İbni Abbas'tan şöyle rivayet olunmuştur. Hz. Muhammed(sav) Mekke'yi feth ettiği zaman, Osman bin Talha'yı çağırmış, Osman da Efendimiz'in yanına gelince O'na: -Bana anahtarı göster buyurdu. Osman O'na anahtarı getirdikten sonra vermek için elini uzatınca, Peygamberimiz(sav)'in amcası Abbas kalkarak: Anam babam sana feda olsun! Sikayet(hacılara su verme) görevi ile birlikte, sidanet (Kabe'ye hizmet etme) görevini de bana ver dedi. Osman anahtarı vermemek için elini geri çekti. O zaman Hz. Peygamber(sav):

-Anahtarı ver. Ey Osman! buyurdu. O:

-Allah'ın emanetini al diye anahtarı Peygamberimiz'e verdi. Peygamberimiz(sav) de anahtarı alıp Kabe'nin kapısını açtı. Sonra Kabe'den dışarı çıkıp Kabe'yi tavaf etti. Bu sırada Cibril gelip, anahtarı Osman'a vermesini söyledi. Bunun üzerine Hz. Peygamber(sav) Osman bin Talha'yı yanına çağırıp anahtarı O'na verdi. Ve:

 

Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emreder. Allah sizi bununla ne güzel öğüt veriyor. Şüphe yok ki Allah, her şeyi işiten, çok iyi görendir. 58 (Nisa) Ayeti'ni sonuna kadar okudu.

 

Ayette çok açık bir şekilde belirtilmiştir ki, Peygamberimiz'in amcası Abbas anahtarı istemesine rağmen anahtar O'na verilmemiş, müşrik olduğu halde emaneti iyi koruyan ve işinin ehli olan Osman'a tekrar iade edilmiş ve Kabe'nin korunması O'ndan istenmiştir. Bu davranış ve güven müşrik olan Osman bin Talha'nın İslam'ı kabul etmesini sağlamıştır. Peygamberimiz(sav) de: “Allah haksızlık yapmadığı sürece hakimle beraberdir. Haksızlık yaparsa onu kendi haline bırakır.” “Bir gün adil olmak, (adaletli davranmak) kırk yıl nafile ibadet gibidir.” buyurmuştur.

*

 

Yine İbni Abbas'tan ve onun da Ali'den rivayetine göre: Allah'ın Rasülü(sav) Halid bin Velid komutasında bir seriyye gönderir, bu seriyyedekilere komutanlarını dinleyip, itaat edilmesini emreder. Seriyyede bulunanlar komutanlarını herhangi bir şekilde kızdırırlar. Komutan: “Bana odun toplayın” diye emreder. Odun toplarlar. “Ateş yakın” diye emreder ateş yakarlar. Sonra onlara: Allah'ın Rasülü size beni dinleyip itaat edin diye emretmedi mi? Evet öyle emretti dediler. O halde size emrediyorum. Ateşe girin dedi. Birbirlerine baktılar, bir kısmı komutanın emrini dinleyip ateşe girmek isterken, içlerinde Ammar bin Yasir'in de bulunduğu bir gurup: “Biz ateşten kaçarak Rasülüllah'a iman ettik. Şimdi niye ateşe girelim.” diye emri dinlemediler. Aralarında tartışmalar devam ederken sonunda ateş de söndü. Komutan Halid bin Velid'in de öfkesi geçti. Seriyye geri dönüp Medine'ye geldiklerinde durumdan Peygamberimiz(sav)'e haberdar ettiler. Peygamberimiz(sav) de; o ateşe girmek isteyenlere “Eğer o zaman ateşe girmiş olsaydınız bir daha asla ondan çıkamaz ve kıyamete kadar ateşte kalırdınız. Diğerlerine de hayır işlediniz buyurup şöyle devam ettiler. “ Allah'a isyan olan konularda komutana veya başkasına itaat yoktur. İtaat ancak maruftadır.” buyurdular. Raviler bu olay üzerine:

 

Ey İman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer aranızda herhengi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, - Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız- O'nu Allah'a ve Peygember'e götürün. Bu daha hayırlıdır. Ve sonuç bakımından da daha güzeldir. 59 (Nisa)

Ayet-i Kerimesi'nin inzal buyrulduğunu söylemişlerdir.

 

Bazı rivayetlerde Halid bin Velid'le Ammar bin Yasir arasında tartışma çıktığı, Halid'in Ammar'a lanet okuduğu, Peygamberimiz(sav)'in “Kim Ammar'a lanet okursa Allah ona da lanet eder” buyruğunun hatırlatıldığı, bunun üzerine Halid'in Ammar'dan helallik dileyip barıştıkları ve Halid'in sözlerini geri aldığı ayrıntısına da yer verirler.

*

Rebi, İbni Enes'ten gelen rivayetinde şöyle demiştir: Hz. Peygamber(sav)'in ashabından bir mümin ile bir münafık arasında bir anlaşmazlık meydana gelmişti. Mümin anlaşmazlığın giderilmesi için hüküm vermek üzere Hz. Peygamber(sav)'e gitmelerini, münafık ise Ka'b ibni Eşref'e gitmelerini istiyordu. İşte bunun üzerine Allah'ü Teala:

 

Sana indirilene ve senden önceki indirilene iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? İnkar etmeleri emrolunmuşken tağutun önünde muhakeme edilmelerini isterler. Halbuki şeytan onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor. 60 (Nisa)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

Buradaki tağuttan maksadın; Allah'tan başkası adına hüküm ve kural koyan, gelirlerini aracılıktan elde eden kişi ve zatlardır. Çünkü böyle kişiler nüfuza göre hüküm verip din adına insanları aldatırlar.

*

 

İbni Abbas'tan rivayet olunmuştur. O der ki: “El Cellas bin Sabit, Mutab bin Kuşeyr ve Rafi bin Zeyd müslüman olduklarını iddia ediyorlardı. Kendi kavimlerinden olan bazı müslüman kimseler, aralarında bir antlaşmazlığın halli için onları Hz. Peygamber(sav)'e, onlar ise onların cahiliye devrinde hakemleri olan kahinlere başvurmaya çağırmışlardı. Bunun üzerine Yüce Allah:

 

Onları “Allah'ın indirdiğine ve peygamber'e gelin” dendiği zaman münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün. 61 (Nisa)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuştur.

*

 

Yine İbni Abbas'tan rivayet olunmuştur. O der ki: “Ebu Beraze el Eslemi, anlaşmazlıklara düştükleri hususlarda yahudiler arasında hüküm veren bir kahindi. Bir gün kendisini müslüman gösteren bazılarının hüküm vermesi için O'na gitmeleri üzerine bu:

 

Elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir felaket gelince, halleri nice olur? Sonra da sana gelip “biz iyilik etmek ve arabuluculuktan başka bir şey istemedik.” diye Allah'a yemin ederler. 62 (Nisa)

Ayet-i Kerime nazil olmuştur demişlerdir.

 

Fakat nüzul sebebi biraz eksik gibi. Ayet'ten anlaşıldığına göre; kahin suçlanmış, bu suçlamaya karşı kahin, ben sadece arabuluculuk yapıyorum başka bir şey yapmıyorum diye cevabının sonucu, Ayet'in indiği izlenimi doğmaktadır. Bu ve bundan sonraki Ayetler peşpeşe geldikleri için bir çok sebepler birleştirilip hepsine toptan cevap olduğu anlaşılmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

*

 

Abdullah bin Zübeyr'den rivayet olunmuştur. O der ki: Zübeyr, Ensardan biri ile “Şirhacul Harre” deki su hususunda anlaşmazlığa düşmüştü. Her ikiside hurmalarını oradan gelen su ile suluyorlardı. Ensardan olan zat:

-Suyu bırak da gelsin dedi. Fakat Zübeyr suyun ensarın bahçesine verilmesini, (akıtılmasını) kabul etmedi. Bunun üzerine Peygamber(sav)'e başvurdular. Peygamberimiz(sav):

-Ey Zübeyr! Önce sen sula, sonra suyu komşuna bırak buyurdu. Ancak ensardan olan bu zat, Rasülüllah'ın verdiği hüküm hoşuna gitmediği için hiddetlendi ve:

-Ey Allah'ın Elçisi o halanın oğlu olduğu için mi böyle hüküm veriyorsun? dedi. Bu söz üzerine Hz. Peygamber(sav)'in rengi birdenbire değişiverdi. Sonra Hz. Peygamber(sav):

-Ey Zübeyr! Öyleyse bahçeni sula ve suyu da duvar seviyesine ulaşıncaya kadar sakın salma buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah'ın:

 

Hayır! Rabbine yemin olsun ki, aralarında çekiştikleri hususlarda seni hakem tayin edip, sonra da senin verdiğin hükmü, içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar. 65 (Nisa) Ayeti'nin inzal buyrulduğu rivayet edilmiştir.*

 

 

Hz. Ayşe'den rivayettir. O der ki: Sevban isminde bir adam, Hz. Peygamber(sav)'in huzuruna gelerek:

-Vallahi seni kendimden daha çok seviyorum. Gerçekten seni ehlimden de çocuğumdan da daha çok seviyorum. Evde oturuyor, hep seni aklıma getiriyorum. Seni görmeden duramıyorum. Derhal yanına gelip sana bakıyorum. Sonra ikimizin de öleceği aklıma geliyor. Biliyorum ki, sen cennete girdiğin zaman Peygamberler'in makamına yükseleceksin. Ben ise cennete girdiğimde seni orada görmemekten korkuyorum dedi. Hz. Peygamber(sav) adama hiçbir şey söylemedi derken Yüce Allah Cibril vasıtasıyla:

 

Kim Allah'a ve peygamberine itaat ederse, işte onlar Allah'ın kendilerine nimet verdiği, peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne iyi arkadaştırlar. 69 (Nisa) Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

 

Bu Ayet-i Kerime aynı zamanda; “Bizi doğru yola, bizi kendine nimet verdiklerinin yoluna ilet.” Fatiha suresinin beşinci Ayeti'nin tefsiridir. Yine Hadis-i Şerifte: “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyrulmaktadır.

*

 

İbni Abbas'tan rivayet edilmiştir: Abdurrahman bin Avf ve arkadaşları Hz. Peygamber(sav)'in huzuruna gelerek:

-Ey Allah'ın Elçisi! Müşrik iken izzet içinde idik, iman edince zillete düştük. Onun için onlarla (müşriklerle) savaşalım dediler. Hz. Peygamber(sav):

-Ben affetmekle emrolundum. Savaşmakla emrolunmadım dedi. Bu yüzden müşriklerle savaşmayın buyurdu. Bunun üzerine bu savaşalım diyenlerin pisikolojik durumlarının gelecekte nasıl bir davranış içinde olacaklarına dair:

 

Kendilerine elinizi savaştan çekin, namazı kılın, zekatı verin! denilenleri görmedin mi? Onlara savaş farz kılınınca içlerinden bir gurup, hemen insanlardan, Allah'tan korkar gibi hatta daha fazla korkarlar. Ve “Rabb'imiz! Bize niçin savaşı farz kıldın? derler. De ki: Dünyanın geçimliliği azdır. Ahiret Allah'a karşı gelmekten sakınan için daha iyidir. Size (orada) zerre kadar zulmedilmez. 77 (Nisa)

Ayet-i Kerime'si inzal olmuştur.

