CUMA SURESİ

 

Tevrat'la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini yalan sayan kavmin durumu ne kötüdür. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. 5 (Cuma)

 

Bu Ayet-i Kerime'de kendilerine kitap verildiği, içindeki hükümleri bildikleri halde, bu hükümlerle amel etmeyen ve Tevrat'ın sorumluluğunu yerine getirmeyen yahudilerin, üzerlerine kitap yüklenmiş ve bu Kitab'ın mahiyetinin ne olduğunu anlamayan eşeklere benzetilmiştir ki, günümüzde hafız olup, Kur'an ilimlerine sahip olan, müslüman olduğunu söylediği halde tamamen İslam'ın muhalifinde fiil ve davranışlarda bulunanların durumlarının neye benzediğini tahmin etmek zor olmasa gerek.

Akıl sahipleri bu Ayet'ten ibret almalı ve müslümanlar olarak ferasetli davranarak kendilerine çeki düzen vermelidirler.

*

 

Bir rivayette şöyle denilmektedir:

Medine halkı açlık ve hayat pahalılığı ile karşı karşıya kaldıkları bir zamanda Dihye bin Halife El Kelbi adında bir şahıs, Şam'dan mallar getirmişti. Geldiğini insanlara haber vermek için davul çaldırdı. O sırada Hz. Peygamber(sav) minber üzerinde Cuma hutbesini okuyordu. Cemaat mescidi terk ederek kervana doğru koşup gittiler. Mescitte Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer ile birlikte on iki kişiden başka kimse kalmadı. Bunun üzerine Allah:

 

Ey İman edenler! Cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman, Allah'ı anmaya koşun. “Alış verişi” bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. 9

Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın! Ve Allah'ın lütfundan isteyin. Allah'ı çok anın. Umulur ki kurtuluşa erersiniz. 10

Gerçek şu ki; onlar bir kazanç veya bir eğlence gördüklerinde, hemen oraya doğru dağılıp giderler ve seni ayakta bırakırlar. De ki, “Allah'ın yanında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır. Allah rızk verenlerin en hayırlısıdır. 11 (Cuma)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

 

Ayet'in nüzulünden sonra Hz. Peygamber(sav):

“Hayatım elinde olan Allah'a yemin olsun ki; Herkes peş peşe mescitten çıkıp da mescitte sizden hiç kimse kalmamış olsaydı Allah, içinde bulunduğunuz vadiyi ateşe verirdi” buyurmuştur.

Bu Ayet-i Kerimeler alışverişi bıraktıktan sonra namazın kılınmasıyla ilgilidir. Hicretten önce de cumanın kılındığına dair rivayetler vardır. Burada bazı kimselerin cuma günü tatil olmasıyla ilgili görüşleri de yanlıştır. Ekonomisi iyi olanlar cuma ve cumanın dışında diğer günlerde tatil yapabilirler. Ekonomileri kötü olanların tatili olmaz. Devamlı çalışmak zorundadırlar. Tatil meselesi tamamen iktisatla ilgilidir. Hadis-i Şerifler'de Cuma günü gusül abdestli olmanın fazileti anlatılmış. Bu nedenle haftada en az bir kez banyo yapılmalı. Bu da cuma günü olursa daha iyi olur.

Hadislerde: “ Mazeretsiz üç defa cumaya gitmeyen, değiştirilmeyen Kitap'ta münafık olarak yazılır” “ Üç defa Cuma namazını terk edenin kalbi mühürlenir ” Nese-i müsned buyrulmaktadır. Bir başka Hadis-i Şerif'te cumayı şu dört kişinin dışında cemaatle kılmanın farz olduğu (köle, kadın, baliğ olmamış sabi çocuk ve hasta) ifade edilmiştir.

Kadınlara (büyük bir ihtimalle sosyal olaylarda sorumluluk kadınlardan ziyade erkeklere verildiğinden dolayı) cuma farz değildir ama Cuma namazı kılabileceklerine ve hutbe dinleyebileceklerine delil olarak Hz. Ayşe'den şu hadis rivayeti mevcuttur. “Rasülüllah'ın cuma günü minberde şöyle dediğini işittim. “Sizden biriniz imkan bulursa iş elbisesinin dışında cuma günü için iki elbise edinsin.”

Bu Hadis temizliğe ve güzel giyinmeye delil olduğu gibi, Hadis'in Hz. Ayşe'den rivayet olması, O'nun da cumada bulunduğuna yahut O'nunla birlikte namaz kılıp hutbe dinlediğine delildir. Ayrıca mescitte kalanların on ikisinden biri kadındır. Bu da kadınların cuma farz olmamasına rağmen onların da cuma kılabileceklerine cuma kılmasalar bile hutbe dinleyeceklerine delalettir.

Cuma Suresi'nin 11. Ayeti'nin nüzul sebebiyle ilgili olarak altı kitap inceledim. Hepsinde yukarıda belirttiğimiz nüzul sebebine yakın nedenler ifade edilmektedir. Tefsirler de dahil. Cuma günü (ister düğün vesilesiyle ister kervan, isterse başka nedenlerden dolayı olsun) cemaatin cumayı terk ederek mescitten ayrılma olayını Katade, üç defa vuku bulduğunu söylemektedir. En iyisini Allah bilir.

Buradan acizane çıkardığım sonuç: İslam'ın kesin kurallarından olan ifrat ve terfide kaçmama emri, her zaman orta yolu tut yollu tavsiyeleri çok yerinde bir kural. Kim olursa olsun Allah'tan başka kimselere ne aşırı sevgi ne de aşırı yergide bulunulmamalı. En iyisi mi Kitabımız olan Kur'an'dan ve Peygamberimiz(sav)'in Sünneti'nden hiç ayrılmamalıyız. mükemmelliğe, hakikate ve mutlak doğruya ulaşmak ve hataya düşmemek için gerçek yolun bu olduğuna inananlardanım. Fazla söz söylemeyi mübalağa olarak görüyorum. Bu gibi hadiselerden herkes kendi yorumuna bir kılıf arama telaşına düşmüştür. Yani bu hadisenin vuku bulmadığına fazla taassup içinde bulunduklarından inkar yoluna gitmişlerdir. Bu ve bunun gibi hadiseler, olaylar son derece doğaldır insanların ruh halini belirler. Kabullenemeyenler, beşerde mükemmellik arayanlardır. Halbuki Peygamberlerin dışında hiç kimse hatadan ârî değildir. Onun için duyulan sözlerin ve rivayetlerin Kur'an'daki naslarla çatışıp çatışmadığına bakmak gerekir. Kur'an'da nas bulunduğuna göre bu olay kesinlik kazanıyor. Yani aşağıda isimlerini vereceğimiz şahıslar dışında bütün cuma cemaati mescidi terk etmiştir. ( Dikkat, Küçük bir ayrıntı: Cumayı terkedenler Cuma namazı kılmadan değil, hutbe dinlerken mescidi terketmişlerdir. Çünkü ayeti kerimeye göre hutbenin cumadan sonra olduğu anlaşılmaktadır. Yoksa namazı kılmadan ashabın mescidi terketmesini düşünmek abesle iştigaldir. Bu hadiseden dolayı Peygamberimiz(sav) hutbeyi cumadan önceyi aldığı rivayet edilerek bu güne kadar da aynı uygulama devam etmektedir. )

Peygamberimiz(sav)'le birlikte mescitte kalanlar:

Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, İbni Mesud, Ammar bin Yasir, Huzeyfe'nin kölesi Salim, Cabir b. Abdullah ve diğerleri bilinmiyor. Ve bir de kadın var.

Cuma namazı ve kılınması gereken beş vakit namazla ilgili bir analizim:

Bilindiği ve yukarıda da aktardığım, hatta günümüzde mütevatir seviyesine ulaşan peygamberimiz(sav)'in şu hadisinin yanlış anlaşılması konusu ve Üç defa üst üste Cuma namazı kılmayanın kalbinin mühürleneceği ve onun münafıklar seviyesine ulaşacağı inancı. Bu hadis doğrudur. Bunda bir problem yok. Yanlış anlaşılan ise; müslüman beş vakit namaz kılmadığı halde bu hadis uyarınca cumaya dikkat etmesi. Halbuki Hadis-i Şerifler namaz kılmayanlara değil bilakis namaz kılanlara hitap etmektedir. Şöyleki: Ey müminler! Namaz kıldığınız halde haftada bir, toplumun haftalık istişarı ve duyuru mahiyetindeki birlik ve beraberliğini simgeleyen içinde tellallık(duyuru) ve hatiplik olan Cuma namazını gitmez, o gün ögle olarak namazı evde kılarsanız, bir haftalık gelişen değişen sosyal olaylardan bihaber kalarak bilgisizleşirsiniz. Bu bilgi eksikliğinden dolayı kalbiniz katılaşıp imanınızın üstü küllenip mühürlenir, Sakın cumayı terketmeyin anlamındadır. Yoksa hiç namaz kılmayıp sadece cumadan cumaya namaza gitme anlamında değildir. Zaten o gün de, bugün de İslam dairesi içinde olup da namaz kılmama diye bir hürriyet yoktur. Namaz varsa müminlik vardır. namaz yoksa onun işi Allah'a kalmıştır. Çünkü Peygamberimiz(sav) bir başka hadiste; “Namazı olmayanın dini yoktur.” veya “Namazsız din olmaz” buyurmaktadır. Bu yanlışlığı dikkat çekerek beş vakit namazın önemini belirtmek istedim. Aşıkari olarak namaz kılmamak suçtur. Allah Rasülü de Cuma ile ilgili hadisi namaz kılanlara söylemiştir. Namaz kılmayanların Cuma ile ilgili konumlarını ise alimlerimiz ve imamlarımız, eh belki kalpleri yumuşar da namaza başlarlar fikriyle yumuşatmışlardır. Gerçekte ise izaha çalıştığımız namaz kılmama esnekliği yoktur. Bu esnekliğin olmadığı yine İmam-ı Nesei'nin Namaz bölümü, bab 9 sayfa 294'de bulunan hadis teyit eder. Ey inananlar aman dikkat diyorum. Namaz; Allah ile müminin fiili akitleşmesidir. Bundan kaçış müminlik dairesi içersinde asla mümkün değildir. Yine en iyisini Allah bilir.*

 

 

 

 

AHZAB SURESİ

 

Allah bir adamın içinde iki kalp yaratmadı. Kendilerine zıhar yaptığınız karılarınızı analarınız yerinde tutmadı. Evlatlarınızı da öz oğullarınız olarak tanımadı. Bunlar sizin ağızlarınıza geliveren, sözlerden ibarettir. Allah gerçeği söyler ve doğru yola O iletir. 4

Peygamber müminlere kendi canlarından daha yakındır. O'nun eşleri de onların anneleridir. Nesep hısımları Allah'ın kitabına göre birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar. Ancak dostlarınıza bir iyilik(vasiyet) yapmanız bunun dışındadır. Bu kitapta yazılmıştır. 5 (Ahzab)

 

Büyük müfessir İbni Kesir dördüncü Ayet'le ilgili olarak:

“Allah'ü Teala manevi bir mahiyet arzeden asıl maksadını açıklamadan önce insanlara konuyu daha iyi kavratmak amacıyla onlar tarafından bilinen müşahhas örnekler verir. Nasıl ki, insanda iki kalp bulunmazsa zıhar yaptığı eşi, zıhar yaptı diye onun annesi sayılmazsa, aynı şekilde de bir adamın evlatlık edinip kendisine oğlum dediği kimse de onun oğlu olamaz. İşte Ayet'te geçen nefy'den maksat budur. Çünkü Ayet-i Kerime Peygamberimiz(sav)'in evlatlığı olan Zeyd bin Harise hakkında nazil olmuştur. Yani bir çocuğun evlat olabilmesi için onun nesebinden gelmesi şattır. Evlatlıklar oğul veya kızı yerine geçemez. Bu Ayet-i Kerime bu konuyu aydınlatmak için inmiştir.

