Zeberkan'dan rivayet: Zeyt ibn Sabit Kureyş'ten bir topluluğa uğramıştı. O'na “orta namazın hangi namaz olduğunu sordular. O da “öğle namazıdır.” dedi. İçlerinden iki kişi kalkıp Üsame ibn Zeyd'e vardılar ve O'na da “orta namazını” sordular. Üsame: “O öğle namazıdır” diye cevap verip şöyle devam etti: “ Allah Rasülü(sav) öğle namazını günün ortasında sıcağın şiddetli olduğu zamanda kıldırırken arkasında ya bir, ya da iki saf olur; insanlar ya kaylüle uykusunda ya da ticaretleriyle meşgul olurlardı. Bundan dolayı Allah'ın Rasülü (sav): “Düşündüm ki bu namaza gelmeyenlerin evlerini üslerine yıkıp yakayım.” buyurdu.

Önceleri kimi sahabeler namazda konuşurlardı. Hatta peygamberimiz(sav)'e selam verenler bile olurdu. Bu Ayetle namazlara ruh ve disiplin getirildi. Bunun üzerine:

 

Namazlara ve orta namaza devam edin. Gönülden boyun eğerek Allah'ın huzuruna durun. 238 (Bakara) Ayet'i inzal buyruldu demiştir.

Buradaki orta namazdan kastın ikindi namazı olduğu söylenmektedir. Bütün müfessirler hemen hemen ittifak halindedirler. Ancak sebebi nüzulden öğle nanazı olduğu anlaşılmaktadır. Bence de öğle namazıdır. En iyisini ve doğrusunu Allah bilir.

*

 

Eğer korku içinde bulunursanız, yaya olarak veya binekli iken namazlarınızı kılın. Güvene kavuştuğunuz zaman bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah'ı zikredin. 239 (Bakara)

Bu Ayette tek başına kılınacak korku namazından bahsedilmektedir. (Nisa 102.)*

 

 

243'ten 253. Ayet'e kadarki ayetler savaşmakla ilgili. Allah'a iyilikte, O'na itaatte bulunana mükafatı kat kat vereceği, Peygamberimiz(sav)'e ve bizlere aynı şart ve ortamların geçmiş kavimlerde de olduğu, onlarla ilgili birçok olmuş hikaye, vakıa, bilhassa İsrailoğulları'yla ilgili konular anlatılmıştır. İbret alma ve toplumların kendilerini öz eleştiri yapmaları bakımından okunmaya ve anlaşılmaya değer konular işlenmiştir. İlgi duyulduğunda tefsir (bilhassa Mevdudi ve İzzet Derveze'nin) kitaplarında gerekli ayrıntılar mevcuttur değerlendirilebilir.

*

 

 

 

AYET-EL KÜRSİ

 

Allah kendisinden başka hiçbir ilah olmayan, sürekli diri ve yarattıklarını koruyup yönetendir . O'nu ne uyuklama ne de bir uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan katında kim aracılık edebilir? O onların geçmişlerini ve geleceklerini bilir. Onlar ise O'nun ilminden, O'nun dilediğinin dışında hiçbir şeyi kavrayamazlar. O'nun kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır. Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O'na ağır da gelmez. O çok yüce ve çok büyüktür. 255 (Bakara)

 

Bu Ayet-i Kerime Ayet-el Kürsi olarak bilinir. Bu Ayet Allah hakkında öyle yetkin bir bilgi verir ki, buna hiçbir yerde rastlanmaz. İşte bu nedenle hadisler bunu Kur'an'ın en üstün Ayet'i olarak tanımlar. Müctehitler de tam kesin olmamakla beraber İsmi Azam duasının bu olması gerektiği üzerinde durmuşlardır. Peygamberimiz (s.a.v.) de: “Bu duayı yapan Allah'ın İsmi Azam'ı ile istekte bulunmuş olur. Allah'ın İsmi Azam'ı ile istekte bulunanın da talebi geri çevrilmez” buyurmuştur.

Hz. Ayşe Validemiz'den bir rivayettir;

Hz. Peygamber (s.a.v.): “Ey Ayşe! Kendisiyle dua edildiğinde Allah'ın duayı kabul ettiği (duanın) ismini bana bildirdiğini biliyor musun?” Hz. Ayşe (r.anha.): “Ey Allah Rasulü! Anam babam sana feda olsun, O'nu bana öğret” demiş. Peygamberimiz (s.a.v.): “Bunu sana bildirmek uygun olmaz” demiş ve ısrarlara rağmen söylememiş. Ayşe Validemiz abdest alıp, iki rekat namaz kılmış ve çeşitli isimler söyleyerek dua etmiş. İşte o duanın içindeki isimlerden biri diyor ve sonuçta yine Peygamberimiz (s.a.v.) İsmi Azam'ı söylemiyor, Kendisinde gizli kalıyor.

Burada şunu izah etmek istiyorum. Peygamberimiz her ne kadar Allah'ın Elçisi olup, aldığı emir ve yasakları, vahiyleri insanlara bildirmek gibi bir görevi varsa da bu şu anlama gelmemeli. Yani: Allah-Cibril-Peygamber ve insanlar. Sanki burada Rasülüllah (sav) bir şeyi aktaran ara istasyon gibi görülmemeli. Çünkü Allah Peygamberimiz(sav)'e birçok bilgileri sunmuş, ancak insanların kaldırabileceği bilgileri insanlara anlatmıştır. Kendisinde geçmişe ve geleceğe ait birçok bilgiler kalmıştır. Çünkü O Allah'ın en sevgili kuludur. İnsanların kafasındaki soru işareti olan meseleleri O'nun bilmemesi mümkün değildir. Alimler, arifler de öyledir. Birçok bilgileri elde ediyorlar. Fakat toplum kendilerine sunulan bilgileri kaldıramayacağından o bilgiler kendilerinde saklı kalıyor. Çünkü alim ve ariflerin görevi insanları bilgilendirip, hakikati anlatmak olduğu gibi, onları yaşam içinde motive etmek, heyecan vermek, hem bu dünyayı hem de ahir dünyayı sevdirmek, ona hazırlamak gibi bir görevleri vardır. İnsanların kafasındaki bazı soruları ariflerin alimlerin cevap vermemesi, onların o konuları bilmedikleri anlamına gelmez. O soruyu cevaplarsa insanların ondan fayda değil, zarar göreceği anlamına gelir. Bu nedenle bilenlerin işi çok zor, sorumlulukları çok ağırdır. Sürekli sır sakladıkları için muttakilerin ta kendileridir. Onlar aynı zamanda çağlarının kutuplarıdır. Böyle alimlerin sayıları oldukça azdır. Onlar umeranın istisnasıdırlar. Allah onlardan razı olsun.

Ayrıca Ayet-el Kürsi'nin okunmasını teşvik eden hadisler de vardır. Peygamberimiz(sav): “Kur'an'da en büyük ayet, Ayet-el Kürsi'dir. O'nu okuyana Allah bir melek gönderir ve onun hasenatını yazar. Şeytan, Ayet-el Kürsi'nin içinde okunduğu evi otuz gün süreyle terk eder ve o eve 40 gün sihir ve sihirbaz giremez. Ya Ali! Bunu çocuklarına, ailene ve komşularına öğret” buyurmuştur Bu hadisi okuyan herkes Ayet-el Kürsi'yi okuyacaktır. Ancak hadiste anlatılan fayda sağlanmadığı taktirde, şu hususu gözden kaçırmamalı. Okuyan şahıs ve ailesi açık veya gizli şirk içinde olmamalı. Birçok ismi müslüman olan kendisini müslüman zanneden insanlar bilmeden Allah'a tam teslim olmuş değillerdir. Hala Allah dışında O'nun üstünde sevdiği birçok değerler ve tanrılar mevcuttur. Bütün bu tanrılardan arınmadıkça Allah'la kişi arasındaki vasıtaları kaldırmadıkça, kesin olarak bir daha yapmamak şartıyla tövbe edip büyük ve küçük günahlardan arınmadıkça değil, Ayet-el Kürsi okumak, ömrün boyunca alnını secdeden kaldırmamış olsan bile ne şeytanlar o evden gider, ne de senin İsmi Azam duan kabul olunur. Esas olan akşamdan sabaha secdeden kalkmamak değil, şirk vasıtalarını beyninden, kalp evinden arındırıp, öylece Allah'a teslim olup, az da olsa ibadetlerin devamını sağlamaktır.

Yüce Yaratıcı'dan başka, zihninde birçok izimler birçok sevgiler ve aşklar var. Allah için değil de uğrunda ağladığın birçok sevgililer mevcut. (Hatta Allah'tan fazla Peygamber (s.a.v.)'i bile sevemezsin.) Ondan sonra Ayet-el Kürsi'yi okuyorum, birçok dua ediyorum, yerine gelmiyor diye serzenişte bulunuyorsun. Bu kafayla gidersen beyhude beklersin. Cenab-ı Hakkın “Ey kulum! Bana dua edin, icabet edeyim” Ayeti'nin hükmüne mazhar olamazsın. Düşün, akıl et ve kafandaki Allah'ın dışındaki putları kır, özeleştiri yap, mutlaka umduğuna nail olacaksın. Çünkü Allah vaadinden dönmez, Allah yalan söylemez. O halde problem kulda.

*

 

Dinde zorlama yoktur! Çünkü imanla küfür apaçık ortaya çıkmıştır. Artık kim Tagut'u inkar edip, Allah'a iman ederse, kopmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah her şeyi işiten, çok iyi bilendir. 256

Allah iman edenlerin yardımcısıdır. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkar edenlerin yardımcısı ise Tagut'lar olup, bunlar da onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler . İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada sürekli kalacaklardır. 257 (Bakara)

 

Bu Ayetler hakkında birkaç nüzul sebebi mevcuttur.

1. Adamın zenci bir kölesi vardı. Onu müslüman olmaya zorluyordu. Bu durum Rasulüllah'a bildirildi ve bu Ayet indi.

2. Ensar kadınları, erkek çocuk doğururlarsa uzun ömürlü olsunlar diye onları yahudi ve hristiyanlara katmayı adarlardı. Bu türden adanmış bir çocuk vardı. Babaları onları müslüman olmaya zorladılar. Durum Peygamberimiz(sav)'e intikal edince söz konusu Ayet indi.

3. Ensardan bir adamın iki oğlu vardı. Bunlar Şam'lı tüccarlardan etkilenerek Hristiyan olmuş ve Şam'a göç etmişlerdi. Adam oğullarını Hristiyanlık'tan, İslam'a döndürmek için peşlerinden gitti. Bunun üzerine yukarıdaki Ayetler indi.

Şahsi kanaatim odur ki; yeryüzündeki en büyük zulüm tarif edilse ben birincisi din değiştirmek veya zorla fikir değiştirmek, ikincisi de adam öldürmek sayarım. Çünkü düşünce ve fikirler zorla değiştirilemez. Ancak ikna ve inandırmayla değişir. İkna etmeden düşüncesini, fikrini, dinini beyninde yok etmeden onun üstüne yeni ve farklı bir düşünce veya din inşa edilemez. Ancak zorlama ile insanlar ya inkarcı ya takiyyeci ya da münafık yapılır. İşte çağımızda İslam dünyasının genelinde problem buradadır. Halkın inancını zorla bastırmaya hükmedenler, kendi inançları doğrultusunda müslümanlara yaşamaya zorladıkları için insanların %80'i hemen hemen inancı ile çatışma halindedir. Sistemin egemenleri, vatandaşlarını inanç ve yaşam tarzları bakımından, ister istemez takiyyeci, münafık ya da fasık yapmaktadırlar. Bu işin sonu hayır değildir.