*

 

Yüce Allah Hz. Peygamber(sav)'i Medine'ye hicret ettirip O'na müşriklerle savaşı farz kılınca, bazı müslümanlar savaşmaktan çekinerek harbe gitmek istemediler. Bunun üzerine de Yüce Allah:

 

Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse muhakkakki Allah'a itaat etmiştir. Kim yüz çevirirse.....(Aldırma gitsin anlamında) Zaten seni onların başına bekçi göndermedik ya.. 80 (Nisa)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

*

 

Onlar hala Kur'an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o Allah'tan başkası tarafından olsaydı, mutlaka onda bir çok çelişkiler bulunurdu. ( birbirini tutmayan ifadeler ve ayetler bulunurdu.) 82 (Nisa)

 

Dikkat edilirse Ayet-i Kerime gayet açık. Hakikaten Kur'an dikkatle incelendiğinde kendi içinde birbiriyle çelişen hiçbir ayet yoktur. Son derece tutarlı, birbirini tamamlayan toplumsal kurallar ve değerler manzumesidir. Geçmişte olmuş, şimdi olan, ilerde olacak olayların habercisi. Yani yine Kur'an ifedesiyle “O her şeyin tafsilatıdır. (açıklamasıdır.)” Günümüzde dahi insan eliyle böyle bir Kitab'ın yazılması mümkün değildir. Yazılsa bile kendi içinde tutarsız olur. kainatta ve yeryüzünde meydena gelen ve gelecek olan olayları böylesine kısa ve öz ifadelerle özetlemek mümkün değildir. Kur'an'da çelişki görmek, kişinin konuya taraflı bakışı, olayları evrensel ve küresel bakamayışı veya bilgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Halbuki Allah; yeryüzünde yine Kendi ifadesiyle tarafsızdır. Kişi neyi murat ederse onu verir. Rahman sıfatıyla bu tarafsızlığını garanti etmektedir. Yine kendi ifadesiyle kötülüklerden hoşnut olmadığını ona misliyle mukabele edeceğini, fakat iyiliklerden hoşnut olup bunun karşılığını da yedi yüze kadar, hatta ondan daha fazla mükafatlandıracağını, bu ödüllendirmeyi hem Rahman, hem de Rahıym sıfatı gereği yapacağını bildirmektedir. Allah doğru söyledi.

*

 

Onlara güven ve korkuya ait bir haber gelse, onu yayarlar. Halbuki Onu Peygamber'e ve kendilerinden olan yöneticilere, götürselerdi, onlardan işin içyüzünü araştırıp çıkaranlar onun ne olduğunu bilirlerdi. Eğer sizin üzerinizde Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, pek azınız dışında şeytana uyardınız. 83 (Nisa)

 

Bu Ayet-i Kerime; Peygamberimiz(sav)'in hanımlarına birkaç gün küs durduğunda, duyanların Peygamber hanımlarını boşamış diye yaygara çıkarmasının üzerine nazil olmuştur.

Burada ilgi çeken husus, herhangi bir duyumda araştırılmadan soruşturulmadan olayı kaynağından öğrenmeden o olayı yaymanın yanlışlığı dile getirilmektedir.

*

 

Araplar cahiliye döneminde Hayyakellah( Allah sana ömür versin, seni mülk sahibi yapsın) şeklinde selam verirlerdi. İslam bunun yerine daha güzeli olan Es Selamü aleyküm! ( Dünya ve ahiret barışı ve selameti üzerinize olsun.) selam ve duasıyla verilmesini, alınacak olan selamın aynısıyla mukabele edilmesinin gerektiğini vurguladığı gibi, daha güzeli olan “Allah'ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun” ilavesiyle alınmasının daha faziletli olduğunu bildirmek için Yüce Allah:

 

Bir selamla selamlandığınız zaman, siz de ondan daha güzeli ile selam verin veya aynı ile karşılık verin. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla hesap edendir. 86 (Nisa) Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuştur.

 

Hadis-i Şerifler'de şöyle buyrulur. “Yemin olsun ki iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.” Yine“ Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir işi haber vereyim mi? Aranızda selamı yayınız.” Selam vermek Sünnet, almak ise Farzdır. Selam verildiği taktirde alamayacak olanlara selam verilmemelidir. Bunlar: Namaz kılan, sesli Kur'an okuyan, hutbe dinleyen, ilimle uğraşan ve yemek yiyendir.” buyrulmuştur. Buna ezan okuyan müezzin de ilave edilmiştir. Artı Ehli Sünnet görüşüne göre: Oyun oynayana, şarkı söyleyene, tuvalette bulunana da selam verilmez.

*

 

Zeyd bin Sabit'ten Rivayettir. O der ki: Hz. Peygamber(sav) Uhud savaşı için yola çıktı. Kendisiyle birlikte yola çıkanlardan bir kısmı geri döndüler. Hz. Peygamber'in ashabı bu geri dönenleri ne yapmaları gerektiği hususunda iki fırkaya ayrıldılar. Bir bölümü onları öldürelim derken, bir bölümü de öldürülmelerine karşı çıktılar. Bu hadise üzerine:

 

Size ne oldu da münafıklar hakkında iki guruba ayrıldınız. Halbuki Allah onları kendi işledikleri yüzünden baş aşağı etmiştir. Allah'ın saptırdığı kimseyi doğru yola iletmek mi istiyorsunuz? Allah kimi saptırdıysa artık onun için bir çıkış yolu bulamazsın. 88

Onlar kendi inkar ettikleri gibi sizin de inkar ederek, onlarla eşit durumda olmanızı isterler. Bu yüzden onlarla, Allah yolunda hicret edinceye kadar, içlerinden dostlar edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse, onları nerede bulursanız yakalayıp tutun. Onları öldürün. Onlardan ne bir dost ne de bir yardımcı edinmeyin. 89 (Nisa)

Ayet-i Kerimeleri inzal buyruldu.

*

 

Hasan El Basri'den rivayet olunduğuna göre, Süreka b. Malik El Müdlice şöyle söylemiştir. El Müdlice:

-Hz. Peygamber(sav) Bedir ve Uhud savaşlarında galip gelince etrafındaki kabileler müslüman olmaya başladılar. Süreka der ki: Hz. Peygamber(sav)'in kavmim olan Beni Müdlice üzerine Halid bin. Velid'i göndereceğini haber aldım. Bunun üzerine Hz. Peygamber(sav)'in yanına vardım. Ve senden, büyük ve önemli bir şey isteyeceğim dedim. Orada bulunanlar:

-Sus dediler. Fakat Hz. Peygamber(sav):

-Bırakın onu. Söyle bakalım ne istiyorsun? buyurdu. Ben:

-Senin benim kavmim olan Müdlice'ye ordu göndereceğini haber aldım. Ben ise onlarla anlaşma (müsalaha) yapmanı istiyorum. Senin kavmin olan Kureyş müslüman olursa, onlar da müslüman olup, İslam Dini'ne girerler. Senin kavmin müslüman olmazlarsa, kavminin onlara zarar vermesinden korkmazsın, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber(sav) Halid bin Velid'in elinden tutarak:

-Onunla beraber git ve ne istiyorsa yap buyurdu.

-Hz. Peygamber(sav)'e karşı, hiç kimseye yardım etmemeleri ve Kureyş müslüman olduğu taktirde, müslüman olmaları şartıyla, benim kavmimle Halid bin Velid'in başkanlığında sulh antlaşması yapıldı. Bunun üzerine Yüce Allah:

 

Ancak aranızda anlaşma bulunan bir topluma sığınanlar veya ne sizinle ne de kendi toplumlarıyla savaşmak istemedikleri için yürekleri sıkıntıya düşerek size gelenlerle savaşmayın. Allah dileseydi onları size musallat ederdi de sizinle savaşırlardı. Eğer onlar sizden uzak dururlar, sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse, Allah sizin için onlar aleyhine bir yol vermemiştir. 90 (Nisa)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuştur.

*

 

İbni Abbas'tan rivayetle:

Bir gurup münafık, Medine'ye gelen ve orada müslüman olan fakat memleketlerine dönünce inanmayıp müşrik olduklarını açığa vuran Esed ve Gatafan Kabileleri hakkında:

 

Başka bir takım insanlar da bulacaksın ki, hem sizden güvende olmak, hem de kendi kabilelerinde güvende olmak isterler.

Fitne için her davet olunduklarında onun içine baş aşağı dalarlar . Eğer onlar sizden uzak durmaz, sizinle barış içinde yaşamak istemez ve sizden ellerini çekmezlerse, onları yakalayın ve onları nerede bulursanız öldürün. İşte size öylelerine karşı açık bir yetki verdik. 91 (Nisa)

Ayet-i Kerimesi nazil olmuştur demişlerdir.

 

Burada Ayetler'in siyakından ve nüzul sebeplerinden de anlaşılacağı üzere önce müslüman olan fakat sonra İslam'dan dönen, bu yetmiyormuş gibi etrafta fitne çıkarıp, müslümanlara zarar veren, yahudiler ve münafıklar hakkında nazil olduğu açık ve nettir. Sonucun ne olması gerektiği de hüküm olarak belirlenmiştir. Tevile ihtiyaç yoktur. En iyisini Allah bilir.

*

 

Yanlışlık dışında bir mümin bir mümini öldüremez. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin mümin bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gerekmektedir. Ölünün ailesi diyeti bağışlarsa o başka. Eğer ölen kimse mümin olup size düşman olan bir toplumdan ise, o zaman öldürenin mümin bir köle azat etmesi gerekir. Eğer ölen sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavimden ise, ölenin ailesine bir diyet vermek ve mümin bir köle azat etmek gerekir. Bunları bulamayan bir kimsenin Allah tarafından tövbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir. Allah her şeyi bilendir. Tam hüküm ve hikmet sahibidir. 92

Kim bir mümini kasten öldürürse, onun cezası, içinde sürekli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır. 93 (Nisa)

 

94-95-96. Ayetler savaşla ve savaştan kaçılmayacağı ile ilgili. “Ey iman edenler! Sen mümin değilsin diye hemen hüküm vermeyin. İyice araştırın.” 94. Ayet-i Kerime müminler, bir seriyyeye çıktıklarında selam veren şahıslara (rivayetler muhteliftir) müslümanlardan korktuklarından dolayı selam verdiklerine hükmedip inanan müminlerden bazılarının selam vereni öldürüp mallarına el koymaları sebebiyle inmiş Ayet-i Kerime'dir. Allah yolunda mallarınız ve canlarınızla savaşın. Bunun sonucu olarak mükafatının bağış ve rahmet olacağı,

97-98-99-100. Ayetler'de de müslüman olmalarına rağmen savaşmamak için mazeret bulmak, bu mazeretlerin kabul olmaması, yeryüzü geniş olduğundan hicret edilmesi, güçsüz olanların bu hicretin dışında tutulması, bunları Allah'ın affedeceği, hicret etmenin sevap olduğu ve hicret etmek için evinden çıktıktan sonra ölenin bağışlanacağına dair Ayetler sırasıyla:

 

Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine (ganimete) göz dikerek, “Sen mü'min değilsin” demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu (Müslüman oldunuz). Onun için iyice araştırın. Çünkü Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. 94
Mü'minlerden özür sahibi olmaksızın (cihattan geri kalıp) oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar. Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyle, cihattan geri kalanlardan üstün kılmıştır. Gerçi Allah (mü'minlerin) hepsine de en güzel olanı (cenneti) vadetmiştir Ama, mücahitleri büyük bir mükafat ile, kendi katından dereceler, bağışlanma ve rahmet ile cihattan geri kalanlara üstün kılmıştır. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. 95,96
Kendilerine zulmetmekteler iken meleklerin canlarını aldığı kimseler var ya; melekler onlara şöyle derler: “Ne durumdaydınız? (Niçin hicret etmediniz?)” Onlar da, “Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik” derler. Melekler, “Allah'ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!” derler. İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir. 97
Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar başkadır. 98
Umulur ki, Allah bu kimseleri affeder. Çünkü Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır. 99
Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer de bulur, genişlik de. Kim Allah'a ve Peygamberine hicret etmek amacıyla evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, şüphesiz onun mükafatı Allah'a düşer. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. 100 (Nisa)

Ayetler son derece açıktır. Tevile ihtiyaç duyulmayacak kadar nettir.