5. Ayet'te de çok açık olarak Peygamberimiz(sav)'in hanımlarının diğer müminlerin annesi olduğu, fakat nesep itibariyle kendi akrabalarının diğer müminlerden önce geldiğini ifade etmekte, vasiyet olarak peygamber hanımlarına bir şeyler bırakmanın uygun olduğunu açıklamaktadır. Hz. Peygamber(sav)'in o anki hanımları:

Hz. Sevde – Hz. Ayşe – Hz. Hazfa- Hz. Ümmü Seleme – Hz. Zeynep .

*

Hendek Savaşı: Hicretin beşinci yılında Kureyş ve Gatafan Kabileleri'yle bunlara destek veren Kurayza yahudileri on iki bin kişilik birleşik bir güç oluşturarak Medine'yi kuşatmışlardı. Daha önce saldırı hazırlığını haber alan Hz. Muhammed(sav) şehrin dışa açık olan tarafına hendek kazdırarak savunma savaşına karar vermişti. Atla bile aşılamayacak derinlikte ve genişlikte olan hendekten çıkan toprakların arkasına da sahabe birlikleri mevzilendi. Bir ay süren kuşatmanın arkasından, Cenab-ı Hakk'ın yardımı görüldü. Çıkan soğuk bir rüzgar, güçlü bir fırtına, tüm düşman çadırlarını yıkıyor, ateşlerini söndrüyordu. Atları ürküyor, kendileri de toz toprak içinde kalıyorlardı. Bu durum düşmanı korkuttu ve sonunda kuşatmayı ve savaşı bırakmak zorunda kaldılar. Ancak önceki antlaşmayı bozan yahudiler de o bölgeden sürgün edildi. Bu olayı ve yardımını hatırlatan Yüce Allah:

 

Ey İman edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani size ordular saldırmıştı da biz onların üzerine bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı görüyordu. 9

O vakit onlar üstünüzden ve alt tarafınızdan üzerinize gelmişler, gözler kaymış ve yürekler gırtlağa dayanmıştı. Siz Allah katında türlü zanlarda bulunuyordunuz. 10 (Ahzab)

Ayet-i Kerimeleri'ni ve devamında birkaç Ayet'i de inzal buyurdu.

*

 

Enes bin Malik der ki: Amcam Enes bin Nadir, Bedir Savaşı'na katılmamıştı. Bu O'na çok ağır geldi. Bundan dolayı O, Peygamber(sav)'in katıldığı ilk savaşta O'nunla beraber savaşa katılıp Allah, o zaman ne yaptığımı görecektir, demişti. Ertesi yıl Uhud Savaşı'na katıldı. Savaşta şehit düştü. Cesedinin üzerinde seksenin üzerinde kılıç ve mızrak yarası vardı. Öyle ki Halam Rubeyy' O'nu ancak parmaklarının ucundan tanıyabildi demiş ve bu hadiseye binaen Yüce Allah:

 

Müminlerden Allah'a verdikleri ahdi yerine getiren adamlar vardır. Kimi bu uğurda canını vermiş, kimi de beklemektedir. Ahitlerini hiç değiştirmemişlerdir. 23 (Ahzab)

Ayet-i Kerimesi'nin Enes bin Nadir hakkında nazil olduğunu söylemiştir.

*

 

Cabir der ki; Ebubekir(ra) Allah Rasülü'ne ziyarete geldiğinde ashabı kapının önünde oturur buldu. Hiçbirine içeri girmeleri için izin verilmemişti. Hz. Ebubekir içeri girmesi için izin istedi. İzin verildi. Bir müddet sonra Hz. Ömer(ra) çıkıp geldi. O da izin istedi. O'na da izin verildi ve içeriye girdi. Hz. Peygamber(sav)'i etrafında hanımları ile birlikte gayet sessiz ve düşünceli bir şekilde otururken buldular. Bu durum karşısında Hz.Ömer ve Hz. Ebubekir Peygamberimiz'e sordular. Peygamberimiz bunun sebebinin hanımlarının dünyalık mal istemelerinden dolayı olduğunu söyledi. Hz. Ebubekir kalkıp Hz. Ayşe'nin, Hz. Ömer de Hz. Hafsa'nın boyunlarına vurarak:

-Allah'ın Elçisi'nden olmayan şeyleri istiyorsunuz ha! Öyle mi? diyerek kızlarına çekiştiler. Bunun üzerine onlar.

-Vallahi bundan sonra Allah Rasülü'nün elinde olmayan şeyleri istemeyeceğiz diye yemin ettiler. Bir müddet Hz Peygamber(sav) hanımlarından ayrı kaldı ve Yüce Allah:

 

Ey Peygamber! Eşlerine de ki, eğer siz dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size boşanma bedelleri vereyimde hepinizi güzellikle salıvereyim. 28

Eğer Allah'ı Peygamberi ve ahiret yurdunu istiyorsanız biliniz ki Allah, sizden iyi davrananlar için büyük mükafat hazırlamıştır. 29

Ey peygamber eşleri! İçinizden kim açık bir edepsizlik yaparsa onun azabı iki kat artırılır. Bu Allah'a göre kolaydır. 30 (Ahzab) Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurdu.

*

 

(Ey Peygamber hanımları) Evlerinizde oturun ve eski cahiliye devrinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekatı verin, Allah'a ve Rasülüne itaat edin. Ey ehli beyt! Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. 33 (Ahzab)

 

Ayet-i Kerime'nin başları son derece açık, tevile ihtiyaç duyulmayacak niteliktedir. Fakat Ehli Beyt ile ilgili olayı biraz daha açmak istiyorum. Daha önce de Ehli Beyt ile ilgili düşüncelerimi açıklarkan dile getirmiştim. Ayet'te de belirtildiği gibi Peygamberimiz(sav)'in Ehli Beyti'nin sadece damadı Hz. Ali, kızı Hz. Fatıma ve torunları Hz. Hasan ve Hüseyin'den ibaret değildir. Ehli Beyt'in içersine evde, sabit ve mukim kalan kim varsa girmektedir. Nitekim Hz. Ayşe (r.anh) bu durumu Peygamberimiz'e sorduğunda siz zaten Ehli Beyt'tensiniz demiştir.

Ehli Beyt hakkında hadislere dayanarak dört kişinin sayıldığı rivayet ediliyor. Bilindiği üzere hadisler ayetlerle çatışamaz. Halbuki Ayet'te Ehli Beyt diye Peygamberimiz, hanımları ve aile efradı kastediliyor. Hz. Ali, Hz. Fatıma ve torunları Hasan ve Hüseyin'in dışarıda kalması söz konusu olmasın diye özellikle onların ismini de sayıyor ki, aile tamamlanmış olsun. Hanımlar Ayet'te belirtilmiş onlar zaten Ehli Beyt'ten.

Ebu Said El Hudri'nin, Ümmül Müminin Ümmü Seleme'den rivayeti'nde, O şöyle demiştir. Bu Ayet-i Kerime Rasülüllah benim odamda iken nazil oldu. Ben odanın kapısı yanında oturuyordum. Bu Ayet nazil olduğunda Hz. Peygamber(sav)'in yanında Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin vardı. Ben: Ey Allah'ın Elçisi! Ben senin Ehli Beyti'nden değil miyim? diye sordum. “Elbette sen de hayırdasın ve sen Allah'ın Rasülünün hanımlarındansın” buyurdu. Bu hadis de gerçeği ikrar etmekte ve doğruluğunda ısrar ettiğim düşüncemi teyit etmektedir. Çünkü; Ayette'ki hitap Peygamber hanımlarına. Peygamberimiz'in buradaki sözü, sen zaten Ehli Beytten'sin, çünkü Allah'ın Rasülünün hanımısın. Ayet'in Ehli Beyt diye hitap ettiği sebep sizsiniz. Size yanımda bulunan bu dört kişi de dahil olmuştur anlamında açıklama verdiği cevabında saklıdır.

Önce Allah Peygamberimiz'in hanımlarına ait kuralları belirlerken, ailenin hepsini içine alan Ehli Beyt deyimini kullanarak Allah, hepinizi bütün aile üyelerinizden çirkinliği gidererek tertemiz yapmak ister denmektedir.

*

 

İbni Abbas der ki: Hz. Peygamber(sav) halasının kızı olan Zeyneb binti Cahş'ı, evlatlığı Zeyd bin Harise ile nişanlamak istemişti.

-Zeyneb, ben ondan şeref ve asalet bakımından daha üstünüm diyerek Hz. Peygamber(sav)'in teklifine karşı çıkıp Zeyd'le evlenmeyi kabul etmedi. Bunun üzerine Yüce Allah:

Allah ve Rasülü bir işe hükmettiği zaman artık hiçbir inanan erkek ve kadın o işlerinde başka seçme hakları yoktur. Her kim Allah va Rasülüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. 36 (Ahzab)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

 

Bu Ayet-i Kerime nazil olunca Zeynep ve evlenmelerine karşı çıkan kardeşi, Allah'ın emrine boyun eğdiler. Bundan sonra Hz. Peygamber(sav) halasının kızı Zeyneb'le evlatlığı Zeyd'i evlendirdi.

*

 

Hani Allah'ın nimet verdiği ve senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: Eşini yanında tut. Allah'tan kork diyordun. Allah'ın açığa vuracağı şeyi insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl kokman gereken Allahtır. Zeyd o kadından ilişiğini kesince biz Onu sana nikahladıkki, evlatlıkları karılarıyla ilişiğini kesince o kadınlarla evlenme konusunda müminler üzerine bir güçlük olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir. 37 (Ahzab)

 

Yukarıdaki Ayetler'de belirtildiği gibi, Peygamberimiz(sav)'in evlatlığı Zeyd'i halasının kızı Zeyneb'le evlendirince Zeyneb bundan memnun olmayıp, Peygamberimiz'e şikayette bulunuyordu. Peygamberimiz de bunu hazmedememiş ve anlaşıldığına göre O'da onu sevmiş, fakat içinde gizlemiş. Eğer Kur'an haşa Peygamber sözü olsaydı kesinlikle bu içinde gizlediği sevgiyi açığa vurmazdı. (Bir çok kimsenin de böyle açığa vurulmayan sırları vardır. Bu da gösteriyor ki, Kur'an İlahi Kelam'dır ve Yüce Allah sinelerde gizleneni bilendir.) Netice itibariyle Allah, Zeyd'in Zeyneb'i boşamasından sonra Zeyneb'i Peygamberimiz(sav)'e nikahlıyor.

Ayet indikten sonra olay şu şekilde cereyan ediyor. Zeyd, Zeyneb'i boşayıp iddeti bittikten sonra, Peygamberimiz(sav) Zeyneb'in yanına Zeyd'i dünürcü olarak gönderiyor. Onunla nikahlanıp düğün yapıyor. Düğünde diğer hanımlarına yapmadığı etli yemek veriyor. Bundan sonra Zeyd de Peygamberimiz'le birlikte Hz. Zeyneb'in yanına girerken hicap Ayet'i inzal buyruluyor. Peygamberimiz de perdeyi çekip, vâzu nasihat yapıp kendisine inen :

“Ey o iman edenler! O Peygamber'in evlerine yemeğe çağrılmaksızın vakitli vakitsiz girmeyin. Ama davet olunursanız girin. Ve yemeği yiyince de lafa dalmadan dağılın. Sizin bu haliniz o peygamber'i üzüyordu. Ama size bir şey söylemekten utanıyordu. Allah ise hakkı söylemekten utanmaz. Ayeti'ni okuyor.

 

Bu hadiseden ve Ayetler'den çıkaracağımız ders:

1. Zeyneb ile Zeyd'in evlenmesi, evlatlık azadlı köle ile asil kişinin arasında mümin veya müşrik olmanın dışında bir ayrımcılığın sözkonusunun olamayacağı.

2- Evlatlıkların nesep itibariyle oğul olmayıp oğulluğun kana bağlı olduğunun tesbiti. Çünkü evlatlık Araplar arasında çok yaygındı. Bu yanlış geleneğin Peygamberimiz'in şahsında uygulattırılarak ortadan kaldırılması.