Yıllarca yahudi toplumuna Hristiyan'lar fikir ve düşünce özgürlüğü vermedi. O insanlar sonuçta hep kendi dinlerini içlerinde gizleyerek takiyyeci ve sabataist olarak yaşadılar. Özgür bir ortam bulunca İngiltere'ye, Amerika'ya, Osmanlı'ya ve dünyanın en ücra köşesine kadar yayıldılar. Sabır sonucunda azınlık ve yurtsuz olmanın avantajını da kullanarak bütün Amerikan gücünü ve gelişmiş olarak bildiğimiz devletleri ellerine geçirdiler. Dünyanın her yerinde o ülkenin, milletin insanıymış kılığına girerek dünyayı yönetiyorlar. Dünya milletleri de zannediyor ki kendi ülkelerini kendi gibi düşünen insanlar yönetiyor. Yanılıyorlar. Hala dünyanın yönetiminin arka yüzünde zorla din değiştirtdikleri, gerçekte değişmeyen yahudi toplumu bulunmaktadır. (Siyonizm veya başka bir ad altında. İsimlerin farklı olması realiteyi değiştirmez.) İşte bütün dünyadan bu zorlamanın intikamını almaktadırlar. Halk da bunu fark edememektedir. =Bir ayrıntı: bu yahudi toplumu dünyada azınlık oldukları için (yaklaşık on üç milyon) birbirlerini tanırlar ve örgütlüdürler. Tarihi kural şudur ki, her zaman örgürlü azınlıklar, örgütsüz çoğunluklara hükmeder= Onun için burada bu Ayet-i Kerime konuyu açıklık getirmektedir “ Dinde zorlama yoktur. ” Bütün İslam dünyasının hükmedenleri kendinizi seviyorsanız bu Ayetler'i gözden geçirin. İnsanları menfaatleri gereği sizin gibi düşünüyormuş imajı verdirtmeyin. İnsanları serbest bırakın, takiyyeci yapmayın. Düşüncesini söyleyen insanlardan korkmayın. Esas korkulacak olan düşüncesini söylemeyip sinsi sinsi içinizde gizlenip size dalkavukluk ve yalakalık yapanlardır.

*

 

Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren bir tanenin durumuna benzer. Allah dilediğine kat kat verir. Allah lütfu geniş olan, her şeyi bilendir. 261

Mallarını Allah yolunda harcayıp da sonra harcadıklarını başa kakmayan ve incitmeyenlerin Rableri katında mükafatları vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. 262

Güzel bir söz ve bağışlama, ardından incitme gelen sadakadan daha hayırlıdır. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. Yarattıklarına yumuşak davranandır. 263

Ey iman edenler! Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyip, malını insanlara gösteriş için bağışlayan kimse gibi sadakalarınızı başa kakarak ve inciterek boşa çıkarmayın. Onun durumu üzerinde toz, toprak bulunan kayanın durumuna benzer ki üzerine bir sağnak yağmur yağdığında onu çıplak bir taş haline getirir. İşte bunlar da kazandıklarından bir şey elde edemezler. Allah inkarcılar topluluğunu doğru yola iletmez. 264

Allah'ın rızasını kazanmak ve içlerindeki imanı sağlamlaştırmak için mallarını harcayanların durumu da tepe üzerinde bulunan bir bahçeye benzer. Sağanak bir yağmur yağdığında iki kat ürün verir. Bol yağmur yağmasa bile bir çisenti düşer. Allah yaptıklarınızı çok iyi görmektedir. 265 (Bakara)

 

Ayetler çok açık bir şekilde kültür seviyesi normalin altında bile olsa anlaşılabilecek açıklıkta ifade edilerek ibret, örnek alınması gereken nitelikte ve yumuşak bir üslupla infakların verilmesi tavsiye edilmiş. Eğer infaklar gösteriş ve başa kakılma içinse, sonucun ne olacağı gayet anlaşılır bir dille bildirilerek, yine seçme hakkı ve iradesi insana bırakılmıştır.

*

 

Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın en güzellerinden Allah için verin. Özellikle kötü olanını seçmeyin! Size verilse gözünüzü kapatmadan alamayacağınız şeyi mi bağışlıyorsunuz ? Bilin ki Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. Övülmeye layık olandır. 267

Şeytan sizi yoksul düşeceksiniz diye korkutur ve size çirkin şeyleri yapmayı emreder. Allah size kendi tarafından bir bağışlama ve lütuf sözü verir. Şüphesiz Allah lütfu geniş olan her şeyi bilendir. 268

Allah hikmeti dilediğine verir. Kime de hikmet verilirse ona çok hayır verilmiş olur. Bundan ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alır. 269

Yaptığınız her bağışı veya adadığınız her adağı şüphesiz Allah bilir. Zalimlerin hiçbir yardımcıları yoktur. 270

Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Eğer onları yoksullara gizlice verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir bölümünü örter. Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır. 271

(Ey Muhammed!) Onları doğru yola iletmek senin görevin değildir. Fakat Allah dilediğini doğru yola iletir. Yaptığınız her hayır kendiniz içindir. Zaten siz ancak Allah'ın rızasını kazanmak için sarf edersiniz. Allah yolunda yaptığınız her hayrın karşılığı size tam olarak ödenecektir ve siz haksızlığa uğratılmayacaksınız. 272

( Sadakalar) Kendilerini Allah yolunda vakfeden yoksullar içindir. Bunlar rızk aramak için yeryüzünde dolaşamazlar. Durumlarını bilmeyen kimse haya ve iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük edip insanlardan istemezler. Yaptığınız her hayrı şüphesiz Allah bilir . 273

Mallarını gece, gündüz, gizli ve açık Allah yolunda verenler yok mu? İşte onlar için Rableri katında mükafatları vardır. Onlara herhangi bir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir. 274 (Bakara)

 

Başlangıçta sadaka ile ilgili emirleri bildiren Ayet gelince ashaptan bir bölümü döküntü, çürük ve kendisinin beğenmediği ürünü yoksullara vermek isteyince bunun sonucu yukarıdaki ayet nazil olmuştur. İslam'da infak, zekat ve vergiler ayni olduğu ve onlardan alındığı için kazancın ve toprak ürürünün işe yarar ve değerli olanından verilmesi önem taşır. Yani bu tür sadaka insanın her zaman kendisinin yiyip içeceği ve kullanacağı ürünlerden verilmelidir. Kişi kendine verildiğinde memnun olmayacağı şeyi başkalarına da vermemelidir. Tabi ki bu ölçüt, kişinin yaşadığı topluma göre değişir. Amerikalılar'ın beğenmediği, Afrika'da yaşayanlar için en iyi veya metropollerin merkezinde yaşayanların A bir, A iki kalitesi, varoşlarda yaşayanlar için A kalitesi olabilir. Değerlendirirken bu kriter gözardı edilmemeli.

Hikmet: Yararlı ilim, salih amel ve ilmin pratiğe aktarılmış biçimi olarak tarif edilmiş, Kur'an'da ise ince anlayış, ilim, peygamberlik, Kur'an incelikleri ve sınırları gibi anlamlarda kullanılmıştır.

Mücahid'e göre ise hikmet; ilim ve Kur'an'dır. İbni Abbas'a göre Kur'an'ı Nasih'i, Mensuh'u, Muhkem'i, Müteşabih'i, Helal'i, Haram'ı ve benzeri bilgileriyle tanıyıp bilmektir. Hadiste: “Hikmetin başı Allah korkusudur.” buyrulur. Yine hadiste: “Kendisine hikmet öğretilen meclis, ne güzel meclistir.” buyrulmuştur.

Sadaka sözcüğü hem farz olan zekatı, hem nafile olan tasaddukları kapsar. Riya olmayacağından zekatın açıktan verilmesi teşvik bakımından iyidir. Fakat tasadduku, infak'ı ise gizli vermek daha eftaldir. O aynı zamanda insanın kişiliğini belirler, takvasını yükseltir.

Nitekim meşhur bir Hadiste: Kıyamet günü Allah'ın gölgesinden yararlanacak yedi kimseden birisinin “Sadaka verip de sağ elinin verdiğini, sol elinin bilmediği kimse.” şeklinde tarif edilmiştir.. (Buhari, Müslim, Tirmizi)

Allah yolunda vakfedenler ise; Mücahidlerle ilim tahsili yapan kimselerdir. Sadakanın en güzeli gizli ve güzel olanlardan vermektir. Bunun için sadaka akrabaya, komşuya veya o beldedeki kendilerini gizleyen fakirleri bulup tokmuş gibi görünüp gerçekte aç olan kimselere verilmelidir.

Hadis-i Şerif'te: “Şu üç kısmın dışında kalanların dilenmesi, istemesi helal olmaz.

1. Bir adam diyet ödemek zorunda kalır. Bu yüzden ister, ihtiyacı giderilince vazgeçer.

2. Bir adamın başına bir musibet, bela, hastalık vs. gelir. Malı telef olur ve bu yüzden ister. İhtiyaç giderilince vazgeçer.

3. Bir adam herhangi bir nedenle yoksul düşer ve halkından deneyimli üç kişi “falan adam yoksul düşmüştür” derse. O adam normal bir geçinme düzeyine erişinceye kadar insanlardan isteyebilir.

Bu üç durumun dışında dilenmek haramdır. Bu durumda haram mal yemiş olur. Kıyamet gününde dilenişi yüzünden vücudunda bir tırmalama, yırtık veya ısırık izli bir vaziyette Allah'ın huzuruna getirilir.”

*

 

Sakif Oğulları'ndan dört kardeş vardı. Bu kardeşler cahiliye devrinde Muğiyre Oğulları'ndan faiz alıyorlardı. Onlar da bu dört kardeşe faiz veriyorlardı. İslam Dini gelince bu kardeşler müslüman oldular. Ancak Muğiyre Oğulları'ndan alacak oldukları faizleri talep ettiler. Muğiyre Oğulları: “Allah'a yemin ederiz ki, Allah'ın müminlere yasaklamış olduğu faizi, biz size müslüman iken asla vermeyiz” dediler. Bunun üzerine Mekke valisi Attab Bin Useyd'e başvurdular. Attab (vali) da iki tarafın meselesini bir mektup yazarak Hz. Peygamber (s.a.v.)'e bildirdi. Son derece büyük bir mal söz konusuydu. Bunun üzerine Allah'ü Teala:

 

Faiz yiyenler (kabirlerinden) ancak şeytanın dokunup çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu onların “alışveriş de faiz gibidir” demeleri yüzündendir. Halbuki Allah alış-verişi helal, faizi haram kılmıştır. Bundan böyle bir kimse Rabbinden bir öğüt gelir de yaptığından vazgeçerse geçmişte olan kendisinindir. Ve işi de Allah'a kalmıştır . Kim de yeniden faizciliğe dönerse, işte onlar cehennemliktir. Onlar orada sürekli olarak kalacaklardır. 275

Allah faizi eksiltir, sadakaları ise artırır. Allah çok inkarcı, çok günahkar hiçbir şeyi sevmez. 276

Şüphesiz iman edenler, salih amel işleyenler, namazı dosdoğru kılanlar ve zekatı verenler, işte bunların mükafatları Rableri katındadır. Onlara korku da yoktur. Onlar üzüntü de çekmezler . 277 (Bakara)

Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurdu.

*

 

Hz. Peygamber (s.a.v.): Attab'a (valiye) gönderdiği mektupta bu Ayet-i Kerime'yi de yazarak ona şöyle diyordu: “Allah'ın hükmüne razı olurlarsa ne ala! Eğer Allah'ın hükmüne razı olmazlarsa onlara harp ilan et!”

Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer inanıyorsanız faizden arta kalanı bırakın. 278

Eğer böyle yapmazsanız Allah'a ve peygamberine karşı savaşa girdiğinizi bilin. Şayet tövbe ederseniz anaparanız sizindir . Böylece ne haksızlık etmiş ve ne de haksızlığa uğramış olmazsınız 279 (Bakara).

