Abbas devamla der ki: Allah'ın Resulü(sav) ile konuşup fidyemin o yirmi altından alınmasını istedim. Kabul etmedi. Ve bize karşı kullanmak istediğin maldan fidye kabul etmeyiz. (Çünkü o ganimettir) dedi. Sonra da kardeşimin oğlu Akil İbn. Ebu Talib'in -Nevfel İbn. Haris'in- dostun ve antlaşmalı Utbe İbn. Cehdem'in fidyelerini ver buyurdu. Ben “Ey Allah'ın Elçisi! Ben bundan önce müslümandım. Müşrikler beni bu savaşa zorla soktular dedim. Hz Peygamber (sav): Senin halini en iyi Allah bilir. Eğer iddia ettiğin gibi gerçek müslüman isen mutlaka Allah sana onun karşılığını verecektir. Ama halinden belli ki sen bize karşı idin. Fidyeni ver” buyurdular. Ben: “Ey Allah'ın !lçisi! Fidyemi, o benden alınan yirmi ukiyye altından alınmış saysan.” dedim. Allah'ın Rasulü (sav): O yirmi ukiyye altını Allah bize senden ganimet olarak verdi. O başka şey, senin fidyen başka şey” buyurdular. Ben, “Ama benim başka malım yok” deyince Efendimiz (sav): Mekke'den çıkarken Ümmül-fadl'ın yanında bıraktığın mala ne oldu? Sen ve O yalnızdınız. O malı ona bıraktın ve “ Bana bu savaşta bir şey olursa bu malın şu kadarı Fadl'ın, şu kadarı Kusem'in, şu kadarı Abdullah'ın demiştin” buyurdular. Ben: Seni hak ile gönderene yemin olsun ki, bunu ben ve ondan başka hiç kimse bilmiyordu. İşte şimdi çok daha iyi anladım ki, Sen Allah'ın Rasülüsün. Ve şahadet kelimesini getirerek müslüman oldum. Allah bana fidye olarak verdiğimden ve ganimet olarak alınan yirmi ukiyye altından daha hayırlısı olan yirmi köleyi nasip etti ki, hepsi de benim malımla müstakil olarak ticaret yapıyor. Ben şimdi ise Allah'ın mağfiretini gözlüyorum.

Ayet-i Kerimeler'in nüzul sebepleri bunlar. Şimdi de Ayetler'in içeriğini ve Allah'ın Peygamberimiz(sav)'i uyarmasını açıklayalım.

1- Bu esirler çoğunluğun görüşü olarak fidye ödenmesi karşılığında serbest bırakılacak, ya da bu fidyeyi ödemeyenler sahabe çocuklarından yahut sahabeden on kişiye okuma yazma öğretmek suretiyle serbest bırakılacaklar.

2- Bu isabetli ve doğru bir karar olmasına rağmen Cenab-ı Hakk'ın Rasülünü uyarmasının sebebi nedir? Hamidullah'a göre daha önceden geçerli olan (Enam 90) Ayeti'ne göre esir alınmaması ile ilgili yasa vardı. Peygamberimiz yürürlükteki yasayı uygulamadığı veya yeni yasanın gelmesini beklemeden karar verdiği için uyarıldı. Peki yeni yasa gelmeyecek miydi? Elbette gelecekti. Yoksa Cenab-ı Hak: “Allah'ın geçmiş hükmü, (Levh-ı mahfuz'daki kitapta) yazılı olmasaydı” demezdi. Yüce Allah, Rasülünün uyguladığı hükmün doğru olduğunu 69. Ayeti'yle de tasdik etmiştir. Peygamberimiz(sav)'in istişaresi isabetli olmuş, verdigi kararında yanılmamıştır. Bir çocuğun evin işiyle ilgili bir işi, babasına sormadan ve haberi olmadan yapması bu işin de doğru ve isabetli olması gibi. Allah'ın Rasülüne uyarması ise, Peygamberimiz(sav)'in de Allah'tan gelecek hükmü beklemeden esirlerle ilgili kararında acele etmesidir. En iyisini Allah bilir.

3- Bu Esirlerle ilgili Peygamberimiz(sav)'in istişare sonucu almış olduğu karar; cihana ders verecek niteliktedir. Esirlerin okuma yazma bilmeyenlere okuma yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakılma ve onların iaşelerinin karşılanıp temiz ve güzel elbiselerle donatılması, bir başkasına faydalı olmak kaydıyla ilim ve bilginin diyet olarak kabul edilmesidir. Hem de hayatın diyeti. Dünya tarihini incelediğimizde ilminden dolayı kellesini, icat ve keşiflerinden dolayı hayatını, bilgisinden, yeni fikir ve düşüncelerinden dolayı, yöneticiler tarafından sürgüne gönderilen, zindanlarda çürütülen, hayatına son verilen pek çok bilim adamı mevcuttur. Fakat ölüme mahkum edilmiş bir harp esirini ilminden dolayı, hem de bir başkasına faydalı olmak ve yetiştirmek şartıyla hayatının kendine iade edilmesi dünya tarihinde hiç görülmemiştir. Bu hadise bile insan hayatının değerini, ilmin kıymetini, İslamın ne denli önemsediğinin delilidir.

4- Bu Bedir Savaşı'nda hasım akrabalar çok olduğundan (örneğin: esirler arasında Peygamberimiz'in amcası Abbas, amcaoğulları Akil ve Nevfel, damadı olan Zeyneb'in kocası Ebul As, vs. ) Yüce Allah'ın Peygamberimiz(sav)'i uyarması ve müminlerin akrabalık bağlarından dolayı Allah'ın hükmünün uygulanmasında tereddüt edip etmeyeceklerinin sınanmasıdır.

*

 

Hişam bin Urve babasından rivayet etmiştir. O der ki:

Hz. Peygamber(sav) Zübeyr ile Kab bin Malik arasında kardeşlik bağı teessüs ettirmişti. Zübeyr der ki: Kab'ı Uhud'da yaralı bir halde gördüm. Kendi kendime;

-Keşke ölüp bu dünyayı ve ailesini bırakıp gitseydi de ona varis olsaydım.

Yine Zübeyr'den Rivayettir: İslamiyetin ilk zamanlarında bir kimse, diğer bir kimse ile “Ben ölürsem sen bana, sen ölürsen ben sana varis olayım” diye anlaşır, böylece hangisi önce ölürse, diğeri onun malına varis olurdu. Bunu üzerine Yüce Allah:

 

Sonradan iman edip hicret eden ve sizinle birlikte cihat edenler. İşte onlar sizdendir. Rahim sahipleri (akraba olanlar) Allah'ın kitabına göre, birbirlerine (varis olmaya) daha evladırlar. Allah her şeyi bilendir. 75 (Enfal)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

 

Böylece din kardeşliği veya anlaşma kardeşliği esasına göre cereyan eden geçici veraset hükmü ortadan kalkmış, rahim akrabalığı varis kabul edilmiştir. Bu Ayet'le 72. Ayet'te belirtilen “ Din kardeşliğinden doğan veraset hükmü” nü tamamen ortadan kaldırarak nesh ettiği söylenmişse de benim kanaatime göre yeryüzünde aynı şartlar oluştuğunda Ayet tekrar geçerliliğini korur. Çünkü hükümler şart ve sebeplere bağlıdır. 21. Yüzyıl da bile yeryüzünde 72. Ayet'in geçerli olduğu bölgeler ve topluluklar mevcuttur. Konuyu dünya çapında ve evrensel düşünürsek olay kendiliğinden anlaşılacaktır. Çünkü Ku'ran, bir bölge veya topluluğa hitap etmez. O'nun hükmü yeryüzünde kıyamete kadar geçerlidir. Yoksa hükmü ebediyen kalkmış olan Ayet Kur'an'da niye bulunsun. Böyle bir isnat Allah'ın ilim sıfatına aykırıdır. En iyisini Allah bilir.

***

 

 

 

 

ALİ İMRAN SURESİ

 

Ebu Umame'den rivayet olunmuştur. O der ki:

Necran Hristiyanları'ndan bir topluluk Hz. Meryem oğlu İsa(as) hakkında tartışmak üzere Hz. Peygamber(sav)'in huzuruna gelmişlerdi. Bunun üzerine:

Allah kendisinden başka ilah olmayan, sürekli diri olan ve yarattıklarını (sürekli) koruyup gözetendir. 1 (Al-i İmran)

Ayet-i Kerimesi'nin inzal buyrulduğunu daha birçok ayetlerin de bu sebeple nazil olduğunu bildirmiştir.

*

 

Suyuti, Ed-Durrul Mensur'unda der ki:

Bir yahudi Hz. Peygamber(sav) Bakara Suresi'nin ilk Ayetleri'ni Elif, Lam, Mim. Bu Kitap'ta hiç şüphe yoktur....... Ayetleri'ni okurken gelir, daha sonra bu duyduklarını yahudi Ebu Yasir b. Ahtab'a söyler, Yasir de kardeşi Huyey ibn. Ahtab'ın yanına geldiğinde -ki beraberinde yahudilerden bir topluluk da varmış- “ Biliyor musun? Kendisine indirilenler içinde Muhammed'in “Elif, Lam, Mim, Bu Kitap'ta hiç şüphe yoktur.....” diye okuduğunu duydum.” der. Huyey gerçekten öyle okuduğunu işittin mi? sorusuna, evet cevabı alınca kalkar, yanındaki yahudilerle birlikte Hz. Peygamber(sav)'in yanına gelir. Durumu Hz. Peygamber'e anlatır ve sorar. O'ndan da “evet doğrudur” cevabı alınca yahudiler (Huyey): Peygamberler'in bununla gönderildiği kesindir. Ama senin dışında hiçbir Peygamber'e hükümranlığın süresi, ümmetinin ömrü ne kadar süredir açıklandığını bilmiyoruz. Elif birdir. Lam otuzdur. Mim kırktır. Toplam yetmişbir sene eder derler. Sonra Huyey Peygamberimiz'e daha muhkem harfler var mıdır? diye sorar. Peygamberimiz: Elif, Lam, Mim, Sad vardır. Sad da doksan eder derler. Toplam 161 eder der. Daha var mı? diye sorarlar. Bu konu Peygamberimiz'in diğer muhkem Ayetler'i saymasıyla devam eder. Mantıkları sığmaz 71-161-231-271- vs. 704 sene toplam eder derler. Yani amaçları Peygamberiz'in (öleceği) yaşını (ömrünü) hesap etmektir. Huyey ve arkadaşları birbirlerine kalkın gidelim, senin durumun bize biraz karışık geldi. Bilemedik ki sana az mı? Yoksa çok mu? ömür biçildi, derler. Bu hadisenin arkasından Cenab-ı Hak:

 

Sana bu kitabı indiren O'dur. Onun bir bölüm ayetleri muhkem olup, bunlar kitabın esasıdır. Diğerleri de müteşabih (benzeşen yoruma açık olan) ayetlerdir. Kalplerinde eğrilik olanlar, sırf fitne çıkarmak ve kendilerine göre yorumlamak için onun müteşabih ayetlerinin peşine düşerler. Oysa onun tevilini Allah'tan başkası bilmez. İlimde uzman olanlar ise: “Biz ona inandık hepsi Rabb'imizin katındadır.” derler. (Bu sözü) Üstün akıllılardan başkası (söylemez)(üzerinde) düşünüp öğüt almaz. 7 (Al-iİmran ) Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurur.

