diye düşünüyorum. Bunu en iyi kişinin kendisi ve karşıt cinsi bilir. Burada değinilmesi elzem olan bir husus da asrımızda iffetli olmayan, zina hususunda hashas davranmayan erkeklerin kınanmayıp, hatta övülüp bütün suçun kadınlara yüklenmesidir. Ters bir mantıkla incelendiğinde talebin olmadığı yerde arz olmaz. O'nun için Allah Ayetin'de (en doğrusunu Allah bilir) talebi kesmek için iffet ve ırzlarını korumaları hususunda önce erkeklere, sonra kadınlara hitap etmektedir. Burası önemli diye düşünüyorum.

Hz. Cerhed Eslemi, bir defasında Hz. Peygamber(sav)'in yanında otururken göbekle diz arasının açıldığını, bunun üzerine Hz. Peygamber(sav)'in kendisine “Uyluk bölgesinin” (göbekle diz arasının) gizlenmesi gerektiğini bilmiyor musun? dediğini anlatır.

*

 

Mukatil ibni Hayyam şöyle anlatıyor. Bize ulaştığına göre Cabir ibni Abdullah şöyle nakletmiş: Esma binti Mürşide, Harise Oğulları içindeki yerinde (bir rivayete göre hurmalığında) iken kadınlar onun yanına ızar (üst elbise) giymemiş, ayaklarındaki halhalları, göğüsleri ve saç örgüleri görünür halde girmeye başlamışlar. Esma! Bu ne çirkin demiş ve bu olayın akebinde Allah'ü Teala: “Mümin kadınlara söyle gözlerini haramdan sakınsınlar”

Mutemir'in babasından rivayete göre: El Hadrami şöyle anlatmış: Bir kadın gümüşten iki halhal edinmiş, (baldırının) altına ayak bileğine de bir sıra boncuk takmıştı. Sokakta bir topluluğa rastladı da ayağını yere vurdu. Bileğine taktığı o halhal boncukların üzerine düşerek ses çıkardı. İşte bu hadise üzerine Allah'ü Teala: “Gizledikleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını vurmasınlar.” devamla Yüce Allah:

Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini(harama bakmaktan) sakınsınlar. Irzlarını korusunlar. Süslerini göstermesinler. Ancak kendiliğinden görünenler bunların dışındadır. “Başörtülerini yakalarının üstüne göğüs yırtmaçlarını (çatalını) örtecek şekilde salsınlar. Kocaları babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kızkardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar) ellerinin altında bulunan (köleleri) erkeklerden kadına ihtiyacı bulunmayan hizmetçiler, yahut henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklardan başkasına süslerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Topluca Allah'a tövbe edin ki, kurtuluşa eresiniz . 31 (Nur)

Ayet-i Kerimesi'nin inzal buyrulduğunu söylemişlerdir .

Bu Ayet-i Kerimede sayılanların dışında, kadınların zinet yerlerini yabancılara gösteremeyecekleri vurgulanmaktadır. Kadının mahremine göstermesinde bir sakıncanın bulunmadığı zinet yerleri ise; erkeğin, İslam ve Kur'an ahlakıyla ahlaklandığından emin olunması şartıyla: Baş, boyun dahil göğüs, (memelerin üst kısmı) kollar ve dizden aşağı baldırlar olarak belirlenmiştir.( İslam İlmihali. Ömer Nasuhu Bilmen, Celal Yıldırım )

.

Ayet-i Kerime'yi iyice incelediğimiz zaman:

1-Kadınlar da erkekler gibi gözlerini haramdan sakınsınlar, onlar da erkeklerin gözlerinin içine bir defanın dışında bakmasınlar, yahut gördükleri erkekleri tesadüfen bakmanın dışında da bakmasınlar. Erkekler için geçerli olan kadınlar için de aynısıyla geçerlidir.

2-Kadınların ırzlarını koruması, gayri meşru olarak cinsel ilişki kurmamak ve avret yerlerini başkalarına göstermekten kaçınmaktır.

3- Avret yerlerini gösterme ise, el, yüz ve ayağın dışındaki bütün yerler.