Bunun üzerine Vali her iki tarafa da mektup yazarak onlara Peygamber (s.a.v.)'in kendileri hakkında yazmış olduğu mektubu bildirdi. Onlar: “Öyleyse Allah'ü Teala'ya tövbe ederiz. Çünkü bizim Allah ve Rasulüyle savaşacak gücümüz yok” dediler ve sermayelerini almaya razı oldular.

Ancak Muğiyre Oğulları anaparayı ödemekten de aciz kalınca Sakif Oğulları'na zor durumda olduklarını bildirerek, borçlarının mahsul dönemine kadar tehir edilmesini istediler. Yine Sakif Oğulları borçlarının tehir edilmesine karşı çıktılar.

Eğer borçlu darlık içinde ise eli genişleyince kadar bir süre vermek gerekir. Ama borcu bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır. Keşke bilseniz. 280

Allah'a döndürüleceğiniz günden sakının. Sonra herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara haksızlık edilmeyecektir. 281 (Bakara)

Bunun üzerine de Yüce Allah yukarıdaki: “Eğer borçlu darda ise eli genişleyinceye kadar mühlet verin, yahut silin” Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurmuştur.

 

Bu Ayetler nüzul sebebiyle birlikte açıklanmış oluyor. Ayette de görüldüğü gibi faiz (riba) İslam'da en kötü ve yasağı en şiddetli uygulamalardandır. Bunu birkaç sahih saydığımız hadisle destekleyelim.

Peygamberimiz (sav): “Bir dirhemlik faiz yemek, otuz üç kere zina etmekten daha ağırdır. Haramla gelişen bir bedene ancak ateş layık olur .”(El Mesbut 12/11) (Mezhepler tarihi sayfa 371)

Yine “Rasülullah faiz yiyeni, yedireni, yazanı ve şahit olanı lanetledi ve hepsi de birdir dedi.” (Müslim Ebu Davut Tirmizi Cabir'den)

 

Gelelim neyin faiz olup olmadığına: Müctehit imamlarına göre ölçü şudur:

Misli-misliyle mübadele, arpa-arpa, altın-altın, ev-ev ile bunda bir şey yok.

Mislin piyasa değeriyle mübadele. Misal; aynı kalitedeki bir malın değeri 5 lira ise, o malı enfilasyondan arındılmış olarak 6 liraya satmak. Aradaki 1 liralık fazlalık faiz olur . İşin içinde bir de kandırma varsa hepten yanlıştır . Çoğunluk alimlerimizin görüşü bu yöndedir. Buna rağmen, şu hususu dikkatlerden kaçırmamak gerekir Her kural kendi sistemi içinde geçerlidir diye düşünüyor, yine en iyisini Allah bilir diyorum.

Yine müctehitlerin görüşüne göre; (Enflasyonsuz dönemde) Yüzdelikli, (yani murabaha ile) yapılan alış verişteki (ticaretteki) vade farkı haramdır. Butün İslam alimlerince bunda ittifak vardır. Bunun üzerinde tartışma yoktur. Alış verişler net olmalı, peşin alırsan on lira, iki ay sonra ödersen aylık yüzde beşten onbir lira, altı ay sonra ödersen on iki lira diye pazarlık yapılarak değil, altı ay sonra parası ödenecek malımı 13 liraya veririm denilerek net bir alış veriş olmalıdır . Bilhassa İmam-ı Azam Ebu Hanife, kendisi tacir olduğu için bu hashasiyeti en çok gözeten alimlerimizdendir. Yüzdeliğe (murabahaya olması gerekenden fazla karı) kesinlikle cevaz vermemiştir. Hatta net olmayan, içinde faiz şüphesi olan alışverişlerden bile kesinlikle kaçınmış ve kaçınılması hususunda fetvalar vermiştir. Bu hususlar yani piyasa değerinin üstünde ve aylık yüzdelikli vade farkları olmadıktan sonra kanaatime göre vadeli alış veriş yapmanın hiç bir sakıncası yoktur. Tacir malının üstüne enflasyon farkını koyar veya koymaz o tacirin bileceği iştir. Zarar ziyan kendisine bağlar.

Yalnız gözetilecek husus şudur: İleride ödemek kaydıyla nakit borçlanmalarda, darda kalan insana verilen para geri döndüğünde aynı değerde olmalıdır. Kimse kimseyi aldatmamalı, enflasyondan veya develüasyondan faydalanılmamalı. Kastedilen budur. Bu hususta fetva aramaktan ziyade kişi kendi vicdanını dinlemeli.

Şu tür borç alma ve vermeye de dikkat etmek gerekir. Diyelim ki, Altının gramı 20 lira iken birinden borç aldınız. Altın yerine altın karşılığı. Bunu bir sene kullandınız, geri öderken altının gramı değer kaybederek düşmüş 15 liraya. Burada borcu veren açısından bir problem yok gibi ama, alan açısından çifte menfaat söz konusu. Hem altını yirmi liradan satıp onunla bir ihtiyacını gideriyor veya ticaret yaparak menfaat elde ediyor, hem de altını geri öderken 20 liralık altını 15 liradan alarak dörtte bir oranında karlı çıkarak alacaklının hakkını farkında olmadan veya farkına vararak gasp etmiş oluyor. Bu borçlanma usulünde de aldanma ve aldatma riski var. Borçlu enflasyonu göz önünde bulundurduğu gibi develüasyonu da göz önüne alarak borcu ödemelidir. Kul hakkına riayet etmeli. Vicdanen rahat olmalı. Takvanın önemi buradadır. (Not: Yurdumuzda 1980 sonrası yetişen nesil, serbest piyasa ekenomisine göre yetiştiği için eskiden ticari alışverişlerde vade farkı diye bir şeyin olmadığını bilmediğinden, bu açıklamaları kabullenmekte ve anlamakta zorluk çeker. Çünkü onlar vade farksız (murabahasız) veya çok fazla karsız bir ticari alış veriş görmediler. Çünkü hayatları enfilasyonla iç içeydi. 1980 öncesi vade farkı (murabaha) diye bir şey yoktu. Hangi vadeyle alırsan al mal aynı fiattı. Vade farkı (murabaha, yüzdelik) bankalardan ve tefecilerden alınan kredilerde olurdu. Kapalı ekenomiye sahip olduğumuz için enfilasyon ve devoliasyon da halk tarafından pek bilinmezdi. Bu açıklama dikkate alınarak düşünülürse konunun daha iyi anlaşılacaktır kanaatindeyim.)

 

Şunu da ifade etmek gerekir ki, Mezhep imamlarımızdan Ahmet Bin Hanbel; faiz rizki var diye, yani düşünce ve ihtimal olarak vadeli olduğu için pahalı satma (gerçek değerin üzerine ilave) riskim var diye, vade farkı almış olmasa bile vadeli alışverişi haram sayacak kadar ileri gitmiştir.

Yine İmam-ı Azam Ebu Hanife: Alacaklı olduğu kişinin bahçesinin önünden geçerken faiz olur diye, bahçe duvarının veya ağacının gölgesinden geçmemiştir.

Çok hassas bir konu. Bu hususta Hz. Ömer (ra): “İki cins parayı mübadele ederken, alıcı bedeli almak üzere senden eve (içeriye) girip çıkıncaya kadar izin istese, sakın izin verme. Çünkü sizin için ribadan korkuyorum.” buyurmuştur. Yani al gülüm ver gülüm. (Hz. Ömer(ra)'dan Buhari-Muvatta) Bunun önemini en iyi günümüzde anlıyoruz. Borsada ve dövizde her şey saniyede değişiyor.

*

Benim açımdan faizin yasaklığı konusunda Ayetlerde dikkatimi çeken bir husus da: Mekke'de nazil olan Rum suresinin 39. “İnsanlara mallarında artmış olsun diye verdiğiniz faiz, Allah katında artmaz ........” Ayet-i, faizin meşru görüldüğü sistemde –ki Mekke öyleydi- faiz verenlere , hitap ediyor. Bakara Suresindeki bu Ayette ve faizin gayri meşru görüldüğü İslam sisteminde ise; –ki Medine öyleydi- “Allah ve Rasülüne karşı savaşmakla” eş değer tutularak faiz alıp yiyenlere hitap ediliyor. Bu tesbitimin düşünülüp, analiz edilmesinde yarar var.

Ey iman edenler! Birbirinize belirli bir süre için borçlandığınız da, onu yazın! İçinizden bir yazıcı (katip) doğru olarak yazsın. Hiçbir yazıcı onu Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan geri durmasın, yazsın. Borçlu olan da yazdırsın . Rabbi olan Allah'tan korksun. Ve ondan (yazıcıdan) bir şey eksiltmesin. Eğer borçlu aklı ermez (cahil), zayıf yahut da yazdırmaya gücü yetmeyen bir kimse ise, onun yerine velisi olarak yazdırsın. Erkeklerinizden de iki kişiyi şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa, şahitlerden kendilerine güvendiğiniz bir erkek ve biri unutursa diğerinin hatırlatması için iki kadın şahit yeter. Şahitler çağrıldıklarında geri durmasınlar. Borç büyük veya küçük olsun onu süresiyle (vade zamanı) birlikte yazmaya üşenmesin. Bu Allah katında daha doğru, şahitlik için daha sağlam ve sizi kuşkudan (ödeyip, ödemeyeceği korkusundan) daha yakındır. Ancak aranızda alışveriş peşin olursa (yaptığınız alışverişte) Onu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Ne yazıcıya ne de şahide bir zarar verilmesin. Eğer bunu yaparsanız bu sizin için doğru yoldan sapma olur. Allah'tan sakının. Allah size öğretiyor, Allah her şeyi bilendir. 282

Eğer yolculukta olur ve yazacak birini bulamazsanız alınan rehinler de yeter. Şayet birbirinize güvenirseniz, emanet bırakılan kimse emaneti sahibine versin ve Rabbi olan Allah'tan sakınsın. Şahitliği gizlemeyin, onu kim gizlerse gerçekten kalbi günahkardır. Allah yapmakta olduklarınızı bilir. 283 (Bakara)

 

Süfyan Es-Sevri'nin İbni Abbas'tan rivayetine göre Ayet'in başlangıcından “Ey iman edenler”den ………….. onu yazın” kısmına kadar (ilavesiz) vadeli alış-veriş (selem yani parayı peşin verip karşılığı olan malı ilerde belirlenmiş bir vakitte almak üzere yapılan alış-veriş aktidir) hakkında nazil olmuştur.

Taberi'nin Rebi'den rivayetine göre de bu Ayet'in; “Katip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın” kısmı nazil olduktan sonra birisi bir katibe gelir ve kendisi için yazmasını ister. Katibin ben şu anda meşgulüm, bir başkasına yazdır demesine bakmaz ve onu sıkıştırıp yazmasını ister. (Yani zorlar) Bunun üzerine aynı Ayet'i Kerime'nin “Yazana da şahitlik edene de asla zarar verilmesin” kısmı nazil oldu der.

Şimdi ayetlerin açıklamak istediğini tek tek dökelim;

1. Belirli bir süre borçlanıldığı zaman bunu yazıya döküp, belgelemeleri gerekir. Hemen belirtelim burada çok ince ve hassas bir nokta var. Bu hassas noktaya okuduğum kitaplarda rastlamadım. (Bunun sebebini de ayetleri açıklayanların tacir olmadıklarına bağlıyorum yoksa o ince ayrıntıyı gözden kaçırmazlardı.) Ayette dikkat edilirse ilk hitap alacaklıdan ziyade, önce borçluyadır. Nedeni ise, borçlu yazdırırsa alacaklı gücenmez, incinmez. Zaten belgelenmesi onun işine gelir. Ama bunu alacaklı derse, karşı tarafın güceneceğinden, kırılacağından, dostluk ilişkilerinin bozulacağından korkarak, çekinerek bu teklifi yapmada daha zayıftır. Cenabı Hak bu inceliği bildiği, dostlukların bozulmaması ticari alış-verişin sağlam temellere dayanması için yazma mecburiyetini önce borçluya, sonra alacaklıya veya borcu verene emir buyurmuş. (Ya Rabbim sen ne incesin.)