3-Evlatlıkların hanımlarının boşandıktan sonra kendilerine (evlat edinene) nikahın meşru olması.

4- Allah'ın sinelerde gizli olanı bildiğinin delilidir.

5- Peygamberimiz'in Peygamberliğine delildir. Hiç kimse normal şartlarda böyle bir sorumluluğu üstlenemez. Çünkü, olumsuz tepkileri çok yüksek olur.

6- Herkesi sevdiği ile evledirmenin müsbetliğine, zorla evlendirmenin ise menfiliğine delil teşkil etmektedir.

7- İçinden (gizli olarak) sevilen kimse ile beraber yaşamanın yanlışlığı vurgulanmaktadır.

*

 

Ey Peygamber! Biz seni gerçekten bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. 45

Allah'ın izniyle bir davetçi, ışık saçan bir kandil olarak. 46

Allah'tan büyük bir lutfa ereceklerini, müminlere müjdele. 47

Kafirlere münafıklara itaat etme. Onların eziyetlerine aldırma. Allah'a güvenip dayan. Vekil olarak Allah yeter. 48 (Ahzab)

 

Bu Ayet-i Kerimeler'de Peygamberimiz(sav)'in insanlığa gönderiliş nedenleri açık seçik anlatılmaktadır.

50. Ayet'te; Allah tarafından Peygamberimiz'in kimlerle evleneceği sayılmıştır. Cariyeler, mevcut hanımları, amcasının, halasının, teyzesinin, dayısının kızları, kendisinin almak istedikleri, beşinci eşinin dışında da kendisine özel eş izninin verildiğine dair. Bunlar: Hz. Reyhane, Hz. Cüveyriye, Hz. Safiye ve mısırda kendisine hediye olarak verilen kıpti Hz. Mariya. Bazı kaynaklar Mariya ile evlenmeyip O'nu cariye olarak bıraktığı yönünde bilgi vermektedir. Bazı kaynaklar da buna ilave olarak Hz. Reyhane'in de cariye olarak kaldığı, Peygamberimiz'in neden hür kadın olmayı istemeyip cariye olarak kalmayı tercih ediyorsun sorusuna karşılık, ben hür olursam başımı örtmem gerekiyor, cariye olarak kalırsam örtmem gerekmiyor. Halbuki ben başımı örtmek istemiyorum diyerek cariyeliği tercih ettiğini bildirmiştir. 52. Ayet'te de bu sayılanların dışında güzellikleri hoşuna gitse dahi evlenmesi yasak ve haram kılınmıştır. Mevcut cariyeler bu yasağın dışındadır. Bilindiği gibi Peygamberimiz(sav) sadece dört hanımıyla bereber olmuş, onların dışındakiler himaye ve koruma maksatlıdır.

*

 

Şüphe yok ki Allah ve melekleri, O peygambere salat ederler. Ey İman edenler! Siz de O'na salat edin ve tam olarak teslim olup selam(esenlik) dileyin. 56 (Ahzab)

 

Salat: Namaz dua ve rahmettir. Çoğulu salevat'tır. Namaza salat denmesi aslının dua olmasındandır. (Namaz farsça bir kelimedir. Aslı salat'tır)

Allah'ın salatı: Kuluna rahmet etmesi, onun şanını yüceltmesidir.

Meleklerin salatı: Peygamber'in şanını yüceltmeleri, müminlere bağış dilemeleri anlamındadır.

Müminlerin salatı ise: Dua anlamındadır. Başka bir ayette şöyle buyrulur . “Sizi karanlıktan aydınlığa çıkarmak için melekleri ile birlikte üzerinize salat indiren O'dur.

Allahümme salli ala Muhammedin (-Ey Allahım muhammedin şanını yücelt.) demek salattır. Esselamü aleyke yâ eyyühennebiyyü de (-Ey Nebi! Sana selam olsun.) demek de O'na selam vermektir. Peygamberimiz(sav): “Benim adım anılınca salavat getiren için iki görevli melek, Allah seni bağışlasın diye dua eder. Ömürde en az bir defa salatü selam getirmek, elli altıncı ayete göre farzdır. (Allah dua eden kullarından eylesin.)

*

Gerçek şu ki; Allah'a Rasülüne eziyet edenleri, Allah dünyada da ahirette de rahmetinden kovmuş ve onlar için aldatıcı bir azap hazırlamıştır. 57

Mümin erkekleri ve mümin kadınları yapmadıkları bir şeyden dolayı incitenler, büyük bir iftira ve apaçık bir günah işlemişlerdir. 58 (Ahzab)

 

İbni Abbas der ki; Bu Ayet-i Kerime Safiye binti Hüyey b. Ahtab'ı (esirler arasından) kendisi için alıp nikahladığı zaman, Hz. Peygamber(sav)'e dil uzatan kimseler üzerine;

Yine İbni Abbas der ki; bu Ayet-i Kerime Abdullah bin Ubeyy ile birlikte Hz. Ayşe'ye iftira atan bazı kimseler hakkında nazil olmuştur. Bu iftira üzerine Hz. Peygamber(sav) bir konuşma yaparak 57. Ayet için

“-Bana eziyet veren ve bana eziyet edenleri evinde toplayan bir adamdan kim öcümü alacak” buyurduğunu rivayet ederek bu olaylar üzerine Ayetler'in inzal buyrulduğunu söylemiştir.

Suddi ve Kelbi rivayetinde der ki: Medine sokaklarında bazı zinakar (hovarda) erkekler, geceleyin sokağa çıkarak def'i hacette bulunmaya (tuvalet yapmaya) ihtiyaçlarını gidermeye giden kadınlara laf atarlar, tacizde bulunurlar, eğer kadın cevap vermezse, daha ileri giderlerdi. Eğer kadın onları bundan men ederse onu bırakıp bir başka kadının peşine düşerler. Bunu daha ziyade cariyelere yaparlardı. O günlerde hicap Ayet'i nazil olmadığı için cariyelerle hür kadınları birbirinden ayırmak mümkün değildi. Dolayısıyla hür kadınlar da tacize maruz kalabiliyorlardı. Bütün kadınlar aynı şekilde bir gömlek ve hımar giyerek evlerinin dışına çıkarlardı. Hür ve evli kadınlar bu tacizden rahatsız olarak kocalarına şikayette bulununca, onlar da gelip Rasülüllah'a şikayette bulundular. İşte bu hadiseler üzerine bu Ayet-i Kerime nazil olmuştur. O zaman evlerde tuvaletler olmadığı için insanlar def'i hacette bulunmak üzere meskün mahallerin dışına, kırlara çıkarlardı.

Yine İbni Abbas başka bir rivayetinde, Ata der ki: Bir gün Hz. Ömer(ra), ensardan bir kızı, açık saçık bir halde, onun ziynetlerini görmekten ve göstermekten hoşlanmadığı için onu dövmüş, kız da ailesine şikayette bulununca ailesi de Hz. Ömer'e gelip sözleri ve davranışlarıyla onu incitmişler ve üzmüşlerdi. İşte bu olay üzerine bu Ayet nazil oldu, demişlerdir.

*

 

Dehhak'tan rivayettir. Medine-i Münevvere'de bazı münafıklar görünüşü ve elbisesi kötü bir kadına rasladılar mı, onun hür mü cariye mi? olduğunu ayırt edemez ve onu fahişe zannederek sarkıntılıkta bulunur, böylece mümin kadınlara eziyet verirlerdi. İşte bunun üzerine;

Suddi bunu biraz daha farklı anlatır: Medine evleri dardı. İçlerinde tuvalet yoktu. Dolaysıyla kadınlar def-i hacet (tuvalet) için geceleri dışarı çıkar, def-i hacetlerini kırlarda yaparlardı. Medine'de bazı günahkar fasık hovarda erkekler, bunların peşine düşer onları taciz ederlerdi. Daha ziyade cariyelerin peşine düşerlerdi. O zaman da hür kadınlar sokağa çıktıkları zaman üzerlerine bir üs elbise alırlar cariyeler ise buna dikkat etmezlerdi. İşte bu fasık günahkar erkekler sokakta üst elbiseli bir kadın gördüler mi, bu bir hür kadın deyip ona ilişmezler üst elbisesi olmayan bir kadın gördüler mi ona sarkıntılık edelerdi. İşte bu gibi davranışlar üzerine;

Ebu Salihten gelen bir haberde de: O dönemde kadınlar, kapılarının önünde yani sokakta oturarak ip eğirdikleri bundan rahatsız olan Ümmehat-ul Müminin'in şikayetleri üzerine;

İbni Sad'ın Tabakatı'nda Ebu Malik'ten rivayetle, O şöyle anlatıyor:

Hz. Peygamber(sav)'in hanımları geceleyin bazı ihtiyaçları için –Herhalde tuvalet ihtiyacı için olsa gerek- dışarı çıkarlardı. Münafıklardan bazıları da onların önüne çıkar ve onları rahatsız ederlerdi. Hz. Peygamber(sav)'in hanımları, bu durumdan şikayetçi oldular. Bundan dolayı o münafıklara hanımlara rahatsızlık vermemeleri söylendiğinde onlar: “Biz bunu sadece cariyelere yapıyoruz” diyerek kendilerini müdafa etmek istediler. İşte bunun üzerine;

 

Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına dış elbiselerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınıp incitilmemesi için bu daha uygundur. Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir. 59 (Ahzab) Ayet-i Kerimesi'nin inzal buyrulduğunu söylemişlerdir.

 

Bu hadisenin Suddi ve Kelbi tarafından bir önceki Ayet-i Kerime'nin nüzul sebebi olarak anlatıldığını da göz önünde bulundurursak, bu iki Ayet-i Kerime'nin bereber indiği, hatta 53. Ayet'ten beri bu Ayet'in inzal olacağı çeşitli imalarla belirtilmiştir. Ayetler peşpeşe okunduğunda kültür seviyesi pek fazla olmayan insanlar bile bu hükmün geleceğini anlayabilirler. Çünkü Ayetler peş peşe hicabın, dış giysinin emrolunacağını haber veriyor.

Ayetler'in genel olarak nüzul nedenlerine bakarsak her ne kadar farklı yorum yapılmış olsa da def'i hacet gereği ve kadınların taciz edilmemeleri üzerine Ayetler'in nazil olduğu açıktır.

O günkü Medine'nin kültür ve gelişmişlik seviyesine bakıp bu gün ile kendi durumumuzu kıyaslarsak:

1. Hanımlarımız veya kızlarımız düz bir araziye hacet yapmak için çıksalar nasıl bir tavır takınırız?

2. Etrafta hovarda, fasık ve her türlü dedikoduyu yapacak münafıkların bulunduğu bir ortamda nasıl tavır alırız?

3. O devirde Medine'nin nüfusunun yaklaşık on bin civarında, herkesin birbirini tanıdığı küçük bir belde kadar olduğu göz önünde bulundurulduğunda bizler namuslu iffetli ve kıskanç erkekler ve bayanlar olarak ne gibi tedbirler alırız? Hadise bellidir. Örtü almanın sebep ve (gerekçesi) illeti, hanımların tanınıp incitilmemeleridir.

Bu şartlar altında bana sorulacak olursa; ben hanımımı ve kızımı değil sadece dış örtü ile yalnız başına dışarı göndermeyi, kendim de onlarla birlikte gider kesinlikle onları yalnız olarak dışarı çıkarmazdım. Olayın inceliği belli. Bu durumu en iyi yaklaşık elli veya yüz yıl önce köylerde ve mezralarda yaşayanlar (hatta dünyanın bir çok gelişmemiş bölgesinde insanlar hala def'i hacetlerini dışarıda gidermektedirler) çok iyi anlayacaklardır. Geçmiş yıllarda Yurdumuzun beldelerinde, köylerinde de tuvaletler yoktu. İnsanlar hacet için çalılıkların arkasına giderlerdi ki, Medine'de çalılık da yok. Sadece hurma kütükleri mevcut. Her taraf düz arazi. Bu durumu göz önünde bulundurarak kıyaslamakta yarar var.