4-Yasağın illeti ise; El yüz ve ayağın dışındaki yerleri açarak erkekleri tahrik edecek biçimdeki giyinişlerdir. Amaç erkeği tahrik etmemektir. Tabi ki bunun birçok detayları var. İnce giyinmeme, dar ve vücut hatlarının belli olmaması, kıvırtarak yürümeme ve ayakkabıdan ses çıkarmama gibi. Yani tesettüre riayet etme.

Bütün bu yasak giyiniş ve davranış tarzlarından sonra; mümin kadın görüldüğü zaman, saliha, ağırbaşlı, fazla dikkat çekmeyen, başka erkekleri (cinsel manada) tahrik etmeyen aynı zamanda keşke ben de mümin olsam, keşke ben de onlar gibi giyinebilsem, bu mümin kadınlar ne kadar da edepli ve namuslu insanlar dedirtip, örtünemeyen kadınları İslam'a özendirmek, yani hal ve davranışlarıyla ister erkek isterse kadın olsun bırakın onların eziyet edilmelerini tanınıp taciz edilmelerini, görenlere hiçbir şey anlatmadan, mümin kadını gıpte ile bakmalarını sağlamaları, İslam Dini'ni seçmeye sebep olacak giyim ve davranışlarda bulunmaları gerekir.

5-Başörtülerini yakalarının ve göğüslerinin üstüne koysunlar:

İslam öncesi cahiliye devrinde o toplumun mutaassıp olmayan kadınları bile başlarını, arkadan bağlanan, bir tür başlık veya başlarına bağladıkları örtülerin uçlarını saçlarının arkasına salarlar, gömleğin yakasını boynun önünü ve göğsün üst kısmını dışarda bırakacak şekilde örterlerdi. Gömlekleri göğüsleri örtecek şekilde değildi. ( Günümüzde de bazı kadınlarımızın elbiseleri bu şekildedir.) Başörtüsü veya yerel dille bürgü olmassa göğüsleri açık kalır. (Bu giyiniş tarzı cahiliye arap giyiniş tarzıdır. Türklerin geleneğinde böyle bir giyiniş tarzı yoktur. Türklerin baş ve boyun tamamen bağlanarak kendine has bir giyiniş tarzı mevcuttur.) Saçlar tek veya çift örgü halinde arkaya bırakılırdı. Kısacası başlarındaki örtü bizim bugünkü kadınlarımızın keçik dediği tarzdaki örtüye benziyordu. Hem göğüs çatalları hem saçlarının örgüleri, hem de boyunları ve boyundaki zinetleri (takıları) açıkça görülürdü.

Cenab-ı Hak bu Ayet-i Kerime'yi inzal buyurunca Mümin kadınlar, başlarını, göğüslerini ve sırtlarını bütünüyle örten bir başörtüsü takmaya başladılar. Mümin kadınların bu hüküm karşısındaki davranışlarını, en iyi Hz. Aişe(r.anhe) canlı bir şekilde anlatır. “Nur Suresi'nin bu Ayet'i inip, halk muhtevasını Hz. Peygamber(sav)'den öğrenince doğruca evlerine gittiler. Ayetleri hanımlarına, kızlarına ve kızkardeşlerine okudular der. İlave olarak da Ayetlerin hükmü anında uygulamaya konulur . Ensar kadınları hemen ellerine geçen kumaşlardan başörtüsü yaptılar . Ertesi sabah, namaz için Mescid-i Nebevi'ye gelen tüm kadınlar, başörtülüydüler buyurur.

Bu Ayet-i Kerime başörtüsü Ayet'i değildir. Kadınların başlarında mevcut olan örtüyle, (dışarıda) örtünme şeklinin yanlışlığına vurgu yapılarak doğrusunun sabitleştirilmesidir. Zaten Medine'de sıcakta erkeklerin bile başlarını örttüğü düşünülürse, kadınların başlarının açık gezmesi tezi abesle iştigaldir. Ayet, tarih boyunca bütün dinlerin emrettiği ve gelenek olarak da kadınların genelde başlarını örttüğü örtünün yanlışlığını dikkat çekerek (eşarbın) uçlarının çözülerek, yakalarının üstünün, (yani boynun) ve göğüslerin kapatılmasını emretmektedir. Fakat Günümüzde toplum bu ayeti baş örtüsü ayeti olarak algılayıp, sanki baş örtülünce tesettür tamamlanmış şeklinde algılanmaktadır bu tamamen yanlıştır. Önemli olan tesettüre uyarak vucudun bütün hatlarının belli olmayacak şekilde örtünmesidir.. Ayakta daracık pantolon, sırtta butün hatları ortaya çıkaran incecik bulüz, bu halde iken başta örtü olsa ne olur olmasa ne olur. Böyle giyinişe başı örtülü tesettürsüz denir. Başı açık mütedeyyin ve vücut hatlarını belli etmeyen mütevazi bir giyiniş, yukarıda tarifini ettiğim baş örtülü giyiniş tarzından daha tesettürlüdür. Baş örtüsünü türbana çevirmek ayrı bir garabettir. Mümine kadınların bu hususu da dikkat etmeleri gerekir.