2. Katip de belgeyi doğru yazmakla yükümlüdür. Borçlanma belgesini bu şekilde yazmasında hiçbir engel bulunmamalıdır. Yani Allah'tan korkmalı, borçludan rüşvet veya menfaat beklememelidir. (El emeği hariç) Bunu da alacaklı bilmelidir.

3. Borçlanan kişi de katibe borcunun miktarını yazdırırken Allah'tan korkmalı. Şayet borçlanan kişi temyiz gücünden yoksun ise yerine velisi yazdırmakla yükümlüdür.

4. Bu borçlanma belgesi hazırlanırken erkeklerden şahit olarak iki kişi bulunmalıdır. (Bu da her iki tarafın güvendiği kimse olmalıdır.)

5. Şayet iki erkek bulunmamışsa bir erkeğin yanında iki bayan şahit olsa da olur. Biri unutursa diğerinin hatırlatması bakımından. İşte bam teli. Yurdumuzda kıyamet bu tabirde kopuyor.

Bu Ayette bir erkek, iki kadına denkmiş gibi yorumlanıyor veya kadın erkeğin yarısı. Eğer biraz düşünülürse (işin içinde kasıt yoksa) kesinlikle böyle bir tabir Allah'ın ayetlerini dünya menfaatiyle değişmek olur. ve büyük günahlardandır. Ayrıca bütün kadınlardan helallik dilenmesi gerekir. Bu da mümkün değildir. Çünkü Ayette diyor ki; “Biri unutursa diğeri hatırlatsın” erkeğe birbirlerine hatırlatsın demiyor da kadınlara diyor. Burası çok önemli. Dikkat edilirse yazılı belgede satan, satın alan, katip bir şahit, erkek olursa 5 kişi, kadın olursa 6 kişi. Ortada da yazılı belge var. O günkü Arap toplumu incelenirse konu daha iyi anlaşılacaktır.

Cahiliye devrinde erkekler egemen, (Dünya küresel düşünüldüğünde bu egemenlik anlayışı devam etmektedir.) ayrıca okuma yazma biliyorlar ve ticaret de hayli gelişmiş durumda. (Burada erkeklerin de okuma yazma bilmedikleri savını savunanlara karşı delilim, Bedir Savaşı'nda alınan esirlerin on müslümana okuma yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakılmalarıdır. Efendi erkekler cahil değildirler) Bilindiği gibi kadınlar ise ikinci, üçüncü sınıf vatandaş oldukları için okuma yazma bilmiyorlar. Onlar okuma yazma bilmedikleri ve yazılı metni de okuyamayacaklarından, sözlü olan şeylerin de unutulabileceğinden, artı fazla hürriyetleri olmadığı, kocası, babası veya erkek kardeşleri, kadını zorlayıp doğru söylemelerine engel olabilirler ihtimali göz önünde bulundurulduğundan Ayette “Biri hatırlamazsa diğeri hatırlatsın” deniyor. Ayrıca o günkü cahiliye toplumu göz önüne getirilirse, kadınların değeri neredeyse sıfır seviyesinde. Hiç acımadan kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü erkeklerin, sayısı dahi belli olmayan miktarlarda kadınlarla evlendikleri, amcaların bile mirastan pay alırken kadın olduğu için hiç miras payı alamayıp, kendi hallerine bırakıldıkları, kadınların sadece erkek doğurması için kuluçka makinası gibi görüldüğü, tamamen erkek egemenliğinin hakim olduğu bir toplumda, kadının içinde bulunduğu ruh hali düşünüldüğünde, burada kadını aşağılamak değil bilakis yüceltmek vardır. (Yalnız 21. Yüzyılda ve bilişim çağında olmamıza rağmen, hala erkeklerin kadınların şahitliği üzerindeki baskı potansiyeli mevcuttur.) Bugün erkekler kadını hak ve özgürlükler olarak kendileriyle eşit görüyorlarsa, o anlayış ve medeniyet seviyesine geldilerse, kadınlar da egemen erkek akrabalarının telkin ve dayatmalarından etkilenmeyecek seviyeye ulaştılarsa ne sünnet, ne de Kur'an buna mani değildir. Bu durum (en iyisini Allah bilir), Cenab-ı Hakk'ın hoşnut olacağı bir ilerlemedir, diye düşünüyorum. Çünkü sosyal olaylarda ve Allah'ın Kitabı'nda mıh gibi çakılmış bir durağanlık olmadığı gibi, O sürekli yenilenen ve ilerleyen varlığın bütünsel yansımasıdır. Evrensel ve küresel düşünenlerin plan ve projesidir. Kısacası hayat kitabının ta kendisidir.

Yoksa Allah kadını yarım yaratır mı? Ancak fıtri olarak erkeğe göre kuvvet bakımında biraz güçsüzdür. O kadar. Hatta İslam'a göre kadınlara bu fiziki zayıflıklarından dolayı erkeklerden daha çok hak verilmiştir. Çünkü İslam'da aile içinde bütün sorumluluk kadında değil erkektedir. Ayette zikredilen erkekler kadından yani koca, karısından daha fazla sorumludur ve aynı zamanda yöneticidir. Çünkü evin bütün iaşesi(geçimi) onun üstünde olduğundan yetki ona verilmiştir. Ama açık söyleyeyim, erkekle aynı şartta çalışan kadın, ayrıca bir de evin işini yapıp çocuklarına bakıyorsa, burada Allah yanında, erkek değil, kadın üstün olur. Onun için Cenab-ı Hak bütün insanlara ve inananlara hitapla “Üstünlük ancak takvadadır” buyurmuştur. Zaten uygulama da böyledir. Herhalde mesele anlaşılmıştır. Buna rağmen ne olursa olsun hiçbir toplum, başında bir sorumlu olmadan yaşayamayacağından aile de bir toplum modelinin minyatürü bulunduğundan İslam, erkeklerin fizik bakımından güçlü olmasını göz önünde bulundurarak ailede sorumluluk ve yetkiyi erkeğe vermiştir. Zaten bu uygulama da fıtrıdir. Çünkü; yeryüzünde bitkiler, hayvanlar ve insanlar dahil bütün yaratıkların erkekleri güçlüdür ve dişilere hakimdir. Hiçbirinde fiziki ve fıtri olarak yaratılış bakımından eşitlik yoktur. Zaten uygulama da böyledir. Hatta kadınların erkeklerle eşit olduğunu savunan dünya egemenlerinin, hiçbirinin yönetim kurullarında kadın üye yoktur. Tarih boyunca ve çağımızda öne çıkan kadınlar ise kadın toplumunun istisnasıdırlar. İstisnalar ise genele şamil değildir . Aslolan herkese fıtratına göre adaletli davranmaktır. Çünkü yeryüzünde her farklı yaratık denktir ama eşit değildir. Eşitlik ancak hemcinsler arasındadır. Bu Allah'ın Kanununun gereğidir.

Bir başka hususu da, konuyu bitirmeden söylemek gerekirse sadece kadınlar duygusallık bakımından erkeklerden üstündürler. O da onların annelik duygularından ileri gelmektedir. Allah bilir ama takva yönüne bakarsak her halde kadınlar erkeklerden daha üstündür. Çünkü Büyük İmamımız Ebu Hanife; “Ya Rabbim! Beni anamın imanıyla şereflendir. Ve öylece ahirete irtihal edeyim” diye duada bulunmuştur.

 

Adaleti, fiziki güç olarak algılayan egemen erkek toplumlarda kadınlara dair uydurulan hadisler:

1. Kadınlar aklen ve dinen alçak yaratıklardır.

2. Kadınları Allahü Teala geride bıraktığı gibi siz de geride bırakın.

3. Kadınların akılları şehvetlerindendir.

4. Kadınlara danışmak ve dediklerinin aksini yapmak lazımdır.

5. Allah'tan başkasına secde etmek lazım gelseydi, kadınların kocalarına secde etmelerini emrederdim.

6. Eğer kocasının bütün bedeni irinler içinde kalsa, karısı da o irinleri yalayarak diliyle silse, yine de kocasına karşı şükran vazifesini eda etmiş sayılmaz.

Ne büyük iftira. O zaman koca, (haşa) hanımına eşek gibi bir yular taksın dama bağlasın. Bunun anlamı budur. Peygamberimiz bunu uyduranlardan hakkını nasıl alır, şahsen merak ediyorum.

7. Havva anamız olmasaydı hiçbir kadın ihanet etmezdi.

8. Havva anamız Adem (a.s.)'ı cennetten çıkartmasaydı, bütün insanlar cennette olacaktı. Öyleyse kadınlar doğuştan suçludur, gibi birçok hadis, kadınlarımıza karşı uydurulmuş iftiralardır. Kadınları hayvan gibi kullanmaya alışmış, egemen erkeklerin uydurdukları (peygamberimize nisbetle) hadislerdir. Çünkü bilhassa sahabe, sonradan birçok uydurma hadislerin olacağını tahmin ettikleri için Aşere-i Mübeşşere ve Hulefa-i Raşidin dahil hiçbiri hadis ravisi olmamıştır. Bu bile gerçeğin aydınlanmasına bir delildir.

Borçlanma ile ilgili konumuza devam ediyoruz.

6. Çağrıldıkları zaman şahitlerin bundan kaçınmaları caiz değildir.

7. Müslümanlar az olsun çok olsun miktarı ( borçlanma işlemini) belgelemekten üşenmemeli. Çünkü böylesi Allah katında daha iyi, adalete daha uygun, aynı zamanda alacaklının garanti belgesidir.

8. Peşin alışverişlerde böyle bir belgeye gerek yoktur. (Al gözüm- ver gözüm) her şey o anda gerçekleşiyor.

9. Alış verişi şahitler huzurunda yapmaları gerekiyor.

10. Hiçbir şekilde katibe ve şahitlere zarar verilmemeli. Sözlü ya da yazılı tacizde bulunmak Allah'ın emrine isyandır.

11. Eğer taraflardan biri yahut ikisi de yolcuysa katip de yoksa belge düzenlemek için belge yerine geçmek üzere borçlunun alacaklıya rehin vermesi uygundur.

12. Şahitliğin gizlenmesi caiz değildir. Şahitliği gizleyen günahkardır. Diğer borçlu kadar sorumlu ve günahkar olur.

13. Bir kimse birine güveniyorsa, güven duyulan kişi arkadaşının güvenini istismar etmemeli sözünü ve verilen emaneti eksiksiz yerine getirmelidir.

14. Müminler her durumda Allah'tan korkup sakınmalı aralarındaki muamelelerde onu gözetmelidirler. Allah kullarının çıkarlarına uygun hükümler koyuyor. O her şeyi biliyor her şeyden haberdardır.

Müfessirlerin çoğunluğu böyle bir alış veriş ve ticarette belgelemenin farz olduğu görüşündedirler. Ben de aynı kanaatteyim.

Son cümle olarak, bu Ayet toplumda çokça rastlanan bir durumu izah ederek uyarı niteliğindedir.

Arkadaşlar ve akrabalar borç antlaşmalarını resmi yazı haline sokmazlar. Çünkü bu belge onlara göre güvensizliği temsil eder. Allah; borç ve iş antlaşmalarının insanlar arasındaki ilişkilerin açık seçik anlaşabilmesi için yazılmasını ve şahitler huzurunda yapılmasını emreder. Yakın dostlarımızla yaptığımız borçlanmalarda veya ticari alışverişlerimizde bu kurala uymayız. Ondan sonra alacaklı sabaha kadar uyumaz. Sonunda da şu atasözü ortaya çıkar. (Tabiî ki bunlar işi sağlama bağlamamaktan kaynaklanır.) “Cepteki bir lira, eldeki bin liradan iyidir.”