Şüphesiz ki, Ayet'te kullanılan ifade üslubu, sürekli ve hukukidir. Ancak benim anladığım kadarıyla Ayet'in ruhu ve nazil olduğu ortam göz önünde bulundurulduğunda hukuki olgu, şekli olmaktan çok kıyasidir. Yani mümin kadınları fesatçıların, hovardaların, fasık ve münafıkların eziyetlerinden koruyacak, onları diğerlerinden ayırt edecek özel bir giyiniş biçimine sahip olmalarıdır. Meselenin şer'i (hukuki) yönü saklı kalmak kaydıyla Ayet'in nazil oduğu dönemde cari olan, şekli giyiniş tarzına bağlı kalma zorunluluğu mevzu bahis değildir. Kaldı ki, bu Kur'an'ın genel hukiki yapısıyla ve Kur'an'ın olumlu karşıladığı ilke ve hedeflere de uygundur. Nitekim zaman, mekan, zaruret ve şartlara göre değişim ve gelişim yönünde olan şekli giyinişe bağlı kalmamak Kur'an'ın doğal karşıladığı hususlardandır.

Tesettürde zamana ve mekana hatta her türlü sosyal şartlara bağlı kalmadan kesin değişmez ve mutlak giyiniş tarzı, el, yüz ve istenirse ayak, açık kalmak şartıyla Namaz ve Hac'daki tesettürdür. (Bilindiği gibi asrı saadette müslümanlar karışık olmamak kaydıyla kadınların el ve yüzü açık olarak erkeklerle birlikte namaz kılıyorlardı.) Bu yüzden Namaz'da ve Hac'daki tesettürün sebebi akılla izah edilemez. Diğer giyiniş tarzı, -gerekçe, sebep ve zaruretlerin- zaman, mekan, şartların ve erkeklerin kadına bakış şekliyle doğru orantılıdır. Aslolan kadınların tanınıp incitilmemesidir. Örneğin:

Kadın pardüsüyle dışarı çıktığında, erkekler tarafından taciz ediliyorsa, bu örtü bile az gelir. Buna rağmen yine taciz ediliyorlarsa, o toplum öyle bozulmuştur ki, kadınlar dışarı bile çıkamazlar. Ayet'te anlatılmak istenen budur. Yani kadının giyinişi, normal olarak bütün insanların kabul ettiği mütevazi ve iffetli giyiniş tarzıdır. Kadının kendini korumak ve Allah'a yaklaşmak, O'nun tam sevgisini kazanmak için namazdaki giyiniş tarzını benimsemesi onun takvasını yükseltir. Bu bireyin kişisel tercihidir. Tesettürü yok saymak ayrı, ona uymamak ayrıdır. İnanan bir insan (müslüman), eziyet edip incitmeyecek olan Yüce Allah'ın huzuruna örtülü, fakat eziyet edilip incitilmesi muhtemel olan zıt cinslerinin (erkeklerin) karşısına onlara tahrik edici açık kıyafetle çıkacak. Böyle bir mantığın ne akılla ne kitapla ne de bilimsel veriyle bir alt yapısı yoktur. Yine en iyisini ve doğrusunu Allah bilir. Bu konuyu İnşallah tekrar Nur Suresinin 30 ve 31. Ayetleri'nde daha geniş ve detaylı olarak açıklayacağız.

*

 

And olsun münafıklar, kalplarinde hastalık bulunanlar ve şehirde kötü haber yayanlar, eğer bundan vazgeçmezlerse seni onların üzerine süreriz. Sonra orada senin yanında ancak az bir zaman kalabilirler. 60

Hepsi de Allah'ın rahmetinden kovulmuş olarak, nerede ele geçirilirlerse, yakalanır ve mutlaka öldürülürler. 61

Allah'ın öncekiler hakkındaki kanunu budur. Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. 62 (Ahzab)

 

Bu Ayet-i Kerimeler'le ilgili olarak özel bir nüzul sebebi bulamadım. Okuduğum tefsirlerde bu Ayetler hakkında ittifakla kabul görmüş özel bir sebep de yok. Müfessirler genelde yorum yapmışlar. Bu yorumlara ben de katılıyorum. Bu unsurlar göz önünde bulundurularak:

1-Bu Sure'nin başlangıcından beri izah edildiği gibi münafıklar, her türlü iftira ve yalan uydurup, Peygamberimiz(sav) ve müminleri taciz ediyorlar. Bilhassa bayanlara.

2-Bu taciz ve iftiralara karşılık Cenab-ı Hak tarafından, yeni tedbirler ve hükümler bildiriliyor.

3-Buna rağmen taciz ve iftiralar yine devam ediyor. Bundan sonra Cenabı Hak:

Kendilerinden önceki kavimler hakkında verilmiş ve hala Ehli Kitaplar'da yürürlükte olan, iftira ve fitnecilere uygulanan kıtal kanunun uygulanacağını, bu kanundan asla geri dönülmeyeceğini, münafıklara, iftiracılara, fitne ve fücur çıkaranlara, ayaklarını denk almaları bildirilerek uygulanacak kuralın acı ve sert olacağı işaret ediliyor.

*

 

Ey iman edenler! Sizler Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın. Allah Onu onların söylediklerinden temize çıkardı. Çünkü O Allah katında değerli bir kişiydi. 69

Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin. 70

Ki Allah işlerinizi düzeltsin ve sizi bağışlasın. Kim Allah'a ve Rasülüne itaat ederse, şüphe yok ki büyük bir kurtuluşa ermiş olur. 71 (Ahzab)

 

Bu Ayet-i Kerimeler'de hitap hem yahudilere hem de müminleredir. Yahudilere hitap göz önünde bulundurularak, Rasülüllah Ebu Hureyre'den rivayetle şöyle buyurmuştur.

Hz. Musa hayası çok ve vücudunun (çıplak olarak) görünmesinden hoşlanmayan bu hususta titizlik gösteren bir Peygamberdi. Vücudunun açık bir tarafı olmazdı. İsrail oğulları'ndan kendisine eziyet etmeyen biri: Musa'nın bu kadar örtünmesi, ya cildinde kusur, ya husyeleri şiş ve fıtıklı olmasından veya başka bir sebepten ileri gelmektedir.” dedi.

Ancak Allah Musa'ya isnad edilen bu noksanlıklardan onun uzak olduğunu göstermek istedi. Musa bir gün tek başına iken elbiselerini çıkarıp bir taşın üzerine koydu ve yıkandı. Yıkandıktan sonra elbiselerine doğru gelirken taş, üzerindeki elbise ile kaçıp uzaklaşmaya başadı. Musa Asasını alıp taşın arkasından gitti ve ey taş! Elbiselerimi ver, elbiselerimi ver, demeye başladı. Derken İsrail oğulları'ndan bir toplulukla karşılaştı. Onlar Musa'yı anadan doğma uryan bir vaziyette gördüler. Ve yaratılışça insanların en güzeli olduğunu anladılar. Böylece Allah, Hz. Musa'ya isnat ettikleri noksanlıklardan uzak olduğunu gösterdi. Onun için bu Ayet-i Kerime'nin inzal buyrulduğunu şöylemiştir.

İkincisi de: -Ey müminler! İşte o Musa'nın başına gelenden evvelki ve ona eziyet eden kişiler gibi olmayın. Peygamberiniz'e sahip çıkın. O'na itaat edin ki, Allah da günahlarınızı bağışlasın uyarısında bulunuyor, diye de açıklanabilir. *

 

Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk. Onu yüklenmekten kaçındılar. Ondan korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim ve çok cahildir . 72 (Ahzab)

 

Ayet-i Kerime tevile gerek kalmayacak kadar açık ve net. Yalnız insan olarak üzücü olan, Ayet'in ifade ettiğine göre insanoğlu zulmü ve cahilliği yüzünden cansız varlık olan taş, dağ ve gök gibi cisimlerden de duyarsız, bilgisiz ve cahil olma özelliğinin bulunmasıdır. İnsanoğlu da sanki Allah'ı haklı çıkarmak için yarışırcasına cahillikte ve zulümde ısrar edip duruyor. Ne acı.

*

Ki, ikiyüzlü erkeklere, ikiyüzlü kadınlara ortak koşan erkeklere, ortak koşan kadınlara azap etsin. İnanan erkek ve kadınları da bağışlasın. Allah çok bağışlayan çok esirgeyendir. 73 (Ahzab)

Bu Ayet-i Kerime bir önceki Ayet'in devamıdır. Taşların, dağların, göklerin, cahillerin ve zalimlerin kimler olduğunu, o insan denen varlığın, bunlardan hatta hayvanlardan aşağı, ve onların ikiyüzlü olduğunu da vurgulayarak, kendisini tanımayan zalim insanlara serzenişte, kendisini tanıyan müminlere de hayır duada bulunuyor. Dikkat edildiğinde serzeniş ve hayır duada kadın erkek ayrımı yok. Allah'ı tanıma onun emir ve yasaklarına uymada her iki cins eşit. Bu Ayet ayrıca erkekliğin fiziki güçte olduğunu inananlara, bir uyarıdır. En iyisini Allah bilir.*

***

 

 

 

NİSA SURESİ

 

Sait bin. Cübeyr'den rivayettir.

Gatafan Kabilesi'nden birinin yanında kardeşinin yetim bir oğlu (yeğeni) vardı. Onun da çok malı bulunuyordu. Yetim büluğ çağına erince, amcasından malını geri istedi. Amcası çocuğun malını geri vermek istemedi. Bunun üzerine ikisi de Peygamberimiz'e başvurdular. O zaman Yüce Allah:

 

Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla değiştirmeyin ve mallarını mallarınızla karıştırarak yemeyin. Çünkü bu büyük bir günahtır. 2 (Nisa)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

 

Yetimin amcası bu Ayet-i Kerime'yi duyunca:

-Allah ve Rasülü'ne itaat ettik. Büyük günahtan Allah'a sığınırım diyerek yeğeninin malını geri iade etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber(sav):

“-Kim nefsinin cimriliklerinden korunur ve Rabb'ine itaat ederse Allah onu cennetine sokar.” buyurdu.

Buraya kadar bir çok ayette ve açıklamalarda yetimle ilgili konuları değindik. Fakat bir kimse kaç yaşına kadar yetimdir ve yetim muamelesi görür bunları değinmedik.

Bu yetimlik yaşlarını verdikten sonra kimler yetimdir, değildir daha net bir şekilde anlayıp, ona göre muamelede bulunulmalıdır. Çünkü herkesin sonuçta ana babası ölecek, yetim ve öksüz kalacak, bunun da bir sınırı olmalıdır. Çoğunluk alimlerimize göre ergin olmanın alt sınırı: kızlarda 9, erkeklerde 12 yaştır. Üst sınırı ise; erkek ve kız 15 yaştır. İmam-ı Ebu hanifeye göre ise; kızlarda 17 erkeklerde 18'dir. Bu yaşlarda erkek ve kız ergin sayılır. Akıllı ve ergin sayılan kişi mali tasarruflar dışında tüm islami emir ve yasaklara muhatab olur. Çocuğun malını yönetebilmesi yani yetimlikten kurtulması için bu yaşlara değil, reşit yaşına ulaşması lazımdır. Ayet-i Kerime'de belirtildiği gibi “Yetimin malına rüşt yaşına ulaşıncaya kadar, en güzel yolun dışında yaklaşmayın.” Enam 152 buyurması bundandır. Rüşt(yönetebilme) yaşı ise, Ebu Hanifeye göre; dede olma ihtimalinin en alt sınırı olan 25'dir. Osmanlılarda 20, yurdumuzda ise 18'dir. Toparlayacak olursak yetim olma yaşının en alt sınırı 17-18, en üst sınırı ise; 25'dir. Hamdi döndüren İnsanlığa son Çağrı Sayfa 146. (Burada dikkat edilecek husus, şehvet, ergen ve reşit kavramlarını birbiriyle karıştırmamaktır.)