Ziynet eşyaları: Boncuk, altın, gümüş, gerdanlık ve bunların takılabileceği süs yerleridir. Baş, kulak, boyun, göğüs, pazu, kol ve bacaklardır. Bele süslü ve değerli kemer takılıyorsa o da ziynettir. Bu Ayet'te, genel ve evrensel düşünüldüğünde (mutlaka öyle düşünmelidir) vurgulanmak istenen tez, tam da günümüzün değerleriyle uyuşmaktadır. Ayet'in anlatmak istediği, kadınların namus ve ırzlarının korunması olduğu gibi, o dönemde ve bilhassa günümüzde hırsızlardan ve kapkaçcılardan taciz edilmekten korunmak için bu zinet takılarının gösterilmemesi ve art niyetlilere tahrik ettirilmemesi gerektiğinin belirtilmesidir ki, kötülüklerden korunsunlar. Bilhassa günümüzde birçok kadınımız tacize uğrayıp ziynetlerinin çalınması, konumuzu fazla açmamıza gerek bırakmayacak kadar canlı ve gündemde olduğu bilinmektedir. Benim anladığıma göre bu ayette ince bir ayrıntı mevcuttur. ziynetlerin takılması genel anlamda düşünüldüğünde kadınlara da yasaktır. Çünkü insanlar kadın olsun erkek olsun ziynetlerini ayette mahrem sayılan insanlara değil, yine ayetin bahsettiği gösterilmesi yasak olan insanlara takılarını göstermek için ziynet takarlar.

Bu Ayetler tabi ki, muttakilere bir şey anlatabilir. Herhangi bir olayda illet, sebep ve gerekçeleri sorgulanmadan, sonuçlar yargılanırsa, o sonuca katlanmak gerekir. Çünkü sonuçlar suçtur. Taciz ve tahrik sebebi ortada durdukça sonuç olan suç olacaktır. Önlem ise, taciz ve tahrike sebep olan gerekçeleri ortadan kaldırmaktır. Proplemi Ceza-i Müeyyide'ler (infazlar) çözemez. Sadece sindirir ve ateşin üzerine kül örtülmüş olur. Hafif bir rüzgar onun tekrar alevlenmesine sebep olur. İllet ve sebepler özgürlük kapsamı içersine de giremez. Günümüzdeki insanlığın proplemi illet, sebep ve gerekçelerin özgürlük kapsamına alınmasındandır. Bir insan tamamen özgür yaşamak istiyorsa; inzivaya çekilip tek başına yaşaması gerekir. İkiden fazla kadın ve erkekle aile ve toplum halinde yaşamak isteyenler, (yani sosyalleşmek isteyenler) doğuştan getirdikleri fıtrata uygun hareket edip, diğer insanların özgürlük alanına müdahele etmemelidirler. Bu da özgürlüğün sınırlanması demektir. Toplu yaşamlarda birey tamamen özgür olamaz.

Fıtratın frenlenemeyen dürtüleri ise; herkesin bildiği gibi: Açlık, susuzluk, uykusuzluk, cinsellik ve anneliktir. Bu ana dürtülerin, meşru yoldan ihtiyaçlarının giderilmediği ve bu dürtüleri tetikleyen tahrikler devam ettiği müddetçe vasat bir mantıkla sonradan verilen değerler anlam kazanmayacak ve kısa sürede değerini yitirecektir. Bunun meşru yolunun ne olduğunu da Cenab-ı Hak aşağıdaki Ayet-i Kerime'siyle bildirmektedir.