Ya Rabbi! Bu İslam toplumu ne hallere düşmüş. Hocalarımız, şahsi ibadetlerde (maşallah) çok mahirdirler, ama toplum için uygulanması gereken kurallarda sessizdirler. Sadece İslam toplumunda bu farz uygulansa ne kavga olur ne de çek senet mafyası doğar. Allah sonumuzu hayreylesin.

Bu konuyu bir hadisi şerifle bitiriyorum.

Hz. Peygamber (s.a.v.):

Üç tür kimsenin Allah'a dua ettiğini fakat duasına icabet edilmediğini (edilmeyeceğini) bildirmektedir.

1. “Yoldan çıkmış karısı olduğu halde onu boşamayan erkek (çünkü o evde bereket olmaz.)

2. Kendisine yetim malı teslim edildiği halde, yetim henüz olgunlaşmadan malını yetime iade eden.

3. Hiçbir yazılı belge ve delil olmaksızın başkalarına borç (mal) veren kimsedir” buyurmaktadır. (Mevdudi tefsir 1.cild 226. sayfa.) *

 

Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. İçinizde olanı açıklasanız da gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çekecektir. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğini cezalandırır. Allah her şeye gücü yetendir. 284 (Bakara)

 

Ebu Hureyre'den rivayettir. O der ki;

284. Ayet-i Kerime indiği zaman Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashabına ağır gelmişti. Hz. Peygamber'in yanına varıp diz çöktükten sonra:

“-Ey Allah'ın Elçisi! Biz namaz, oruç, zekat ve cihat gibi gücümüzün yetebileceği amellerle mükellef kılındık. Oysa Allah bu Ayet-i Kerime'yle bizim içimizden geçenden sorumlu olduğumuzu söylüyor. Buna gücümüz yetmiyor” dediler.

Peygamberimiz (s.a.v.): “Siz sizden önceki kitap ehli gibi “İşittik ve isyan ettik” mi demek istiyorsunuz? Hayır! “İşittik ve itaat ettik. Rabb'imiz bağışlamanı dileriz, dönüş sanadır deyiniz” buyurdu. Oradakilerin hepsi birden Hz Peygamber(sav)'in bu sözlerini tekrar etmeye başladılar. Böylece diller yumuşayınca da Yüce Allah hemen:

Yatsı Namazından sonra okunan Ayet-i Kerimeler

(Bakara suresinin son dua kısmı)

 

O peygamber Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti. Müminler de (iman etti) Hepsi: Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. “Biz Allah'ın peygamberleri arasında hiçbir ayrım yapmayız” ve “İşittik boyun eğdik ey Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz, dönüş yalnız sanadır” dediler. 285 (Bakara) Ayet-i Kerime'sini inzal buyurdu.

 

Bu Ayet-i Kerime'nin (284) İmam-ı Buhari dahil 286. Ayetle nesih edildiği söylenmiştir fakat Ayet'i incelediğimiz zaman 283. Ayetle bağlantılı olduğu görülmektedir. Oradaki şahitliği gizleyenlerin yahut kim gizlerse ifadesinin devamla “İçinizdekini gizleseniz de açıklasanız da Allah'a şahitliğinizle (gizlendiğiniz şahitlikle) sizi hesaba çekecektir” gibi daha mantıklı bir anlam çıkıyor. Yani şahitliği gizleyenlerin yalan yere şahitlik yapanların caydırılmasına yönelik bir anlamı ifade ediyor. Çünkü İbni Abbas'tan bazı müfessirler de bu Ayet'in nesih olunmadığı hususunda görüş bildirmişler. “Hesaba çekmenin” burada neyi varsa sayıp dökmek Türkçe'deki “eteğindeki taşları dök” neyin varsa ortaya koy gibi anlamlar yüklemişlerdir. Cenab-ı Hak; burada istediğini affedeceğini, istemediğini affetmeyeceğini bildirmiştir. Eğer hepsi ortaya dökülmeyecekse, hesaba çekilmeyecekse, insanlara zulmeden zalimlerin baskısı, münafıkların, fasıkların, takiyye yapanların yaptıkları, yanlarına kar mı kalacak?

Bu hususta Taberi İbni Ömer'den bir çok hadis rivayet etmiştir. Rasülullah buyurdu ki; “Kıyamet günü Yüce Allah mümin kuluna yaklaşır, öyle ki; onu yanına alıverir. Sonra ona işlediği kötülükleri anlatır ve sorar, bunları tanıdın mı? Kul evet der. Allah: “Onları dünyada gizledim, bugün de affediyorum” der. Sonra ona iyiliklerini gösterir. Bunun üzerine işte okuyun kitabınızı (amel defterinizi) der.

Bir diğer rivayette de: “Allah kafir ve münafıkları, şahitlerin huzurunda çağırır ve bunlar Rab'lerini yalanladılar. Haberiniz olsun, Allah'ın laneti üzerinizedir. (zalimlerin)” der.

Bu iki Hadis de bizim düşüncemizi doğrulamaktadır. Buradaki hesaba çekme bütün insanların huzurunda değil de Allah'la müslüman arasındaki hesaba çekmedir. Mümini de affedecektir ama içinden geçenleri Allah'ın bildiğini Allah ispat ederek, müminlerin iyi ki dünyada kötülük düşünmemişiz, diye şükretmelerini sağlayacaktır.

Bundan dolayı 286. Ayet nesih değil, muhkemdir (geçerlidir) diyoruz.

Zaten 286. Ayette de bana böyle dua ederseniz içinizden de olsa dışınızdan da olsa “ yaptıklarımızdan dolayı beni sorumlu tutma.” diye dua edin, diyor.

Yine Buhari ve Tirmizi'de Ebu Hureyre'den Peygamberimiz (s.a.v.): “Yüce Allah, yapmadıkça veya konuşmadıkça içlerinden geçirdikleri kötü düşüncelerden ötürü ümmetimi affetmiştir.” buyurmuştur. Bunda bir problem yoktur. Problem müslümanmış gibi görünen iki yüzlülerde.

*

 

Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez. Kişinin kazandığı iyilik kendi lehine yaptığı kötülük ise kendi aleyhinedir. Rabbimiz! Eğer unuttuysak veya yanıldıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize ağır bir yük yükleme! Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği yükü taşıtma! Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et! Sen bizim mevlamızsın. Artık inkarcılar topluluğuna karşı da bize yardım et! 286 (Bakara)

 

Bir çok surenin sonunu oluşturan ayetlerde olduğu gibi bu Ayet'te de son olma özelliği belirgindir.

Bakara Suresi'nin bu son Ayeti'nin önemine binaen İbni Abbas'tan bir hadis rivayet edilmiştir. Rasülullah (sav) Cebrail ile birlikte olduğu sırada bir gürültü duydu. Bunun üzerine “Bu gökte daha önce hiç açılmamış bir kapının açılışının çıkardığı sesti. Bu kapıdan bir melek indi ve Peygamberimiz(sav)'in yanına geldi. O'na dedi ki: Müjdeler olsun, daha önce hiçbir peygambere getirmediğim iki nur getirdim sana. Biri Fatiha, diğeri de Bakara Suresi'nin son Ayetleri'dir. Onlardan ne okursanız mutlaka size verilir.”

İbni Mesut'tan rivayet edilen bir Hadiste Peygamberimiz(sav) şöyle buyurdu: “Kim Bakara Suresi'nin son iki Ayeti'ni her gece okursa bu ona yeter.”

Ebu Zer'in rivayet ettiği bir hadiste de Rasülullah (s.a.v.): “Bakara Suresi'nin sonu bana arşın altındaki hazineden verildi” buyurmuştur.

Bu duanın ruhunun anlaşılabilmesi için bu Ayetler'in Medine'ye Hicret'ten yaklaşık bir yıl önce Miraç'ta (göğe yükseliş) vahyedildiği göz önünde bulundurulmalıdır. O dönemde imanla-küfür arasındaki çatışmanın çok şiddetli olduğu, müminlere yapılan işkencelerin en yüksek seviyeye ulaştığı gözlerden ırak tutulmamalıdır. müslümanların bu duasındaki ideallerle o dönemde çektikleri işkenceler arasındaki zıtlık, onların bu kritik dönemde bile ahlaki yönden nasıl eğitildiklerinin göstergesidir. İşte bu, hakiki müminin ulaşmak için çalışması gereken yüce ve en yüksek ahlaki seviyedir. Allah onlardan razı olsun. Amin…

 

Bakara Suresi en uzun suredir. 286 Ayet'tir. Bakara, inek anlamındadır. Sure'de beşinci Ayet'e kadar mümin ve takva sahiplerinin halleri, 6 ve 7. Ayetler müşrikleri ve kafirleri 8 ve 20'ye kadar olan Ayetler de münafık ve fasıkların özellikleri ve sonuçları açıklanır. Düşünenler için burası çok ilginç.

Devamla, Hz. Adem ve Havva Kıssası, ibretli tabiat olayları, cin, şeytan, melekler, İsrailoğulları Kıssası, Allah'ın Sıfatları, nesih olayı, İslam'ın son din oluşu, Kabe'nin inşası, kıblenin değiştirilmesi, çeşitli helaller-haramlar, namaz, oruç, hac, zekat, borçlanma, şahitlik, cihat, şefaat, içki, zina, adam öldürme, kısas, nikah, talak, iddet, nafaka, iman esasları ve son olarak dua ile tamamlanır.

 

Baştan sona incelediğim zaman bu Sure'de şunu gördüm:

1. Bakara Suresi tüm Kur'an'ın bir özetidir.

2. İçerdiği konular İslam Dini'nin olmazsa olmazlarıdır.

3. Müslümanlar sadece bu Sure ile amel etseler hiçbir zaman sapıtmazlar. Allah'ın sevdiği mümin kul olabilirler.

4. Fatiha ile birlikte âlemle başlamış, âlemle bitirmiş.

5. Sonunda da duasını buyurmuş.

6. Âlemin yaratılışından, başlayarak yerin yaratılışını ve onun üzerinde yaşayan insanı ele alarak yine insan için gerekli olan her konuya değindikten sonra

7. İnsanın yeryüzünde rahat ve huzur içinde yaşaması için gerekli olan lehte ve aleyhteki kuralları belirleyerek nihai hükmünü koymuş. Beni çok etkiledi.

 

Sonuç olarak bu Sure için şunu söylüyorum. Bu Sureyi

tamamlayan ayetler nüzul sırasına göre belirlenmemiştir. Bakara Suresinde Medine Dönemi'nin başında inen ayetler olduğu gibi sonunda inen ayetler de vardır. Hatta Mekke Dönemi'nde inen birçok ayetler de bu surede mevcuttur. Cenabı Hak diğerlerinde olduğu gibi bu Sureyi de çok mükemmel dizayn etmiş. Onun için Kur'an'ın başına konması tam isabet diye düşünüyorum… Allah ne yaparsa doğru yapar.

***

 

 

 

 

 

ENFAL SURESİ

 

İbni Abbas'tan rivayet olunmuştur.

Hz. Peygamber (sav) Bedir Harbi'nde düşmanla savaşacak olan gençlere:

Kim bir kafiri öldürürse şu onun olacaktır. Kim bir kafir esir alırsa, şu şu onun olacaktır diyordu. İhtiyarlar ise geri safta bayrakların yanında kalmışlar, gençler ise savaşa ve ganimetlere koşmuşlardı. Savaştan sonra ihtiyarlar gençlere;

Bizi de sizinle ganimetlere iştirak ettirin. Çünkü biz size destek verdik. Şayet başınıza bir hal gelseydi, bize sığınacaktınız, dediler. Durumu Hz. Peygamber (sav)'e şikayet ettiler. Bunun üzerine:

 

Sana savaş ganimetlerini soruyorlar. Deki: ganimetler Allah'ın ve elçisinindir. O halde gerçek iman sahipleri iseniz, Allah'tan korkun. Aranızı düzeltin. Allah'a ve peygambere itaat edin. 1 (Enfal)

Yüce Allah Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

O zaman, Hz. Peygamber(sav) ganimeti müslümanlar arasında eşit bir şekilde taksim etti. *

 

Ebu Eyyüb El Ensari'den rivayet olunmuştur.