 

Bu Ayet-i Kerime'nin anlatmak istediğini açıklamak gerekirse:

Bir insan veya inanan bir müminin, müteşabih ayetleri yorumladığında, muhkem ayetleri incelediğinde, bu inceleme ve anlayış sonucu kişiyi Kur'an'ın hakikaten Allah'ın Kelamı olduğu inancına götürür. Muhkem ayetleri inceleme sonucu kişi bir defa Kitab'ın gerçekten Allah'ın Kitabı olduğu inancına vakıf olduktan sonra müteşabih ayetler onun zihninde şüphelere yol açmaz. O kılı kırk yarmaz. Yaratan'ın da kendine ait sırları olduğunu bilir. Allah Kelamı'nı bütün olarak kavrar. O'na öylece inanır ve dikkatini faydalı işlere yöneltir .(mevdudi) Bu Ayet'e kadar Allah hep akıllılara hitap ediyordu. Bu Ayet'le ise, üstün akıllılara hitap ediyor. Bu işleri sadece üstün akıllılar anlar diyor . İnsanoğlu azıcık düşünse bu Ayetler'le anlatılmak isteneni kavrar ve bu Ayetler'in sırrının arkasına düşmez. Bir örnekle konuyu somut hale getirecek olursak:

Bir devleti yönetebilmek için; Anayasa, kanunlar, tüzükler, yönetmelikler, tebliğler vs. bulunur. Bunları bütün normal akıllı vatandaşlar bilip anlayıp kavrayabilir. Her şey açıktır. Herkes inceleme, araştırma ve öğrenme hürriyetine sahiptir. Mevcut olan ve bilinen mevzuatlarla hayatlarını devam ettirirler. Fakat bu yasa ve mevzuatların dışında bazı yasalar vardır ki, onları sadece toplumun ve devletin üst seviyesindeki yetki ve sorumluluğa sahip kişiler bilirler. Bu yasalarda herkesin ulaşamayacağı, içerdiği bilgilerini herkesin elde edemeyeceği, çok cüz'i devlet erkanının bileceği hükümler mevcuttur. İşte üstün akıllı, basiret ve feraset sahibi insanlar bu yasa ve mevzuattaki, herkesin bilmediği hükümleri çözebilirler. Onun varlığını kabul ederek teslim olurlar. Bu hükümler devlet sırrıdır. Bu sırlar kimseye söylenmez. Sadece bilmesi gerekenler bilir. Aynen bunun gibi. Allah'ın Şifreli Ayetleri'ni çözmeye ve anlamaya kalkılırsa her an sapıtılabilir. Hakikat dışı kalma riski çok yüksektir. Çünkü O beşer kitabı değildir. Yüksek ve üstün akıllılar bunun böyle olduğunu bilir ve buna inanırlar. Zaten normal akıllılar, gizli bilgilerin ne manaya geldiğini anlayamazlar. Onu düşünecek fikri altyapıya sahip değildirler.

Konuyu kapatmadan önce bir de şahıslar bazında ele alırsak müteşabihlerin daha net anlaşılacağı kanaatindeyim. Hemen hemen herkesin hayatında sadece kendisinin bildiği sırlar vardır. Düşünceleriniz, bilgileriniz veya hayat hikayeniz objektif olarak yazılı metin haline getirilmesi sizden istense, siz hayat hikayeniz içindeki sırları açıklayarak insanlara sunabilir misiniz? Yoksa gizli sırlarınızı birer mim koyarak insanlardan saklar mısınız? Düşünün. Ondan sonra müteşebih Ayetler'in sırrını anlamaya çalışın. İşte anlatmaya çalıştığımız misalde olduğu gibi, hem Allah'ın ilminde hem de Allah' la Rasülü 'nün arasında herkesin bilmemesi gereken sırlar vardır. Çünkü bu insanlık, O'nun yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır. O'nun için Kainat'ın Efendisi(sav) “Benim bildiğimi siz bilseydiniz az güler çok ağlardınız.” buyuruyor. En iyisini ve en doğrusunu Yüce Yaratan bilir.

*

 

İbni Abbas'tan rivayet olunmuştur.

“ Hz. Peygamber(sav) Bedir'de Kureyşliler'i mağlup edip de Medine'ye döndüğü zaman, yahudiler Beni Kaynuka pazarında toplanmışlardı. Hz. Peygamber(sav) onlara:

-Ey yahudi topluluğu! Kureyşin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden müslüman olun! buyurmuştu. Yahudiler:

-Ey Muhammed! Kureyş'ten bir takım kimseleri öldürdüm diye gururlanma. Çünkü onlar savaşmasını bilmeyen acemi kimselerdi. Vallahi bizimle savaşsaydın, bizim nasıl güçlü kimseler olduğumuzu öğrenirdin. Çünkü sen bizim gibisiyle henüz karşılaşmadın. Bunun üzerine Yüce Allah:

 

(Bedir savaşında) karşılaşan iki toplulukta sizin için bir ibret vardır. Biri Allah yolunda savaşmaktadır. Diğeri ise kafir topluluk olup onları( Müslümanları) gözleriyle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Allah dilediğine yardımıyla destekler. Bunda basiret sahibi kimseler için bir ibret vardır. 13 (Al-i İmran)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

 

Ayet'in nüzul sebebinden de anlaşılacağı gibi verilmek istenen mesaj son derece açık ve anlaşılır biçimde. Burada “Basiret” kelimesinin üzerinde biraz durmak gerekir. Bu kelimenin ifade ettiği mana çıplak gözle görülen aynadaki yansıma değildir. Bu kelimenin anlamı bir olayı gören, görmekle de kalmayıp gördüğü görüntünün arkasındaki gerçeği de gören, anlayan ve sezen demektir. Yani kendi kendine sorular sorarak bu soruların karşılığında cevabını bulup anlamlar çıkararak hakikati kendi içinde sindiren demektir.

Allah işte bu noktada yahudileri uyararak siz sadece biyolojik yapınız, fiziki gücünüzle bazı şeyleri gerçekleştireceğinizi sanıyorsunuz. Halbuki, zihninizi, melekenizi, düşüncenizi fizik ötesine bir ulaştırın, orada gerçeklerle sizin bilmediğiniz hakikatlerle karşı karşıya kalacaksınız diye uyarıda bulunuyor. Onların şahsında da bütün insanlığa mesaj veriyor. Gerçek müminler ise zaten bu hakikati biliyorlar ve anlıyorlar. Sizin gibi madde âlemine takılıp kalmıyorlar uyarısında bulunulmaktadır.

*

 

 

İbni Abbas'tan rivayet olunmuştur:

“Bir gün Hz. Pegamber(sav) yahudilerin Medreseleri'ne (Havray'a) gitmiş. Onları Allah'ü Teala'ya davet etmişti. Nuaym b. Amir ile Haris b. Zeyd O'na:

-Ey Muhammed! Sen hangi dindensin? dediler. Hz Peygamber(sav) İbrahim-i dindenim buyurdu. Her ikisi de:

-Ama İbrahim yahudi idi, demeleri üzerine Hz. Rasülüllah:

-Öyleyse haydin Tevrat'a başvuralım. Sizinle bizim aramızda hakem olsun buyurdu. Kabul etmediler. Bunun üzerine Yüce Allah:

 

Baksana! Kitaptan kendilerine pay vermiş olanlar, aralarında hakem olması için Allah'ın kitabına çağrılıyorlar da sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyorlar. 23

Bunun sebebi; “Bize ateş ancak sayılı bir kaç gün değecektir.” demeleridir. Uydurdukları şey onları dinlerinde yanıltmıştır. 24 (Al-i İmran)

Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurdu.

*

 

İbni Abbas'tan Enes b. Malik der ki:

Hendek savaşı olacağı zaman Selman-ı Farisi hendek kazma düşüncesini Peygamberimiz(sav)'e sunmuştu. Bu fikir kabul edildi. Peygamberimiz(sav) de hendek kazarken üç defa kazmayı vurduğu yerden ateş çıktı. Medine'yi aydınlattı. Bunu bütün ashab gördü. Peygamberimiz(sav)de bu olayı tevil etti. Şöyle ki: Birinci şimşekte “Hire saraylarını ve Kisra medaine”, ikinci şimşekte, Rum ülkesindeki “kırmızı sarayları”, üçüncü şimşekte “Sana saraylarını” aydınlattı ve Cibril bana aydınlanan yerleri gösterdi dedi. Ümmetime müjdeler olsun ki, oraları Allah bize vaat etti. Yani oraları feth edeceğiz dedi. Bunu duyan yahudiler ve münafıklar (bazı rivayetlerde Hristiyanlar da var) hiç şaşmıyor musunuz? Size Muhammed hikaye anlatıyor. Sizi olmayacak umutlara sevk ediyor. Sizlere batıl vaadlerde bulunuyor. Siz o kadar güçlü olsanız hendek kazmassınız. Size bu vaadle daha iyi çalışıp hendek kazasınız diye moral veriyor. Amacı sizi çalıştırıp bir an evvel hendeği kazmanızı sağlamak. Gücünüz olsa yüz yüze savaşırdınız diye müminlerle (haşa) dalga geçiyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah:

 

Deki: “Ey mülkün sahibi Allahım! Mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de çekip alırsın. Dilediğini yükseltir, dilediğini de alçaltırsın. İyilik senin elindedir. Senin her şeye gücün yeter.” 25 (Al-i İmran)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

*

 

İbni Abbas'tan rivayetle:

Ubade Bedir Savaşı'nda bulunmuş, muttaki bir sahabi idi. O'nun yahudilerden antlaşmalı oldukları kimseler vardı. Hendek savaşı günü “Ey Allah'ın Elçisi! Yanımda beş yüz yahudi var. Benimle beraber çıkmalarını düşünüyorum. Böylece düşmana karşı onlarla daha da güçleniriz, dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak:

 

Müminler müminleri bırakıp da kafirleri dost edinmesin. Kim böyle yaparsa, Allah'tan ilişiği kesilmiş olur. Ancak onlardan (gelebilecek tehlikeden) sakınmanız hali müstesnadır. Allah sizi kendisin(in emirlerine karşı gelmek)den sakındırır. Çünkü dönüş Allah'adır. 28 (Al-i İmran)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

*

 

Muhammed ibni İshak'ın Muhammed ibni Cafer ibni Zübeyr'den rivayetle: “Hristiyanlar biz Mesih'i sevdiğimiz için saygı gösteriyor ve tazimde bulunuyoruz, demişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah:

 

Deki: “ Eğer Allah'ı seviyor idiyseniz bana tabi olun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafurdur. Rahimdir. 31 (Al-i İmran)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

*

 

Gerçekten Allah benim de Rabbim sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na ibadet edin! Dosdoğru olan yol işte budur. 51

Nitekim İsa onlardan küfrü sezince dedi ki: “Allah için bana yardım edecekler kimlerdir?” “Havariler Allah'ın yardımcıları biziz. Biz allah'a inandık, bizim gerçekten Müslüman olduğumuza şahit ol.” dedi. 52 (Al-i İmran)

Bu Ayet-i Kerime diğer tüm peygamberler gibi Hz. İsa (as)'ın da öğretilerini aşağıda açıklayacağımız üç esasa göre belirlendiğini gösterir.