*

 

Said ibni Cübeyr, Katade, Rebi, Dehhak ve Suddi şöyle diyorlar:

Cahiliye devrinde insanlar, yetimlerin malı hakkında dikkatli davranırken, kadınlar konusunda, kendilerini tamamen serbest görür, diledikleriyle, diledikleri şekilde evlenir, bazen adaletli davranırlarken bazen de adalete hiç riayet etmezlerdi. Buna binaen “yetimlere mallarını verin” Ayet'i nazil olduğu gibi bir de Allah'ü Teala:

Eğer yetim kızlarla (evlendiğiniz taktirde) onlar hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, (onlarla değil) hoşunuza giden başka kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenin. Onlar arasında da adaletli olamamaktan korkarsanız, biri ile yahut sahip olduğunuz cariyelerle yetinin. 3 (Nisa)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

 

İbni Abbas bu Ayet-i Kerime'den maksadın; yetimlere adaletsiz davranmaktan nasıl korkuyorsanız, aynı şekilde kadınlara adaletsiz davranmaktan korkun ve bu sebeple haklarını veremeyeceğiniz kadar çok sayıda kadınla evlenmeyin. Çünkü kadınlar, acz ve zayıflık bakımından tıpkı yetimler gibidir. Çok zarif ve narindirler, açıklamasını yapmıştır.

1-Ayet'in anlamı ve büyük sahabi İbni Abbas'ın yorumu çok açık ve nettir. Olağan üstü haller için dörde kadar adaletli davranmak kaydıyla evlenmeye ruhsat verilmiş bir Ayet'i, emir telakki ediyormuş gibi sırf dini küçük düşürmek maksadıyla müminlere karşı koz olarak kullanmak ihanet ve iftiraların en çirkinidir. -Ki, o günkü cahiliye döneminde kadınlarla evlenmede sınır yoktu- Bunu önce dörde, sonra bire düşürmek ve cahiliye adetini bertaraf etmek haşa Allah'tan başka her babayiğit, kralların ve sultanların başarabileceği bir iş değildir. Örfleri değiştirmek yürek ister. Çünkü değişim bir süreçtir.

2-Ayet-i Kerime dikkatlice incelenirse ve ikinci Ayet-i Kerime de göz önünde bulundurulursa, yumuşak bir üslupla Allah, yetim bir kızla evlenmenin sorumluluğunun ve zorluğunun, hür kadınlardan, birden fazla kadınla evlenmek kadar zor ve sorumluluk isteyen bir birliktelik olacağının altını çizmektedir -ki, kesinlikle doğrudur- Anası babası olmayan, yetim ve öksüz kızlarla evlenenler, bunun ne kadar zor olduğunu çok iyi bilirler. Hakikaten yetim ve öksüzler çok hashas ve alıngan olurlar. Allah kendi sorumluluğunu kavrayacak yaşa gelmeden, kişisel kimliği oluşmadan hiçbir kimseyi anasız babasız bırakmasın.

3-Kur'an'ın ve Ayetler'in küresel ve evrensel olduğu düşünüldüğünde en üst sınırın dört olması çok önemlidir. Çünkü kıyamete kadar dünya ne gibi evreler geçirecek insanların hangi sosyal olaylarla karşı karşıya kalacağı belli değildir. Bugünün değerleriyle dün ve yarın açıklanamaz. Yaşayıp görmek lazımdır. Demek ki, dün dünyanın bazı yerlerinde himaye bakımından bire dört kadın düşmüşse aynı şartların yarın ve gelecekte oluşup oluşmayacağı meçhuldür. Bu Ayet'in hükmünün yanlış olduğunu düşünenler Kur'an'nın hükümlerini evrensellikten yerelliğe ve O'nu sadece ılıman iklim kuşağına indirgeyenlerdir. Onların beyinleri düşünce yetilerini durdurmuştur. Duran beyinlerin Kur'an'ı anlaması mümkün değildir. En iyisini ve doğrusunu Allah bilir.

*

 

Cahiliye devrinde, bir kimse kızını evlendirdiği zaman, mehrini kendisi alır, kızına o mihirden bir şey vermezdi. Allah'ü Teala:

 

Kadınlara mehirlerini bir hak olarak verin. Eğer ondan gönül hoşluğu ile size bir şey bağışlarlarsa, onu afiyetle yiyin. 4 (Nisa)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurarak, onların böyle (başlık parası gibi) hareket etmelerini yasakladı.

 

Bugün yirmi birinci yüzyılın başlarında olduğumuz bilişim çağında bile İslam toplumu eski cahiliye döneminden kalma başlık parasını, günümüzün toplum mühendisliğine soyunanların ve kendilerini cemiyetin üstünde terbiyeci olarak görenlerin bu yanlış adeti kaldıramaması, Kur'an'i egitimin yirmiüç yıl gibi kısa bir zamanda cahil ve bozuk bir toplumu muasır bir medeniyet seviyesine çıkarması, O terbiyeci ve eğiticinin insan üstü bir kuvvetin, kendinde Rabb'lık özelliği bulunan bir gücün (Allah'ın) olduğunu gösterir.

*

7-8-9-10-11-12.(Nisa) Ayetler, mirasla ilgili ayetlerdir. Miras hakkında bilgi edinmek için Pr. Dr. Hamdi Döndüren'in “İnsanlığa son Çağrı” kitabının 147-150. sayfalarından faydalanabilirler. Gayet geniş ve güzel bir şekilde açıklanmıştır. Bu ayetlerin nazil olmasının arka planını görmek için (konu fıkhi ve hukuki mesele olduğundan) ayrıntıya girmeden birkaç tane nüzul sebebini açıklamakla yetineceğim. Burada peş peşe nazil olduğu anlaşılan ayetlerin nüzul sebeplerini de merak edenler detaylı bir şekilde, Pr. Dr. Bedrettin Çetiner'in Esbab-ı Nüzul kitabının 201-205 ve Abdülfettah El Kadi'nin yine Esbab-ı Nüzul kitanının 113-115. sayfalarından faydalanabilirler.

*

 

Cabir ibni Abdullah'tan rivayete göre: Bir gün Allah Rasülü(sav)'le birlikte Medine Haremi'ne çıkmıştık. Biz orada iken ensardan bir kadın iki kız çocuğu getirdi. Peygamberimiz'e:

-Ey Allah'ın Elçisi! Sad ibni Rebi seninle Uhud'da idi. Orada şehit oldu. Amcaları geldi bu kızlara babalarının bıraktığı mallarının tamamını aldı. Bu duruma ne dersin Ey Allah'ın Elçisi? Vallahi bu kızları malları olmazsa kimse nikahlamaz.” dedi.

-Hz. Peygamber(sav): “Allah bunlar hakkında hükmünü verecektir” buyurdu ve ardından Yüce Allah:

 

Allah size şöyle emreder. Evlatlarınız hakkında erkeğe (mirastan) iki dişinin payı kadar vardır. Eğer kadınlar ikinin üstünde ise, (ölenin) geriye bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer bir ise, yarısı onundur................... 11 (Nisa )

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuştur.

 

Bu Ayet nazil olduktan sonra Allah Rasülü(sav) “Kadını ve kayınını (çocukların amcası) çağırın.” buyurdu. Peygamberimiz(sav) çocukların amcasına: Sad'ın iki kızına mirasın üçte ikisini, annelerine sekizde birini ve kalanı da senindir buyurdular.

Burada kadının payının erkeğinkinin yarısı meselesine açıklık getirmek istiyorum.

Bazı kural ve kaideleri değerlendirirken ve uygulamaya koyarken, o toplumda uygulanan düzenin kriterlerinin (ana kaynağın) ne olduğuna bakmak lazımdır. Çünkü toplum kuralları bütünlük içinde bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlıdır. Ana kaynaktaki kurallar bütünü, dünyevi (beşeri) ise orada semavi kuralı uygulayamazsınız. Semavi ise, dünyevi (beşeri) kuralları uygulayamazsınız. Sadece bireyin kendini ilgilendiren kuralları uygulayabilirsiniz. Önce içinde bulunduğun toplumun bağlayıcı kurallarına bakacaksın, dünyevi (beşeri) ise orada semavi düzenin hukuk kurallarından bahsetmenin bir anlamı kalmaz. Semavi ise bu sefer beşeri kuralların hükmü yoktur. Çünkü; dünyevi(beşeri) kurallar, Tanrı (İnsan) merkezlidir. Semavi kurallar ise Allah merkezlidir. Allah, tanrıların reddedilmesini istediğine göre........

Bu açıklamamdan hareketle İslam'ı bir bütün olarak değerlendirecek olursak o günün beşeri düzeninin içinde neredeyse insan bile sayılmayan hiçbir hukuki hakkı olmayan kadının mirastan pay alması kadınlar açısından müthiş bir hak elde etmesidir. Çünkü:

Olayı bir bütünlük içinde açıklarsak;

a. İslam ekonomik açıdan bütün sorumluluğu erkeğe yüklemiştir.

b. Kadın ticaret yapar, çalışıp para kazanır, fakat bu kazancından ailenin geçimine ortak olma mecburiyeti yoktur.

c. Kadının çocuğuna süt verme diye hukuken bir mecburiyeti de yoktur.

d. Kadının nikahlanmadan önce mehir alma hakkı vardır. e. Kadın erkeğin yarısı kadar miras alma hakkını elde etmiştir.

Bütün bunlara karşılık kadının sorumluluğu ise:

1. Kocasının malını koruma.

2. Çocukları terbiye etme ve eğitme.

3. Hem kendisi hem kocası için iffet, ırz ve namusunu koruma. (Bu hüküm erkek için de aynıdır.)

İslam'da böyle bir hak elde eden kadınların hala İslam; kadını ikinci sınıf vatandaş veya birey olarak görüyor demelerinin akılla bağdaşır yanı yoktur. Ekonomik sorumluluğu erkeğe verip, kadına vermeyen bir evrensel sistemi, kadının da ekonomik sorumluluğu olan bir diğer beşeri sistemle kıyaslamak sapla samanı birbirine karıştırmak demektir ki, bu düşünce tarzı yanlıştır. Her sistemin kuralları kendi içinde sorgulanmalıdır.

Not: Eğer erkekler kendi haklarından vazgeçip kendilerini kadınlarla eşit görüp, bu hususta o anlayış seviyesine ulaştılarsa buna üzünülmez sevinilir. Çünkü: Bu davranışlarıyla Allah yanında kadınlara iyilik ve ihsanda bulunarak takva üstünlüğünü elde etmiş olurlar. Bu ise üzünülecek değil, onur duyulacak hadisedir. Çünkü mal canın yongasıdır Ondan vazgeçmek kolay değildir .

İslam; bu hakları mümin bir kadına verdiği halde mümin olduğunu iddia eden erkekler birey ve toplum olarak Kur'an'i sistemde kadına bu haklarından baskıyla vazgeçirdi ise, o koca hanımına zulmetmiş demektir. Erkek müminin, imanını ve bilgisini yeniden gözden geçirmesi gerekir. Efendim günümüzde erkekler gibi kadınlar da çalışıyor, sorumluluk altına giriyor, onlar çok yoruluyor, Fiziki bedenleri bu yükü kaldırmıyor diyorsanız, bu problemin sorumluluğu İslama ve Kur'an'a yüklenemez. Bu çarpıklığı İslamla değil içinde bulunduğun sistemin çarpık kurallarını kendi içinde düzeltmekle çözeceksin.