-Biz Medine'de iken Hz. Peygamber(sav)'e Ebu Süfyan'ın kervanının Mekke'ye dönmekte olduğu, Cibril tarafından haber verildi. O zaman, Hz. Peygamber(sav) bize:

- Ebu Süfyan'ın kervanı hakkında görüşünüz nedir? diye sordu. Belki de Allah bize onu ganimet olarak nasip eder ve bizi selamette kılar buyurdu. Bunun üzerine yola çıktık. Bir ya da iki gün yürüdükten sonra Hz.Peygamber (sav) bize:

-Ebu Süfyan veya Kureyşliler haber almışlar. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? dedi -Ey Allahın Elçisi! Bizim onlarla savaşmaya gücümüz yok. Biz sadece kervan için yola çıkmıştık dedik. Mikdâd: Sakın kavminin Musa'ya dediği gibi. “Sen ve Rabbin gidin (Firavun'la) savaşın. Biz burada oturacağız.” dedikleri gibi demeyelim, dedi. Bunun üzerine:

 

Nitekim gerçek uğrunda Rabbin seni evinden çıkardığı zaman, inananlardan bir kesim bundan kesinlikle hoşlanmamıştı. 5

Gerçek açıkça ortaya çıktıktan sonra sanki göre göre ölüme sürükleniyormuş gibi seninle tartışıyorlardı. 6

Hani Allah iki topluluktan birinin sizin olacağını sözünü vermişti. Siz güçsüz ve silahsız olan (kervanın) sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah sözleriyle doğruyu ortaya koymak ve inkarcıların arkasını kesmek istiyordu. 7

Bunun hikmeti şu idi; Allah o günahkarlar istemese de hakkı gerçekleştirecek ve batılı ortadan kaldıracaktı. 8 (Enfal)

Ayet-i Kerimeleri'ni Yüce Allah inzal buyurmuştur.

 

İbni Abbas'tan: Bedir Savaşı karar verilince bazı müminler, Kureyşliler kuvvetli biz zayıfız diye verilen karardan hoşlanmamışlardı. Verilen bu kararın üzerine bu beşinci Ayet'in indiğini söylemiştir. Bu rivayet de doğrudur. Ayet'in siyakı buna uygundur. Yine en iyisini Allah bilir.

*

 

Ömer b. Hattap'tan rivayet olunmuştur. (Bedir günü) Hz. Peygamber (sav) müşriklere baktı. Onların sayısı bin. Bir de ashabına baktı. Üç yüz dokuz kişiydiler. Hz. Peygamber(sav) Kıble'ye dönüp ellerini semaya kaldırarak;

Ey Allah'ım! Bana vadettiğini yerine getir. Bu küçük İslam topluluğunu helak edecek olursan, bir daha sana yeryüzünde ibadet edilmez (Kıbleye yönelerek elleri açık bir şekilde uzun bir müddet) diye dua etti. Bu esnada ridası omuzlarından düşüverdi. Hz. Ebubekir yanına gelip ridasını aldı ve tekrar omuzlarına koyduktan sonra:

-Ey Allah'ın Peygamberi! Rabb'ine bu kadar dua ettiğin yeter. O sana vadettiğini muhakkak yerine getirecektir dedi ve bunun üzerine:

 

O vakit siz Rabbinizden yardım istiyordunuz O'da “Ben size peş peşe gelen 1000 melek ile yardım edeceğim” diye duanızı kabul etmişti. 9

Bunuda Allah sadece müjde olsun ve onunla kalbiniz yatışsın diye yapmıştı. Zaten Allah'ın katından başkasından hiçbir yardım yoktur. Süphesiz ki Allah sürekli olarak üstündür. Tam hüküm ve hikmet sahibidir. 10 (Enfal)

Ayet-i Kerimeleri'ni inzal buyurmuştur. *

 

 

O sırada size, yine katından bir güven ve esneklik olmak üzere sizi hafif bir uykuya daldırıyordu. Sizi temizlemek, şeytanın pisliğini sizden gidermek, kalplerinize güç vermek ve ayaklarınızı sağlam durdurmak için gökten üzerinize bir su indiriyordu. 11

işte o anda Rabbin meleklere şöyle vahyediyordu: “Şüphesiz ben sizinle beraberim. Haydi iman edenlere sebat verin. Beni inkar edenlerin kalplerine korku salacağım. Hemen vurun boyunlarının üstüne, onların her bir parmağına 12

Çünkü onlar Allah'a ve Rasulüne karşı geldiler. Kim Allah'a ve Rasulüne karşı gelirse bilsin ki Allah azabı şiddetli olandır. 13

İşte bu yenilgi size Allah'ın azabı, şimdilik tadın onu. Şüphesiz kafirler için bir de cehennem azabı vardır 14

Ey iman edenler; Toplu bir halde kafirlerle karşılaştığınız zaman onlara arkalarınızı dönmeyin. 15

Yeniden savaşmak için bir tarafa çekilme (strateji uygulama) dışında o gün onlarla arkasını dönen kimse Allah'ın hışmına uğrayacak ve onun varacağı yer cehennem olacaktır. O' ne kötü varış yeridir. 16 (Enfal)

 

Cenabı Hak bu Ayetler'de Bedir Savaşı sırasında müslümanlara yapmış olduğu yardımı anlatıyor. Kafirlerin durumunu izah ediyor. Artı müslümanlar için savaş stratejisini öğretiyor. Savaş bitince bir taktik olarak geri çekilme dışında onların peşini bırakmayın ki, tekrar toparlanma fırsatı bulmasınlar.

Yağmur yağdırmanın sonuçlarını anlatıyor. Çünkü bu yağmur müslümanlara ferahlık, kafirlere zorluk çıkarmıştır.

Şöyleki;

1 – Müslümanlar su ihtiyaçlarını giderdiler, kaplarını doldurdular.

2– Müslümanların bulunduğu mevzide toprak sertleşti. Rahat hareket etme imkanı buldular. Yani toprak basıldı.

3– Kafir ordusu için yağmur zorluk çıkardı. Çünkü yağan yağmur suları müşriklerin mevzilendiği vadinin alt tarafına birikti. Ve zemin kayganlaştı. Kafirlerin ayakları çamur içinde kalmıştı.

4– Bu yağmur, sıcaktan bunalan müslümanlara bir ferahlık, uyuklamanın giderilmesi ve şeytanın vesvesesine engel olmuş oldu.

5– Savaştan kaçmanın günah olduğu müminlere bildirildi. Savaştan kaçmanın büyük günahlardan olduğu bu özel Ayetle kesinleşmiştir. *

 

 

İbni Abbas'tan Rivayettir: Yukarıda savaş başlamadan önce gelen Ayette bahsedildiği gibi Peygamberimiz(sav)'in:

-Ey Rabbim! Bu küçük topluluğu helak edecek olursan yer yüzünde sana bir daha ebediyyen ibadet edilmez diye dua edince Cibril O'na gelip,

-Bir avuç toprak al, onu müşriklerin yüzüne at dedi. Hz. Peygamber (sav)'e Hz. Ali(ra), kumlu toprağı getirince Hz. Peygamber(sav) kumu kafirlerin yüzlerine doğru:

-Yüzleri kararsın! çirkin olsun! diyerek fırlattı.

Bu atılan kumlardan gözlerine, burun deliklerine, ağızlarına isabet etmedik tek bir müşrik dahi kalmadı. Sonra müminler onlardan bir kısmını öldürüp, bir kısmını da esir aldılar. Böylece onların hezimetlerine Peygamber Efendimizin atmış olduğu bir avuç kumlu toprak neden olmuş oldu. Bunun üzerine Yüce Allah:

 

sonra onları siz öldürmediniz. Fakat onları Allah öldürdü. Attığın zamanda sen atmadın. Fakat Allah attı. Bu da müminleri güzel bir imtihanla denemek içindi. Şüphesiz Allah her şeyi işitendir. Çok iyi bilendir. 17 (Enfal)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu. *

 

 

Abdullah bin Salebe'den rivayet olunmuştur:

“Bedir günü iki taraf karşı karşıya geldiği zaman Ebu Cehl;

“-Ey Allah'ım! Hangimiz sıla-i rahimi daha çok kesiyorsa (bozuyorsa) ve bilmediği şeyleri getirmişse, bugün ona karşı olana fetih ver. Yanlış yolda olanı helak et. Allah'ım iki topluluktan en doğru yolda olanına ve en hayırlı olanına yardım et” diye dua etmişti.

Bunun üzerine bu:

Artı bir başka rivayete göre Suddi ve Kelbi'den:

Müşriklerin Bedr'e doğru yola çıkarken Kabe'nin perdelerini yapışıp Allah'tan yardım ve zafer istediklerini, “Ey Allah'ımız iki ordudan daha aziz, daha güçlü olanına, iki gruptan daha hidayet üzerine olanına, iki gruptan daha kerim olanına, iki kabileden daha hayırlı olanına ve iki dinden daha üstün olanına yardım et” diye Allah'a yalvarıp yakardıklarını, bunun üzerine Allah'ü Teala'nın:

 

(Ey inkar edenler) Eğer fetih istiyorsanız , işte size fetih geldi. (Yenelim derken yenildiniz) (Peygambere karşı gelmekten) vazgeçerseniz sizin için daha iyi olur. Yine (Ona düşmanlığa) dönerseniz bizde (Peygamberimize yardıma) döneriz. Topluluğunuz çok da olsa size hiçbir fayda vermez. (Çünkü) Allah müminlerle beraberdir. 19 (Enfal)

Ayet-i Kerime'yi inzal buyurduğu bildirilmiştir.

 

Bu Ayet-i Kerime'den ve nüzul sebebinden alınacak dersler şunlardır.

Müşrikler de nüzul sebebinde değinildiği (görüldüğü) gibi Allah'a dua ediyorlar (dikkat edin putlara değil. Zaten Allah'ın indirdiği Ayetten de anlaşılıyor, duanın muhatabı putlar değil, Allah'ın kendisine olduğunu teyid ediyor). Bütün isteklerini Allah'tan istemelerine, O'nun yardım edecek en güçlü ve yüce yaratıcı olduğuna inanmalarına rağmen neden müşrik oluyorlar. Suçları ne? Sadece ve sadece putları, O'na ortak koşmak. Bu konuya daha önceki ayetlerde değinmiştik. biraz daha açmakta fayda var. Peki müşrikler kendi elleriyle yapmış oldukları putlara tapmanın yanlış olduğunu bilmiyorlar mı? Taş değil mi bu. Vazgeçseler ne olurdu? Veya niye vazgeç miyorlar? İşin arka planına bakalım.

 

Müşriklerin tapmış oldukları putların kendilerine yardım etmediklerini, onların faydasız birer taş olduklarını bildikleri halde, O putlara sahip çıkmalarının nedenleri:

 

1- O devirde Mekke'nin asıl adı Ümmül-Kura'dır. Yani anakent, başkent demektir.

2- Dünyanın (o devirdeki) dört büyük yerleşim merkezinden biridir.

3- Normal zamanda nüfusu 10.000 civarında.

Her kabilenin putu Kabe'de mevcuttu ve yılın muayyen zamanlarında kabileler putlarını ziyarete geliyorlardı.