1. İnsanların boyun eğip teslim olması gereken en yüce otorite sadece Allah'tır. Tüm sosyal ve ahlaki sistemler tamamen bunun üzerine bina edilmelidir.

2. Bu yüce gücün temsilcisi olarak bir peygambere de kayıtsız şartsız itaat edimelidir.

3. Eşyayı haram, helal, temiz, pis gibi sınıflandıran düzenlemeler ve kanunlar yapmak sadece Allah'a aittir.

O halde Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed (sav) ve bütün Peygamberlerin bir tek ve aynı görevi üslendikleri ve bunun için gönderildikleri son derece açıktır. Hal böyle iken peygamberlerin hepsinin farklı görevlerde farklı amaçları yerine getirmek için gönderildiklerini sanmak, büyük bir yanılgı içinde olmak demektir. Peygamberlerin evrenin mutlak hakimi olan Allah tarafından kullarına elçi olarak gönderilen, hiç kimsenin O'na asi olmasını ve O'ndan müstağni olmalarını önlemek ve herhangi bir şekildeki otoritede Allah'ın yanında ve yanı sıra O'na ortaklar edinmelerini yasaklamalarından başka bir görevleri olamaz.

Örneğin: Hz. İsa (as)'ın tek bir Allah'a ibadete inandığı aşağıdaki bölümlerden açıkça anlaşılmaktadır.

1. Rabbin olan Allah'a ibadet edecek ve yalnız O'na hizmet edeceksin. (matta:4-10)

2. Hz. İsa (as) sadece buna inanmakla kalmadı. Bunu tüm etkinliklerin nihai gayesi kıldı. Ve nasıl tüm evren onun fiziksel kanunlarına boyun eğiyorsa yeryüzündeki tüm insanları da o şekilde Allah'ın vahiy yasalarına boyun eğdirmek için uğraştı.

“Melekut'un gelsin, senin mülkün (saltanatın) gökte olduğu gibi yerde de egemen olacak. (matta:6-10)

Nasırda da tebliğ başladığında kendi halkı ve akrabaları O'na karşı çıktılar. Matta, Markos ve Luka incillerine göre Hz İsa (as) şöyle dedi. Hiçbir peygamber kendi ülkesinde kabul görmez. Düşmanları O'nu Kudüs'te öldürmek için bir komplo hazırlamaya başladı. Ve insanlar O'na başka yerlere gitmesini isteyince “Hiçbir peygamber Kudüs dışında ölmez.” dedi. (Luka:13-33)

Hz. İsa (as) son kez Kudüs'e girerken, havarileri: “Rabb adına gelen kırala selam olsun” diye yüksek sesle saygı göstermeye başladılar. Farisiler buna gücendiler ve O'ndan havarilerini susturmasını istediler. Hz. İsa (as) şu cevabı verdi. “Size derim ki, eğer bunlar sussalar birden bire taşlar bağırmağa başlar. (Luka: 19:38-40)

Bir başka seferde de şöyle demiştir:

“Ey çalışanlar ve ağır yüklü olanlar! Bana gelin! Sizi dinlendireyim. Benim boyunduruğumu alın ve beni anlayın. Çünkü ben alçak gönüllü ve halim biriyim. Benim işim kolay ve yüküm de hafif.” (Matta 11:28-30)

Bu bölümde Farisiler havarilerin neden eskilerin geleneklerini bozarak ellerini yıkamadan yemek yediklerini sorduklarında, Hz. İsa (as) şu cevabı verdi.

İsa'ya (Kitab-ı Mukaddes'e göre Hz. İsa (as)'dan önce MÖ. 8. Yüzyıl'da gelen peygamberlerden) sizin ikiyüzlülüğünüzü önceden haber vermiştir. Bu insanlar ağızlarıyla beni destekliyorlar fakat kalpleri benden uzaktır, dedi. Bunun gibi bir çok Hz. İsa (as) ile ilgili gerçekler Kitab-ı Mukaddes'te mevcuttur. Hatta Hz. Musa (as) ile ilgili de pek çok ayetler mevcuttur. Bilhassa anneye babaya itaat konusunda.

Arapçada Havari kelimesi hemen hemen ensar kelimesiyle eş anlamlıdır. Bunlar Kitab-ı Mukaddes'te şakirt diye adlandırılırlar. Hz. İsa (as) mesajını ulaştırmak gayesiyle onları görevli kılmış bu nedenle onlara şakirt adı verilmiştir.

İslamın ikamesine yardımcı olan kişiler ise Allah'ın yardımcıları olarak isimlendirilirler. Allah insana serbest ve hür irade vermiştir. İster itaat eder, isterse isyan eder. Sadece insanlara ikna yoluyla itaat açık bırakılmıştır. Çünkü bu serbestlik bahsedilen alanlarda insanlara isteklerini zorla kabul ettirmez. Bilakis nasihat ve muhakeme yoluyla kabul ettirmek ister. İnsanlara doğru yolu nasihatle ulaştırır. Allah İslam Dini'ni yaymak için gücünün son sınırına kadar çabalayanlara yardımcıları ve dostları olarak adlandırır. Dost ve yardımcılık da Kur'an litaratüründe, insanın dünyada ruhi yücelme ile kazanabileceği, peygamberlikten sonraki en yüksek makamdır. Bunlar Allah yanında takvaya ermiş muttaki kişilerdir. (Mevdudi Tefhimil Kur'an)

*

 

Necran Hristiyanları'ndan bir heyet Peygamberimiz(sav)'e:

-Sana ne oluyor da efendimiz Hz. İsa'ya kötü söz söylüyorsun? dediler.

-Hz. Peygamber (sav) onlara:

-O'nun hakkında ne dedim ki buyurdu.

-“O Allah'ın kuludur diyorsun.” dediler. Hz. Peygamber(sav):

-Evet. O Allah'ın kulu, peygamberi, Meryem (el-ezna el-betül)'e ilka ettiği kelimesidir buyurdu. Heyettekiler bu cevaba kızarak:

-Sen hiç babasız insan gördün mü? demeleri üzerine Yüce Allah:

Allah katında İsa'nın durumu Adem'in durumu gibidir. O'nu topraktan yarattı. Sonra “ol” dedi ve oldu. 59 (Al-i İmran) Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

*

 

 

 

 

Lanetleşme--Mübahele

 

Artık sana ilim geldikten sonra kim seninle onun hakkında çekişirse de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım. Sonra da dua ve niyazda bulunup, Allah'ın lanetini yalancıların üzerine kılalım. 61 (Al-i İmran)

 

Yukarıdaki 61. Ayet'te geçen ve anlatılmak istenen olayın iç yüzü Yemen'li Necran Hristiyanları heyetinin Medine-i Münevvere'ye gelmesi ve bu heyet ile Hz. Peygamberimiz (sav) arasında yapılan tartışmalara kendilerine sunulan bütün delillere rağmen küfür ve inatlarında ısrar edip, İslam Dini'ni kabul etmemeleri üzerine Hz. Peygamber (sav) tarafından Allah'ın emriyle karşılıklı lanetleşmeye çağrılmaları (mübahele) ve onların da bundan çekinerek cizye vermeyi kabul edip kabilelerine geri dönmeleri hadisesi olarak meşhurdur. Bu olay hicretin dokuzuncu senesinde meydana gelmiştir.

Bu Sure'nin başından itibaren kimi rivayete göre otuz küsur, kimi rivayete göre de seksen üç Ayet'in nüzulüne sebep olan hadise şu anlatılan ve gerçekleşen olayla ilgilidir.

İbni İshak der ki: Necran Hristiyanları heyeti altmış binitli olarak Rasülüllah (sav)'e geldiler. İleri gelenlerin on dört tanesi heyetteydi. Esas heyetin söz sahibleri Akıyb, Heyet Başkanı. Seyyid, Vezirleri. Ebu Harise ibn. Halkame de Piskopasları idi. Bekir ibni Vail Arapları'ndan olup Hristiyanlığı kabul etmiş ve Ebu Harise (piskopas) alim olduğu için o dönemde bilgisiyle kralların övgülerine mazhar olmuş, Rumlar'dan ve krallardan kendileri için kiliseler yapılmış mal, mülk ve ihsanlarda bulunulmuş kendisi Hristiyanlığı çok iyi bilmesine ve Peygamberimiz (sav)'in vasıflarına çok iyi vakıf olmasına rağmen kendisine verilmiş makam ve mevkiden dolayı İslam Dini'ni kabul etmemişlerdi. Piskopas'ın kız kardeşi “Kürz ibni Alkame” de heyetteydi

Bu heyet ikindi namazı kılınırken Medine-i Münevvere'ye geldiler. Üzerlerinde yemen yapımı süslü elbiseleri, cübbe ve ridaları vardı. (Onları gören sahabeden bazıları ne onlardan önce ne de onlardan sonra öyle gösterişli ve güzel giyinmiş bir heyet görmedik, demişlerdir.)

Hristiyan Heyeti, kendi ibadet vakitleri gelince Mescid-i Nebevi'de namaz kılmak istemişler, Peygemberimiz (sav) de müsade etmişti. Namazdan sonra Peygamberimiz (sav) heyet başkanları ve Ebu Alkame ile konuştu. Onlar melikin dininden yani Melkani idiler. Dediler ki, İsa Allah'tır. İsa Allah'ın oğlu'dur. İsa üçün üçüncüsüdür. Bu sözlerine de şöyle delil getirdiler.

O Allah'tır sözü hakkında: O ölüleri diriltir. Hastaları iyileştirir. Gaibten haber verir. Çamurdan kuş şekli yapıp ona üfürür, o da kuş olurdu, dediler.

O Allah'ın oğludur: O'nun bilinen bir babası yoktur. Kendisinden önce Ademoğlundan hiç kimsenin yapmadığı bir şeyi yapmış beşikte konuşmuştur.

O üçün üçüncüsüdür: Allah'ü Teala'nın yaptık, ettik, emrettik, yarattık, hükmettik vs. şeklindeki sözlerine delil getirerek, şayet bir olsaydı, yaptım, ettim, yarattım, hükmettim, derdi. Halbuki O kendisi İsa ve Meryem'den ibarettir dediler.