Günümüzdeki problem İslam'dan değil uygulanan siyasi, ekonomik ve içtimai hukuktan ileri gelmektedir. 21. Yüzyıl'ın bireyi olarak olayları, uygulanan Roma hukuku açısından bakıp, -ki bu hukuk sistemi menfaat çatışmasına dayanan üstünlerin hukukudur- o mantıkla düşünüp, yaşantıyı mevcutla devam ettirmek isteyip, sonra da İslam'i kurallardan pay alıp çorbada ondan da tuzum olsun isteniyorsa, denecek bir şey yok. Çünkü düzenler, sosyal olay ve yaşamlar insan merkezli olduğundan mıknatıs gibi değildir. Zıt kutuplar birbirini çekmez. Bilakis birbirini iterler. Bir mümin kadın olarak, İslam'ın sana verdiği hakkı İslam olmayan bir düzen ve toplumda arıyorsan Nasrettin Hoca misali karanlıkta düşürdüğün iğneyi, aydınlık olan başka yerde aramaya benzer ki, (bilindiği gibi yitik kaybedilen yerde aranır) o zaman senin bilginde, inancında veya düşünce yapında bir problem var demektir. Problemi kendinde araman gerekir.

İslam, Allah merkezli ve toplumda adaleti ölçüt alan bir sistemdir. Diğerleri ise adı ne olursa olsun, tanrı merkezli ve eşitliği kendine kriter kabul eden bir sistemdir. İnsanların ve toplumların hiçbiri eşit olmadığına göre??? Bu konu ile ilgili son sözüm:

Bilindiği gibi hangi hukuk sistemindee olursa olsun, yaşanılırsa yaşanılsın, aile içi geçim, karı kocanın karşılıklı saygı ve sevgisine dayanır. Karşılıklı saygı, sevgi ve anlayış olmadıktan sonra, bütün kural ve kaidelerin hiçbir hükmü yoktur. İşin aslı, ister erkek, isterse kadın olsun birbirlerini anlayışla karşılamalarıdır. Allah bütün erkek ve kadınlara uzun ömür versin. Hiç kimseyi açlıkla imtihan etmesin. İster hukuki, isterse ahlaki kurallarda adaletsizlik varsa, mutlaka Allah tarafından aynısıyla gösterilir. Kimsenin hakkı kimsede kalmaz. Yeter ki aile bireyleri sabırlı olsun. Kural, kaide ve yasalara uyarak yaşamak zaten bir zorunluluktur. Önemli olan insanlara iyilik ve ihsanda bulunarak yaşamaktır. İhsan ve iyilik ekstralarda mevcuttur. O da kendi hakkından başkası için vazgeçebilen mümin ve takva sahiplerinin işidir. En iyisini Allah bilir. O Allah ki, doğru söyler.

*

 

Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı, içinizden dört şahit getirin. Eğer onlar şahitlik edelerse, bu kadınları ölüm alıp getirinceye veya Allah onlara bir yol açıncaya kadar kendilerini evlerde tutun. 15

İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa da ceza verin. Eğer tövbe eder ve ıslah olurlarsa artık onlardan (cezadan) vazgeçin. Çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden, çok merhamet edendir. 16 (Nisa)

 

İslam'da ilk defa bu iki Ayet'te zina suçu için cezadan bahsedilmektedir. Daha önce gelen Ayetler, zina yapılmaması onun kötülüğü hususunda tembih ve uyarı niteliğindeydi. Ayet'te kesin olarak zâni addedilen kadının zina yaptığına dair müslümanlardan dört şahit getirilmesi istenmektedir. Kadının zina suçu sabitlendiğinde kadının ömür boyu evde hapsolması, erkeğe de eziyet edilerek ceza verilmesi, bu erkeğe verilen cezanın şekli son derece mantıklıdır. Bundan önceki Ayet'te izah ettiğimiz gibi evin iaşesinden erkek sorumludur. Eğer erkeğe de kadın gibi ev hapsi verilirse ailenin iaşesini temin edecek kimse olmaz. Cezalar şahsi (bireysel) olduğundan böyle bir uygulama ailenin diğer üyelerini de cezalandırma olur. Yine Ayet'in devamında tövbe ederlerse, yaptıkları eylemde ısrarcı değillerse erkek için eziyetten, kadın için ev hapsinden vazgeçip affedin denmektedir.

Burada dört şahit çok önemli. Affedersiniz, sanki köpekler gibi dört tane kişinin görebileceği yerde fiili zina yapmak, insanlıktan nasibini almamış kişilere mahsustur. Bunu yapan insan olamayacağına ve o işle ilgisi olmayan dört şahit bulunamayacağına göre bu cezanın uygulanması çok zordur. Burada Allah, en alt sınır olan dört şahidi şart koşmakla, uluorta iftiranın önüne geçmektedir. Çünkü şahit dört olarak tamamlanmazsa kadın ve erkeğe zani isnadında bulunanlar müfteri duruma düşerler ki, iftira en büyük yedi günah va suçtan biridir. Kimse de buna cesaret edemez. Zaten İslam toplumu incelenirse Peygamberimiz(sav) ve sonraki dönemlerde kişilerin kendi itiraf ve ikrarları dışında zinayla ilgili ceza ve infaz vuku bulmamıştır. Aynı zamanda daha sonra gelen Nur suresinin başlangıç Ayetleri'yle bu infaz şekli değiştirilmiştir. En iyisini Allah bilir.

*

 

Ebu Davud İbni Abbas'tan rivayet etmiştir. O der ki: “Cahiliyye devri adetlerine göre, biri ölünce, velilerinin (akrabalarının) ölen şahsın karısı üzerinde öncelik hakkı herkesten fazla olurdu. Bazıları isterse onunla evlenir, isterse onu başkasıyla evlendirir, isterlerse evlenmesine mani olup hiç evlendirmezlerdi. Onların dul kadın üzerinde kendi karılarından daha fazla hakkı vardı. Bu sebebe binaen Yüce Allah:

 

Ey İman edenler! Kadınları miras yoluyla zorla almanız size helal değildir . –Açık bir edepsizlik yapmaları dışında – onlara verdiğinizin bir bölümünü alıp götürmek için kendilerine baskı yapmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer kendilerinden hoşlanmadınızsa, olabilir ki, siz bir şeyi çirkin görürsünüz de Allah onda bir çok hayır taktir etmiş bulunur. 19

Bir eşin yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız bile, ondan hiçbir şeyi geri almayın. O malı bir iftira ve açık bir günah isnadı ile mi geri alacaksınız? 20 (Nisa)

Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurmuştur.

 

Ayetler, yorum ve açıklama gerektirmeyecek kadar net bir dil ve üslupla nazil olmuş. Erkeklere hanımlarıyla iyi geçinmelerini tavsiye ederek, onu güzel bulmamış, ondan hoşlanmamış olabilirsiniz ama o, beğenmediğiniz ve çirkin bulduğunuz hanımda sizin bilmediğiniz bir çok hayır taktir edilmiş olabilir. Kararınızı verirken bu taktiri her zaman göz önünde bulundurun diye tavsiyelerde bulunuluyor. Hoşlanmadığınız kadınları boşamak için kesin kararınızı verdikten sonra da sakın ha, kendinizi haklı çıkarmak için zina iftirasında bulunarak mehirlerini geri vermemezlik yapmayın. Zina isnadında bulunmayın. Mehirlerini de harfıyyen geri ödeyin denmektedir. Ayet-i Kerime'yi aynı zamanda farklı bir boyuttan okursak erkeklerin kadının malını vermemek için böyle bir iftira isnad edebilecekleri dikkat çekiliyor. Çift taraflı düşünme tavsiye ediliyor.

 

Mehirle ilgili konuyu biraz açmak istiyorum:

Hz. Ömer(ra) devrinde mehrin en yüksek sınırı dörtyüz dirhem olarak belirlenmiş, bunun üstü yasaklanmıştı. Çünkü Rasülüllah devrinde de aynı miktardaydı. Bu yasağı bir meydandan hitap ederek bütün müminlere duyurmuştu. Hz. Ömer(ra) konuşmasını bitirdikten sonra bir kadın Hz. Ömer(ra)'e itirazda bulunarak: “Kadınlara mihr olarak yüklerle vermiş olsanız dahi o mihri geri almayınız.” Ayeti'ni okuyunca, Hz. Ömer(ra) tövbe etmiş ve bu yasağı mimbere çıkıp müminlere hitap ederek ortadan kaldırmış ve tekrar serbest bırakmıştır. Yani mihrin sınırı yoktur. Fakat düşüğü eftaldir.

Dirhemin değeri ise: 1 koyun, 4 veya 5 dirheme eşittir. Yani 400 dirhem 80 veya 100 koyuna tekabül eder. Yaklaşık olarak (dörtyüz dirhem) yurdumuzda 20 veya 25 bin YTL'dir.

*

 

22 ve 23. Ayetler kimin kimle evleneceği kimin kiminle evlenemeyeceği, kendine mahrem ve mahrem olmayanlar anlatılmaktadır. Bu hususta milletimiz gayet duyarlıdır. Hemen hemen bu hükümler anlatıla anlatıla mütevatir derecesine ulaşmıştır. 25. Ayet'te gücü yetmeyenlerin cariyelerle evlenmelerinin hükümleri anlatılmaktadır. Günümüzde cariye olmadığına göre bu konu o şartların konusu olduğundan açıklamaya gerek görmedim. Fakat 24. Ayet-i Kerime çok ilginç. Muta nikahı ile ilgili. Yurdumuzda da gizliden gizliye gençler arasında bu nikahın uygulandığı fısıltı gazetelerinden toplumun bir kesiminin kulaklarında dolaşıyor. O'nun için bu Ayet'i açıklamayı özellikle seçtim.

 

Ebu Said el- Hudri'den rivayet olunmuştur. O der ki:

“Hz. Peygamber(sav) Huneyn günü Evtas'a bir ordu göndermişti. Bunlar düşmanlarıyla karşılaşıp savaştıktan sonra onları yenerek birçok kadınları esir almışlardı. Bu kadınlar müşriklerle evli oldukları için, ashab onlarla birleşmekten çekinmişti. Bunun Üzerine Allah:

 

(Savaş yoluyla) Sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı . Bunlar Allah'ın üzerinize farz kıldığı hükümlerdir. Bunların dışındakileri, zinadan kaçınarak iffetli yaşamak üzere, mallarınızla istemeniz size helal kılınmıştır. Onların hangisinden faydalanırsanız, kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Bununla birlikte mehrin belirlenmesinden sonra, karşılıklı olarak razı olacağınız bir hususta (anlaşmanızda) size bir sorumluluk yoktur. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir. Hikmet sahibidir. 24 (Nisa)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurarak onlarla birleşilmesini helal kıldı.

 

Cabir b. Abdullah ile Seleme b. Ekva(ra) her ikisi de şöyle demiştir: “Ordumuzda bulunuyorduk, bu sırada bize Rasülüllah(sav)'in Elçisi geldi: “Şu biline ki, size Muta Nikahı helal kılındı. Artık Muta Nikahı ile evlenebilirsiniz.” dedi. ( Muttefegun Aleyh 923)

İmam-ı Malik Zuhri'den O da Ali b. Ebi Talib(ra)' dan “Rasülüllah(sav) Hayber savaşı'nda Muta Nikahı ile evcil eşek etini yemeyi yasaklamıştır.” ( Muttefegun Aleyh 924)

Ayet'in nüzul sebebinden de anlaşılacağı üzere bu durum Huneyn savaşında, diğer rivayetlere göre Mekke'nin Fethi'nde olmuştur. Müslim'in rivayetine göre bu serbestlik üç gün sürmüş sonra yasaklanmıştır. Ayet'te ve Hadis'te savaşta Muta Nikahı'na izin verildiği anlatılır. Geçici bir süre, belli bir ücretle evlenme demek olan “Muta Nikahı” İslam'dan önce Araplar arasında yaygın ve geçerli bir uygulama idi. İslam'ın ilk yıllarında bu nikah şekli, zaman zaman geçerliliğini sürdürmüş, daha sonra yasaklanmıştır. Bu yasaklamalardan sonra Hadis'ten de anlaşılacağı üzere tekrar serbest bırakıldığı anlaşılmaktadır. Fakat bu nikahın kesin kez Mekke'nin Fethi'nden sonra Peygamberimiz(sav) tarafından yasaklandığı bildirilmektedir.