4-Bilhassa hac mevsiminde nüfusu 100.000'i buluyor, muazzam bir turistik gelir Mekke'ye akıyordu. (aynen bu günkü gibi)

5-O devrin idarecileri bu sermayeyi tek elde topluyorlardı.

6-Putlardan vazgeçilip Tevhid Dini ikame edildiğinde müşriklere göre ne olacaktı?. Sonuçta hac Ayet'i de yok. Tekrar haccın farz olacağını Allah'tan başka Peygamberimiz bile bilmiyor:

a. Hiçbir kabile Kabe'ye ve Mekke'ye gelmeyecek ve servet bırakmayacaktı. Ekonomik güçleri ellerinden çıkacaktı

b. Bu nedenledir ki, Peygamberimiz'in düşmanları Kabe'yi ziyaretin ve oradan hacc ibadetinin kalkacağını zannedip, kabilelerin bıraktıkları turizm gelirlerinden yoksun kalacaklarını düşünüyorlardı. –ki her kabilenin bir putu bulunuyor bu putlar için her yıl yüzbinlerce hacı Kabe'yi ziyaret ediyor bundan da müşrikler hayli büyük maddi turistik gelir elde ediyorlardı- Öyle olmasa Ebu Cehil ve avanesi: -Ey Muhammed davandan vazgeç, gel bu servete, malımıza, mülkümüze sen de ortak ol hatta başımıza geç istediğin senin olsun teklifinde bulunurlar mıydı. Halbuki, onlar Peygamberimiz'i anlayamamışlardı ki o servet peşinde değil, yeryüzüne yeni bir Kitap, yeni bir Medeniyet getiriyordu. Bunun farkında değillerdi. Hep suizanda bulunuyorlardı. Aynı günümüzdeki gibi. Zaten hep zan üzerine müslümanlara bu baskılar yapılmıyor mu? Halbuki, inananların ne parada gözü var, ne şanda ne de şöhrette. Onlar sadece Allah'ın hükmü, adaleti Yer yüzünde hakim ve kaim olsun, kimse kimseye zulmetmesin, insanlar mutlu olsun diye çırpınıyorlardı. Bunu, yani hakkı, hukuku, adaleti, insanların saadet ve mutluluğunu bu gün Amerikan başkanı Buşh gerçekleştirsin, o korktukları müslümanlar bırakın Buşh'a kızmayı, onun elini öperler. (Ne yazıkki O ve onun gibiler dünyayı kana buluyorlar.) Müslümanların amacı makam mevki şan söhret değil ki. Ah bunu bir anlayabilseler….

Neyse konumuza dönelim.

8. Sebep çok açık. Nitekim Mekke'nin Fethi'nde putların arkasında 7 ton altın çıktığını duymuştum. Fakat şu anda kaynağı bulamıyorum. Bu bile müşriklerin niyetlerinin arka planından bir kısmını dile getirmektedir.

O günkü müşrik dediğimiz insanlar, bir numaralı Allah'ın düşmanı oluyorlar da bugünkü (çok azı müstesna) müslüman olduğumuzu zannettiğimiz bizler (ben dahil) ne oluyoruz. Allah'ın rızasının olmayacağı bütün işler bizde. Genelde Allah'tan değil de devletten medet umarız. Etkili ve yetkili kişilerden işimizi gördürmek için neredeyse kırk takla atıp onların ellerini, ayaklarını öperiz. Sırf çıkar ve menfaat için. Ona layık olmadığı halde yağ çekeriz. Yalakalık yaparız. Başbakan, Cumhurbaşkanı veya bir bürokrat geldi diye herkes seferber olur. Acaba ondan bir şey koparabilir miyiz diye. Yani menfaat için tanrılar, tagutlar ediniriz farkında olmadan..

Büyük dediğin zat geliyorsa o maaş alıyor, onun görevi halka hizmet etmek. Ya sana ne oluyor. Herkes kendi işine bakmalı. Herkes kendi nefsini bir sorgulamalı. Çünkü; Allah sevgisi önüne geçen her şeyde gizli şirk kokusu vardır.

Cenab-ı Hak ve Peygamberimiz'in Hadisi'yle de kaim. “Hiçbir kavim (topluluk) ve insan yoktur ki, dünyada yapmış olduğu adaletsizliği ve zulmü aynısıyla görmesin”

9. Son olarak da dua, hangisi hayırlıysa diye muğlak ve belirsiz olmayıp bilakis net bir biçimde istenmelidir. Nitekim Peygamberimiz de: “ Ey Allah'ım (müminlere) yardım edeceğine dair vadini yerine getir” diye Allah'a net bir şekilde dua etmiştir.

*

 

Şüphesiz Allah nezdinde, yeryüzünde yürüyen canlıların en kötüsü akıllarını kullanmayan sağırlar ve dilsizlerdir. (Allah iman edenlere söylüyor.) 22 (Enfal)

 

Bu Ayet-i Kerime'de Cenab-ı Hak aklını kullanıp da iman etmeyenlerin, hayvanlardan ve en küçük sürünen canlılar dahil daha kötü olduğunu belirtiyor.

Aklı olup da iman etmeyenleri, konuşamayan ve duymayan nötür varlıklarla kıyaslıyor.

Öyleyse aklını kullanmayıp sağır ve dilsiz olan imansız varlık ne yaparsa, o insan gibi görünen varlık onu yapar. Bütün müminlerin dikkatine! Zalimleri ve nankörleri dost edinenlerin ve hakikatten gafil olan müslümanların vay haline!!! *

 

 

(Ey müminler) Bir de öyle bir fitneden sakının ki; O içinizden sadece zulmedenlere dokunmaz. (Size de dokunur) Bilin ki Allah azabı çok şiddetli olandır 25 (Enfal)

 

Bu Ayet'te anlatılmak istenen, bir toplumda bir masiyet kötülük varsa müminlerinde bunu değiştirmeye gücü yetiyorsa, sadece o kötülüğü ve olumsuzluğu yayanlar değil siz de o masiyeti def etmekle mücadele etmediğiniz için mümin, kafir ve zalim diye ayrım yapılmadan, topunuz zarar görürsünüz, azaba maruz kalırsınız denmektetir. Yüce Allah, bu Ayet'le sadece bilinen günahlarla ilgili değil, tüm insanoğlunu etkiliyecek şeylerle de mücadele etmemizi öneriyor. Örneğin sağlıkla ilgili pislikler, bir toplumdaki ahlaki dejenerasyon. Ekonomiyle ilgili dejenarasyon v.s ne olursa olsun herkes üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmeli, bana ne dememelidir. Musibetin sadece zulmedenlere, masiyet ve pislik yapanlara değil herkese geleceğini söylüyor. Yani Peygamberimiz'in Hadisi'nde de belirtildiği gibi: “Bir kötülük gördüğünüzde onu elinizle, gücünüz yetmiyorsa dilinizle ona da gücünüz yetmiyorsa içinizden sevgi beslemeyip buğz edin.” Devlet görevlileri elleriyle, alimler dilleriyle, halk da ona itibar göstermeyip, buğzuyla (herkesin) toplumsal sorumluluk bilincinde olması gerektiğinin altı çizilerek hükmün kesinliği sabitleniyor..*

Abdulah bin Ebi Katade'den rivayet olunmuştur:

Hz. Peygamber (sav) hükmüne boyun eğmeleri için (Kureyza Yahudileri ile iyi ve dostluğu olan) Ebu Lubabe'yi Kureyza Yahudilerine elçi olarak göndermişti. Ebu Lubabe de onların antlaşmalı dostlarıydı. Yahudiler konuyla ilgili Lubabe'yle istişarede bulundular ve Lubabe'ye Peygamber(sav)'in bu teklifini kabul edersek nasıl olur? diye sordular. O eliyle boğazını göstererek, hükmün ölüm olduğunu ima etti. Yani Peygamberimiz(sav)'e hainlik etmiş oldu. Peygamberimiz(sav) O'nu anlaşmayı sağlaması için gönderiyor, o ise öldürecekler sakın anlaşmayın imasında bulunuyor. Bunun üzerine Yüce Allah:

 

Ey iman edenler! Allah'a ve Rasulüne hainlik etmeyin. Bile bile kendi emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz. 27 (Enfal)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

 

Ebu Lubabe der ki: Vallahi ayaklarım orayı henüz terk etmemişti ki, Allah ve Rasülüne ihanet ettiğimi anlamıştım.

Bunun sonucu Ebu Lubabe çok pişman olmuş, Mescid-i Nebevi'ye giderek kendini direğe bağlamış 7 gün orada yemeden içmeden bekleyip sonunda bayılmış. O'nu oradan çözmek istemişler fakat kabul etmemiş “Allah Rasülü affedip beni çözmedikçe kendimi direkten çözmem demiş, sonunda Rasülüllah gelip onu çözmüş. Lubabe yine benim tövbemin kabul olması için bu toprakları terk edip malımı mülkümü Allah ve Rasulü yolunda sadaka vermeden kurtulmasının mümkün olmadığını belirtmiş. Peygamberimiz(sav) de malının üçte biri ile tasadduk etmesinin yeterli olacağını söylemiş ve böylece kendini Peygamberimiz'e affettirmiştir. Aklı olanlar ibret alsın.

Peygamberimiz: “iki özellik vardır ki huy haline gelmez (gelmemeli). Onlar: Hıyanet ve yalandır” buyurmuşlardır. *

 

 

Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir. Büyük ecir Allah katındadır. 28 (Enfal)

Bu ayet de yukarıdaki ayetle bağlantılıdır. Çünkü Ebu Lubabe'nin 2 çocuğu istişare ettikleri yahudi kabilesinin elindeydi. Onun için Peygamberimiz'e hıyanet etmişti. Yahudiler çocuklarına bir şey yapar diye. Bu ayet göstermektedir ki, zarar görecek evlat ve mallarınız dahi olsa hıyanet edilmemelidir. Dünya menfaatine karşılık imanın satılmaması gerektiğine dair önemli bir ayettir. Yukarıdaki Ebu Lubabe'nin kendine vermiş olduğu cezaya karşılık da Tövbe 9–102 ve 103. Ayetler inzal olmuştur. *

 

 

İbni Abbas'tan rivayetle:

Ensar hicretten önce Mekke'de Akabe denilen mahalde Allah'ın Rasulü'ne biat edip, O'nunla anlaşınca, bu antlaşma Kureyş arasında yayıldı ve korkup endişeye kapıldılar. Bu hususu görüşmek üzere Kureyş'in meşveret yeri olan Darun Nedve'de toplandılar. Allah Rasülü'nü ortadan kaldırmak için onlara yol göstermek maksadıyla Necidli bir ihtiyar suretinde şeytan geldi. O'da onlara katıldı. Çeşitli fikirler ortaya atıldı.

Kimisi O'nu bağlayıp hapse atalım ölünceye kadar orada kalsın dedi. Şeytan fikri beğenmedi.

Kimisi O'nu Mekke dışına sürelim o zaman bize zararı olmaz dediler. Şeytan bu fikri de beğenmedi.

Üçüncü olarak Ebu Cehil:

Vallahi ben fikrimi söyleyeyim mi? dedi. Bu plandan başka hal çaresi yok deyip fikir ve planını söylemeye başladı:

- Her kabileden vurucu bir genç seçip her birinin eline keskin bir kılıç verelim. Onlar da Muhammed'i hepsi birden çullanıp öldürürler. Kim vurduya gider, böylece kanı bütün kabilelere gider (dağılır). Haşimoğulları da hepsiyle başa çıkamaz, başa çıkamayınca da diyeti kabul ederler, biz de diyeti öder, O'nun cezasından kurtulur, rahata kavuşuruz dedi. Necidli ihtiyar kılığındaki Şeytan: Bu fikri çok beğendi. Nihayet heyet, Ebu Cehil'in görüşü üzerinde ittifak ederek dağıldılar.