Hz. Muhammed(sav) onlara İslam'a geliniz, müslüman olunuz buyurdu. Onlar: Biz zaten müslümanız ve senden önce müslüman olduk dediler. Efendimiz: “Yalan söylediniz, Allah'a oğul isnad etmeniz, haça tapmanız, ona secde etmeniz, domuz eti yemeniz, içki içmeniz müslümanlığınızı engelliyor” buyurdular.

Bütün bunlara rağmen Hristiyan olarak kalmakta inat ettiler. Ve devamla: Ey Muhammed! Öyleyse İsa'nın babası kim? dediler. Peygamberimiz(sav) sustu, cevap vermedi. Bunun üzerine Allah'ü Teala onların her bir sözleri ve iddiaları hakkında Ali İmran Suresi'nin başından 80 küsur Ayet-i Kerime'yi inzal buyurdu. Olay bununla da kalmadı. Peygamberimiz(sav)'le aralarındaki tartışma devam etti. Peygamberimiz'in bütün suallerine evet olarak cevaplandırdılar. Bunun üzerine Rasülüllah(sav): “O halde zannettiğiniz gibi Hz. İsa nasıl ilah ve Allah'ın oğlu olur” buyurdular. Sustular, cevap vermediler. Ama sonradan yine inat ederek: “-Ey Muhammed! Sen İsa'nın Allah'ın bir kelimesi O'ndan bir “Ruh” olduğunu söylemiyor musun? dediler. Efendimiz(sav)'in evet cevabı üzerine, eh bu bize yeter deyip inkarda devam ettiler. Bunun üzerine Allah : “ Allah o Allah'tır ki, yegane ilah odur. Hayydır ve kayyumdur.” Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

Allah'ü Teala 61. Ayet'i ile Rasülü'ne onları mübaheleye (Lanetleşmeye) davet etmesini emretti. Hz. Peygamber(sav) onları tekrar müslüman olmaya, değilse lanetleşmeye davet etmesi üzerine: “-Ey Ebul Kasım! Bize müsaade et, ne yapacağımız konusunda bir düşünüp istişare edelim dediler ve gittiler.

Başkanları Akib ile istişare ettiler. Bir rivayete göre de kendi aralarında piskoposları Harise ile konuşup istişarede bulundular. Başkanları:

-Ey Hristiyan topluluğu! Muhakkak biliyorsunuz ki, Muhammed Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamberdir. İsa'nın haberi konusunda kesin bir hüküm ortaya koydu.

Biliyorsunuz hiçbir kavim yoktur ki, Peygamber'i ile lanetleşmiş olsun da büyükleri kalsın, küçükleri yetişsin. (Büyük küçük hepsini helak eder diyor.) Eğer lanetleşme yaparsanız kökünüz kazınır. Eğer vazgeçerseniz hiç olmassa mevcut dininiz üzerine kalırsınız. Gidin Onunla vedalaşın ve memleketinize geri dönün dedi.

Peygamberimiz(sav) olayın peşini bırakmamış, Kendisi ve aile efradını yanına alarak Necranlılar'a tekrar lanetleşmek üzere haber göndermiş, onlar da kararlaştırdıkları yere gelerek, Peygamberimiz(sav)'e lanetleşmeden vaz geçtiklerini söylemişler. Bunun sonucu Peygamberimiz(sav) tekrar Necranlılar'a İslam'a devet etmiş, onlar bu teklifi yine kabul etmemişler. Bunun üzerine Peygamberimiz(sav): O halde sizinle savaşmaktan başka yol kalmadı buyurunca; Akib ve Seyyid bizim Araplarla savaşacak gücümüz yok. Bizimle savaşmaman karşılığında ve bizi dinimizde serbest bırakman için sana her sene bini Sefer'de bini Recep ayında olmak üzere ikibin hulle, demirden otuz zırh cizye karşılığında bizimle barış yapar mısın? dediler. Efendimiz bu teklifi kabul ederek onlarla anlaştı. Peygamberimiz(sav)'den anlaşma şartları için bir temsilci istediler. Peygamberimiz(sav) de Ebu Ubeyd'i temsilci göndererek barış yapıldı. Bu temsilci konusunda Hz. Ömer(ra) “O görevi istediğim kadar hiçbir görevi istemedim” buyurmuştur.

Peygamberimiz(sav) bu lanetleşme hususunda: “Eğer lanetleşselerdi, vadi onlar için ateşle dolacak, ağaçlar üzerindeki kuşlara varıncaya kadar Necran Halkı'nın kökleri kurutulacaktı.” buyurmakla işin vahameti hakkında müminleri bilgilendirmiştir.

 

Not: Bu Ayet-i Kerime'nin inzal olması sonucunda Peygamberimiz(sav)'nin yanına kızı Fatıma, damadı Hz. Ali, torunları Hasan ve Hüseyin'i alarak Allah'ım bunlar benim Ehli Beytimdir. buyurmuştur diye bir hadis rivayet edilir. Fakat bu rivayet edilen hadisi iyice incelediğimiz zaman Kesin Nas olan Ayet-i Kerime ile çelişiyor. Ayeti ve hadisi ister zahiren isterse mecazi anlamda incelediğimizde durum değişmiyor.

Ayette “kadınlarımızı ve kadınlarınızı” diye çoğul kullanılıyor. Peygamberimiz(sav)'in yanında ise sadece kızı Fatıma var. Hanımları yok. Karşı tarafta da bayan olarak sadece Ebu Harise'nin kız kardeşi Kürz var başka bayan yok. Hal böyle ise teker olan her iki guruptaki bayan hakkında Cenab-ı Hak niye çoğul kelime kullansın. Allah bilmiyor muydu guruplardaki bayanın adedini? Elbette biliyordu. Ama Ayet'te anlatılmak istenen bu değil. Ayet'in üslubuna bakılırsa karşı tarafa bir meydan okuma var. Türkçedeki “erkekseniz topunuz gelin” ifadesi gibi . Ayet'te Cenab-ı Hak meydan okumayı Rasülü'ne genel anlamda emir buyuruyor. Söylemesi gereken söz sadece Peygamberimin(sav)'in kızı damadı ve torunlarıyla sınırlı değil, tüm müslüman ve Necran Hristiyanlarına. Bunun anlamı topunuz gelin biz de bütün müslümanları getirelim lanetleşelim ki, siz bunu yapamassınız, demektir. Maksat, sert ifadelerle karşıdaki rakibi önceki fikrinden caydırıp, İslamı kabul ettirmektir, Ya da onların cizye ödeyerek teslim olup Peygamberiz(sav)'in buyruğu altına girmelerini sağlamaktır. Nitekim sonuç istenilen amaçta cereyan etmiştir.

Daha birçok yönden rivayet edilen bu Hadis'le ilgili çelişkiler var. Burada detaylı olarak açıklamak istemiyorum. Daha ilk bakışta ifade ettiğim gibi hadis Ayet'le çelişiyor ki, bu mümkün değildir. Peygamberimiz'in hiçbir sünneti ayetle çelişmez. Olsa olsa bu anlamdaki Hadis Şia'nın uydurmasıdır. Ne yazık ki, bizim ehlisünnet alimlerimiz bile bu ayrıntıyı gözden kaçırmışlar.

Yalnız; (Hadis'in Arapça metnini görmedim.) Peygamberimiz(sav) kalabalık bir heyetle Necranlılar'a meydan okumak için lanetleşme yerine vardıklarında genel manada en yakını olan kızı, damadı ve torunlarını göstererek bunlar benim Ehli Beytimdendir. (En yakınlarım bile burada anlamında) dediyse ve açıklama bu manada ise, Hadis Ayet'le çelişmez, bilakis Ayet'le uyumluluk arzeder.

Çünkü: “Ehli Beytimdir.” İle “Ehli Beytimdendir”in anlamı çok farklıdır. Bir tek harf hatası her şeyi değiştirir.

Aslına bakılırsa bu tür konuları, ince ayrıntıları ve satır aralarını görmek, üzerinde durmak ve düşünmek yanlış bir fikir değildir. Çünkü Hakikatler ayrıntılarda gizlidir. Allah muhafaza, önemsemediğimiz bir harf hatası genel anlamda insanı imandan edebilir. Yani iman sistemi çöker. Tıpkı bilgisayar sisteminde küçük bir virgül veya nokta hatasından dolayı sisteme giremeyip yapmış olduğun bütün doğrularının geçersiz olduğu gibi.

Şimdi; Necran Hristiyanları'yla Peygamberimiz(sav)'in arasında geçen tartışmanın neden kaynaklandığının İslam'a inanmayıp, Peygamberimiz(sav)'e neden tâbi olmadıklarının arka planını inceleyelim.

Necranlı Hristiyanlar; Peygamberimiz'le yapmış oldukları antlaşma sonucunda cizye vermeyi kabul ederek geri yurtlarına döndüler. (Bu antlaşma aynı zamanda Hz. Muhammed(sav)'in Peygamberliğini vakıa olarak kabul ettiklerinin delilidir.) Ancak; Necran Hristiyanları'yla gelmiş ve onların Piskoposları olan Ebu Harise'nin kız kardeşi KÜRZ müslüman olup Medine-i Münevvere'de kalmıştır . Müslüman olan Kürz burada bütün insanlığa ışık tutacak müslümanların da uyanmasına vesile olacak tarihi bir açıklamada bulunmuştur. Kendi ifadesiyle:

“Yolda gelirken benim bindiğim katır, ürküp bir hayvanlık etti. Kızdım ve Muhammed'i kastederek “ Kahrolası. O en uzak!” (yani gittiğimiz yol uzak, ne olurdu buralarda yakınlarda bir yerde olsaydın da bizi bu kadar yormasaydın anlamında.) dedim.

Kardeşim Ebu Harise: “Hayır aksine anan kahrolsun.” dedi. Ben neden kardeşim? diye sorduğumda; “ VALLAHİ O BİZİM BEKLEMEKTE OLDUĞUMUZ PEYGAMBER” dedi.

Ben: O halde gerçeği ve O'nun Peygamber olduğunu biliyorsun da O'na inanmaktan seni alıkoyan nedir? dedim. Cevaben:

“ Şu ülkemizde bulunan bütün krallar, bize bir çok servetler verip ikramlarda bulundular. Bize makam, mevki elde ettirdiler. Şimdi Muhammed'e iman etsek hepsini elimizden alırlar (kaybederiz.) ” dedi

Bu tür endişe, gerçekleri söylemeye tarih boyunca engel olduğu gibi, bugün de engeldir, yarında engel olmaya devam edecektir. “İşte alan elle veren el”in ne manaya geldiğini bu hadise açıklamaktadır. İslam Dini'nin ana temasının iman ve namazdan sonra, neden “İnfak” ın emir buyrulduğunun esprisi buradadır. Allah bütün mümimleri “alan el” olmaktan ve başkalarına avuç açmaktan korusun. Amin.