*

Hz. Ali'den rivayet olunmuştur. O der ki: “Neccar oğullarından bir topluluk:

-Ey Allah'ın Elçisi! Bizler yola çıkarız. O zaman namazları nasıl kılacağız? diye Hz. Peygamber(sav)'e sormuşlardı. Bunun üzerineYüce Allah:

 

Yeryüzünde yolculuğa (sefere) çıktığınız zaman, kafirlerin size kötülük yapmalarından korkarsanız , namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz kafirler sizin apaçık düşmanınızdır. 101 (Nisa)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu .

 

Yolculuk durumlarında ve savaşlarda dört rekatlı farz namazlar iki rekat olarak kılınır. Yolculuğun zamanı Peygamberimiz(sav)'in Hadisleri'yle üç günlük yol olarak belirlenmiştir. Ayet'in nüzul sebeplerini incelediğimizde hem tacirlik için sürekli yolculukta olanların sorusu, hem de savaşa çıkıldığı zaman düşmanların öldürme korkusu zaruretinden dolayı müslümanlara kolaylık olsun diye Allah'ın bu kolaylığı sağladığı belirtilir. Peygamberimiz(sav)'in Hadisi ve uygulamalarından bu ruhsatı kullandığını görmekteyiz. Yani namazın kısaltılmasının nedeni, düşman korkusu ve güven içinde yolculuk yapamamadır. Nitekim Hz. Ömer(ra) : Güven içinde yapılan yolculukta da namazı kısaltacak mıyız? diye Peygamberimiz(sav)'e sorduğunda; “Namazı kısaltma, Allah'ın size verdiği bir bağıştır. Allah'ın sadakasını kabul edin.” buyurmuştur.

Peygamberimiz(sav)'in umre, hac ve savaş için yaptığı yolculuklarda namazı kısaltarak kıldığını bildiren haberler tevatür derecesindedir. Şafii ve Hanbeliler yolculukta namazı kısaltmayı bir ruhsat olarak görmüşlerdir . Yani mümin kişi bu kısaltma hakkını kullansa da kullanmasa da bir mahzur yoktur demişlerdir. Günümüzde de yolculukta namazı kısaltma meselesi tartışmalıdır. Asr-ı Saadet'te bugünkü gibi ulaşımda teknoloji araçları olmadığı için mesafeyi yaya veya binek hayvanlarıyla belirlemişlerdir. Mesafe de hadislerle üç gün olarak tesbit edildiğine göre bence süreyi baz almak en mantıklı yoldur. Neyle gidersen git. İster merkep, ister araba, isterse uçakla. Üç gün yolculuk yapıyorsan misafirsindir. Aksi zorlama bir yorum olacağından insanların irade hürriyeti ellerinden alınmış olur. Bırakalım kararı kişinin kendisi versin. Yolcu namazıyla ilgili olarak Buhari Müslim ve Müttefegun Eleyh'in namaz bölümlerinde detaylı olarak bilgi sunulmuştur. İlgi duyanlar oraya müracat edebilirler. Ben sadece farklılıkları vurgulamak istedim.

İkinci bir mesele: Peygamberimiz(sav)'in Hadisleri'yle sabit olan “Yalnız bir bayanın yanında mahremi olmadan tek başına yolculuk yapamayacağıyla ilgili.” Bugün bu uygulamada da bir aykırılık var. Olayı günümüze adapte ettiğimizde Hadis-i Şerifler'den de anlaşılacağı üzere bir gün, iki gün, üç gün olarak yalnız başına bir bayanın mahremi olmadan yolculuk yapamaması kuralı getirilmiş. (Müttefegun aleyh 881-882-883-884) Bu kural her zaman geçerlidir. Bu gün bile hangi erkek tek başına bir bayanı, yaya veya atlı olarak bırakalım üç günü, bir gün bile yolculuğa müsaade edebilir. Veya kadın böyle bir yolculuğa cesaret edebilir (Çok azı müstesna) bu tür bir yolculuğa cesarat edecek bayan tahayyül edemiyorum. Öyleyse sorun nerede? Sorun; vasıta kavramını anlama ve kavramada. Hadis-i Şerif'te ne buyruluyor? Kadının mahremi olmadan yalnız başına seyahat edemeyeceği. O halde; kadın yalnız başına yanında başka insanların bulunduğu, yolun da güvenli olduğu, en az bir günlük zaman içinde (altı saat) bir otobüs veya bir uçakla yolculuk yapabilir. Bunun anlamı budur. Bu gün müslümanları fıkıh terimleri arasında sıkıştırmanın bir mantığı yoktur. Zaten uygulama da böyledir. Ama ilahiyatçılarımızdan bazıları, bu konu günümüzde tartışılmaktadır, o nedenle bu konuda ittifak sağlanıncaya kadar eski fetvalarla amel edelim, demektedirler. Bunun beklemeye tahammülü yoktur. Zaten toplum bu ittifakı yapmıştır. Alimin, arifin ve yöneticinin vs. görevi, basiretli davranarak bazı oluşan ve gelişen sosyal olayları halktan önce görüp, kavrayıp, toplumun önünü açmaktır. Yoksa bu saydığım vasıfları taşıyanların muhtariyet sahibi olmalarının ne anlamı kalır.

Bu ve bunun gibi bütün yürürlükteki olan hüküm ve kaidelerle ilgili olarak şöyle bir itiraz gelebilir. Geçmişte dünyaca tanınmış ve kabul görmüş alimlerimiz, ariflerimiz ve kanaat önderlerimiz varken, onlar bu konuda şunu bunu demişken siz, günümüz ilahiyatçıları yahut kanaat önderleri onlardan iyi mi bileceksiniz? Zaten gelişememenin bam teli de bu itiraz. Halbuki; geçmişte büyük ve asrın kutupları bildiğimiz alimlerimiz ve ariflerimiz kendi çağlarının kutuplarıdır. Buna kimse itiraz edemez, eden de yok zaten. O çağlarda elde bulunan mevcut donelerle bu çağda bulunan doneler ve araştırma kaynakları farklı. O gün matbaa yok, yazılı eser kısıtlı, ulaşım vasıtaları ağır ve bilge insanlar azdı. Günümüz 21. Yüzyıl'ın Bilişim Çağı'nda ise zaman kısalmış, yazılı ve görsel eser hayli çoğalmış, bir günde neredeyse dünya dolaşılır hale gelinmiş, bilgisayarın tuşuna basmakla bir konu hakkında lehte ve aleyhte olan bütün dünyadaki bilgiler internet vasıtasıyla gözünün önüne gelir bir durumda. İçinde bulunduğumuz bilişim çağında, ortaçağda bir ömürde elde edilen bilgiyi bir günde ulaşma imkanı doğmuş. Buna rağmen bazılarımız hala, sen falan imamdan falan kutuptan iyi mi? bileceksin diye itirazda bulunuyor. Ne büyük yanılgı. Bence bu tür bir savunma yapanlar akıllarını kiraya verip başkaları tarafından yönlendirilenlerdir. Herkes (Asr-ı Saadet dışında, çünkü orası özeldir ve aynı zamanda ana kaynaktır.) kendi dairesinde, kendi katında ve kendi çağında kutuptur. Bu gerçeği inkar etmenin geçmiş asırların kutuplarını, geçmişteki at arabasını yapanla bu günkü arabayı, uçağı ve uzay araçlarını yapanı kıyaslamaya benzer ki, bu benzetme abesle iştigaldir. Geçmiş şartlarda at arabasını yapan kutuptur. Bugün ise uçağı vs. yi yapan kutuptur. Herkes kendi çağının kutbudur. Onun için diyorum ki, Ana kaynak Kur'an, Sünnet ve Asr-ı Saadet'ten sapmamak ve oraya kriter edinmek kaydıyla 21. Yüzyıl'ın alimi, arifi, kanaat önderleri ve kutuplarının gürüş ve yorumlarıyla amel edilmelidir. Yoksa ilerlememiz mümkün değildir, problemlerimiz hiç bitmez, yerimizde mıh gibi çakılır kalırız. Dünya milletleri arasında atı alan üsküdarı geçer.

*

 

İbni Eyyaz ez-Zerka'dan rivayet olunmuştur. O der ki:

“Biz Hz. Peygamber(sav) ile birlikte Usfan'da bulunduğumuz sırada müşriklerle karşılaştık. Başlarında Halit bin Velid vardı. Onlar karşımızda iken Hz. Peygamber(sav) bize öğle namazını kıldırdı. Bu sırada müşrikler birbirlerine:

-İşte onlara saldırmanın tam zamanı, dediler. Ama:

-Nasıl olsa, biraz sonra çocuklarından da kendilerinden de çok sevdikleri ikindi namazını kılacaklar. O zaman onlara baskın yaparız, düşüncesiyle müslümanlara saldırmaktan vazgeçtiler. Bu olay üzerine Cibril öğle ile ikindi arasında:

Ey Muhammed! İçlerinde olup da namazı kıldıracağınız zaman, onlardan bir kısmı silahlarını alıp seninle beraber namaza dursunlar ve secde ettikten sonra da arkanıza geçsinler. Bu defa da namaz kılmayan diğer gurup gelsin, seninle beraber namazı kılsınlar. Tedbir almayı ve silahlarını yanlarında bulundurmayı ihmal etmesinler. Çünkü kafirler size aniden bir baskında bulunabilmek için, silah ve eşyalarınızın yanınızda bulunmamasını arzu ederler.

Yağmurdan dolayı zahmet çekiyorsanız veya hasta iseniz silahlarınızı yanınızda bulundurmamanızda hiçbir sakınca yoktur. Ancak her şeye rağmen yine tedbirinizi alın. Allah, kafirlere alçaltıcı bir azap hazırlamıştır. 102 (Nisa

Ayet-i Kerime'yi Peygamberimiz(sav)'e inzal buyurdu demiştir. Hz. Ali (ra)'dan devamla korku namazının da bu Ayet'le birlikte inzal buyrulduğu rivayet edilmektedir.