 

İçinizden bekarları, köle ve cariyelerinizden salih olanları evlendiriniz. Eğer bunlar yoksul kişiler iseler, Allah onları lütfuyla zengin yapar. Allah lütfu geniş olan ve(her şeyi) bilendir. 32 (Nur)

Evlilikle ilgili olarak da Peygamberimiz(sav): “Ey gençler topluluğu! Sizden kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin. Çünkü evlilik gözü ve ırzı daha çok koruyucudur. Kimin de evlenmeye gücü yetmezse, oruca devam etsin. Çünkü oruç onun için bir kalkandır. Kocasını sevebilen doğurgan bir kadınla evlensin. Çünkü ben kıyamet gününde (ahiret gününde) diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övüneceğim.”

“Kadınla dört şeyden dolayı evlenilir: Malı, soyu, dindarlığı ve güzelliği. Sen dindar olanı seç, mutlu olursun.” buyurmaktadır.

Hz. Ömer (ra) da: “Evlenmeksizin rızık arayanlara şaşarım.” demiş ve sonra yukarıdaki 32. Ayet'i okumuştur.

Bazı müfessirlere göre Ayette'ki evlilik teşvik ve tavsiye niteliğinde zikredilmiş ve güzel bir iş olarak görülmüştür. Diğer bir kısım müfessirlere göre de –ki bende aynı kanaatteyim- gücü yeten herkese vacip görülmüştür. Ayet'in üslubundan genel olarak evliliğin gerekliliği yer almakta, hatta bu gereklilik toplum dairesinin en zayıf halkaları sayılan, köle, işçi, hizmetçi vs. gibi kesimleri bile kapsamaktadır. Allah fakirliğin evliliğe engel olmasına son vermektedir. Buradaki fakirlikten maksadın, geçim kudretine sahip olamamak değil -ki Cenab- Hak her insanın rızkını ayrı yaratmıştır. Herkese rızkını en az ölmeyecek kadar verecektir. Bunda bir problem yoktur- mihir ve nafakaya güç yetirememektir. Daha doğrusu aile için gerekli olan araç, gereç ve barınma yerleridir. Zengin müminlere duyrulur.

Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere insani, ahlaki ve sosyal hikmetler belirgin bir şekilde Ayetler'de göze çarpmaktadır.

Rızık endişeşi taşıyanlara, rızk için evlenmeyip çoluk, çocuk sahibi olmayanlara diyorum ki; dünyada rızk için bir problem yoktur. Şu anda bile toplumun en aciz kesimi cezaevinde yatanlardır. Burada bile bilerek veya bilmeyerek kişi başına ortalama üç YTL'ye karşılık rızk temin edilmektedir. Kötü alışkanlıkların yoksa bu para karşılığında verilen iaşe, bir insana yeter. Ama ben yemeyi araç değil de amaç edindim, vücudumun ihtiyacından fazla yemek istiyorum diyorsan, o başka. Ona denecek bir şey yok. O zaman o gözün doyması mümkün değildir. Benim sözüm insanlara. Hayvanlardan da aşağı düşünceye sahip olanlara değil. Dikkat edilirse ekolojik denge bakımından hayvanlar yaratılış fıtratına uygun olarak ihtiyacı kadar yer. Eğer ihtiyacından fazla yeseydi, bu gün yeryüzünde hayvan nesli yok olur, bir tane bile hayvan kalmazdı. Tarih boyunca insanlara ihtiyacından fazla yemeyi teşvik ve tahrik eden, (çok azı müstesna) toplumun önde gelen elit tabakalarıdır. Bu elit tabaka güzel ahlakla frenlendiği ve mütevazi bir yaşam tarzını benimsedikleri; yeme, içme, barınma, konaklama, ulaşım vs. vasıtalarını kendilerine araç edindikleri taktirde ekonomik ve sosyal düzen yerine oturur. Aksi malum. Tarih boyunca insanların yüzde yüz en mükemmel örneği, Peygamberler, Peygamberimiz(sav) ve O'nun yakın arkadaşları olan Hulefa-i Raşidindir.