*

 

İbni Abbas'tan rivayet olunmuştur. O der ki:

Necran hristiyanları ile yahudi alimleri Hz. Peygamber(sav)'in huzurunda toplanmışlardı. O'nun huzurunda İbrahim(as) hakkında tartışmaya başladılar. Yahudi alimleri:

-İbrahim(as) yahudiden başka bir şey değildi derlerken Hristiyanlar da :

-Hayır, İbrahim(as) Hristiyan'dı diyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah:

Ey kitap ehli! Niçin İbrahim hakkında tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat da İncil de O'ndan sonra indirilmiştir. Hala akletmeyecek misiniz? 65

(Haydi diyelim ki) Sizler bilginiz olan şey hakkında tartıştınız. Ama bilginizin olmadığı şey hakkında niçin tartışıyorsunuz? Allah bilir. Ama siz bilmessiniz. 66

İbrahin ne Hristiyan ne de Yahudi idi. O dosdoğru bir müslümandı. Müşriklerden değildi. 67 (Al-i İmran)

Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurdu.

*

 

Abdullah bin Efa'dan rivayetle:

“Adamın biri malını satmak için pazarda sergilemişti. müslümanlardan birini aldatmak için, malına o değer verilmediği halde, biri malıma şu kadar fiyat verdi diye Allah'ü Teala'ya yemin etmesi üzerine Yüce Allah:

 

Allah'a olan ahitlerini ve yeminlerini az bir değere değiştirenlerin; ahirette bir nasibi yoktur. Allah onlarla kıyamet günü konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için elem verici bir azap vardır. 77 (Al-i İmran)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

*

İbni Abbas'tan rivayettir:

“ Ensardan biri müslüman olmuştu. Daha sonra dininden dönüp müşriklere katıldı. Ancak bir müddet geçtikten sonra yaptıklarına, (müşrik olduğundan) pişman oldu.

Hz. Peygamber(sav)'e birini gönderip O'na tövbe edip edemeyeceğinin sorulması için kendi kabilesine başvurdu. Kendi kabilesinden biri de Hz. Peygamber(sav)'e giderek meseleyi O'na aktardılar. Bunun üzerine Yüce Allah:

 

İman ettikten sonra Rasülün hak olduğunu şahadet ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra inkar eden bir toplumu Allah nasıl doğru yola eriştirir. Allah zalim toplumu doğru yola eriştirmez. 86

İşte bunların cezası, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanlığın lanetine uğramalarıdır. 87

Orada ebedi kalacaklardır. Onlardan azap hafifletilmeyecek, onlar asla bırakılmayacaklardır. 88

Ancak bundan sonra tövbe edip, durumlarını düzeltenler müstesnadır. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. 89 (Al-i İmran )

Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurdu.

*

 

İman ettikten sonra inkar eden ve inkarlarında aşırı gidenlerin tövbeleri kabul edilmeyecektir. İşte doğru yoldan sapmış olanlar onlardır. 90 (Al-i İmran)

 

Katade Hasan El Basri'den, söylediğine göre: Bu Ayet-i Kerime'nin nüzulü; peygamberlerine iman ettikten sonra Hz. İsa'yı ve İncil'i inkar eden daha sonra Hz. Muhammed(sav)'i ve Kur'an'ı inkar ederek küfürlerini daha da artıran,

Ebul Ali'ye göre ise; Hz. Muhammed(sav)'in kitaplarında mevcut olan sıfatını iman ettikten sonra, O'nu inkar edip, küfürlerinde inat etmelerinden dolayı küfürleri daha da artan yahudi ve hristiyanlar hakkında,

Mücahid'e göre ise: Bu Ayet-i Kerime Allah'a şirk koşan, Allah'ın yaratıcıları olduğuna iman ettikten sonra küfre sapan bütün kafirler hakkında nazil olmuştur.

Bunlar küfürlerinde son derece aşırı gitmişlerdi. Hatta küfürlerinden dolayı uğrunda ölecek dereceye varmışlardı. Ya da ne zaman bir ayet nazil olmuşsa onu inkar ederek küfürlerini daha da artırmışlardı. Tövbelerinin kabul edilmemesinin nedeni ise; “Yüce Allah'ın “Tövbe; kötülükleri yapıp da onlardan birine ölüm gelince, ben şimdi tövbe ettim, diyenler ya da kafir olarak ölenler için değildir. Böyleleri için acı bir azap hazırlamışızdır.” Ayet-i Kerimesi hükmü gereğincedir demiştir.

*

Yahudiler müslümanlara:

-Beyt'i Makdis Kabe'den daha faziletli daha azametlidir. Çünkü O, Peygamberler'in hicret yerleri ve kıbleleridir. O Arz-ı Mukaddes'tir. Mahşer yeridir dediler. Hz. Muhammed(sav) durumdan haberdar oldu ve bunun üzerine Yüce Allah:

İnsanlar için ilk kurulan ev Mekke'de olandır. Alamlere bereket ve hidayet (kaynağı) olması için kurulmuştur. 96

Orada açık deliller, İbrahim makamı vardır. Kim oraya girerse, güvenlik içinde olur. Oraya yol bulup gidebilen kimsenin, evi (Kabeyi) hac etmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkar ederse, bilsin ki Allah'ın âlemlere ihtiyacı yoktur. 97 (Al-i İmran)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

*

 

Zeyd b. Esleme(ra)'den rivayet olunmuştur. O der ki:

Azılı bir kafir ve müslümanlara karşı amansız kin besleyen Şaş b. Kays adlı yaşlı bir yahudi, Evs ve Hazreç Kabileleri'nden müteşekkil bir topluluğa rastladı. Bunlar bir araya gelmiş tatlı tatlı sohbet ediyorlardı. Evs ve Hazreç Kabilesi'nin müslüman olduktan sonra böyle birlik ve ülfet içinde bulunmaları aralarında çekişme, kavga olmaması ihtiyar yahudinin hoşuna gitmedi. Canı sıkıldı. Oysa bu iki kabile müslüman olmazdan önce cahiliye devrinde birbirlerinin azılı düşmanlarıydı. Bu ihtiyar yahudi aralarındaki birliği kıskanarak, fitne ve husumeti tekrar tazeletmek istedi. Ve:

-Allah'a yemin olsun ki, onlar böyle birlik ve beraberlik içinde olarak toplandıkça bizim burada onlarla beraber kalmamızın bir anlamı kalmaz deyip yanındaki bulunan bir yahudi gencine:

-Haydi onların yanına git. Onlarla birlikte otur. Onlara Buas gününü hatırlat ve o gün birbirlerine okudukları şiirlerden bazısını okuyuver, dedi. (Buas günü ise; Evs ve Hazreç'in birbirleriyle savaştıkları ve Evs'in Hazreç'e galip geldiği günün adıdır.)

Genç yahudi, ihtiyar yahudi Şaş'ın tavsiyelerine uyarak bu iki kabilenin yanına gitti ve söylenenleri yaptı. Henüz genç yahudi, onların yanından ayrılmaya zaman ve fırsat kalmadan, topluluk galeyana geldi, kızıp birbirlerine bağırmaya başladılar. Her iki taraf da “Haydi silahlarımızı alalım! Harre Meydanı'nda buluşalım.” dediler. Silahlarını alıp oraya gittiler. Böylece birbirleriyle savaşmak için saflar halinde karşı karşıya geldiler. Hz. Peygamber(sav) durumdan haberdar olur olmaz hemen yanındaki muhacirlerle birlikte onların yanına gitti. Karşılıklı iki ordunun safları arasında durarak, onlara:

- Ey Müslüman topluluğu! Allah Allah!!! Bu ne demek oluyor şimdi. Ben aranızda bulunurken de mi cahiliye davası güdeceksiniz? Allah sizi İslam'la hidayete erdirip, böylece size ikramda bulunduktan, cahiliye adetinin kökünü kazıdıktan, sizi küfürden kurtarıp aranızı düzelttikten sonra, eskiden olduğu gibi yine küfre mi dönecek siniz? diye nasihatte bulundu. (Bazı müfessirlerin söylediklerine göre;) henüz Hz. Peygamber(sav) orayı terk etmemişti ki:

 

Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir guruba uyacak olursanız, sizi iman ettikten sonra dininizden döndürüp kafir yaparlar. 100

Allah'ın ayetleri size okunur, Peygamber de içinizde bulunurken, nasıl inkar edersiniz? Kim Allah'a sarılırsa doğru yola ulaşmış olur. 101

Ey iman edenler! Allah'tan sakınılması gerektiği gibi sakının. Ve ancak Müslüman olarak can verin. 102

Allah'ın ipine topluca sarılın. Ayrılmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın! Hani birbirinize düşman idiniz. Allah kalplerinizi birleştirdi de O'nun sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz. Sizi oradan kurtardı. İşte Allah doğru yolu bulmanız için ayetlerini böylece açıklar. 103

İçinizden hayra davet eden, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk olsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. 104

Kendilerine açık deliller geldikten sonra, ayrılıp ihtilafa düşenler gibi olmayın Onlar için büyük bir azap vardır. 105 (Al-i İmran)

Ayet-i Kerimeleri Allah tarafından inzal oldu.

 

Hz. Peygamber(sav) bu Ayet-i Kerimeleri onlara yüksek sesle okudu. O'nun sesini duyunca kabileler susup O'nu dinlediler. Hz. Peygamber (sav) okumasını bitirince her iki taraf da silahlarını attılar, ağlaşmaya başlayıp birbirlerinin boyunlarına sarılıp kucaklaştılar. Sonra Peygamberimiz(sav)'in sözlerini dinleyip emirlerine itaat ederek oradan ayrıldılar.

Cabir bin Abdullah bu gün ile ilgili olarak; “Vallahi bu gün gibi başı kötü başlayan ve sonu bu kadar iyi biten bir gün görmedim.” demiştir.