*

 

müslümanlardan Ebu Tama isminde birisi, başka bir müslümanın zırhını çaldı. O zırhı da götürüp bir yahudiye emanet olarak bıraktı. Zırhın sahibi ise zırhın konduğu çuvaldan dökülen un izini takip edip Tama'nın evine geldi ve Tama'dan zırhını sordu. O da yanında olmadığını yani zırhı almadığını söyleyerek hırsızlığını inkar etti. Bunun üzerine Tama yine iz sürerek, yahudinin evine gitti. Yahudi de zırhı Tama'dan aldığını söyledi. Durumun açıklığa kavuşması için Peygamberimiz(sav)'e müracatta bulunuldu. Tama ve onun kavmi Peygamberimiz'e gelip Tama'nın hırsız olmadığını, hırsızın ise o yahudinin olduğunu söyleyip, Peygamberimiz'den Tama'nın beraatini istediler. Hatta neredeyse, yeminleri, süslü, masum ve aldatıcı güzel sözleri, müslümanlıklarını övmeleri sonunda Peygamberimiz(sav)'i ikna edeceklerdi. Peygamberimiz de neredeyse bu yahudinin elinin kesilmesi hükmünü verecekti ki, çok geçmeden Yüce Allah, Peygamberimiz(sav)'e bu yanlış karara düşmekten koruyup, O'na yahudinin beraatini, Tama'nın hırsızlığını, hainliğini ve kavminin olayı saptırdıklarını beyan eden;

 

Ey Muhammed! Biz sana kitabı insanlar arasında Allah'ın gösterdiği şekilde hükmetmen için hak olarak gönderdik. Sen hainlerin savunmacısı olma. 105 (Nisa) Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

 

Rivayette devamla; Tama'nın ihaneti ortaya çıkınca Peygamberimiz(sav) Onun elini kesmek istedi ama O, oradan ve Medine'den kaçıp İslamdan dönüp şirke düştü, ilavesine de yer vermektedir. Vahidi bu ve bundan sonraki 113'e kadar ki Ayetler'in nüzul sebepleri hemen hemen aynıdır demektedir. En iyisini ve doğrusunu Allah bilir.

*

 

Onların gizli kunuşmalarının çoğunda hayır yoktur. Yalnız sadaka vermeyi veya iyilik yapmayı yahut insanların arasını düzeltmeyi, emreden kimse bunun dışındadır. Kim bunu Allah'ın rızasını aramak amacıyla yaparsa, yakında Ona büyük bir mükafat vereceğiz. 114 (Nisa)

Bu Ayet-i Kerime Tama'nın zırh çalması hadisesinin devamı niteliğindedir. Kavmi Tama'yı Peygamberimiz (sav) karşısında nasıl savunacaklarını gizli ve fısıldaşarak konuşmuşlar. Bu istişarede Ayet'ten anladığımıza göre Tama, kabilesinin içinde hırsızlığın itiraf edilmesinin, bunun için sadaka verilmesinin yahudiyle Tama'nın barıştırılmasın uygun olduğu hususunda Peygamberimiz(sav)'e gelinmeden fikir beyan edenlerin olduğu anlatılmaktadır. Bu şekilde davrananlardan arabuluculuk yapanlardan Allah'ın hoşnut olacağı ve onlara büyük ecir ve sevap vereceği öğülerek beyan, izah ve bütün insanlara böyle davranmaları tavsiye edilmektedir.

*

 

Allah o şeytana lanet etsin. O (şeytan) şöyle demişti: “Yemin olsun ki senin kullarından belirli bir pay alacağım. 118

Onları mutlaka saptıracağım. Mutlaka onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim; hayvanların kulaklarını yaracaklar(kesecekler) , onlara emredeceğim; Allah'ın yaratışını değiştirecekler !” Kim Allah'ı bırakıp da şeytana dost edinirse, şüphesiz ki o, apaçık bir ziyana uğramış olur. 119

Şeytan onlara söz verir ve onları umutlandırır. Şeytanın onlara verdiği söz, aldatmacadan başka bir şey değildir. 120

Yukarıdaki ayetlerde belirtildiği gibi, şeytan insanoğlunu teslim alıp bilhassa yüzyılımızda maddenin genleriyle oynayıp yaratılışı, maddenin özünü, şeytanı doğrularcasına değiştirmek için bilim adamlarını yarışa şokmuştur. Halbuki Allah: Tedavi, aşılama yoluyla islah, iyileştirme daha yararlı hale getirme, insanların sağlık, mutluluk ve saadetleri hususundaki çalışmaları kısacası maslahata yönelik müdaheleyi olumlu görmüş, fakat: Yaratılışı kökten değiştiren, genler ve maddenin özünde değişiklik yaparak türü değiştiren, ekolojik ve biyolojik dengeyi bozan bitki ve hayvan hormonları üzerinde yapılan olumsuz çalışmaları onaylamamış ve meşru görmemiştir. Yirmibirinci yüzyılda (ikinci nesil) kapyalama çalışmaları hayvanların kulak dokusundan yapılması şeytani bir iş olduğu ayetin içeriğinden anlaşılmaktadır. Ayrıca bu Kur'an'ın mucize olduğunu gösterir.

Bu gün bütün bu olumsuz çalışmaları kimin yaptığı dikkatle incelenirse, Allah'ın onlar hakkında neden sert ve şiddetli bir şekilde hüküm koyduğunun gerekçesi düşünen beyinler için deşifre edilmiş olacaktır. En iyisini ve doğrusunu Allah bilir.

*

 

Hz. Ayşe'den rivayettir. O der ki:

Bu Ayet-i Kerime, erkeği tarafından beğenilmeyen kadın hakkında nazil olmuştur. Erkek onu (kadını) boşamak ister. Ancak uzun zaman beraber yaşadıkları ve kadının da çocuğu olduğu için, kocasından boşanmak istememesi, bunun üzerine kadın kocasına:

-Beni boşamadan yanında alıkoy benimle ilgili kocalık vazifelerin hususunda da serbest ve hür ol der. Böyle bir olay üzerine:

 

Eğer bir kadın kocasının huysuzluğundan ya da kendisine yüz çevirmesinden korkarsa, antlaşma ile aralarını düzeltmelerinde ikisine de günah yoktur. antlaşma daha iyidir. Zaten nefisler kıskançlığa meyyaldir. Eğer iyi davranır haksızlıktan sakınırsanız, bilin ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 128 (Nisa)

Ayet-i Kerime'nin nazil olduğunu bildirmiştir.

*

 

Ne kadar istesenizde kadınlar arasında, adaleti sağlamaya güç yetiremezsiniz. Öyleyse birine tam olarak meyledip de diğerini askıda gibi bırakmayın. Eğer durumunuzu düzeltir ve haksızlıktan sakınırsanız, bilin ki Allah şüphesiz çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. 129

Eğer karı-koca birbirlerinden ayrılırlarsa, Allah onların her birine geniş lütfuyla muhtaç bırakmaz. Allah'ın lütfu geniştir. O tam hüküm ve hikmet sahibidir. 130 (Nisa)

 

Nisa 3. Ayet'te birden çok evlilik için eşler arasında adaletli davranmanın şart olduğu vurgulanmıştı. Bu Ayet'te ise kocanın adalet hususunda güç yetiremeyeceğinden söz edilmektedir. Adalet konusu içersine görevler bakımından; kadının istek ve arzuları, gece paylaşımı, onun iaşesinin temini vs. girer. Kocanın yükümlü olduğu adalet, eşitlik ve güç yetirememe konusu budur. Bir diğeri sevgi ve gönül bağında adalet ve eşitliktir ki, insanın güç ve iktidarı bunun dışında kalır. Çünkü sevgi ve aşkın pazarlığı olmaz. Sevgi ve aşk insanın iradesinin dışında kalır. Bunu yasaklamak, bunda da adaletli ve eşit olacaksın demek insanın doğuştan getirdiği fıtratına baskı olur ki, bu da zulümdür. Onun için Ayette'ki adalet ve eşitlik, sevgi ve aşk bağları değil, tamamen kadının temel ihtiyaçlarına yöneliktir. Bu hususta Peygamberimiz(sav):

“İki karısı olup da birini diğerine karşı büsbütün meyleden kimse, kıyamet gününde bir yanı eğik olarak kalkar.” buyurmuştur. Yani kadının yiyecek içecek ve barınma ihtiyacı yanında, gece paylaşımında eşitlik; konuşup görüşme ve arkadaşlık etme, cinsel yönüyle ilgilenme adalet kapsamı içersine girer. Ancak Nisa üçte ve bu Ayet'te de belirtildiği gibi kocanın kadınları arasında adaletli davranma hususunda bir korkusu varsa, tek evlilikte karar kılması özendirilmiş ve tavsiye edilmiştir. Zaten erkeğin buna güş yetiremeyeceği adaletli davranamayacağı Ayet'te kesin olarak belirtilmiştir. Yani Allah, Ben sizi fıtraten çok eşliliğe uygun yaratmadım demektedir. Sanki Yüce Allah: Ey Erkek! Karar senin. Kriterler belli. Tek evlenmen gerekirken çok evlenip de adaleti sağlayamayıp, ben bunu senin tavsiyen gereği yaptım diye mazeret uydurma. Bu mazeretin geçerliliği olmaz demektedir. En iyisini Allah bilir. Hemen arkasındakı Ayet'te de Yüce Allah, erkek ve kadınlara kendinizi bilmeden adaleti sağlarım diye böyle bir evlilik yaptıysanız, sonra da pişman olduysanız, birbirinizden ayrılın. Korkmayın. Ben sizi rızksız bırakmam, benim lütfum geniştir diye boşanmalarına ruhsat verdiğini ve mübah kıldığını beyan buyurmaktadır.

*

 

Suddi'den rivayete göre; Efendimiz(sav)'in huzuruna bir gün bir zengin ile bir fakirin hasımlaştıkları hususunda ve kimin haklı veya haksız olduğuna karar vermesi için müracatta bulunmuşlar. Hz. Peygamber(sav) fakirin zengine haksızlık yapmayacağını düşünerek gönlü fakirin haklı olduğu görüşüne yakın imiş. Bunun üzerine:

İbni Abbas'tan rivayete göre: Hz. Peygamber(sav) Medine-i Münevvere'ye geldiğinde O sıralarda Medine'de bir kişi; oğlu, amcası veya başka bir yakını hakkında şahitlik yapacaksa ve konu da kendi yakını aleyhinde ise, şahitliğinde dilini eğip büker, farklı farklı anlamlara gelecek sözler söyleyerek şahitlik yapardı ki, kendi yakını lehine hüküm (karar) verilsin. İşte bunun üzerine Yüce Allah:

 

Ey iman edenler! Kendiniz, ana-babanız ve yakınlarınız aleyhine de olsa Allah için şahit olarak adaleti gözetin. İster zengin ister fakir olsunlar. (adaletten ayrılmayın) Çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyle ise adaletten ayrılmanız için, heveslerinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken) dilinizi eğip bükerseniz ya da yüz çevirirseniz, bilinki Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 135 (Nisa)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuştur.