*

 

Münafıkların başı Abdullah bin. Ubeyy'in iki cariyesi vardı. Bu iki cariye, cahiliyye devrinde zina ederlerdi. Ancak İslam gelip de zinayı yasaklayınca zinadan vazgeçtiler. İçlerinden biri:

-Allah'a yemin ederim ki, bir daha asla zina işlemeyeceğim. Eğer zina hayırlı bir şey idiyse fazlasıyla zina ettim. Yok eğer kötü bir şer ise, onu kesin olarak terketmem gerekir, demişti. Bu kararlarına rağmen, İbni Ubeyy, bu iki cariyesini zina etmeye zorluyordu. Çünkü ikisinden de bu yolla kazanç sağlıyordu. Bu iki cariyenin Peygamberimiz(sav)'e şikayette bulunmaları üzerine:

Abdullah bin. Sabit'in babasından rivayet olunmuştur. O der ki:

“Huveytib b. Adil Uzza'nın kölesi idim. Ondan mukatebe (hür olma) talebinde bulundum. Ancak o bunu kabul etmedi . Bunun üzerine:

Evlenemeyenler, kendilerini fazlu kerem ile zenginleştirene kadar iffetli davransınlar. Kölelerinizden hür olmak için, bedel vermek isteyenlerin, onlarda bir iyilik görürseniz bedel vermelerini kabul edin. Onlara Allah'ın size verdiği maldan verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde etmek için iffetli kalmak isteyen, cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları buna zorlarsa (bilsin ki) Allah (fuhşa) zorlanmalarından sonra ( o kadınlara karşı) bağışlayıcı ve esirgeyicidir. 33 (Nur) Ayet-i Kerime'si inzal buyruldu.

 

Rivayet edildiğine göre bu ayet nazil olunca Huveytib, kölesi ile yüz dinar üzerinde anlaşmış, ancak yirmi dinarını kölesinden almaktan vazgeçmiş. Köle, Huveytib'e seksen dinar ödeyerek hürriyetine kavuşmuştur.

Ayrıca Allah Ayet'in başında evlenemeyenlere evlenecek miktardaki para yahut mala sahip oluncaya kadar sabretmelerini tavsiye etmektedir.

*

 

Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nuru, içinde lamba bulunan bir kandile benzer. Lamba cam içindedir. Cam da sanki inciden bir yıldız gibidir ki, doğuyada batıyada nisbet edilmeyen, mübarek bir ağaçtan, zeytinden yakılır. Bu ağacın yağı, nerdeyse ateş değmese bile ışık verir. Bu nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah insanlara örnekler vermektedir. Allah her şeyi bilendir. 35 (Nur)

 

Bu Ayet-i Kerime'nin açıklanmasında bazı müfessirler olayı bâtıni manada algılayarak, Hz. İbrahim(as)'dan gelen kısmı (nesli) lamba, içindeki kandil Hz. Muhammed(sav), kandilin içindeki yağı da Hz. Muhammed(sav)'in kalbi olarak tafsil etmişlerdir.

Şia da olayı, Hz. Muhammed(sav), Ehli Beyt ve her asırda gelecek imamlar olarak yorumlamışlardır. Dikkat edilirse birinci yorumda zorlama, ikinci yorumda taassup (taraf olma) vardır.

Üçüncü bir yorum daha vardır ki, Edison'un bulduğu elektrik ampulüne işaret olduğu şöylenmiştir. Bu Ayet'i inceleyen tefsirlere baktığımızda her müfessir olaya bir tarafından bakarak Ayet'i açıklamışlardır. Kimisi bâtıni, kimisi zahiri, kimisi Ayet inmezden önceki Semavi Kitaplar'la bağlantı kurmuş. Kimisi kainatla bağlantı, kimisi de, cehaletle-alimlik, karanlıkla-aydınlık gibi kavramlardan yola çıkarak Ayet'i açıklamaya çalışmış vs. Bu Ayet'ten ibret alınması için çok şeyle bağlantı yapılarak (kurularak) kıyas yapılabilir.