*

 

Onlar (Yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine zillet damgası vurulmuştur. Meğer ki, Allah'ın ipine ve insanların ahdine sığınmış olsunlar. Onlar Allah'ın azabına uğramışlar ve üzerlerine de yoksulluk damgası vurulmuştur. Bunun nedeni: Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri ve haksız yere peygamberlerini öldürmeleridir. Yine bu isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri yüzündendir. 112 (Al-i İmran)

 

Yeryüzünde yahudiler tarih boyunca en ufak bir güvenlikleri bile kendileri tarafından sağlanmamıştır. Aksine başkalarının yardımları ve nezaketi sayesinde güvenliğe sahip olmuşlardır. Onlar bu güvenliği ya Allah adına müslüman devletlerden ya da başka nedenlerle gayri müslim devletlerden almaktadırlar. Eğer bugün Yeryüzü'nde politik ve siyasi güç elde etmişlerse bunu kendi çabalarıyla değil, başkalarının zaaflarından ve insanların iyi niyetlerinden faydalanarak elde etmişlerdir. (Hala bu realite, içinde bulunduğumuz çağ olan 21. Yüzyıl'da bile geçerliliğini sürdürmektedir.) Örneğin:

İslami gelenekte, ilim, sanat, iktisat, icat, keşif vs. bilimsel buluşlarla ilgili kendilerinden sonraki nesillere bilgi aktarımında, edinilen bilgilerin kaynağı verilir. Verilmezse o bilgi değer kazanmaz. İslamın dışındaki batı toplum ve dünyasında ise bilginin kaynağı kendilerindense zikredilir. Eğer kendilerinden değilse o bilgi kendilerine mal edilir. Bugün Batı Medeniyeti'nin ilimde teknikte vs. ileri olması, icatları onların geliştirdiği, müslüman Toplumların keşiflerde aciz ve cahil kaldığı gibi bir inanış onların yalan propogandalarının bir neticesi olarak tezahür etmektedir. İslam dünyasından ve müslümanlardan nice bilim adamı ve kaşif yetişmiştir ki, propoganda ve reklamını yapamadıklarından içerdeki batı hayranlarının taklitçiliğinden, bilim bakımından zilletteymiş gibi algılanmaktadır. Yeni buluşu batı çıkarırsa desteklenmiş, İslam dünyası çıkarırsa hem içten hem de dıştan kösteklenmiştir. Meydan, tamamen batıya kaldığından bilim ve teknolojide zirveye ulaşmıştır. Burada bir çifte standartlık ve riyakarlık vardır. Bugün batı dünyası, İslam ülkelerini veya üçüncü dünya ülkesi dedikleri ülkeleri sömürmeseler, bu medeniyet, kibrit çöpünden yapılmış evler gibi paldır küldür yıkılıp gider. Güçlü gibi görünen medeniyetlerinin temeli ve direkleri İslam dünyası ve üçüncü dünya ülkeleridir. Çekilseler, çökerler. Ne çare. İslam dünyasının halkları, egemenleri gaflet ve dalalet içindeler veya oyunun parçaları. İslam dünyasının halkları ve vatanseverleri, gaflet içinden kurtulup, akıllarını kullanarak perdeyi kaldırıp, arkasına bir baksalar, arkadan öndeki gördükleri oyuncuların bir başkası tarafından oynatıldığını, o kuklayı oynatanların kim olduğunu en azından kendilerinden olmadığını farkedecekler ama, ne yazık ki hep düz düşündükleri, herkesi kendileri gibi saf ve halis zannettikleri için kuklacıların, şeytanın yansıması olduğunu farkedemiyorlar. Halbuki ölçü ve terazi belli. O ölçü ve terazide (Kur'an ve Sünnette) Allah müminin dostunu ve düşmanını da belirtmiş. Terazi var ama, ne yazık ki, (çok azı müstesna) terazide tartılan yok. Terazide bir tartılsalar, kendilerinin de onlar gibi olduklarını, onlardan farklı olmadıklarını hep kendilerini kandırdıklarını anlayacaklar ve kafaları dank edecek ama. Nerdeee. Allah'ın hitabı aklı olanlara.

*

 

İbni Abbas'tan rivayettir. Yahudilerden Abdullah b. Selem ve arkadaşları İslam'a ilgi duymuşlar, sonunda gerçekten inancı sağlam birer müslüman olmuşlardı. Bu olay üzerine yahudi alimleri:

-İçimizde en kötü olanlarımızdan başka hiç kimse Muhammed'e iman edip O'na tabi olmamıştır. Şayet bunlar seçkin kimse olsalardı, dinlerini başka bir dinle değiştirmezlerdi, dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:

 

Ama onların hepsi bir değildir. Kitap ehli içinde, geceleri secdeye kapanarak Allah'ın ayetlerini okuyup duranlar vardır. 113

Onlar Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emreder kötülüklerden men ederler ve hayır işlerinde koşuşurlar. İşte iyi olanlar onlardır. 114

Yaptıkları hiçbir iyilik asla karşılıksız kalmayacaktır. Allah sakınanları bilir. 115 (Al-i İmran)

Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurmuştur.

*

 

Sizler (müminler) işte böylesiniz. Onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler. Siz kitabın tümüne inanırsınız, onlar sizinle karşılaştıkları zaman “İnandık” derler. Kendi başlarına kaldıklarında ise, size karşı olan “kin ve öfkelerinden” dolayı parmak uçlarını ısırırlar. De ki: “ kin ve öfkenizle ölün.” Şüphesiz Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. 119

Size bir iyilik dokununca (gelince) onları tasalandırır. Size bir kötülük isabet edince ise onunla sevinirler. Eğer siz sabreder ve sakınırsanız onların “hileli düzenleri” size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah yapmakta olduklarını kuşatandır. 120 (Al-i İmran)

 

Ayetler son derece açık bir dille hitap ediyor. Yorumsuz anlaşılabilir bir üslubu mevcuttur. Her mümin gereken dersi almalıdır.

*

 

Enes bin Malik şöyle rivayet etmiştir.

Hz. Peygamber(sav)'in Uhud Savaşı'nda mübarek dişi kırılmış, yaralı yanağından kanlar akıyordu. Allah Rasülü bu yaralanma üzerine:

Peygamberine bunu yapan kavim nasıl bir kavimdir? Bu kavim nasıl felah bulabilir? diyerek onları Rab'lerine havale ediyordu. Bunun üzerine:

İbni Ömerden rivayettir. O Hz. Peygamber(sav)'i şöyle derken işittim.

“ Ey Allah'ım! El Haris bin Hişam'a, Süheyl bin Amr'a, Saffan bin Ümeyye'ye lanet et.” demişti. Bu lanet etmenin üzerine Yüce Allah:

 

Allah'ın onların tövbelerini kabul etmesi veya onları azaplandırması seni ilgilendiren (sana sorumlu tutan) bir iş değildir. Çünkü onlar zalimlerdir. 128 (Al-i İmran) Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuştur.

 

Bu Ayet'te Allah Peygamberi'ne sorumluluğunu hatırlatarak, beddua etmemesini, onların durumundan şikayette bulunmamasını tavsiye ederek O'nu teselli ediyor. Onların durumlarını ben biliyorum. Onların sonlarının ne olacağı benim tarafımdan belli. Sen müsterih ol demektedir.

*

 

Ata'dan rivayet olunmuştur. O der ki:

Araplar cahiliye devrinde veresiye alış veriş yapıyorlardı. Ödenmediği taktirde de alacaklılar borcun miktarını artırarak müddetini (vadesini) uzatırlardı. Cahiliye devrinde Sakiyf Oğulları Kabilesi, Nadir Oğulları Kabilesi'ne borç verirdi. Borcun vakti gelince, Nadir Oğulları, Sakiyf Oğullarına:

-Biz size faiz verelim siz de bizim borcumuzu erteleyin derlerdi. Bunun Üzerine Yüce Allah:

 

Ey İman edenler! Faizi kat kat alarak yemeyin ve Allah'tan korkup sakının. Umulur ki kurtulursunuz. 130 (Al-i İmran) Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

*

 

Uhud savaşı yapılırken başlangıçta müslümanlar disiplinli bir saldırıyla düşmanı püskürtmüşlerdi. Savaştan önce Hz. Peygamber(sav) arkadan düşman saldırısını önlemek için, Abdullah ibni Cübeyr'in komutasında elli okçuyu özel mevziye yerleştirmiş ve “Benden emir gelmedikçe kesinlikle bu yeri terketmeyin!” talimatını vermişti. Bir ara dağılan düşmanın bıraktığı, ganimeti toplamaya yönelen kimi okçuların, Allah Rasülü'nün kesin emirlerine rağmen yerlerini terketmeleri sonucunda (Halid bin Velid komutasındaki süvari birliğinin arkadan desteğiyle) toparlanan düşman birlikleri müslümanlara büyük zarar verdi. Yetmiş kadar sahabe şehit düşmüştü. Bu hadise üzerine Yüce Allah:

 

Siz Allah'ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, Allah size olan vadini yerine getirmiştir. Ancak Allah size sevdiğiniz (galibiyeti) gösterdikten sonra zaafa düştünüz. Verilen emir konusunda tartıştınız ve isyan ettiniz. İçinizden kiminiz dünyayı istiyor, kiminiz de ahireti istiyordu. Sonra Allah sizi denemek için onlardan uzaklaştırdı ve sizi bağışladı. Allah müminlere karşılıksız iyilik yapandır. 152 (Al-i İmran)

 

Ayet-i Kerime'sini inzal buyurarak hem yaptıkları emre itaatsizliğin sonucuna parmak basmakta, hem de buna rağmen itaatsizlikten doğacak olan cezanın affedildiğini bildirmektedir.

Bu savaşta Abdullah ibni Cübeyr yanında on okçu kalarak Halit bin Velit komutasındaki süvarilerle canla başla savaşmışlar, sonunda şehit olarak Hakk'ın rahmetine kavuşmuşlardır. Halit bin Velid de daha sonra İslam'ı kabul ederek savaşlarda müslümanların bayraktarlığını yapmış ve İslam'a büyük hizmetleri dokunmuş büyük sahabilerden olmuştur.

*

 

Başkalarına iki katına uğrattığınız bir musibete kendiniz uğrayınca mı “bu nereden başımıza geldi.” diyorsunuz? De ki; O (musıbet) kendinizdendir. Şüphesiz Allah'ın her şeye gücü yeter. 165 (Al-i İmran)

 

Bu Ayet'in nüzul sebebiyle ilgili olarak Hz. Ömer bin Hattab, müslümanlar Bedir galibiyetinden sonra esirlerden fidye aldıkları için bir sene sonra Uhud Savaşında cezalandırılmışlardır buyurmuştur.

Yine bu Ayet-i Kerime biraz incelendiğinde, savaşların sonucu da göz önüne getirildiğinde, imalı bir şekilde ibret alıcı ifadeler mevcuttur. Gerekli şatları ve sebepleri yerine getirmeden Allah'a sığınılamayacağı, O'na tevekkül edilemeyeceği O'ndan yardım beklenemeyeceği, sebepleri oluşturup yerine getirmeden Allah'tan yardım ve eman beklemenin akla aykırı olduğu bildirilmektedir. İşlerinizi sağlama alın, sizin üzerinize düşen görevi hakkıyla yerine getirin, sonucu ondan sonra Ben'den bekleyin ve yardımımı dileyin denmektedir. Daha önceki ayetlerde dile getirdiğimiz gibi olaylar sebep-sonuç ilişkisine bağlıdır. Gerekli önlemler alınmadan Allah'ın o olayı olumlu yönde müdahele etmeyeceği sayısız olarak dile getirilmiştir. En iyisini Allah bilir.