*

 

Müşrikler meclislerinde, Kur'an'dan bahseder ve O'nunla alay ederlerdi. Bu olaylar üzerine Allah Mekke'de En'am 68 . Ayet-i inzal buyurdu. Bu sefer de Medine'de meclislerinde Kur'an dinleyicileri münafıklardı. Bunu üzerine Allah; müşriklerin yanına münafıkları da ilave ederek:

 

Allah sizi Kur'an'da: Allah'ın ayetlerinin inkar edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri sürece o kafirlerle birlikte oturmayın. Aksi halde sizde onlar gibi olursunuz, diye hüküm indirmiştir. Şüphesiz ki Allah, münafıkların ve kafirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır. 140 (Nisa) Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuştur.

Ayet son derece açık. Allah dinin alay edildiği mecliste ve toplantılarda oturulmamasını emrediyor.

*

 

Münafıklar Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Halbuki O kendi oyunlarını başlarına geçirendir. Onlar namaza kalktıkları zaman, üşene üşene kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah'ı pek az anarlar. 142

Onlar küfürle iman arasında bocalayıp durmaktadırlar. Ne bu müminlere ne de şu kafirlere bağlanırlar. Allah kimi saptırırsa, sen artık ona bir yol bulamazsın. 143 (Nisa)

 

Bu Ayet-i Kerimeler, İbni Cüreyç'ten rivayete göre; Abdullah ibn. Ubeyy, Ebu Amir ibn. Numan ve diğer münafıklar hakkında nazil olmuştur. Ayet günümüzde aynı davranışlar içinde olanlara da hitap eder.

*

 

Mukatil der ki: Peygamberimiz(sav)'in de hazır bulunduğu bir mecliste bir adam Ebubekir(ra)'in aleyhinde konuştu. Ebubekir(ra) cevap vermedi. Adam Ebubekir aleyhinde konuşmaya devam edince dayanamadı. O, adama cevap verdi. Bunun Üzerine Efendimiz(sav) kalkıp meclisten çıkmak istedi. Ebubekir(ra): “Ey Allah'ın Rasülü! Bu adam benim aleyhimde konuşurken oturuyordun. Ben cevap verince çıkmaya davrandın” dedi. Efendimiz: “O senin aleyhinde konuşurken bir melek senin yerine o adama cevap veriyordu. Ama sen cevap verince melek gitti. Yerine şeytan gelip oturdu” buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah:

 

Allah çirkin sözün açıkça söylenmesini sevmez. Ancak haksızlığa uğrayan bunun dışındadır. Allah her şeyi işiten, çok iyi bilendir. 148 (Nisa)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

Bu Ayet-i Kerime Ebubekir'in o adama cevap vermesinin haklılığına işaret etmektedir.

*

 

Eğer bir hayrı açıklar veya onu gizlerseniz yahut bir kötülüğü bağışlarsanız, şüphesiz ki Allah çok bağışlayan her şeye gücü yetendir. 149 (Nisa)

 

Bu Ayet-i Kerime bir önceki Ayet'in devamı niteliğindedir. Hz. Ebu Bekir(ra)'n kendisi aleyhinde konuşanı bağışlamasının daha iyi olacağını ima eder gibi. En iyisini Allah bilir.

*

 

Onlar Allah'ı ve peygamberlerini inkar ederler. Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isterler. “kimine inanırız kimini inkar ederiz” derler. Bu ikisi (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isterler.

İşte onlar gerçek kafirlerdir. Biz kafirler için alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. 150-151 (Nisa)

 

Bu Ayet-i Kerime; müşriklerin değil, kafirlerin vasıflarını açıklamaktadır. Müşrikle kafir birbirine karıştırılmamalıdır. Kafir Allah'ı, peygamberleri ve semavi kitapları inkar edip dinin varlığını bildiği halde kabul etmeyenlerdir. Müşrik ise Allah'ın varlığını kabul etmekle birlikte O'na ulaşmak için vasıta ve ortak edinenlerdir. Bu ayrıntı gözden kaçmamalı.

İman bir bütün olup bütün Peygamberlere inanmayı gerektirir. Kısaca Peygamberlere inanmadan Allah'a inanmak, kişiyi kurtuluşa götürmez. Yalnız fetret ehli denilen ve kendisine gerçek dinle ilgili hiçbir bilgi ulaşmamış bulunan kişi, akıl yoluyla Allah'ı bulmakla yükümlüdür. Bu tefekkürü onu kurtuluşa erdirir. Bir de Peygamberimiz(sav)'in dünyada kullanmadığı, kullanmayı ahirete bıraktığı dua ve şefaatı vardır ki, O'nun kendi hakkından ferağat edeceği ile ilgilidir. Ben de Peygamberimiz'in bu şefaat hakkını kullanması için Cenab- Hakka dua ve niyazda bulunuyorum.

*

 

Bir kısım peygamberleri daha önce sana anlattık. Bir kısmını ise sana anlatmadık. Allah Musa ile de konuştu. 164 (Nisa)

Kur'an'da ismi zikredilmeyen peygamberlerle ilgili Ebu Zer(ra)'ın sorusu üzerine, Hz. Peygamber(sav); 124 bin Nebi gönderildiğini bunlardan 313'nün Rasül (Bağımsız semavi kitapla göderilen Peygamber) olduğunu bildirmiştir. İbni Ebu Hatim'in Ebu Umame'den rivayetinde ise Rasül sayısı 315'tir. Ancak bu sayılar gerçek sayı değil, çokluğu ifade etmek maksadıyla söylenmiştir. Gerçek sayıyı Allah bilir demiştir.

Vahyin Hz. Musa'ya geliş şekli diğer peygamberlere geliş şeklinden farklıdır. Ya bir ses duymuşlar ya da Cibril'den mesaj almışlardır. Fakat Hz. Musa(as) Kur'an'da (Taha-48) sözü geçen (Allah'la doğrudan konuşma) ayrıcalığına sahip olmuştur. Bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed(sav) ise; ses, Cibril'le mesaj ve Miraç'ta doğrudan konuşma olarak her üç halde de Yüce Allah'tan vahiy almış, Kur'an ile son Peygamber olduğu teyitlenmiştir.*

 

-Ey insanlar! Size Rabbinizden kesin bir delil geldi ve size apaçık bir ışık indirdik. 174 (Nisa)

 

Ayette'ki kesin delil: Hz. Muhammed(sav), Işık (nur), yol gösteren ve yolu aydınlatan anlamında Kur'an-ı Kerim'dir. Bu Ayet-i Kerime'den yola çıkarak diyorum ki, müslümanların dışındaki diğer insanlar, Kur'an'a inanmasalar bile okumak ve anlamak bakımından bu Kur'an'ın ışık olduğunu çok iyi kavramışlar ve O'nun gereğini yerine getirerek, dünyaya hükmetmektedirler. Çünkü, Ayet'te de belirtildiği üzere bu Kur'an sadece inananlara değil, inansın inanmasın bütün insanlara ışıktır. Işıktan kim faydalanırsa o kazanır.

“Kafasını kuma sokanların (müslüman da olsa) bu dünyada güneşten faydalanmaya hakları yoktur.”

Ayet'in devamında:

“Allah'a iman edip O'na sarılanlar var ya. İşte Allah onları rahmetine ve bol nimetine kavuşturacak ve kendisine giden doğru yola eriştirecek. 175 (Nisa)

 

Bu ne demektir? O'na inanıp sarılırsan, Rahmet ve bol nimetime kavuşursun. Yani sen veya siz, inanmayanlar gibi süper değil, hiper olacaksınız demektir. Tabi ki, gelişen olaylara müdrik isen. En doğrusunu Allah bilir.

*

Cabir der ki: (Birgün) Hastalanmıştım. Yanımda yedi kız kardeşim vardı. Rasülüllah da beni ziyarete gelmişti. Rasülüllah(sav)'e:

-Ey Allah'ın Elçisi! Kızkardeşlerime malımın üçte birini vasiyet edeyim mi? dedim. Hz. Peygamber(sav):

-İhsanda bulun buyurdu. Ben:

-Yarısını vasiyet edeyim mi? dedim. Hz. Rasülüllah(sav) yine:

-İyilik et buyurarak dışarı çıktı. Sonra tekrar yanıma gelip:

-Senin bu hastalıktan öleceğini zannetmiyorum buyurdu ve Yüce Allah:

 

(Rasülüm) Senden fetva istiyorlar, de ki: “Allah size kelale (babası ve çocuğu olmayan kimse) hakkında şöyle fetva veriyor. Eğer çocuğu olmayıp bir kız kardeşi bulunan kimse ölürse, bıraktığının yarısı kız kardeşinindir. Eğer kız kardeşinin çocuğu yoksa o da ona varis olur. Eğer iki kız kardeş kalmışsa, erkek kardeşin bıraktığı üçte ikisi onlarındır. Eğer mirasçılar erkekli kadınlı kardeşlerse, erkeğe iki kadının hissesi kadar verilir. Doğru yoldan sapmayasınız diye Allah size açıklıyor. Allah her şeyi bilir. 176 (Nisa)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurarak, kızkardeşlere düşen hisseyi üçte iki olarak belirledi.

Bu Ayet-i Kerime'yi almamın nedeni:

a. O devirde kızların ve bayanların istenmemesinin nedeninin, onların nüfus olarak erkeklere nazaran daha fazla oluşundan olduğunun,

b. Kadınlar çok olduğu için önceliğin her zaman erkeklere verildiği, bunun da inancın dışında tabii olduğunun tesbiti ki, -bilindiği üzere talebin üzerinde olan bir varlığın değeri düşer- Örneğin toplumda erkekler çok olup kadınlar az olsa, o toplumda herkes kız çocuğunun olmasını ister. Toplumların kişilere değer vermesi o toplumun inanç, ahlak, kültür ve eğitim düzeyiyle doğru, bazende ters orantılıdır.

c. Ayet'in nüzul sebebinden de anlaşılacağı üzere o devirde kadına hiç miras verilmiyormuş ki, Cabir müslüman ve İslam ahlakıyla ahlaklandığı için verilmeyen maldan iyilik olsun diye kardeşlerine üçte birini vereyim mi diye Peygamberimiz(sav)'e soruyor. Sonucu O'nun uygun gördüğünün üstünde, Cenab-ı Hak üçte iki olarak belirliyor. Yani Cenab-ı Hak hukuki olan en asgariyi belirliyor. Diğer çocukların ve kardeşlerinle anlaştıktan sonra istersen hepsini ver. Günümüze atıfta bulunusak bir şey diyen yok ki. İyilik ve ihsanda bulunmuş olursun. Bu anlayış da Allah'ın sevdiği vasıflardan biridir.