Rasülüllah(sav) Mekke fethedildikten sonraki günlerde Kabe'de şöyle buyurmuştur . “ Ey insanlar! Mute nikahı ile kadınlarla evlenmenize izin vermiştim. Allah artık bunu kıyamete kadar haram kılmıştır. Bu nedenle kimin yanında muta nikahlı kadın varsa bıraksın. Onlara verdiğiniz şeyleri de almayınız.” Müslim nikah:21 İbni Mace Nikah:44

Ebu Said El Hudri'nin diğer rivayetinde: Huneyn günü Evtaş vakasında birtakım savaş tutsağı kadınlar ele geçirmiştik. Evli oldukları için onlarla cinsel teması çirkin bulduk. Hz. Peygamber(sav)'e sorduk. Bunun üzerine bu Ayet-i Kerime nazil oldu ve biz onları kandimize helal saydık. Ancak Allah Rasülü(sav), şu sınırlamaları getirdi: “Doğuruncaya kadar gebe ile, bir hayz görünceye kadar savaş tutsaklarıyla, diğerleri cinsel ilişkide bulunmasın.” buyurmuştur. (Ebu Davut nikah) Ebu Hanife'ye göre: Karı kaca birlikte savaş tutsağı olmussa, evlilikleri devam eder. Şafi ve Maliki aksi görüştedir denmektedir.

Kaynak kitaplarında İbni Abbas'ın önceleri Muta'nın nesh edilmediği kanaatinde olduğu, ancak daha sonra, bu hükmün Müminin suresi 5 ve 6. Ayetleri'yle nesh edildiği kanaatine vardığı nakledildiği söylenmektedir.

Tarafsız ve objektif olarak bakıldığında, Muta Nikahı'nın yasaklığına dair bir Ayet-i Kerime mevcut değildir. Fakat bazı meselelerde Ayet-i Kerime olmadan da Peygamberimiz(sav)'e Yüce Allah tarafından haram değil de yasaklama ruhsatı verilmiştir. O'nun yasakladığının doğruluğunun Allah tarafından kabulünde ise, bunlardan (hükümlerden) bazıları Ayetle sabitleştirilmemiştir. Örneğin: Kur'an'da, yenmeyecek şeyler ve hayvanlar dört maddede sayılmasına rağmen, Peygamberimiz'in Hadisi'yle leş yiyen hayvanlarla, ihtiyaç aracı olarak kullanılan tek tırnaklı hayvanlar da buna ilave edilerek yasak altı maddeye çıkarılmıştır. Muta Nikahı da bu hükmün içinde sayılarak kesin olarak yasaklanmıştır. Ama Şia'nın hala Muta Nikahı'nı meşru sayması, Peygamberimiz(sav)'in varlık ve gönderiliş sebebini, Ehli sünnet imamlarıyla aynı derecede görmemelerinden kaynaklandığını düşünüyorum. Bu hususta son kanaatim: Acizane Ben; Peygamberimizin (bize aktarılanların sünnet ve elimizde mevcut bulunan Hadis kaynaklarının yüzde yüz doğru olduğuna inandığım anlamında değil, Peygemberimiz(sav)'in hayatında fiili olarak yaşadığı ve söylediği anlamda) sahih sünneti'ni mutlak delil niteliğinde gördüğümden –ki O'nun hayatı Yüce Rabb'imin kontrolü dışında değildi- Peygamberimiz(sav)'in Hadisiyle Muta'nın kesinlikle yasak olduğu Mekke'nin Fethi'nde bildirildiğinden, böyle bir nikah geçerliliğini yitirmiş ve yasaklığı “kıyamete kadar” dendiğinden şartlara ve yoruma açık olmayıp hüküm kesindir diye düşünüyorum. Tabiki bu benim ağırlık olarak yüzde elliyi geçen düşüncemdir. Geriye açık olarak eksi 49'luk bir yüzdelik kalıyor yanılıyor da olabilirim. Yanılıyorsam Allah'tan kusurumun affımı dilerim. Çünkü Ayet-i Kerime gözümüzün içine baka baka Kur'an'daki yerini koruyor . Şunu da anlayıştan ırak tutmamak gerekir ki, Allah HARAM kılar, Peygamber ise yasak koyar. Yasakla haram arasında fark fardır. Yine de en iyisini Allah bilir.

*

 

Ey iman edenler! Birbirinizin mallarını haram yollarla yemeyin. Ancak sizden karşılıklı rızaya dayanan bir ticaretle yemeniz helaldir. Nefislerinizi de öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir. 29

Kim bunu bir düşmanlık ve bir zulüm olarak yaparsa, biz onu ateşe sokacağız. Bu Allah'a göre çok kolaydır. 30

Eğer yasakladığımız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin için küçük günahlarınızı örteriz ve sizi güzel bir yere sokarız. 31 (Nisa)

 

İslam'da başkasının malından çalma, gasp, kumar, riba ve hile gibi yollardan haksız şekilde yararlanma, batıl bir kazanç sayılıp yasaklanmıştır. Yine ticarette kâr, hile ve yalana dayanmadan emek karşılığı veya sermaye riskine dayalı bulunması durumunda meşru sayılmıştır. Ayet-i Kerime'deki “Nefislerinizi öldürmeyin” 'den kastın intihar olduğu söylenmektedir ama bence intihar değil, zürriyetin devamını sağlayan uzuvlarının yok edilip kısırlaştırılmamasıdır. Çünkü:

Amr ibnül As Zatüs Selasil Savaşı'nda, soğuğun çok olması yüzünden abdest almayı göze alamamış cünüp olduğu için teyemmümle sabah namazı kıldırmıştı. Daha sonra durum Hz. Peygamber(sav)'e iletilince yukarıdaki “Nefislerinizi öldürmeyin” Ayeti'ni okumuş Rasülüllah(sav) de Amr İbnül As'ın davranışını onaylamıştır. (Burada gizli olarak, Amr ibnül As'ın cünüp olmasından çok üzüldüğü ve orada bulunanların O'nun tahrik için alaylı bir şekilde kınandığı da anlaşılmaktadır.)

Büyük günahlar: İbni Abbas'a göre; Allah'ın ateş, gazap veya lanetle kesin bir yaptırıma bağladığı yasakları, şu Hadis-i Şerife dayanmaktadır. Rasülüllah(sav) şöyle buyurmaktadır. Yedi helak edici şeyden sakınınız:

1. Allah'a ortak koşmak.

2. Sihir yapmak.

3. Haksız yere adam öldürmek.

4. Yetim malı yemek.

5. Faiz (riba) yemek.

6. Savaştan kaçmak.

7. İmanlı ve iffetli bir kadına zina iftirasında bulunmak. Kur'an-ı Kerim'e göre şirk, yani Allah'a ortak koşmak af kapsamı dışında tutulmuştur. Diğerlerinin affı ise tövbeleri neticesinde Allah'a kalmıştır. Dilerse affedecektir, dilemezse affetmeyecektir.

*

 

İbni Abbas(ra)'dan rivayettir. Hz. Peygamber(sav)'in huzuruna bir kadın gelerek:

-Ey Allah'ın Elçisi! Mirasta erkek kadının iki katını alıyor. İki kadının şahadeti de bir erkeğin şahadetine denk sayılıyor. Amelde de mi? durumumuz böyle olacak. Yani kadın bir iyilik yaparsa, ona yarım sevap mı yazılacak? diye sorması, kadınların savaşa katılmaması gibi farklılıkları zikretmesi üzerine, Yüce Allah:

 

Allah'ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeylere göz dikmeyin . Erkeklerin çalışıp kazandıklarından bir payı olduğu gibi, kadınların da çalışıp kazandıklarından, bir payı vardır. Allah'tan lütfunu isteyin. Şüphesiz Allah her şeyi çok iyi bilendir. 32 (Nisa)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurarak, erkekle kadının amel bakımından fırsat eşitliği tanındığı bildirilmiştir.

Yani Kadınlar erkekleri, erkekler de kadınları, sahip oldukları Allah'ın vergisi olan doğuştan (fıtri olarak) getirdiği üstünlük ve yetenekler yüzünden –ki, hem erkeğin kadına, hem de kadının erkeğe karşı üstün tarafları vardır.- birbirlerini kıskanmasınlar denmektedir. Kadın ve erkek kendilerine verilen yetenek ve kabiliyetleri oranında çaba sarfetsinler, herkesin kendi gücü ve yeteneği sonucu elde edeceği kazançtan şüpheye düşmesinler denmektedir.

*

 

Mukatil'den rivayettir: Nakibler'den Sa'd İbn. Rebi ile karısı yani Zeyd ibni Ebi Hureyre kızı Habibe ; (ki ikisi de ensardandır.) kocası olan Sad'a karşı gelip ona diklenip baş kaldırınca, kocası Sad ona bir tokat vurmuş. Bu durumu öğrenen Habibe'nin babası kızını da yanına alarak Allah'ın Rasülü'ne gitmiş ve: Kızımı Sad'a verdim. O ise onu tokatladı demiş. Hz. Peygamber(sav): O da kocasına kısas yaparak hakkını alsın buyurmuş. Habibe babasıyla birlikte kocasına karşı kısas yapmak üzere oradan ayrılırken, Hz. Rasülüllah(sav): “Geri dönün Cibril geliyor” buyurmuş ve Allah'ü Teala:

 

Allah'ın insanlardan bir bölümünü diğerlerinden üstün kılması ve erkeklerin mallarından harcama yapmaları sebebiyle, erkekler kadınlar üzerinde yöneticidirler. İyi kadınlar itaat edenler ve Allah'ın korunmasını emrettiği şeyleri, kocaları bulunmadığı zamanlarda da koruyanlardır. Serkeşliklerinden yıldığınız kadınlara gelince, onlara öğüt verin. Kendilerini yataklarında yalnız bırakın. Yine serkeşlik edip yola gelmezlerse, dövün. Eğer size itaat ederlerse onların aleyhinde başka yol aramayın. Çünkü Allah yücedir. Büyüktür. 34 (Nisa)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuş Peygamberimiz(sav )de : “Biz bir şey murat ettik. Allah başka bir şey diledi. Hiç şüphesiz Allah'ın dilediği hayırdır” buyurmuş ve Habibe'nin kocasına yapacağı kısası geri almıştır.

 

Bu Ayet-i Kerime'nin nüzul sebebi ile ilgili rivayetlerin hayli çok olmasına rağmen buraya almadığım nuzul sebeplerinin hepsinin ortak yanı, kadının diklenip sebep yokken kocasına başkaldırmasıdır. Olayı Yüce Allah bildiği için kadını haksız bulmuş, kısası reddetmiştir. Kadına, kocasının malından tasarrufta bulunup harcama yapıyorken, ne diye kocana dikleniyorsun diye de bir uyarı vardır. Yani burada hem suçlusun, hem güçlüsün benim ne yaptığını bilmediğimi mi zannediyorsun? diye de bir tehdit ve azar vardır. En iyisini Allah bilir ama Ayet diğer Ayetler'le bir bütünlük arzettiğinden, kadının haksız, erkeğin haklı olduğu, sebepsiz kimsenin kimseye müdahele etmeyeceği vurgulanmaktadır. Hatta böyle olsa bile önce öğüt, sonra yatağı ayırma, yine de aynı olayı, yani Allah'ın emrettiği iffet, namus, kocasının malını korumamayı vs.'yi devam ettirirse en son olarak hafifce dövün.(vurun) buyrulmaktadır. Yalnız olayı ve Ayet'i günümüz Batı Medeniyeti çerçevesinde kavramaya ve algılamaya kalkarsak (feministlerin yaptığı gibi) kavramları yerli yerine oturtamayız. Her medeniyetin kuralları kendi içinde değerlendirilmelidir. Batı Medeniyeti mantığıyla İslam Medeniyeti yargılanamaz. Çünkü: Daha önceki açıklamalarımızda da değindiğimiz gibi hemen hemen bütün sorumluluk İslam Medeniyeti'nde erkektedir. Kadının sorumluluğu kendi fıtratına uygun olarak bellidir. Günümüzün medeniyetinde ise sorumluluk eşittir. Kadınlarımızın büyük çoğunluğu bu eşitlik altında ezilmiş ve ezilmektedirler. Hatta bazı kadınların sorumluluk ve yükü, mevcut realite çerçevesinde erkeklerden daha fazladır. Bu eşitlik yükünü kaldıramayan kadınlar kurtarıcılığı İslami Sistem'in adaletinden ummaktadırlar. Eşit olmanın bedeliyle, adaletli olmanın bedelinin farklı olduğunu bir türlü kavrayamamaktadırlar. Halbuki İslam, eşitlik sistemi üzerine değil, adalet sistemi üzerine kurulmuştur. Zaten günümüze bakıldığında genelde problem, cahil ve tembel erkeklerle yapılan evliliklerde veya aile reisi olan babalardan kaynaklanmaktadır. Yoksa bilgili kültürlü varlık nedenini kavramış, erkek ve kadınların böyle darpla ilgili bir problemi yoktur. Onlar işlerini karşılıklı anlayışla yürütürler. Mesele kendini bilmektir. Kendini bilmeyenlere, kendini bilmelerini tavsiye ediyoruz.