*

 

İbni Abbas'tan rivayet olunmuştur. O der ki:

Müşrikler Uhud savaşı'ndan geri döndükleri sırada birbirlerine:

-Ne Muhammed'i öldürebildik ne de genç cariye kızlar elde edebildik. Bu işin sonu bayağı kötü oldu, haydin geri dönelim de şunların kökünü kazıyalım dediler. Hz. Peygamber(sav) bu haberi alınca, müslümanları onlarla tekrar karşılaşmaya teşvik etti. müslümanlar Hz. Peygamber(sav)'in çağrısına uyup yola çıktılar ve Hamra-ül Esed denilen yere vardılar. Ancak müşrikler tekrar savaşmayı göze alamayıp,

-Önümüzdeki yıl karşılaşalım diyerek geri döndüler. Bu durum karşısında Hz. Peygamber(sav) de Ashabı ile birlikte Medine'ye geri döndü. (Her ne kadar burada bir savaş olmadıysa da bu sefer bir gazve addedildi.) Bu olay üzerine Allah'ü Teala:

 

(savaşta) yara aldıktan sonra da Allah ve Rasülü'nün çağrısına koşanlara hele onlardan iyilik edip sakınanlara büyük bir ecir vardır. 172

İnsanlar onlara: “Düşmanınız olan insanlar size karşı bir ordu toplamışlar, Onlardan korkun demişlerdi. Bu söz onların imanını artırmıştı da “Allah” bize yeter.” O ne güzel vekildir demişlerdi. 173

Bu yüzden onlar, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan Allah'ın nimeti ve fazl'u keremi ile geri dönmüşler ve Allah'ın rızasına uymuşlardı. Allah büyük fazl'u kerem sahibidir. 174

İşte o şeytan ancak kendi dostlarını korkutur. O halde inanmışsanız, onlardan korkmayın benden korkun! 175 (Al-i İmran)

Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurdu.

 

Bu Ayetler'den ve nüzul sebeplerinden de anlaşılacağı üzere müslümanlar kendilerine saldırılmadıkça hiçbir zaman savaş yapmamışlardır. Bu tarihimizde de böyledir. Böyle bir fırsat düşmanın eline geçse sonuç ne olur, düşünmekte fayda var. Kur'an'dan ve müslümanlardan korkanlara bir uyarıdır. Allah'tan korkun. Kuldan değil. *

 

 

İbni Abbas'tan rivayet olunmuştur. Kureyş:

-Ey Muhammed! Sen senin dinine tabi olanların cennete, tabi olmayanların ise cehenneme gideceğini söylüyorsun değil mi? O halde bize haber ver bakalım, sana kimler iman edecek, kimler iman etmeyecek, dediler.

Suddi de der ki: Hz. Peygamber(sav) “Adem'e (zürriyetinin) arz olunduğu gibi bana da ümmetim, suretleri içinde arz olundu. Kimin bana iman edeceği, kimin iman etmeyeceği ve inkar edeceği bildirildi.” demişti. Münafıklar bu duruma alay ederek “Muhammed kimin O'na iman ettiğini, kimin iman etmeyeceğini bildiğini iddia ediyor. Halbuki biz O'nunla beraberiz ama bizim O'na inanmadığımızı bilmiyor” dediler. Bu sözler üzerine Allah:

 

Allah müminleri sizin içinde bulunduğunuz durumda bırakacak değildir. Pisi temizden ayıracaktır. Allah size gaybı da bildirecek değildir. Fakat Allah Peygamberlerden dilediğini seçip (gaybı bildirir). O halde Allah ve peygamberlerine iman edin. Eğer iman eder Allah'tan korkarsanız, sizin için büyük bir mükafat vardır. 179 (Al-i İmran)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

 

Bu Ayet-i Kerime'de Allah, müminleri mal, can ve evlat gibi değerli varlıklarla ve Uhud Savaşı gibi sıkıntılı olaylarla dener. Sabırlı müminle, bozguncu münafığı, Allah'a ve Rasülü'ne itaat edenle, etmeyeni açığa çıkarır. Böylece cemiyette kirli ile temiz belli hale gelir. Allah dilerse kimi Peygamberine gaybı bildirebilir. Nitekim Ayet-i Kerime'de şöyle buyrulur . “Gaybı O bilir. Gayb bilgisini kimseye göstermez. Ancak peygamber olarak seçtiği kimse bunun dışındadır. Çünkü Allah, seçtiği peygamberin önüne ve ardına gözetleyici koyar.” (Cin-26-27 )

*

 

Allah'ın kendilerine lütfundan verdiği nimetlere karşı cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır. O kendileri için şerdir. Cimrilik ettikleri şey, kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'a aittir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 180 (Al-i İmran)

 

Bu Ayet-i Kerime bazı müfessirlerin açıkladığına göre; yahudilerin Ehli Kitap'tan bazı gizli sırların açıklanmasını istemedikleri, o sırların açıklanmasında cimri davrandıkları için nazil olduğunu bildirmişlerdir. Çünkü gizlilikte dünyada yahudilerin üstüne bir toplum yoktur. Bu nedenle biraz sonra sunacağımız Hadis-i Şerif'ten de anlaşılacağı üzere, Allah'ın kendilerine verdiği nimetten cimrilik yapıp başkalarına vermedikleri anlaşılıyor. Peygamberimiz(sav)'in : “Kıyamet gününde cimrinin malı siyah benekli zehirli bir yılan şekline konulur. Bu yılan kıyamette sahibinin boynuna sarılır ve ben senin malınım der.” diyerek bu Ayet-i Kerime'yi okuduğu rivayet edilir. En iyisini Allah bilir.

*

 

Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'a aittir. Allah'ın her şeye gücü yeter. 189

Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahipleri için elbette deliller vardır. 190

Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: “Rabbimiz! Sen bunu başuna yaratmadın, layık olmadığın şeylerden seni yüce tutarız.(Sana tesbih ve seni tenzih ederiz.) bizi ateşin azabından koru.” derler. 191 (Al-i İmran)

 

Yüce Allah bu Ayetler'de müminleri akıllarını kullanmaya davet etmekte fizik, kimya, biyoloji, anotomi, ekoloji, astronomi v.s. gibi bilim dallarına dikkat çekilmektedir. Tefekkür etme, yani yararlı düşünme, olaylar ve materyaller arasında bağlantı kurularak fikir üretme yolları gösterilip, strateji üretilip yol haritası çıkarılması, bunu yaparken de bulunulan konumun, (mevkinin) duruşun çok önemli olmadığı vurgulanmaktadır. Önemli olanın müminin Allah'ı çok anması ve sürekli olarak düşünüp, O'na tesbih ve tenzihte bulunmasıdır.

Nitekim, rahatsız olan İmran ibn. Husayn (ra) nasıl namaz kılacağını Rasülüllah(sav)'e sorunca, Rasülüllah(sav): “Namazını ayakta kıl. Buna gücün yetmezse oturarak kıl. Buna da gücün yetmezse yan yatarak kıl. (yani kısaca rahat ettiğin şekilde kıl)” buyurmuştur. Ayrıca “Yararlı bir konuda bir saat düşünmenin, gece boyunca kılınan nafile ibadetten daha hayırlı olduğunu ifade ederek: “İnsanlar Allah'ın yüceliğini düşünseler, Allah'a isyan etmezlerdi.” buyurmuştur. Diğer yandan da Allah'ın hiçbir şeyi boş yere yaratmadığı, bütün canlı ve cansız varlıkların yaratılmasının hikmet ve sebeplerinin olduğu, bugün gereksiz ve lüzumsuz gibi görülen, varlıkların ilerki yıllar ve asırlarda insan hayatı için çok elzem birer varlıklar olabileceğinin, bu hususta icat ve keşiflerin durmayacağının, düşünülmesini sağlamak amacıyla aklı olanlara tefekkürü tavsiye ederek mevcudun ve geleceğin anlaşılması için ışık tutuyor. En iyisini Allah bilir.

*

 

Enes'ten rivayet olunmuştur. O der ki:

Hz. Peygamber(sav) Necaşi'nin ölüm haberi geldiği zaman ashabına:

-O'nun namazını kılın buyurdu. Ashab:

-Habeşi bir köleye mi namaz kılalım dediler.

Cabir'den rivayettir. Necaşi vefat ettiği zaman Hz. Peygamber(sav) bize:

-Kardeşiniz Ashame öldü, dedi. Dışarıya çıkıp (diğer) cenaze namazlarını kıldırırken yaptığı gibi dört tekbir alarak O'nun namazını kıldırdı.

Münafıkların; Hz. Peygamber Habeşistan'da ölmüş vahşi için namaz kıldırdı demeleri üzerine Yüce Allah:

 

Kitap ehlinden öyleleri vardır ki; Allah'a size indirilene, kendilerine indirilene de Allah'a huşu duyarak inanırlar. Allah'ın ayetlerini az bir değere değişmezler. İşte onların ecirleri, Rableri katındadır. Şüphesiz Allah hesabı çabuk görendir. 199 (Al-i İmran)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuştur.

 

Buhari ve müslim'de rivayet olunduğuna göre de Necaşi öldüğü vakit Hz. Peygamber(sav) O'nun ölüm haberini ashabına: Habeşistan'da bir kardeşiniz öldü. O'nun için namaz kılınız! diyerek vermişti.

Hz. Peygamber(sav) sahraya çıktı. Ashabını saf yaparak Necaşi için namaz kıldırdı rivayetinde bulunmuşlardır.

Bu rivayetlerde görüldügü üzere namaz kılınan şahıslar üzerinde ihtilaf söz konusudur. Konunun iyi anlaşılması için şahıslar üzerinde takılıp kalmamak gerekir. Yapılan eylem üzerinde durmak gerekir. Eylem ise ashab tarafından müslüman olmadığı zannedilen birinin aslında müslüman olduğu ve Peygamberimiz(sav)'in bu şahıs için gıyabi olarak namaz kıldığı ve kıldırdığıdır.

Şahsi kanaatim olarak bu olaydan müslümanların pek çok çıkaracağı dersler vardır.

a. İnsanlar için araştırıp bilmeden şu şöyledir bu böyledir diyerek zanla hareket etmemek.

b. Kendisi müslüman olsa bile (gayri müslimler içinde) bulunduğu konum ve coğrafi şartlar gereği taban oluşmadan kendi kimliğinin açıklanmasının kolay olmadığı.

c. Uzakta ölen bir müslümanın gıyabi olarak namazının kılınabileceği. En iyi ve en doğrusunu Allah bilir.*

***

 

 

 

HAŞR (SÜRGÜN) SURESİ

 

Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ı tesbih etmektedir. O mutlak üstündür. Tam hüküm ve hikmet sahibidir. 1

Kitap ehlinden inkar edenleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran odur. Oysa siz onların çıkacaklarını düşünmemiştiniz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah'tan koruyacağını düşünmüşlerdi. Ama Allah'ın azabı onlara beklemedikleri yerden geldi. Kalplerine korku saldı. Öyleki evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle yıkıyorlardı. Ey akıl sahipleri ibret alın. 2

Eğer Allah onlara sürgünü yazmamış olsaydı elbette onları dünyada (başka türlü) cezalandırırdı. Ahirette de onlar için ateş azabı vardır. 3

Bu onların Allah'a ve Rasülüne karşı gelmelerinden dolayıdır. Kim Allah'a karşı gelirse, bilsin ki Allah'ın azabı şiddetlidir. 4 (Haşr)

 

Bu Sure'nin nüzulü, Beni Nadir yahudileriyle Peygamerimiz(sav) ve ashabı nedeniyle olmuştur. Nüzul zamanı Bedir'den altı ay sonra denmesine rağmen ittifak halinde çoğunluk Uhud'dan sonra olduğunu rivayet etmektedirler.