d. En önemlisi de Cenab-ı Hak; Dininin hükmünü yeryüzüne yayarken, her şeyi, hemcinsleri arasında eşitliği, karşıt cinsleri arasında ise adaleti tesis etmiştir. Adaletle eşitlik aynı şey değildir. Her varlığın fıtratına uygun hareket etmesi adalettir. Eşitlik adına fıtratına ters hareket etmesi ise zulümdür. 21. Yüzyılın problemi işte budur. Eşitlik adına fıtrata ters haraket edildiğinden adalet sistemi bozulmuş, fıtratın gereği güçlü olanlar topluma egemen olmuşlardır. Toplumda eşitiz diyenler ve eşit olduklarını zannedenler, güçlü olanların müsade ettiği kadar eşittirler. Fakat bunun farkında değildirler. Kendilerinin, karşı cinsle eşit olduğunu ve eşit olmak istediğini söyleyenler bilmelidirler ki, kendileri, karşı cinslerini rahatsız edecek belli bir güç oranına ulaştıklarında, onlara o eşitlik hakkını veren güç veya egemen, o verilmiş hakkı anında geri alır. Hiçbir şey yapamazlar. Çünkü kadınları erkeklerle eşittir diyenler, onların kendileriyle eşit olmadığına inanan dünya egemenleridir. Halbu ki, evreni, yeryüzünü ve içindeki varlığın sahibi olan Allah, (başkaları ne derse desin) insanların çoğunluğunun adaletli davranmayacaklarını bildiğinden, yeme içmeyi araç değil de amaç edinenlerin, yani gücü hak sebebi olarak görenlerin, kıyamete kadar ne yapacağını bildiği için onların yapacakları eylemler (Kıyametin kopması) istikametinde sistemi bina etmiş, kurtuluşun, hakikatin (mutlak doğrunun) güçte ve eşitlikte değil, adalet sistemininde olduğunu belirtmiştir.. İnsanlara düşen görev ise, İslam'a, (Allah'a) teslim olmak, ve evrensel düzenin yaşam kılavuzu olan Kur'an'a ve Peygamberimiz'in Sünneti'ne uyarak hakikat yolundan ayrılmamaktır. Kısacası; kozasını örüp içinde sıcak suyla öldürülmeyi bekleyen ipek böceği değil, ördüğü ipeğin başkaları tarafından alınacağını hissederek kozasını delip kurtuluşa eren kelebek olmaktır . İşte, Cenab-ı Hakk'ın müminlerden istediği vasıf da budur. Allah doğru söyledi. ****

 

 

 

 

 

MUHAMMED SURESİ

 

Allah inkar edenlerin ve kendi yolundan alıkoyanların amellerini boşa çıkarır. 1

İman edip iyi ameller işleyenlerin ve Muhammed'e Rabblerinden bir gerçek olarak indirilene iman edenlerin kötülüklerini Allah örter ve durumlarını düzeltir. 2

Bu inkar edenlerin, batıla uymaları ve iman edenlerin ise Rabblerinden gelen gerçeğe uymaları sebebiyle böyledir. 3 ( Muhammed)

 

İbni Abbas der ki: Bu Ayet-i Kerime'ler, Mekke halkından Kureyş'liler ve Medine halkından Ensar hakkında nazil olmuştur. Aşikar ki, burada sebebin hususiliğini değil, lafzın umumiliğini dikkate almak gerekir. Çünkü Ayetler'de hitap tüm kafirlere ve müminleredir.

*

 

Katade bu okuyacağımız Ayet-i Kerimeler'in Uhud Savaşı'nda nazil olduğunu söylemiştir. O der ki: Bu savaşta müslümanlardan bir çok ölen ve yaralananlar vardı. Bunun üzerine müşrikler:

-Hübel yüce ol diye bağırırlar, müslümanlar ise:

-Allah daha Yüce daha Ulu'dur diye karşılık verirler. Müşriklerin :

-Harbin durumu belli olmaz, bir siz kazanırsınız bir de biz kazanırız. Biz sizden bugün Bedir'in intikamını aldık demeleri üzerine, Hz. Peygamber(sav) ashabına ve müşriklere:

-Evet ama eşit değiliz. Çünkü bizim ölülerimiz sağ olup Rab'leri yanında rızıklandırılmaktadırlar. Sizin ölüleriniz ise, cehennemde azap çekecektirler ve çekmektedirler deyiniz buyurdu. O zaman Müşrikler:

-Bizim Uzza'mız var. Sizin ise yok dediler. Bunun üzerine Hz Peygamber(sav) müminlere, onlar da müşriklere:

-Allah bizim mevlamız ve koruyucumuzdur. Sizin ise mevlanız yoktur deyiniz buyurdu. Bunun üzerine:

 

Savaşta inkar edenlerle karşılaştığınız zaman, boyunlarını vurun. Sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın. Savaşın sona ermesi ile birlikte onları ya karşılıksız ya da fidye ile salıverin. Allah dileseydi onlardan intikam alırdı. Bunun böyle olması, kiminizi kiminizle denemek içindir. Allah kendi yolunda öldürülenlerin amellerini boşa çıkarmaz. 4

Onları doğru yola eriştirir, durumlarını düzeltir. 5

Onları kendilerine tanıttığı cennete sokacaktır. 6

Ey iman edenler! Siz Allah'ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder. Ayaklarınızı sağlam tutar. 7

İnkar edenlere ise, yıkım ve yokluk olsun. Allah onların işlerini boşa çıkarır. 8

Bu Allah'ın indirdiğini beğenmemelerinden dolayıdır. Bu yüzden Allah amellerini boşa çıkarmıştır. 9

Onlar yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki? Kendilerinden öncekilerinin sonunun nasıl olduğunu görsünler. Allah onları yerle bir etmişti. O kafirler için de bunun bir benzeri vardır. 10

Bu böyledir. Çünkü Allah iman edenlerin koruyucusudur. Kafirlerin ise koruyucusu yoktur. 11 (Muhammed)

Ayet-i Kerimeler'i inzal buyruldu*

 

 

İbni Abbas der ki: Hz. Peygamber(sav) Mekke'yi terkedip mağaraya doğru giderken Mekke'ye doğru baktı ve:

-Ey Mekke! Sen Allah'ın en sevdiği beldesin. Sen benim de en çok sevdiğim Allah'ın beldesisin. Şayet ehlim beni çıkarmamış olsaydı, çıkmazdım. Bunun üzerine:

 

Ey Muhammed! Seni sürüp çıkaran kasabandan daha kuvvetli olan nice kasabaları yok ettik. Yardım edenleri bulunmamıştı. 13 (Muhammed)

Ayet-i Kerime'si nazil oldu.

*

 

Rabbi tarafından apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse kendisine kötü ameli güzel gösterilen ve tutkularına uyan kimse gibi olur mu? 14

Allah'tan korkanlara söz verilen cennetin durumu şöyledir. İçinde bozulmayan su ırmakları-tadı değişmeyen süt ırmakları-içenlere lezzet veren şarap ırmakları ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için orada her çeşit meyve ve Rabb'leri tarafından bağışlanma vardır. Hiç bunlar ateşte sürekli kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu? 15 (Muhammed)

 

Bu Ayetler'de, insanların Allah'ı anlaması, Ahiret'e inanması, güzel ahlaklarla bezenmesi sonucunda, Ahiret'te karşılaşacakları nimetler sayılıyor. Bu nimetler Dünya nimetleri ile kıyaslanarak insanların yeryüzünde en çok hoşlandıkları kavramlarla sunulmuş ki, inansın ve O'na ulaşmak için çaba sarfetsin. Yoksa Ahiret'te ve Cennet'te verilecek nimetler bu dünyada gördüğümüz nesnelerle aynı mıdır yoksa farklı mıdır? Onu Cenab-ı Hak biliyor. Fakat Kur'an'ın bu üslubu benimsemesi, insanlara İslam'ı anlatma bakımından son derece isabetli ve doğrudur. Çünkü insan, fıtri olarak gördüğünü, duyduğunu ve hissettiğinin en iyisinin bu dünyada var olduğunu hayal ederek yaşayabilir. Gerisi onun için meşhuldür. Bu benzetmeleri ve sunulan nimetleri tasavvuf erbabı daha farklı açıdan bakar ki, bu bakış açısı toplumun çok az kesiminde mevcuttur. Bu farklı bakışı normal insanların kavraması oldukça zordur. Ne yazık ki, Yüzyılımız'da bile, çok az insanın algılayıp kavrayabileceği İslam Dini'ne faklı bakış, terim ve kavramları, insanların tümüne eğitim ve kültür seviyesine bakılmaksızın sunulmaktadır. Bu farklı bakış açısı en uç nokta olduğundan, toplumun çoğu, insan fıtratına uygun olan bu Dini yaşanmaz zannederek zihni ve fiili olarak terketmekte veya muamelat kısmını yaşamamaktadır. Halbu ki O, çoğunluğun kabul edebileceği ve yaşayabileceği bir Dindir. İşin özü kavram kargaşasını ortadan kaldırıp herkesin zincirin halkaları gibi yaratılmış olduğuna inanılıp, ona göre terbiye edip, koruyup ve kollayanın da Allah olduğunun bilincine vardırılmasıdır. Zihni ve bilinç olarak gökdelenin en üstünde bulunan bir tasavvuf ehlinin bildiklerini ve yaşadıklarını, kendinin bulunduğu katın altındaki katta oturan müminlere sunması gerekirken, edinmiş olduğu bilgileri ve kanaatleri, ara katları atlayarak tabandaki avam derecesindeki halka sunuyorlar ki, onlar da onu, süt emen bebeğin ağzına verilen eti, hazmedemeyip kustuğu gibi, avam da o bilgiyi hazmedip içlerine sindiremiyorlar ve kusuyorlar.

Bundan dolayı diyorum ki, bırakalım halk, sunulan kavramları nasıl anlarsa anlasın. Onların güzel hayallerini kırıp, toptan toplumu mutsuz hale getirmeyelim. Allah'ın varlığını ve birliğini kavradıktan ve O'na şirk koşmadıktan sonra kriterleri insanlara sunalım, insanlar kararı kendileri versin. Kendi kavradığımızı insanlara dayatmayalım. Sorumluluğumuzun sadece kendi bulunduğumuz katın altında ve üstündeki bilgi seviyesindeki insanlara karşı olduğunu unutmayalım. Ancak kendi dairemizde olduğunu inandığımız insanlarla fikrimizi tartışalım ve paylaşalım. Çünkü şu anda bile dünyada uygulanan her şey, her düzen Sünnetullah'a uygun hareket etmektedir. Uygunsuzluk ise her konumdaki insanların, bulundukları konuma uygun hareket etmemeleri ve sorumluluk bilincinin nerde başlayıp nerde bitmesi gerektiğini bilmemeleridir.