Sonuç olarak şunu söylemek gerekir ki, bu Ayet'in karşısında insan olup da teslim olmayan, Allah'ı tanımayan, Ku'ran'a inanmayan, Rasülü'nü tasdik etmeyeni düşünemiyorum. Bu Ayet-i Kerime'de Allah, nurunu kandile benzetip herkesin bildiği bir nesneyle açıklıyor. Bunu, yani Allah'ı ve O'nun özü olan nurunu anlamak için çok bilgili olmaya gerek yok. Benzetme bütün insanlık âlemine ışık tutacak nitelikte. Yine de en iyisini Allah bilir.

Ayet'i incelediğimiz ve üzerinde tefekkür ettiğimiz zaman anlatılmayan hiçbir şey yok. Yorumların hepside doğru. Daha farklı yorumlar da çıkarılabilir. Benzetmenin evrensellik boyutu çok fazla. Ayet'in anlatmak istediği ömür boyu açıklanmaya çalışılsa yine de tafsilatın sonlandırılması mümkün değildir. Çünkü alınacak ders sadece tek yönlü değildir. Bilakis Ayet, zerreden-kürreye, geçmişten-geleceğe ve içinde bulunduğumuz hale (çağa) hitap etmektedir. Herkes birey olarak Ayet'ten alacağı dersi almalı, Ayet'in vermek istediği mesaj sonsuz olduğu için tek kalıba ve yoruma sıkıştırılmamalıdır. Biz de sadece düşünmeye yardımcı olmak bakımından Ayette vurgulanmak istenenin neler olabileceği ve hangi farklı anlamlara gelebileceğini tasnif edersek:

a. Kainatın yaratılış sebebi.

b. İnsanlığın yaratılış sebebi.

c. Kitap verilen Peygamberler'in öncesi ve sonrası.

d. İnsan, dünya, evren, bâtıni âlem, zahiri âlem, yaşam, Kur'an.

c. Yüce Allah, Ayet'i bütünlük içinde algıladığımızda bundan sonraki Ayetler'le de içinde ilim yapılan, Kur'an okunan evler ve namaz kılınan mescitler ve onların içinde kullanılan kandiller olarak tanımlamaktadır. Bundan dolayı her varlık kendi içinde anlamlandırılıp kandilin açıklaması yapılabilir. Önemli olan her şeyden (ön yargılardan) arınarak tarafsız bir şekilde objektif düşünüp yorumlamaktır. Seninki yanlış, benimki doğru gibi diğer düşünce şekillerini mat etmek tarzında yorumlamamaktır. Çünkü kim olursa olsun, insanın bakış açısı, bilgi ve kültürüyle aynı zamanda dahil olduğu hiyerarşik konum dairesiyle doğru orantılıdır.

Benim anladığım ise; Allah'ın anlatmak istediği nur, bilim adamlarımızın tesbit ettiği kozmoloji biliminin verileriyle paralellik arzetmektedir. Kozmoloji veya kozmik bilimin verileriyle, Allah'ın anlatmak istediğinin arasındaki fark: Bilim adamlarının çoğu bu olayların kendi kendine oluştuğunu yahut da akıllı bir tasarımın dizayn ettiğini söyler. Bu akıllı tasarımı tasarlayan “Allah'tır” demez. Zaten onları müşrik ve inkarcı yapan da budur. İsmi Allah olan Yüce Rabb ise, bütün bu hadiselerin merkezinde “Ben” varım, kendi deyiminizle bilimsel olarak ortaya çıkardığınız keşifler, icatlar ve gelişen olaylar Ben'dendir. Bana inanın. Benim adım ise “ALLAH'tır” der. Müslümanları mümin yapan da bu inanış şeklidir. En iyisini Allah bilir.

*

 

 

(Bu kandil) Allah'ın yükseltilmesine ve adının anılmasına izin verdiği evlerdedir. Orada sabah akşam onu tesbih ederler. 36 (Nur)

 