Bunun üzerine Cibril: Hemen Hz. Peygamber(sav)'in yanına geldi ve O'na Kureyş'in planından haberdar etti. O'na bu gece her zamanki yatağında yatmamasını söyledi. Peygamberimiz de bu emri tuttu yatakta yatmadı. yerine Hz. Ali (ra)'ın yatmasını söyledi. Allah da bu gece Rasülüllah'ın Mekke'den Medine'ye gitmek için evinden çıkmasına izin verdi.

Peygamberimiz'in Medine'ye varmasından sonra Allah:

 

Hani kâfirler seni tutuklamak veya öldürmek, ya da (Mekke'den) çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlar, Allah da tuzak kuruyordu. Allah tuzak Kur'anların en hayırlısıdır. 30 (Enfal)

Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurdu.

Hadise Mekke'de olmuş, nice zaman sonra Allah bu Ayet'le onların yaptıklarını hatırlatmıştır. *

 

 

Enes Bin Malik'ten O der ki: Ebu Cehil Bin Hişam:

-Ey Allah'ım bu senin yanından (Muhammed'in getirdiği) gelen hak ve bir gerçekse gökten başımıza taş yağdır veya bizim başımıza elim bir azap ver demişti.

 

Hani onlar, “Ey Allah'ım! Eğer şu (Kur'an) senin katından inmiş hak (kitap) ise hemen üzerimize gökten taş yağdır veya bize elem dolu bir azap getir” demişlerdi. 32

Oysa sen onların içinde iken Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma dilerlerken de Allah onlara azap edecek değildir. 33 (Enfal)

 

Bunun üzerine Efendimiz Medine'ye vardığında “Allah onlara azap edecek değildir.” Medine'de kalan müslümanlar da hicreti tamamladıktan sonra:

 

(Sen içlerinden çıktıktan sonra) Allah onlara ne diye azap etmeyecek? Onlar Mescid-i Haram'dan men ediyorlar. Halbuki kendileri onun hizmetine ehil kişiler de değiller. Çünkü onun kısmetine ehil olanlar. Ancak Allah'tan korkanlardır. Fakat onların çoğu bunu bilmezler. 34 (Enfal)

Ayet-i Kerime'si inzal buyrulmuştur. *

 

 

Kureyşliler Kabe'yi tavaf ederlerken tavaf esnasında Hz. Peygamber(sav)'le karşı karşıya gelir, ıslık çalıp el çırparak onunla alay ederlerdi. Bunun üzerine:

Onların, Kâbe'nin yanında duaları ıslık çalıp el çırpmaktan ibarettir. Öyle ise (ey müşrikler) inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azabı. 35 (Enfal)

Ayet-i Kerime'si inzal buyrulmuştur. *

 

 

(Yeryüzünde) bir fitne kalmayıncaya ve din tam olarak Allah'ın oluncaya kadar, Onlarla savaşın (inkâra) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların ne yapacaklarını çok iyi görendir. 39 (Enfal)

 

Bakara Suresi'nde bu Ayet'in içeriğiyle ilgili konu açıklanmıştır. Bir anektot

Abdullah İbni Zübeyr, Emeviler'e karşı çatışmaya girince Abdullah İbni Ömer tarafsız kalmıştı. Birisi gelip O'na Fitne savaşının ne olduğunu sordu? O da Muhammed(sav) müşriklerle savaşıyor onların üzerine gidiş fitne yüzünden oluyordu. Bu savaş ise sizin, mülk-yönetim-iktidarı elde etmek (Savaşınız dini olmaktan ziyade siyasidir) için savaşmanız gibi değil mi? diyerek müslümanların kendi aralarındaki savaşa katılmamıştı. *

 

 

İbni Abbas'tan O der ki: Hz. Peygamber(sav) ile birlikte otuz üç erkek ve altı kadın müslüman olmuştu. Hz. Ömer de müslüman olunca müşrikler:

- İşte müslümanlar bugün bizden intikamını aldılar dediler. Bunun üzerine:

 

Ey Peygamber! Sana ve sana tabi olan müminlere Allah yeter. 64 (Enfal)

Aye-ti Kerime'si inzal olmuştur.

Bu Ayet'in, Hz. Ömer(ra)'in müslüman oluşundan sonra nazil olduğu bildirilmiştir.

Kureyşî der ki: Bu Ayet-i Kerime Mekki'dir. Ancak Hz. Peygamberin(sav)'in emri ile medenî sure içinde yazılmıştır. *

 

 

Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi bulunursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) yüz kişi bulunursa, inkâr edenlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir kavimdir. 65 (Enfal)

 

Yine İbni Abbas der ki: 65. Ayet inip müslümanların 1'e karşı 10 kişiyle savaşmaları farz kılınınca bu onlara çok ağır ve zor geldi. Bunun üzerine Allah:

 

Şimdi ise Allah yükünüzü hafifletti ve sizde muhakkak bir zaaf olduğunu bildi. Eğer içinizde sabırlı yüz kişi olursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) bin kişi olursa, Allah'ın izniyle iki bin kişiye galip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir. 66 (Enfal)

 

Ayeti'ni indirerek, onlardan bu güçlüğü ve meşakkati kaldırdı. Bire karşı on'u bire karşı iki'ye indirdi, buyurmaktadır.

Bu Ayet-i Kerimeler'de bir hususa dikkat çekmek gerekir. Ayet hicretin ikinci yılında nazil oluyor. Müslümanların sayıları az, düşmanınki çok. Bire on farz kılındı ve savaştan kaçmalarını önlemek için. Fakat daha yeni müslüman oldukları için moralleri zayıf. Emir bire ondan bire ikiye düşürüldü. Moral bulsunlar, İslam'ı kalplerine sindirsinler diye. Fakat Ayet geçerliliğini sürdürmüş ve o dönemde bile nesh edilmemiştir. Müslümanların morali düzeldiğinde askerlik eğitimleri tamamlandığında bire on pratikte uygulanmış, Hz. Peygamberimiz'in son dönemlerinde ve onun Raşit Halifeler'i döneminde meydana gelen savaşlarda bu bire 10 oranının işlerliği gözler önüne serilmiş defalarca tatbik edilerek savaşlarda fiili olarak uygulanmıştır. *

 

 

Yeryüzünde düşmanı tamamıyla sindirip hakim duruma gelmedikçe hiçbir peygambere esir almak yakışmaz. Siz geçici dünya menfeatini istiyorsunuz, halbuki Allah ahireti (kazanmanızı) istiyor. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. 67

Eğer Allah'ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı, aldığınız şey (fidye) den dolayı size büyük bir azap dokunurdu. 68

Artık elde ettiğiniz ganimetten helal ve temiz olarak yiyin. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. 69

Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere söyle: Eğer Allah kalplerinizde (iman, ihlas, iyi niyet gibi) bir hayır (olduğunu) bilirse sizden alınan fidyeden daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. 70 (Enfal)

 

Hz. Ömer (r.a)'den naklen İbni Abbas şöyle anlatıyor:

Bedir Savaşı günü iki ordu karşılaştığında Allah'ü Tealâ müşrikleri bozguna uğrattı. Onlardan 72 kişi öldürüldü 72 kişi de esir alındı. Bu esirler hakkında Allah Rasülü (sav) Ebubekir–Ömer ve Ali ile istişare etti. Ebubekir: “Ey Allah'ın Elçisi! Onlar senin kavmin, aşiretin ve kardeşlerin. Ben onlardan fidye alınması görüşündeyim. Onlardan alacağımız fidyeler kafirlere karşı bize güç kuvvet olur. Belki Allah onlara hidayet nasip eder de bize destek olurlar” dedi. Allah'ın Rasülü(sav) “Sen ne dersin Ey Hattab'ın oğlu Ömer?” diye Hz. Resülüllah bana sordu. “Ben Ebu Bekir'in görüşünde değilim; bana müsaade et filanın (bir akrabasının ismini söyledi) boynunu vurayım. Ali'ye müsaade et. Akil'in boynunu o vursun. Hamza'ya müsaade et. Filan kardeşinin, (Abbas'ın) boynunu o vursun. Böylece Allah'ü Tealâ bizim, müşriklere karşı hiçbir dostluk beslemediğimizi bilsin. Bu esirler: Müşriklerin büyükleri, ileri gelenleri, önderleri ve komutanlarıdır.” dedim. Allah'ın Rasülü(sav) benim söylediğimi değil de Hz. Ebubekir'in söylediğine meyletti. Ertesi sabah Hz. Peygamber'e gittim. O ve Ebubekir oturmuş ağlıyorlardı. Ben: “Ey Allah'ın Elçisi! Bana, seni ve arkadaşını ağlatanı haber ver ki, içimden ağlamak gelirse ben de ağlayayım, içimden ağlamak gelmezse hiç olmazsa ağlar görüneyim” dedim. Allah'ın Rasulü (sav): “ Fidye almaları sebebiyle ashabımın başına geleceklere ağlıyorum” buyurup yanındaki bir ağaca işaretle: O fidye alma sebebiyle size verilecek azap, bana şu ağaçtan daha yakın olarak arz edildi (gösterildi) buyurdular. Ve Allah'ü Tealâ'nın “yeryüzünde küfrün belini kırıncaya kadar hiçbir peygambere esirleri olması yaraşmaz.” “Ayet-i Kerimesi'ni inzal buyurduğunu” söyledi. (Müslim-Ahmet b. Hanbel-Vahidi) devamla

Tirmizi'nin Abd. İbn. Humeyd kanalıyla… Ebu Hureyre'den rivayete göre Allah'ın Resulü (sav): Şöyle buyurdu: “Sizden önce Adem oğlundan hiç kimseye ganimet helal kılınmamıştır. Ganimetler üzerine gökten bir ateş iner ve onu yakardı.” Ebu Hureyre anlatmaya devam ediyor: Bedr günü olunca onlara henüz (ganimet ve fidye) helal kılınmazdan önce ganimet ele geçirdiler de Allah'ü Tealâ: “Eğer Allah'ın (Levh-i Mahfuz'da helal olacağıyla ilgili) geçmiş bir yazısı olmasaydı aldığınız (fidye ve ganimet) dan size herhalde büyük bir azap dokunurdu.” Aye-ti Kerime'si nazil oldu.

Muhyi's-Sunne der ki: Rivayete göre: “Eğer Allah'ın geçmiş bir yazısı olmasaydı aldığınız (fidye ve ganimetten dolayı) size de herhalde büyük bir azap dokunurdu.” Ayet-i Kerime'si nazil olunca: Ashab-ı Kiram almış oldukları fidyelerden ellerini çekmişler (vazgeçmişler) ve bunun üzerine “Artık elde ettiğiniz ganimetten helal, hoş ve temiz olarak yiyin.” Ayet-i Kerime'si nazil olmuştur.

Yine İbni Abbas'tan devamla: Kelbi der ki: Bu Ayet Abbas İbn. Abdülmuttalib-Akil İbn. Ebu Talib, -Nevfel İbn-ül Haris, haklarında nazil olmuştur. (70. ayet)

Abbas İbn. Abdülmuttalib Bedir gazasına çıktığında yanında 20 ukiyye altın varmış. Bedr'e çıkan müşrik ordusunun iaşesini üstlenen 10 kişiden biri de o imiş. Ancak orduya iaşe sırası henüz ona gelmeden savaş meydana gelmiş O'nu (Abbas'ı) Seleme Oğulları'ndan kardeşi Ebül-Yusr esir almıştı. (Peygamberimiz Abbas'ı nasıl esir aldığını sormuş. Heyeti şöyle şöyle olan, daha önce hiç görmediğim bir adam bana yardım etti, öyle esir aldım demiş. Peygamberimiz de sana şerefli bir melek yardım etmiş buyurmuş.) ve Abbas esir edildiğinde o ve 20 ukiyye altın da müslümanların eline geçmiş ve getirilip Hz. Peygamber(sav)'e teslim edilmiş.