*

 

İbni Cüreyç der ki: “Müminlerle münafıklar Hz. Peygamber(sav)'in huzurunda toplanırlardı. Müminler, Hz. Peygamber(sav)'in dediklerini dinleyip anlarlarken, münafıklar ise O'nu gaflet içinde dinledikleri için ne dediğini anlamazlardı. Bu yüzden dışarı çıktıkları zaman müminlere, “ Hz. Peygamber(sav) biraz önce ne demişti?” diye sorarlardı. Bunun üzerine Yüce Allah:

 

Ey Muhammed! Onların içlerinde seni dinleyenler vardır. Senin yanından çıktıklarında kendilerine ilim verilmiş olanlara “az önce ne demişti diye sorarlar.” İşte bunlar kalpleri Allah tarafından mühürlenmiş olan, heveslerine uyan kimselerdir. 16 (Muhammed) Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

*

 

İman edenler (cihad konusunda) bir sure indirilmeli değilmiydi? derler. Fakat hükmü açık bir sure indirilip de onda savaştan söz edilince kalplerinde hastalık bulunanların, ölüm korkusuyla baygınlık geçirenlerin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Oysa onlar için ölüm daha uygundur. 20

Onların görevi boyun eğmek ve güzel söz söylemektir. Sonra iş kesinleşince de Allah'a verdikleri söze bağlılık gösterselerdi, elbette bu kendileri için daha hayırlı olurdu. 21

Demekki siz iş başına gelecek olsanız , yeryüzünde bozgunculuk yapacak ve akrabalık bağlarını koparacaksınız öyle mi? 22 (Muhammed)

 

Hadis-i Şerifler'de: “Cihad Kıyamete kadar devam edecektir” buyrulmuştur. Bu Hadis-i Şerif akla uygun ve dünyanın gidiş istikametinde söylenmiştir ki, tam isabettir. Çünkü: Savaş teknolojisinin geliştiği ve geçimini bu teknolojiden sağlayan insanların varlığı sürdüğü müddetçe dünyada savaşın olmaması mümkün değildir. Adamların geçim kaynağının savaş olduğu bir dünyada barıştan söz edilebilir mi? Elbette edilemez. Bundan dolayı yeryüzünde hiçbir dönemde savaş ya da savaş ihtimali ortadan kalkmayacaktır. Bu da sürekli olarak düşmana karşı güç bulundurma anlamına gelir ve savunmaya önem verilmesi gerektiği hükmünü içerir.

Son Ayette'ki “siz iş başına gelecek olsanız” cümlesi, onların sayesinde elde ettiğiniz nüfuzu unutup, o nüfuzu ve mevkiyi beraber elde ettiğiniz dostlarınızla paylaşacağınıza, kinayeli bir anlatımla onlara arka dönüp unutmak ve kaçmak anlamına gelir ki, gerektiğinde savaşı göze alamayan ve idareyi ele geçirdikten sonra değil milletin menfaatini, kendi akrabalarının menfaatini bile koruyamayan, bunun için de Allah katında bozgunculuk damgasını alacak olan kimseler tarif ediliyor. Gerçekten üzerinde çok düşünülmesi gereken bir Ayet.

Arka arkaya sıralanan bu Ayet-i Kerimeler, söylenenlerle fiiliyatın ne derece birbirine uygun ve gerçek olup olmadığını tahlil ediyor. Yani söylemekle, yapmanın farklı farklı şeyler olmaması gerektiğini fakat toplumda bunun farklı olduğunu açıklıyor. Kişinin yapabileceğini söylemesi gerektiğini vurgulayıp hamasi nutukların geçersizliğini deşifre ediyor. Allah her zaman itidalli davranmamızı, uyanık ve bilinçli hareket etmemizi, yapamayacağımız şeyleri söylemememizi tavsiye ediyor.

Allah için, ölümle burun buruna kalındığında inançta ve sözlerimizde ne kadar samimiyiz, her müslüman düşünmeli. Çünkü bu gerçeği insanın kendisinden ve Allah'tan başka kimse bilemez. İşte imanın ince noktası da burası. Sözle fiil birbirini tutmadığı zaman, sonucun ne olduğu ve olacağını Allah Ayetin de bildiriyor.

Özellikle dikkat çekmek istediğim bir hususu günümüze adapte ederek vurgulamak istiyorum. Ayet'ten de anlaşılacağı üzere müminler; işkence ve zulümlere maruz kalınca yılgınlık ve bıkkınlık gelip artık canlarına tak ediyor. Peygamberimiz(sav)'e müracatta bulunup, “Ya Rasülallah bir savaş Ayet'i gelse de bunlarla savaşıp hadlerini bildirsek” anlamında müracatta bulunuyorlar. Peygamberimiz(sav) de ben savaşla emrolunmadım. Bu hususta bana Allah'tan vahiy gelmedi diyor. Fakat savaş Ayet'i gelip, işin ciddiyeti anlaşılınca müminlerin hangi tavır ve haleti ruhiyeleri içinde oldukları Allah tarafından ifade ediliyor. Kısacası müminlerin bazıları bilhassa savaşalım diyenler, savaşmaktan korkmaya başlıyorlar. Günümüzde de içinde bulunduğumuz yurdumuz için dış baskı ve ezilmişlikten dolayı vatan millet sakarya deyip, bazı güçlere karşı yeter artık deyip savaşalım diyenler oluyor. İlk anda düşünce olarak bu tavır doğru bir mantık gibi görünse de, bu şu anda mümkün değildir. Çünkü dünya konjoktürüne baktığımızda, durumumuz ona müsait değil. Zaten Devletimiz'in Silahlı Güçleri o gücü kendilerinde bulduklarında halk olarak sizin demenize gerek kalmadan sizi de o yönde bilgilendirerek uygun olanı yaparlar. Yani hamaset yapmaya gerek yok. İşin aslı; Allah, Kur'an, vatan, millet, bayrak v.s milletin asli değerlerine hashas olanların, samimi olmaları, bunun için her an hadi dendiğinde o imanı ve gücü kendinde bulmasıdır. Savaş denilen şey, televizyonda film seyreder gibi canlı yayında başkalarının yaptığı savaşı seyretmekle bizzat onu yaşamayıp onun sancısını taşımamakla yapılmış olmaz. Bu milletin sadece savaşmakla değil, savaşmadan da düşmanlarını dize getirecek fırsatları var ama, nerde o feraset. Mesela: kendi ülkemizde teknolojik ürünlerin dışında üretmediğimiz giyecek, yiyecek ve içecek maddelerini, yemeyelim, içmeyelim ve giymeyelim, inanın savaşmaya gerek kalmaz. Muarızlarımız dize gelir. Sırtında İngiliz gömleği, boynunda italyan kravatı, k…..'da Amerikan kotu, tarlanda İsrail tohumu, midende hamburger olacak, ondan sonra sen müslüman milliyetçi ve yurtsever olacaksın. Hadi canım sende !!! Yemezler. Sen zaten “O” olmuşsun da haberin yok. O olmadığını kanıtlayabilmen için kendi üzerine düşen vatandaşlık görevini yerine getirmen gerekir. İlk adımı sen atmalısın ki, maksat hasıl olsun. Aklın duygularının önüne geçmemeli, her an uyanık olmalısın. Çünkü müslümanın dünyasında gaflete yer yoktur.

*

 

Ebu Aliyye der ki: “Hz. Peygamber(sav)'in ashabı şirk içinde işlenen amellerin, müşriklere bir yararı olmayacağı gibi “Lailahe İllallah” diyen bir mümine, kötü işlerin zarar vermeyeceği inancında idiler. Bunun üzerine bu 33. Ayet nazil olunca ashab işledikleri günahların amellerini boşa çıkarmasından korkarak bütün günahlardan kaçındılar.

İbni Ömer der ki, “Biz Hz. Peygamber'in ashabı bu Ayet-i Kerime nazil oluncaya kadar her türlü hasenatın, iyiliğin, kabul edileceğini sanırdık. Bunun üzerine aramızda:

Amellerimizi boşa çıkaran nedir? diye müzakere ettik. Neticede, amelleri büyük günahların (favahışın) boşa çıkaracağı görüşüne vardık. Bunun üzerine içimizden birinin büyük günah işlediğini gördüğümüz zaman “Onun için helak oldu gitti” demeye başladık, derken “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, bundan ötesini ise dilediğini bağışlar” (Nisa 48-116) Ayet-i Kerime'si nazil olunca bu konuda bir şey söylemekten vazgeçtik. Ve bundan böyle içimizden birinin büyük günah işlediğini gördüğümüz zaman onun için korkuyor, büyük günah işlememiş ise onun için umutlanıyorduk demişlerdir.

 

Ey İman edenler! Allah'a itaat edin. Rasüle itaat edin. Böylece amellerinizi boşa çıkarmayın. 33 (Muhammed)

Ayeti'nin inmisiyle de sadece büyük ve küçük günahlardan kaçınmanın değil Allah'a ve Rasülüne itaat etmemenin de büyük günahlardan sayıldığı vurgulanmış olmaktadır.

*

 

Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer iman eder ve kötülükten sakınırsanız, Allah size mükafatlarınızı verir. Ve sizden(bütün) mallarınızı(harcamanızı) da istemez. 36

Eğer mallarınızı isteseydi de sizi sıkıştırsaydı cimrilik ederdiniz ve bu kinlerinizi ortaya çıkarırdı. 37

İşte siz Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz. Ama içinizden kimileri cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, ancak kendisine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir. Siz ise fakirsiniz. Eğer yüz çevirirseniz, Allah yerinize başka bir toplum getirir de onlar sizin gibi olmazlar. 38 (Muhammed)

 

Bu Ayet-i Kerimeler'de Allah mallarınızdan sadece sadaka ve zekat vermenizi ister. Eğer sizin mallarınızın bir kısmını değil de hepsini isteyip bir devlet tekeli oluşturmak isteseydi, bu durum Allah'a ve Rasülüne karşı kin beslemenize, yol açardı. Halbuki Allah, size vermiş olduğu bu mal, mülk ve edinmiş olduğunuz sermayenizden sadece fakir ve fukaranın hakkı olan zekatı ve sadakayı istemektedir. Bu da benim için değil, kendiniz içindir imasında bulunmaktadır.

İslam toplumu nafaka ve zekat gibi mâlî yükümlülüklerini yerine getirmek zorundadır. Aksi halde helakı hak eden bir cemiyet olurlar. Bu Ayet müslümanların başlarına gelecek hadiseler hususunda çok önemli bir uyarıdır. Tam da Müslüman Ülkeler'e uygun bir uyarı. Allah Müslümanlara hitaben başkalarına yardım yapılması çağrısında bulunuyor. Biz ise başkalarından yardıma muhtaç haldeyiz. Yardım eden biz olmamız gerekirken yardım edilen durumdayız. Yardım edilenler ise Allah'a kul değil, kula kul olurlar. Ne acı Ya Rabbi. 21. Yüzyılda yardım eden olabilmemiz için tarihin her devrinde olduğu gibi tüketen değil üreten toplum olmak durumundayız. (Üreten toplum olmak için de toprağa iyi sahip çıkmamız gerekir. Çünkü dünyada insana nankörlük etmeyen tek nesne topraktır. Ne ekersen onu biçersin. Zaten yeryüzündeki bütün kavgalar toprak için değil mi?) Küresel köy olan bu günkü dünyamızda üreten toplum olup olmadığımızın testi de dış ticaret hacmimizdir. Dış ticaretimiz fazla veriyorsa tasadduk eden toplum olabiliriz. Açık veriyorsa…… sittin sene nafile. Allah cümlemize basiret ihsan eylesin.*

***

 

 

 

 

TALAK SURESİ

 

Enes'ten rivayet olunmuştur. Hz. Peygamber(sav) Hafza'yı boşayınca, o da ailesinin yanına gitti. Bunun üzerine Allah bu Ayet'i inzal buyurarak, Hz. Peygamber(sav)'e:

-Hafza'ya dön. Çünkü o sürekli oruç tutan, namaz kılan bir kadındır. O senin cennetteki eşlerinden olacaktır. Öyleyse O'na dön denildi. Bunun üzerine:

İbni Ömer'den rivayet olunmuştur. O hanımını hayızlı iken boşamıştı. Hz. Ömer durumu Hz. Peygamber(sav)'e anlatınca Allah'ın Elçisi son derece öfkelendi ve bir müddet geçtikten sonra:

-Söyle ona, hanımına dönsün. Sonra yine hayız görüp tekrar temizleninceye kadar yanında tutsun. Eğer hala onu boşamak isterse, ona dokunmadan temiz olarak boşasın. İşte bu kadınların boşanması hususunda Allah'ın emrettiği adettir dedi ve bu:

 

Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda, onları iddetlerini gözeterek boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz olan Allah'tan sakının. Onlar apaçık bir hayasızlık yapmadıkça-evlerinden çıkarmayın, onlarda çıkmasınlar. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Allah'ın sınırlarını kim aşarsa, şüphesiz kendine yazık etmiş olur. Bilmezsin belki Allah bundan sonra (yeni) bir hal meydana getirir. 1 (Talak)

Ayet-i Kerime'yi okudu. Suddi'ye göre bu Ayet Abdullah bin Ömer hakkında nazil olmuştur.