Not : Bu Ayet-i Kerimedeki darabe=vurmak sözcüğü bilhassa günümüzde ilahiyat otoriteleri tarafından çok tartışılmaktadır. Yüce Allah'ın kadına böyle bir ceza vermesini mantıksız bulduklarından meallerinde ve tefsirlerinde zorlamalar yaparak kelimeyi uzaklaştırmak, çıkarmak veya yollamak gibi anlamlar yüklemektedirler. Birçoklarının dövmeyi görür görmez kendi haşinliklerini nasıl delil olarak dayanak arıyorlarsa, dövmeyi ve vurmayı içine sindiremeyenler de zorlayıcı açıklamalarla kendi mantıklarına kılıf aramaktadırlar. Bir kere şu husus gözden kaçmamalı. İslami cezaların hiç birinde cezayı verenin kızgınlığını, sinirliliğini giderici davranışta bulunması gibi bir unsur yoktur. Hayvanlaşmış, sinirinden ağzından salyalar çıkan bir erkeğin kadına vurmasıyla, sadece tembih ve eğitim maksadıyla sevgiyle karışık erkeğin kadına vurması arasında kıyaslanmayacak derecede fark vardır. Aynı zamanda bazı meal yapanların belirttikleri gibi, Peygamberimiz(sav)'in “kadınlarınızı köle döver gibi dövmeyiniz, yoksa akşam onunla nasıl yatacaksınız” (buhari tefsir 91) “ kadınlarınıza nazik ve kibar davranınız. Onlar kaburga kemiğinden yaratılmıştır, fazla doğrultursanız kırılırlar” veda hutbesinde “Ey Ashabım! Size kadınlarınıza iyi davranmanızı tavsiye ediyorum. Çünkü onlar sizin himayenize verilmişlerdir. Apaçık bir ahlaksızlık işlemedikleri taktirde, onlar üzerinde zorbalığa hakkınız yoktur.” (Tirmizi Rada 11- ümit şimşek) buyurması O'nun hayatının hanımlarıyla iyi geçinmesi örneğinin ayetin anlatmak istediğiyle farklı şeylermiş gibi algılanmamalıdır. Bilakis hadisler ayeti destekler niteliktedir. Zaten hitap, açık açık ahlaksızlık işleyen ve bu hususta serkeşliğine devam eden kadınlaradır. Ayetin vurgulamak istediği budur. Böyle olsa bile vurmanın şekli hafif ve terbiye niteliğindedir. Yoksa fiziki güçle gerilmiş sinirsel enerjiyi boşaltmak değil. Fakat yine de ayetin iniş nedeni, ayetin sırasıyla saydığı başlıklara usul ve füruğuna bakılacak olursa ve Peygamberimizin de hayat hikayesi ve tavsiyeleri göz önünde bulundurulursa son kanaatim ayette dövme değil de yanından uzaklaştırma, babasının evine gönderme gibi anlaşılıyor. Yine de en iyisini Allah bilir.

*

 

Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse, Allah karı kocaya uyum verir. Şüphesiz Allah her şeyi bilen her şeyden haberdar olandır. 35 (Nisa)

 

Bu Ayet-i Kerime'nin içeriğinden de anlaşılacağı üzere, ailede geçimsizlik başgösteren karı ve kocaya her ikisinin de ailesinden birer temsilciyle barıştırma yönünde olduğu anlaşılmaktadır. Buradaki hakemden maksat; dargın olan aile bireylerinin yeniden barışmaları yönünde arabuluculuk yapmaktır. Böyle bir girişimde de Allah Ayetin'de aile bireylerinin barışmaları için kendisinin yardımcı olacağına beyan buyuruyor.

*

 

Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de onlara karşı tanık gösterdiğimiz zaman halleri nice olur. 41

O gün inkar edip peygamber'e isyan edenler, yerle bir olmayı isterler. Allah'tan hiçbir sözü gizleyemezler. 42 (Nisa)

Kıyamet günü her toplum dünyadaki yaşantısının hesabını vermek üzere sorguya çekilirlerken, onların kendi Peygamberi, tabileri neye inandılarsa o yönde şahitlik yapacak. Hz. Muhammed(sav) de bütün peygamberlerin lehine şahitlik yapacaktır. (maide 117) Buradaki hitap direkt olarak Peygamberimiz(sav)'edir. Sorguya çekilecekler de bütün insanlıktır.

Hz. Muhammed(sav) Yahya(ra)'e “Kur'an'dan oku” demiş. O nasıl okuyayım Kur'an Sana iniyor! deyince “Ben dinlemesini severim.” buyurmuş. Yahya Nisa suresini baştan okumaya başlamış, 41. Ayet'e gelince Nebi(sav) yeter demiş, burada gözleri yaşlarla dolmuştu. Bu Hadis-i Şerif Rasülüllah'ın mesuliyet duygusunun ne kadar bilincinde olduğunu ortaya koymaktadır. Nisa Suresi'nin Peygamberimiz(sav)'in hayatını tanzim ettiğinin ve tam olarak şahsiyetini bu Sure ile ortaya koyduğunun delili ve ispatıdır.

*

 

Hz. Ali (ra)'dan rivayet olunmuştur. Abdurrahman bin Avf bizim için yemek hazırlamıştı. Bizi davet ettiği bu yemekte şarap ikram etti. İçtiğimiz şarap etkisini göstermeye başladı, derken namaz vakti girdi. Beni imam yaptılar. Namazda Kafirun Suresi'ni şöyle okudum.

“Ey kafirler! “Ben sizin ibadet ettiğinize ibadet etmem. Biz sizin ibadet ettiğinize ibadet ederiz.” Bunun üzerine:

Esla b. Şerikten rivayettir. Hz. Peygamber(sav)'in devesini sevk ediyordum. Soğuk bir gecede cünüp oldum. Hasta olurum yahut ölürüm diye soğuk su ile yıkanmaktan korktum. Durumu Rasülüllah'a haber verdim. Bir an sükut etti. Sonra Cibril O'na:

 

Ey iman edenler! Siz sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar ve cünüp iken de –yolcu olanlar dışında- boy abdesti alıncaya kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz, yahut sizden biriniz tuvaletten gelmişse veyahut da kadınlara dokunup da, suda bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa teyemmüm edin. Yüzlerinizi ve ellerinizi sürün. Şüphesiz Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır. 43 (Nisa)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

O zaman bana:

-Ey Asla! Teyemmüm et! diyerek bana nasıl teyemmüm edeceğimi gösterdi. Bir kere yüzü, bir kere de eli dirseklere kadar mesh etmek için, avuçlarının içini iki kere toprağa vurdu. Ben de kalkıp onun gösterdiği gibi teyemmüm ettim. Sonra tekrar devesini sevk etmeye devam ettim, demişlerdir.

Bu Ayet-i Kerime'yle ilgili olarak Hz. Ayşe(r.anha)'den bir rivayet vardır. Hz. Ayşe(r.anha): Bir yolculuk sırasında Beyda'ya vardığımda gerdanımı kaybettim. Bu gerdanlığı bulmak için herkesin konakladığını, Rasülüllah'ın dizimde uyuya kaldığını , kendisi yüzünden bu işlerin başlarına geldiğinden, babası Hz. Ebubekir(ra)'ın kendisine kızdığını, herkes namaz kılacak ama suyun bulunmadığını, Rasülüllah'ın uyandığında su olmadığından bu teyemmüm Ayeti'nin nazil olduğunu, bu yüzden (sonunda) herkesin kendisine hayır dua ettiğini, kendisiyle ilgili olarak bir hadise vuku bulduğunda, mutlaka hakkında bir ayet nazil olduğunu, sonucun da hayırlı ve faydalı olduğunu, söylediklerini ifade etmiştir. En iyisini Allah bilir.

Ayette ki kadınlara dokunma hanefilere göre cinsel ilişkidir. Şafilere göre ise kadına dokunmadır(değmedir).

Buraya mealini almadığım 46 ve 47. Ayetler Medine'deki yahudilerle ilgilidir. O devirde Medine'de, Beni Kaynuka, Beni Nadir, Beni Kureyza adlı yahudi Kabileleri vardı. Bu yahudi kabileleri Peygamberiz(sav)'e ve müminlere eziyet ettikleri, onlarla olan antlaşmalarını bozarak saldırdıkları için bu ayetler nazil olmuş. Bu Kabilelerden, hicretin ikinci yılında Beni Kaynuka, üçüncü yılında Beni Nadir, beşinci yılında da Beni Kureyza Kabileleri Peygamberimiz(sav) tarafından Medine'den sürülmüşlerdir.

*

 

Şüphesizki Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında dilediği kimseyi bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa, gerçekten büyük bir günah ile (Allah'a) iftira etmiş olur. 48 (Nisa)

 

Ayet-i Kerime son derece açık. Büyük günahlardan şirki bağışlamayacağını ama diğer büyük günahları Kendisi dilerse bağışlayacağını, anlaşılır ve çok net bir şekilde ifade ediyor Cenab- Hak. *

 

Katade'den rivayettir. O şöyle der:

Bize anlatıldığına göre, Kab ibn. Eşref, Huyey ibn. Ahtab adlı Nadir oğulları'ından iki yahudi hac mevsiminde Mekke'ye gelmişlerdi. Mekkeli müşrikler onlara: Bizler sadakat ve siyakat ehliyiz. Büyük büyük develeri misafirlere ikram için boğazlar, suyla ve sütle sular, Sıla-i Rahim'de bulunur, misafirleri ağırlar, Beyt'i tavaf ederiz. Muhammed ise, akrabalarıyla bağlarını kopardı, kendi beldesinden çıkıp orayı terketti. Söyleyin şimdi hangimiz daha doğru yolda? diye sormuşlardı. Kab ve Huyey adlı yahudiler, bile bile yalan söyleyerek, hayır tam aksine siz daha doğru yoldasınız demişlerdi. Bu hadiseden dolayı Cenab- Hak:

 

Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Onlar puta ve şeytana inanıyorlar. Ve inkar edenler için “Bunlar iman edenlerden daha doğru yoldadır.” diyorlar. 51

Bunlar Allah'ın kendilerine lanet ettiği kimselerdir. Allah kime lanet ederse, artık onun için hiçbir yardımcı bulamazsın. 52 (Nisa)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuştur demiştir.

 

Ravi devamla onlara bu yalan söylemeyi sürükleyen ve sevk edenin Hz. Muhammed(sav) ve ashabına karşı besledikleri kin ve çekememezlik duygusudur. Nitekim bu iki şahıs kabilelerine geri döndüklerinde; kavimleri onlara: “Muhammed, sizin hakkınızda kendisine şöyle şöyle Ayet indiğini zannediyor.” demişler de o ikisi vallahi doğru söylemiş. Bizi onun hakkında böyle konuşmaya sevk eden ancak ona olan kızgınlığımız ve çekememezliğimizdir, diye olayın doğruluğunu itiraf etmişlerdir demiştir.

*