Bu Ayet-i Kerime içerik bakımından 35. Ayet'le bağlantılı olduğu anlaşılmaktadır. Ancak Ayetler dar bir kalıba sokulmamalıdır. Ayetler'de kullanılan dilde ve anlatımda bir evrensellik vardır. Hitap evrensel bir örnekten başlayıp, onun minyatürü olan ev ve mescitle konuyu betimlemektedir. Yani konuyu bütünden parçaya indirgemektedir. Burada Allah konunun rahat anlaşılması için tümdengelim metodunu bariz bir şekilde uygulamaktadır. Bu metod şekli benim de günlerce düşünüp araştırdıktan sonra kavradığım ve zihnimin açılmasına neden olan bir metod şeklidir. Yani Kur'an'ın sadece orjinalini okuyup manasını anlamadan hatmedildiği, bunun yanında yine O'ndan bazı sure ve ayetleri okuyup anlamları kavranmaya çalışıldığı için Kur'an'da ifadesini bulan ve bütünü ihata eden bilgilerden yoksun kalındığından, Ayetler'in esas anlatmak istediğinin dışında yanlış anlamlar vererek yaşamaya çalışmışız. Yine Kur'an ifadesiyle farkında olmadan sırtına kitap yüklü eşekler haline gelmişiz. Buradaki yanlışlık sadece şahıslarda değil, ben ve benden önceki kuşağa verilen eğitim sisteminde. Çünkü ben ve benden önceki kuşak tümevarım metoduyla (parçadan bütüne) eğitim ve öğretimini tamamladı. Bu eğitimi alan şahıslar kendi beceri ve gayretleri yoksa, düşünmede parçadan bütüne fikir yürüteceklerinden yanılma ve düşünceleri içinde çelişkiyi, tümdengelim metoduyla eğitim ve öğretim alanlara nazaran daha fazla yaşayacaklardır. Bundan dolayı felsefecilerin çoğu bu metod şeklini benimsedikleri ve parçadan butüne gittiklerinden genellikle sapıtmışlardır. Bu yüzden Benim, Kur'an'dan ve Ayetler'den anladığıma göre en doğru tefekkür metodu tümevarımdan ziyade, (Bütünden parçaya) tümdengelimdir. 35 ve 36. Ayet'i birbirine bağlantılı olarak algılayıp yorumladığımızda bu metod şekli kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Fakat yurdumuzda tümden gelim, eğitim ve öğretim metodundan vazgeçilip, tekrar tümevarım metodunun benimsenmesi, bende dünyadaki öğrenme metodunun tek merkezden yönlendirildiği kanaatini sabitleştirmektedir. Çünkü farklı eğitim ve öğretim almış kuşaklar arasında birliğin sağlanması mümkün değildir. Birbirlerini anlamaları oldukça zordur. Yetkili ve sorumluların dikkatine!!!

*

Abdullah İbni Ömer'den Rivayete göre: O bir gün çarşıda iken ezan okunmuş, çarşıda dükkan sahipleri hemen dükkanlarını kapatıp Mescid-i Nebevi'ye gitmişler. İbni Ömer der ki: “Ezan okunur okunmaz, dükkanlarını kapatıp, Mescid-i Nebevi'ye giren işyeri sahipleri” hakkında:

Hz. Peygamber(sav) Asr-ı Saadet'inde iki müslüman varmış. Bunlardan birisi tüccar diğeri de kılıç yapan, kılıç ustası bir demirci imiş. Tüccar olan ezanı duyduğunda terazi elinde ise hemen atar, yerde ise kaldırmayıp, o durumda bırakıp Mescid-i Nebevi'ye, Demirci olanı ise çekiç, örsün üzerindeyse olduğu gibi bırakır, yok örsü kılıca vurmak için kaldırmışsa, arkasına bırakır ve hemen namaza gidermiş. İşte bu ikisine ve bunlara benzeyenlere övgü olmak üzere Allah'ü Teala bu 37 ve 38. Ayet-i Kerime'yi inzal buyurmuştur.

 

Öyle adamlar vardır ki, ne ticaret ne alışveriş onları Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoyamaz. Onlar kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacagı günden korkarlar. 37

Çünkü Allah kendilerine işledikleri amellerin en güzeli ile ecir vererek lütfundan onlara daha fazlasını da ihsan edecektir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir. 38 (Nur)

Bu 37. Ayet'in Ashab-ı Suffe hakkında nazil olduğu söylenmişse de Ayetler'in inmesinde şahıslar önemli değildir. Önemli olan Allah'ın insanlara vermek istediği mesajdır. Zaten Peygamberimiz(sav) ve O'na inzal olan Kur'an-ı Kerim'de birkaç kişinin isminden başka şahıs ismi zikredilmemiştir. Mesajlar geneldir.

*