 

İbni Abbas'tan rivayet olunmuştur. Avf bin Malik El-Eşcai, boşayacağı kadının iddeti bitmek üzere iken ondan tamamen ayrılıp, ayrılmaması hususunda danışmak üzere Hz. Peygamber(sav)'in huzuruna gelerek O'na:

-Ey Allah'ın Elçisi! Oğlumu düşman esir aldı. Annesi ise bu yüzden büyük bir üzüntüye gark olmuş durumda. Ne yapmamı emredersin? diye sordu. Bunun üzerine:

 

Kadınların iddet süreleri biteceğinde onları ya uygun bir şekilde tutun. Ya da onlardan uygun bir şekilde ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun. Şahitliği Allah için yapın. İşte bu Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimseye verilen öğüttür. Kim Allah'tan sakınırsa ona bir çıkış yolu yaratır. 3 (Talak) Ayet-i Kerime'si inzal buyrulmuştur.

 

Bu Ayet-i Kerime nazil olduktan sonra Hz. Peygamber(sav) O'na:

-Allah'tan sakın. Sabırlı ol. Ayrıca sana da eşine de “La havle vela guvvete illa billah” Lafz-ı Celilesi'ni sık sık tekrar etmenizi emrediyorum buyurdu. Adam eve gelince Hanımı:

-Hz. Peygamber(sav)'in sana emrettiği Lafz-ı Celile ne kadar güzel dedi. İkisi birden bu Lafz-ı Celile'yi okumaya başladılar. Bu sırada düşmanın elinde esir bulunan oğulları düşmanın gafletinden yararlanarak, onlardan kaçıp kurtulmakla kalmamış, aynı zamanda düşmanın dört bin koyununu da önüne katarak onları babasına getirmişti. Nüzul Sebebi'nden ve Ayet-i Kerime'den anlaşıldığına göre; Allah böyle durumda ne yapılması hususunda Ayet-i Kerime'yi indirerek genel anlamda hükmünü koyuyor. Bunun yanında El-Eşcai, Peygamberimiz'den öğüt alarak ve bu öğüdü de hanımıyla birlikte yerine getirdiklerinden bir keramet eseri oğulları kurtulup koyun nimetleriyle birlikte annesinin babasının yanına geliyor. Problem ortadan kalktığı için boşama işi olmuyor. Yine en iyisini Allah bilir.

*

 

Ubeyy b. Kab'tan rivayet edilmiştir.

Bakara Suresi'nde kadınların iddetlerine dair Ayet-i Kerime nazil olduğu zaman, Medine halkından bazı müslümanlar, artık âdetleri Kur'an'da zikredilmeyen sadece âdet görmeyen kadınlar kaldı. Onlar da: Küçük kızlar, hayızdan kesilmiş yaşlı kadınlar ve hamile kadınlardır dediler. Bunun üzerine:

 

Kadınlarınız içinde ay hali görmekten kesilen ile henüz ay hali görmemiş olanların, iddetleri hususunda şüpheye düşerseniz, bilinki onların iddet beklemesi üç aydır. Gebe olanların iddeti ise, doğumları ile tamamlanır. Kim Allah'tan korkup sakınırsa, ona işinde kolaylık halkeder. 4 (Talak) Ayet-i Kerime'si inzal oldu.

 

Boşanmış kadınların iddeti üç kuru (üç âdet veya üç temizlik süresi) dir. Eşleri ölmüş kadınların ise, dört ay on gündür.

*

 

Yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan Allah'tır . Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve Allah'ın ilminin her şeyi kuşattığını bilmeniz için Allah'ın emri bunların arasında cereyan edip durmaktadır. 12 (Talak)

 

Bu Ayet-i Kerime'de ifadesini bulan “Mislehünne” (onlar kadarını) sözcüğü, yaratılan sema miktarı kadar da geniş ve büyük olarak yeryüzünün (arzın) yaratıldığı anlamına gelmez. Kastedilen, nasıl bir çok sema, galaksi veya bizim Güneş Sistemi'miz yaratılmış ise, bunun gibi bir çok Arz (Yerküre) de yaratılmıştır. Yani mevcudat içinde döşek olarak yaratılan (Arzın) yeryüzünün bir nevidir. Allah'ü Teala evrende bulunan semalar, sistemler içinde bir döşek olarak yaşanması için başka arzlar (dünyalar) da yaratmıştır. Nitekim Kur'an'ın bazı Ayetleri'nde sadece bizim dünyamızda değil başka âlemlerde de canlıların olduğu işaret edilmektedir. (Şuara-29) Başka bir ifade ile başka galaksilerde yıldızların ve gezegenlerin açıkça yeryüzündeki gibi kendine özgü dünyaların olduğu dile getirilmektedir.

Kadim müfessirlerden sadece ibni Abbas bu noktaya değinmiştir. Üstelik bunu, evrende bu dünyanın dışında başka canlıların da yaşadığı bir dünyayı, kimsenin tasavvur bile edmeyeceği bir dönemde söylemiştir. Günümüzde bile bilim adamları bu hususta kuşku içindelerken 1400 küsur sene önce yaşamış insanın bunu dile getirmesi ve o günkü toplumun astronomi bilgisi göz önünde bulundurulduğunda bu konuyu idrak edememesi aslında son derece doğaldır. Bu yüzden İbni Abbas; “ Korkarım ki, bu gerçeği size açıklasam imanınız sarsılır.” Yine Mücahid'in rivayet ettiğine göre İbni Abbas'a bu Ayet-i Kerime'nin anlamı sorulduğunda O: “Sizlere bu Ayet'in tefsirini açıklasam, inkar ve küfre saplanırsınız” demiştir. Yani sizin şu andaki bilgileriniz ve anlama kabiliyetiniz bu açıklamayı kaldıracak seviyede değildir demek istemiştir.

İbni Cerir İbni Ebu Hatim, Hakim ve Beyhaki Ebu Duha'dan farklı lafızları ile İbni Abbas'tan açıklamasında devamla; “ Her âleme, tıpkı bizim Peygamberimiz gibi Adem, Nuh, İbrahim, İsa vb. gibi Peygamberler gelmiştir. Bu rivayeti İbni Hacer Feth-ul Bari'de İbni Kesir tefsiri'nde nakletmiş, İmam-ı Zehebi ise, bu rivayetin senedi sahihtir. Ancak ben Ebu Duha'nın rivayetinden başka bilmiyorum demiştir. Bazı müfessir ve ailimler, bunlardan biri Molla Aliyyü-l Kari bu rivayetin israiliyattan olduğunu söylemişlerdir. Bence bu rivayeti israiliyattan saymalarının sebebi ise, bir türlü o günün bilgisiyle bunu akıllarına sığdıramayışlarındandır. Halbuki bunda akla muhalif bir taraf yoktur. Bilakis akla daha uygundur. Âlemi bir galaksiyle sınırlamak O'nun (Allah'ın) yaratma sıfatına aykırılık arz eder ki, (sanki yaratmayı durdurmuş gibi) bu da doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü Allah bir şeye “OL” dedi mi, o şey oluverir.

Bu Ayet'in diğer bir anlamı da insan zihninin açık tutularak, hakikate ulaşmasında bir ipucudur. Bu yorumu aklen veya şer'an engelleyen bir karine olmadığı gibi bir mantıksızlık da yoktur. Yani her âlemde yaşayan ayrı ayrı canlılar vardır. Biz insan neslinin bu dünyada Adem'e raci oluşu gibi, onlar da kendi asıllarına racidirler. Çünkü bize bildirilen, bizim yaşam tarzımızın belirlendiği, kendi galaksi, sistem ve dünyamızdır. Nasıl ki bizim dünyamız için seçilen, ve bize yol gösterici peygamberler varsa, aynı şekilde kendi silsilesi içinde diğer âlemlerde de elçiler, uyarıcılar vardır. Ancak onların nasıllık ve nicelik haklarında bilgimiz yoktur. Yani onlar farklı farklı boyutlarda olabilirler. Onu biz bilemeyiz.

Aynı zamanda Alûsi şöyle devam ediyor. Yeyüzü'nün ve gökyüzünün sayısının yedi ile sınırlandırılmasından ziyade, bu sayının daha fazla olması imkan dahilindedir. Zira yedi sayısını yedi olarak anlamak zorunluluk değildir. Bu sayının daha fazla olmasını nehyetmez demiştir. Nitekim bazı Hadisler'de bir sema ile diğerinin arasında beş yüz yıllık bir mesafe olduğu zikredilmiştir. Alûsi devamla burada kastedilenin, mesafe tayininden ziyade, maksadın bir gerçeği aklın kavrayacağı şekilde ifade edilmesi olduğunu vurgulamıştır. Ben de aynı kanaate katılıyorum. Seçilen sözcükler ve anlamlar bizim beyin yapımıza uygun olanlardır.

Rant Şirketinin teleskop aracılığıyla iklim şartlarının dünyaya benzer gezegenler ve canlıların yaşama ihtimalinin bulunduğu yerler tesbit etmesi oldukça dikkate değerdir. Akla uygun olan diğer âlemdeki canlıların, bizim gibi olması ve bizim faydalandığımız şeylerden faydalanması da şart değildir. Bizim denizlerimiz suyla kaplıysa belki onların ki, civa yahut petrolle kaplıdır. Onların hayat iksiri ispirto olabilir. O'nu ancak Allah bilir. Bu hususta O'na soru sorma yetkimiz de olmadığına göre mevcudu kabullenmekten başka çıkar yol yoktur. Yalnız sadece şu hakikati gözden ırak tutmayarak bu ayetler hususunda fikir üretmek gerekir. Peygamberimiz Hz. Muhammed(sav)'in, diğer yaratıklar ve âlemler hangi boyutta olursa olsun hepsinin peygamberidir. Son kitap Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın buyurduğu gibi “Bütün âlemlere bir öğüttür.” Yani Kıtabımız Kur'an ve Peygamberimiz âlemlerin hepsini ihata etmiştir.