Beni Nadir yahudileri Peygamberimiz(sav)'e karşı gelmeye başlamış ve yapmış oldukları antlaşmayı bozmuşlar. Bunun üzerine Peygamberimiz(sav) Medine yakınında bulunan bu mahalleyi muhasara altına almış, 3 ila 7 veya 15 gün kuşattıktan sonra Beni Nadir teslim olmak zorunda kalmış, aralarında tekrar yapmış oldukları antlaşma sonucu silahları dışında develerinin taşıyabileceği kadar yükleri müsaade edilerek Şam tarafına sürülmüşlerdir. Yukarıdaki Ayetler işte bu hadise üzerine inzal buyrulmuştur. Bu olay yahudiler için Arap Yarımadası'ndan yapılan ilk sürgündür. Hz. Ömer (ra) devrinde Hayber'den ikinci bir sürgün daha yapılmıştır.

İslam'da kıyas metodu (fıkıh usulünde) bu Ayetler delil kabul edilerek ortaya çıkmıştır. Müslümalara ihanet edenin kendi durumlarını bu yahudi sürgünü ile kıyas etmeleri istenmiştir.

Kıyas: Ölçmek, karşılaştırmak, ortak noktaları tesbit ederek bir yoruma ve fıkhî ictihada varmak demektir. Kıyasın Rukünleri dört tanedir.

1. Asıl: Hakkında Kitap ve Sünnet'te doğrudan hüküm bulunan ve kendisine kıyas yapılacak asıl meseledir. “Şarap içmek haramdır.” gibi.

2. Fer': Aralarında ortak illet nedeniyle asıla, kıyas yapılarak hükmü belirlenmek istenen meseledir. “ Arpadan yapılan bira yeni bir olay olup, doğrudan dayanağı yoktur. Ona da haram hükmü verilebilir mi? gibi.

3. Aslın Hükmü: Asıl hakkında sabit olan ve kıyas yoluyla fer'a da uygulanacak olan hükümdür. Bu da şarap için haram hükmü olup biraya uygulanıp uygulanamayacağı.

4. İllet: Hükmün bağlı olduğu kendisine bina edildiği akılla anlaşılabilen niteliktir. Örneğin: Şarabın haram olmasının illeti sarhoş etme niteliğidir. Bu niteliği taşımayan meyve suları ve içecekler meşru iken şarap haramdır. Bu illetten dolayı bira da aynı kapsama alınacaktır.

Hükmün akılla kavranamayan niteliğine de sebep (neden) denir. Örneğin: Namaz vakitleri. Kimse namaz vakti için niye bu saatte diye soramaz. Çünkü namazın farziyeti vaktin girmesine bağlıdır. Bu vakit sebebi akılla kavranamaz. Vaktin girmesi namaz için farzdır. Vakit girmezse o vakitte kılınması gereken namazdan istenilen maksat hasıl olmaz.

*

Hz. Peygamber(sav) Nadir Oğulları yurdunu kuşatınca stratejik bakımından Büveyre denilen yerdeki hurma ağaçlarının kesilmesini ve yakılmasını emretmişti. Yahudilerin “Bizi yeryüzünde fesat çıkarmaktan men ediyorsun, fesad çıkarmakla suçluyorsun, ama siz ağaçlarımızı kesiyorsunuz.” demeleri üzerine Yüce Allah:

Hurma ağaçlarından herhangi birini kesmeniz veya onu kökleri üzerinde bırakmanız, hep Allah'ın izniyle ve fasıkları perişan etmek içindir. 5 (Haşr)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuştur.

 

Allah'ın bu Ayet-i Kerimesi ve Peygamberimiz(sav)'in vermiş olduğu stratejik kararla düşmanın ormana saklanması, kalelerinden ağaçlara tırmanarak inmelerinin önü engellenmiş, bu sayede yahudilerin kaçacak yerleri kalmayıp, güçleri kırılarak teslim olmaları sağlanmıştır.

*

 

Allah'ın o kent halkından Peygamberine verdiği fey' ganimetleri için Allah'a peygambere, hısımlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalanlara aittir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz. Peygamber size neyi verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı şiddetlidir. 7 (Haşr)

 

Daha önceki ayetlerde ganimetlerin paylaşımı izah edilmişti.

Ganimet: Savaşarak elde edilen mallar, araziler silahlar vs. Fey' ise savaşmadan alınan ganimetlerdir. İlk defa da böyle bir muhasara sonucu ganimet hadisesi vuku bulmuştur. Yüce Allah savaşmadan alınan o ganimetlerin kimlerin arasında, nasıl pay edileceğini açıklamaktadır.

Bu teslim alınan ganimetlerin Peygamber(sav)'in tasarrufunda olduğunu, ganimetlerin fakir fukaraya dağıtılacağını, elde edilen arazilerin ise zenginler arasında dolaşan birer metea haline gelmeyip tekelleşmeyi önlemek maksadıyla devletin tasarrufunda olacağı açıklanmaktadır.

*

 

(Münafıkların durumu) da tıpkı şeytanın durumuna benzer ki, “ İnsana inkar et” dedi. İnsan da inkar edince, ben senden uzağım. “Ben Âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.” dedi. 16 (Haşr)

 

Münafıklar tıpkı şeytanın yaptığı gibi yahudilere; bugün siz müslümanlara karşı savaşın, biz sizinle birlikte olup size yardım edeceğiz, derler. Ama savaşma vakti gelince onlara sırt çevirerek başlarına ne geldiğini bile sormazlar. Sadece onları överek şişirip gaz verirler. İş başa düşünce şeytanın yaptığı gibi diz üstü bırakırlar buyrulmaktadır.

Münafıklar da Kitap Ehli'nden olan inkar etmiş kardeşlerine eğer siz yurdunuzdan çıkarılacak olursanız, biz de sizinle birlikte çıkarız, sizinle savaşırız, size destek oluruz, demişlerdi. Ama iş başa düşünce vaadlerinden caydılar buyrulmaktadır.

*

 

Eğer biz bu Kur'anı bir dağa indirseydik, şüphe yok ki, onu Allah korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün. İnsanlara bu örnekleri düşünsünler diye veriyoruz. 21 (Haşr)

 

Bu benzetme ile Allah'ın Yüceliği ve kulun sorumluluğu anlatılmak istenmektedir. Yani dağ gibi büyük bir varlık bu gerçeği idrak edebilseydi, kadir olan Rabb'ine yaptıklarının hesabını verirken korkudan titreyerek paramparça olurdu. Ama ne tuhaftır ki, insanoğlu Kur'an'ı anladığı ve sorumluluğunu idrak ettiği halde gamsız ve pervasız davranmaktadır. Allah huzurunda hesaba çekileceğini bildiği halde böylesine büyük bir sorumluluk taşımaktan korkmamaktadır. İnsanoğluna akıl, fikir ve idrak verdiğimiz, Kur'an'ı okuyup O'nu duyduğu ve bildiği halde tıpkı cansız ve şuursuz bir taş gibi duymamazlıktan ve görmemezlikten gelmektedir buyrulmaktadır.

*

 

O öyle Allah'tırki, kendisinden başka hiçbir ilah yoktur. O mülkün sahibi, kutsal, esenlik veren, güven veren, koruyup gözeten, mutlak üstün, istediğini zorla yaptıran ve çok yüce olandır. Allah puta tapanların ortak koştukları şeylerden uzaktır. 23

O taktir edip yaratan, var eden ve şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O'nu tesbih etmektedir. O mutlak üstündür. Tam hüküm ve hikmet sahibidir. 24 (Haşr)

 

O öyle Allah'tır ki:

Meliktir: Gerçek kainatın hükümdarıdır.

Kuddüstür: Tüm kötü sıfatlardan münezzehtir.(arınmıştır)

Selamdır: Emniyet, esenlik ve selamet verendir.

Mümindir: Korkudan korunmuş başkasına güvenlik verendir.

Müheymindir: Koruyan, şahit olan, ihtiyaçları giderendir.

Azizdir: Kimsenin kendisine karşı çıkamadığı, emirlerine karşı gelemediği, her şeyin kendisine muhtaç olduğu bir güç sahibidir.

Cebbardır: Kuvvetle doğrultan ıslah edendir. Azametlidir.

Mütekebbirdir: Büyüklük ancak O'na mahsustur.

O'nun ortağı yoktur. Ortağı olmaktan beridir, münezzehtir. Ortaklık O'na büyük bir iftiradır.

O plan ve programını yapan sonra o kainatı yaşanabilir bir ortama getirendir. Bu Allah'ın yapmış olduğu plan ve programın insanların yapmış olduğu plan ve programla bir benzerliği yoktur. Onun plan ve programına sizin hafızanız yetişemez. O “ol” dedi mi sadece o şey oluverir. Musavvir olan sadece Allah'tır. O her cinse her cüze her ferde benzersiz şekil vermiş, bir önceki modeli taklit etmemiştir buyurarak,

Her şeyin varlığı Allah'ın varlığıyla kaimdir. Bu yüzden onlar birer varlık (mevcut) değil, gölgeden ibarettir. Bunun Anlamı ise “Allah'tan başka hiçbir mevcut yoktur.” cümlesinde toplanır.

Allah'ın 99 isminin dışında insanlığa bildirmediği kendisinde gizli ve saklı kaldığı isim ve sıfatlar da mevcuttur.

Peygamberimiz(sav): “kim sabahleyin üç kere Euzübillahissemi ıl alimimineşşeytanirraciym (kovulmuş şeytandan her şeyi işiten ve bilen Allah'a sığınırım) diyerek Haşr Suresi'nin sonundaki üç Ayet'i okursa Allah'ü Teala onun emrine yetmiş bin melek verir. Onlar o kimse için akşama kadar dua (salat) ederler. Eğer o gün ölürse, şehit olarak vefat eder. Bunları akşam da okursa aynı ecri alır” buyurmuştur (Tirmizi)

Burada anlatılmak istenen bu Ayetleri sadece şifa maksadıyla okumak değil, O'nun amlamını kavrayarak, verilmek istenen mesajın bilinç, şuur ve idrakine varmak demektir. Ağız başka şey söyler, fiil ve davranışlar başka olursa okumanın hiçbir anlamı kalmaz. Önemli olan okuduğunu fiiliyata geçirmektir. Okumaktan maksat budur. Yoksa iş bilmekle hallolacaksa bu Ayetleri müsteşrikler (oryantalistler) daha çok biliyor ve okuyorlar. O zaman biz değil onlar müslüman olurlardı.*

***